Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İktisat Anabilim Dalı PLATON’DAN SMITH’E SOSYAL DÜZENİN İNŞASI Osman İnan Şenses Doktora Tezi Ankara, 2017 PLATON’DAN SMITH’E SOSYAL DÜZENİN İNŞASI Osman İnan Şenses Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İktisat Anabilim Dalı Doktora Tezi Ankara, 2017 v Kimsesizlere ve Umuda… vi TEŞEKKÜR Biten uç kutuları… Bir iç döküşle başlamalıyım… Yaklaşık dört yıl… Zaman bir bakıma her koşulda aynı tempoda akıyor ve nesnel olarak ölçülebiliyor olsa da, kişinin kendi dünyası içinde ve çevresiyle kurduğu öznel ilişki düzeyinde hiç de nesnel bir ölçüme konu olamıyor zaman. Aynı zaman, kimi kez kaskatı kesilip utanmasa neredeyse geriye doğru sayacakken kimi kez de saatler saniyeye, haftalar güne yakınsıyor kontrolsüz bir şekilde. Uzaktan bakıldığında, bu ileri, geri salınımlar birbirlerini götürecek ve sonuçta dört yıllık süreye işaret edecektir. Doğal akıştan bu ileri, geri atılımlar bu akışın kendisini asla farklılaştırmayacaktır. Ama yakından bakıldığında ve dahası bu sürecin merkezinde konumlanıp, onun öznesi olunduğunda zamanın akışı sanılanın tersine hiç de kendiliğinde ilerlememektedir. Zaman geriye kasılır, zaman ileriye hücum eder; okunan bir sayfa saatlere denk düşerken oylumlu bir kitap huzurlu bir oh çekişin saniyesinde kat edilir. Dakikasında sıkılırsınız bazen, saatlerce okuyup daha çok daha çok diye tutturursunuz çoğu zaman. Zaman her ne kadar sizden bağışık işler görünse de sizinle eğilip, bükülür, sizinle yoğrulur… Yaklaşık dört yıl… Yaşamınızın bundan sonrasında yüzünüzün çizgilerinde, bakışınızın heyecanlı ve biraz yorgun küçücük bir anında içten içe okunabilecektir bu dört yıl. Nicel oluşunun ötesinde nitel bir dört yıl içerilmiştir bundan böyle. Evet, benim, olumlu bir şekilde sonuçlanan bir dört yılım var artık… Nasıl bir dört yıl? Sislerle örülü, boğuk, sıkıntıların hem özel ama daha çok genel düzeyde peş peşe biriktiği, umudun, neşenin, o pek doğal kahkahanın neredeyse unutulmaya yüz tuttuğu ve devam edeceğe benzer çıldırtası belirsizliğin yerinden hiç de oynamayacakmışcasına temiz yüreklerimize çöreklendiği yıllar… Böylesi bir sisler evreninde yazmak, bir ürün ortaya koymak ne ola ki? Çarpık yaşam, iç gıcıklayıcı o boğuk sesiyle suratımıza tükürürcesine bağırırken, sizin, bir bilgi inşası ürünü olan yapıntı bir tez ile bu çarpık yaşama yanıt üretebilmeniz, onu çarpıklığından sıyırabilmeniz çok zor. Hadi biraz daha gerçekçi olalım, olanaksız… Aması yok mu? Var, olmalı… Eğer yazma sürecini, onun özünü oluşturan o en mükemmel iş görüşü, vii yani bilginin peşinden koşmayı, o heyecanlı iz sürüşü, akademik gerekliliklerin ötesinde anlamlandırıyorsanız, bilgi/yaşam bağlantısına, öğrenilenin toplumsal pratikler üzerinden değerlenmesi gerektiğine, aydınlanan bireyin ışık saçmadıkça, birilerine dokunmadıkça, fantezi evreninin üyesi olduğuna inanıyorsanız, bilgilenmenin gerilimlerle yüklü olsa da o içsel şölenini yaşamla buluşturabilecek kimi ilişki ağalarını yakalayabiliyorsanız biraz biraz olanaksızlık sarsılacaktır. Ne mutlu, öğrendiklerini, daha çok öğrenilecek şey, kat edilecek yol var biçiminde içselleştirene. Ne mutlu, bilgiyi, insanlara, yaşama taşıyabilene. Bir akademik iş görüş biçiminde değil de, okuduklarıyla çoğalabilene, dönüşebilene, dönüştürebilene, ne mutlu… Böyle olmalıyım, böyle olmalıyım… Okyanusta damla olmak. Kibri unutmuş bir bilgi işçisi olmak. Yaşamla kaynaşabilen bir bilgi işçiliği… Altı çizilen metinlerin o sonsuz çeşitliliği altında, çekilen o çizgilerin yaşama dokunması… Sayısız metnin altı çizildikçe biten uç kutularının anlamı, ancak ve ancak yaşamın altı çizildiğinde değer bulacak. Öyle ki, çizgi, kahkahayla buluşacak… Kaybolduğum dört yıl… Sonunda kaybolduğum için mi yoksa bilgilenmenin, bunu yeni bir düzlemde kurgulamanın kendisini özünde bir kayboluş olarak değerlendirdiğimden mi bilemiyorum ama bu tez uğraşına bir kayboluş diyebiliriz sanırım. Sonuçta, kaybolmamdan hareketle bu kayboluşa övgü düzersem durumu meşrulaştırmak ve olumlamak söz konusu olacak ama bu, tutarlılık ve doğruluk adına hiç hoş olmayacak. Tersinden, bilgi edinmeyi, inşayı bir kaybolma cüreti biçiminde görüp bunda diretiliyorsa ve her buluş bir kayboluşa ve bunun tersine kapı aralıyorsa huzurluca kayboluş övülebilir, hiç sakınılmadan… Açık bir itiraf. Kaybolduğumu hissettiğim, kavramların birbirini bütünlemek yerine çelişir olduğu, adım atamadığım, duvara tosladığım anlar olmadı desem ne büyük bir yalan söylemiş olurum. Yolumu yitirdiğimi ve bunun tam da birikimimdeki uzun dönemli eksikliklerden türediğini hissettiğim acılı zamanlar o kadar yakıcıydı ki, ifadeye zor gelir onlar. Amasız değil tabii… Bir ölçüde yılmadım. Büyük düşünürlerin daveti boyunca belki çocukça ama cesaretimi hep taze tuttum. Kışkırtıcı davetlere ihanet etmemeye çalıştım. Sabırla, inatla okuyup bu bilgi okyanusunda kulaç atmaya çalıştım. Bu durumda, okyanusun varlığını teslim ediyorsak kayboluş göze alınmak zorunda. viii Ürkek adımları değil, sığ sularda ayakları yere basar olmayı değil, derinlerde boy vermeye cüret ediyorsak bence kaybolmak, sarsılmak işin en doğal yanı olsa gerek. Kaybolduğunu bile bile yol almak, kendini suya koşulsuz teslim etmek, hem fırtınaya, hem dinginliğe eşit durabilmek, bu belirsizliğin, derinliğin aslında içten içe bir hattı ördüğünü zamanla sezinlemek ne tatlı bir kıpırtı, ne büyük bir kendinden geçme, söze sığamaz bence… Kayboluşun böylesine selam dursak yeri değil mi gerçekten? Böylesi bir durumda jürime kayboluşumu anlamlı görmesi, kabından taşan inatçılığımı desteklemesi nedeniyle, sadece bu nedenle bile sunacağım teşekkür benim için o kadar kritik ki! Dedim ya, kayboluş okyanusun varlığı altında kaçınılmazdır. Böyleyse, sığ sularda yüz demeyip yolun açık olsun denmesi evet sadece bu, tek başına, teşekkürlerin en değerlisini hak ediyor inancındayım. Boğulabilir miydim, belki, ama buna varsın olsun demek, tez yazımı için ne büyük bir özgürlük… Hadi bakalım okyanus seni bekler diyenlerin başını tez danışmanım Prof. Dr. Hüseyin Özel çekiyor kuşkusuz. 2004 yılından bu yana süren iletişimin, karşılıklı güvenin tarafı olan ve o kışkırtıcı kitaplığın mimarı Hüseyin Özel. O kitaplık ki içten içe hep oku diye fısıldadı durdu bana. O mimar ki, bak bunlar okunabilir, bilgi genişledikçe, çatallandıkça tat kazanır dedi usulca. Sanırım duyma yetim zamanla biraz biraz daha iyi işitir oldu o büyülü sesi. Bilgilenme çapraşıktır, dikenlidir ve bu nedenle tartışma, gerilim kaçınılmazdır ilişkilerde. Hocamla ilişkim dikensiz gül bahçesi değil de dikenli bir gül bahçesi. Tam da bu nedenle sahici, pek berrak. Daha ne olsun! Dikenli gül demeti eşliğinde teşekkürler Hüseyin Özel. Karşımda, ne olmam, nasıl olmam gerektiğine dönük sıcak bir örneğin, bilgi işçiliği böyle olunsa gerek diyebildiğim bir kimsenin varlığı büyük bir enerji benim için. Bu kimse kuşkusuz Doç. Dr. Muammer Kaymak. Kendisine pek fark ettirmedim ama kışkırtıcı sohbetlerimizin gerisinde bilgiye dönük o kadar çok enerji parçacığı, cesaret tomurcuğu saklıydı ki anlatmam zor. Tüm enerjimle teşekkürler Muammer Kaymak. Her şey felsefeden köklendi ve her şey yoruma göre onda sonlanacak. Felsefesiz olmaz. Onsuz olursa sadece olur ama kolay kolay güzel, yetkin, sağlam olma iddiası taşıyamaz. Kavramların gücü adına felsefe, felsefe diyorum. Tüm yapıcı rolüyle, felsefece soğukkanlılığıyla yol açıcı olan Doç. Dr. Çetin Türkyılmaz’a felsefi teşekkürlerimle. ix His düzeyinde ikinci üniversitem diyebilirim Siyasal’a. Yenilmedim, doktora ders aşamasında bu hissi somutlaştırayım diye ders dahi aldım bu özgün kurumdan ve daha özgün o insandan. Çok değerli Doç. Dr. Benan Eres; varlığınız, özlü yorumlarınız yönümü doğrultmamı sağladı. Çok teşekkür ediyorum. Acaba tanışma geç olunca farklı bir lezzetle mi yoğruluyor diye soramadan edemeyeceğim. Geç tanışıldı ama dil benzer olunca, bilgi karşısında benzer bir heyecanla titrenince geç olan sadece zaman oluyor. Jüri için davetimizi tüm nezaketiyle kabul eden, keskin ama o ölçüde yapıcı, ışıltılı yorumlarıyla içimi serinleten Yrd. Doç. Dr. Ahmet Arif Eren’e klasik metinlerin o yıllanmış tozu ölçüsünde teşekkürler, teşekkürler. Kuşkusuz insanlık ailesinin o parıltılı beyinlerine, nice zorluğa göğüs gerip yılmadan bilgiyi süzen, işleyen; kendi konumlarınca, benim cephemden doğru ya da yanlış, bilgiyi ören yüce düşünürlere ne desem yetemeyecek. Onaylamıyor, eleştirip mahkum ediyor olsanız dahi buna bir ölçüde dayanak oluşturan bu bilgi kümesinin, bu birikimin kendisi değil mi? Bu dayanak tümüyle yok sayılabilir mi hiç? Onlar ki okyanusun suyu ve ben, bu suda yıkandım. En azından bu kadarını teslim etmeliyim. Kuşkusuz bu suyla yetinemeyeceğim, yetinemem. Ama kat ettiğim yolun mimarlarına selam durmalıyım. Hemen ardından veda edeceğimi bile bile samimi bir selam. Teşekkürler bilge kimseler ve elveda, hoşça kalın. x ÖZET ŞENSES, Osman İnan. Platon’dan Smith’e Sosyal Düzenin İnşası, Doktora Tezi, Ankara, 2017. İnsanın, onun örgütlü bir bütünlüğü olan toplumun doğası üzerine düşündüğümüzde, bu yapıların belirli bir sosyal düzeni içerdiğini, gelişiminin ana hatlarının bu düzen altında şekillendiğine tanık oluruz. Sosyal düzenin nasıllığı bize dolaylı olarak insanın, toplumun neliğini açık ediyor. Nasıllık ve nelik tartışmasının genelliği karşısında bir ana eksen belirleme çabası bu metnin özünü oluşturuyor. Felsefi, ideal bir düzen inşası kurgusu ilk uğrak. Platon ve Aristoteles özelinde, bilgelik ve iyi olmaklık ekseninde düzen örülmeye çalışılıyor. Bir adım sonrasında, Spinoza özelinde, ideal kurgunun siyasi gerçeklikle kesişimine tanık oluyoruz. İdeallik ve akılsallık; tutkunun, arzunun karşısında aşkın büyüsünden biraz biraz sıyrılıyor. Siyaset alanın, o muazzam güç, iktidar zemininin iki anıtsal figürü ile düzen soruşturması ilerliyor. Machiavelli ve Hobbes, bize düzen gerçekliğini tüm çıplaklığıyla, doğrudanlığıyla sunuyor. Bu gerçekliğin üzerine titrediği özü en yalın biçimiyle açık eden Locke, tam da bu yalınlığı özelinde, metnin harcına ekleniyor ilerleyen sayfalarda. Düzen inşası, Rousseau’nun argümanları üzerinden kısmı bir eleştiriyle yüz yüze kalıyor. Geçmiş zaman özlemi, şimdiki zaman sıkıntısı, gelecek zaman bulanıklılığı ve Rousseau. Felsefi, siyasi dil son sözü iktisadi dile bırakıyor ve Smith, kişisel çıkar temelinde durumunu iyileştirmeye çalışan insanı, “Görünmez El” dolayımı ekseninde düzen inşasında en başa yerleştiriyor. Böylelikle bilge kimsenin kurucu gücüyle başlayan düzen inşası serüveni, en basit, somut güdüyle iş gören, kişisel çıkarını izleyen insanın eyleyişinde düğümleniyor. Platon’dan Smith’e sosyal düzenin inşası bu eksende tamamlanıyor. Anahtar Sözcükler Sosyal düzen, insan doğası, toplum, yasa, iktidar, çıkar, özel mülkiyet, zenginlik. xi ABSTRACT ŞENSES, Osman İnan. Constitution of Social Order: From Plato to Smith, Ph. D. Dissertation, Ankara, 2017. When we think of human nature, and of her organized unity, society, we realize that these structures entail a certain social order and that its main lines of development are shaped within such an order. The nature of the social order reveals, indirectly, essential characteristics of a human and society. Thus, the present thesis attempts at constructing an axis that could help us to deal with the generality of these issues of nature and social order. First moment in this attempt is to understand, philosophically, how the fiction for an idealized order can be constructed. Our first moment in this journey is to deal with the issue of constructing the philosophically idealized social order, on the basis of Plato’s and Aristotle’s writings. According to these two eminent philosophers, wisdom and well-being (“the good life”) form the main axis of such an order. In the next step, we are to be witnessed the intersection of this idealized fiction with the political reality itself, Spinoza being the specific example this time. Idealization and rationality escape, however brief, from the glamour of transcendental vis a vis passion and desire. Our inquiry of the social order proceeds, then, towards the issue of power through the writings of two monumental figures, Machiavelli and Hobbes, who present us the reality of the order directly and in its whole nakedness. Locke is our next step for the very reason that he was the one who reveals the essence of this reality quite explicitly through his emphasis on private property as the foundation of the social order. Construction of the social order encounters some, albeit partial, not essential, criticisms with the arguments of Rousseau’s. Rousseau represents, all the same, longing of the past, embarrassment of the present, and the opacity of the future. At the end, we will see that philosophical and political language in the attempt at constructing the social order will yield its prominence to the economic language devised by Adam Smith, who places the individual guided by her self-interest at the very center of the construction of the social order, with his notion of the “Invisible Hand”. In other words, our journey of constructing the social order that started with the constitutive power of the wise man ends with the actions of the individual whose conduct rests on the simplest and the most xii concrete motive of self-interest. This, in the end, completes our attempt at constructing the main axis of the social order from Plato to Smith. Keywords Social order, human nature, society, law, power, interest, private property, wealth. xiii İÇİNDEKİLER KABUL VE ONAY…………………………………………………………………….. i BİLDİRİM…………………………………………………………………………….. ii YAYIMLAMA VE FİKRİ MÜLKİYET HAKLARI BEYANI…………………… iii ETİK BEYAN………………………………………………………………………… iv TEŞEKKÜR…………………………………………………………………………... vi ÖZET…………………………………………………………………………………... x ABSTRACT…………………………………………………………………………... xi İÇİNDEKİLER……………………………………………………………………… xiii BİR BAŞLANGIÇ ........................................................................................................... 1 BÖLÜM 1 İDEAL UYUM EVRENİ………………………………………………...10 1. 1. Bir Bilgelik Filozofu: Platon……………………………………………… 10 1. 2. Bir İyi Yaşam Filozofu: Aristoteles………………………………………. 23 BÖLÜM 2 İDEALE MESAFE ALIŞ; TOPLUMSAL, İNSANSAL GERÇEKLİĞE DOKUNUŞ…………………………………………………………………………… 36 2. 1. Bir Zorunluluk ve Olanak Filozofu: Benedictus Spinoza………………. 36 BÖLÜM 3 İDEAL OLANDAN SAPMA; DOĞRUDAN SOSYAL GERÇEKLİK................................................................................................................ 54 3. 1. Machiavelli’nin Büyüsü ................................................................................ 54 3. 2. Bir İtaat Filozofu: Thomas Hobbes ............................................................ 60 3.3. İnterlüd. Bir Mülkiyet Filozofu: John Locke .............................................. 71 BÖLÜM 4 SOSYAL GERÇEKLİĞİN İÇERİSİNDE İDEALİN YENİDEN KEŞFİ, ONA DUYULAN ÖZLEM ............................................................................. 75 xiv 4. 1. Bir Pastoral Senfoni: Jean-Jacques Rousseau ............................................ 75 BÖLÜM 5 YENİDEN AMA ÇOK DAHA KUVVETLİ, BASİT, SAF SOSYAL GERÇEKLİK ................................................................................................................ 96 5. 1. Bir Sempati ve Zenginlik Filozofu: Adam Smith ....................................... 96 YENİ BİR BAŞLANGIÇ İÇİN SON ......................................................................... 122 KAYNAKÇA ............................................................................................................... 135 EK 1. Etik Kurul İzni Muafiyet Formu…………………………………………….152 EK 2. Orijinallik Raporu……………………………………………………………153 1 BİR BAŞLANGIÇ Yazma süreci, arka plandaki okumaların yoğunluğu, bu okumaların okuyanda yarattığı gerilimlerin boyutu ölçüsünde derinleşir, dallanıp budaklanır. Sürece dahil olunduğunda, kavramlar kavramları, metinler, metinleri birbirlerini doğrulamaya, çürütmeye buyur eder artık. Okuyanın zihnindeki sorular, sorunlar bir filtre işlevi görerek metinlerin o ürkütücü enginliğinde küçücük de olsa kendine özgü bir harita oluşturur. Bu filtre ekseninde katedilen metinleri haritalayabilmek, bu enginliği ölçekleyebilmek; kuş bakışı ya da güç yetirilebildiği oranda pek ayrıntılı. Bütün sorun bu olsa gerek. Özün özü; bir soru, sorun temelinde tüm bir bilgi birikimi okyanusunda damla olabilmek en temel arzumuz. Haritalama çabası içerisinde, düşünürler arasındaki bin yılı aşan zaman aralığı okurun zaman algısında saatlerle ölçülür olmuştur. Muazzam zamansal uzaklıklar, lezzetli bir şölen yemeği buluşmasında, bir bakmışız, ana indirgenmiştir. Her bir düşünür aynı masanın konuğu olmuşlardır bundan böyle. Düşüncenin, zamandan bir ölçüde taşabilirliği, tarihselliği bir bakıma aşabilirliği ölçüsünde aynı yemek masası fikri çok mu kurgusal? Düşüncenin tarihsel, nesnel bağını ne ölçüde bu nesnellikten öteye taşıyabiliriz, ondan ayrıştırabiliriz? Düşünce geleneğinin zaman boyutunu kesitlere ayırıp, bu kesitleri başka bir zamanda bir araya getirmek çok mu seçmeci bir tutum olacak? Yoksa bir kolajla mı sonuçlanacak bütünlemeye dönük çabamız? Toplumsal yapının hangi temelde örgütlendiğinin, uyumlu bir birlikteliğin ana ilkelerinin, insanın kendi doğasından taşıp toplum içerisinde nasıl dönüştüğünün, konumlandığının, sınırsız tutkularımız ve akılsallığımızın bileşkesi olan kişisel çıkarın nasıl oluyor da genel çıkarda çözülebildiğinin soruşturulması, kısacası bu eksende düşünürleri aynı yemek masasına buyur etmek ve konuşmalarını dinlemek ana izleğimiz. Bir ölçüde zamandan taşan genel doğruları belirlemek, sorunlara yaklaşımdaki ortak öğeleri yakalayabilmek, dünden bugüne kuramsal inşanın belirgin öğelerini bulup çıkarmak en temel kaygımız. Dahası, peki ya gelenek, enginliğinin yanında, geniş zaman boyutunun ötesinde, özünde bir bütünse, bu enginlik özün çeşitlemelerinin çok çeşitli yansımasıysa? Söz gelimi, bütün vurgu inceliklerini bir kenara koyduğumuzda gelenek açısından düzenin sürekliliğinin, iyiliğinin nihai mimarının, devindiricisinin bilge yönetici olması, bütün 2 dolayımların son çözümlemede ona varıyor olması örneği, bize bir bütünlük fikri sunmaz mı, öze, ortak öğeye göndermede bulunmaz mı? Eğer bir öz söz konusuysa, okuma sistematiğimizin nicel eksikliğine, ıskaladığımız metin yığınına karşın bu öze erişmede nitel bir okuma fazlalığına güven duysak, bize mi öyle gelir? Bir düşünürün ana metinleri ekseninde o düşünürün özüne ya da soruşturduğumuz alana dönük daha özelleşmiş bir öze nüfuz edebileceğimizi düşünüyoruz saf bir inançla. En yalın haliyle nedir bu öz? Düşünürleri aynı yemek masasında buluşturan özü, sorun kümesini şöyle tarifleyebiliriz: insanın neliği, birey/toplum bağı, gerilimi, özce biraradalık; düzenin pek arzu edilen uyum eksenli kuramsal inşasına dönük bitimsiz bir çaba. Birey, toplum, düzen; gelenek içerisinde tüm bunların iç içe örülme maratonu bizi kışkırtan. Biraz daha açalım: karşı karşıya kalınan toplumsal yapının çözümlenişini, açıklanışını ve dahası arzu edilesi bir düzenin verili yapıdan hareketle nasıl örüleceğine dönük uğraşın izini sürmeye kalkışıyoruz. Biraradalığımızın zeminini, çatışan bireysel çıkarların nasıl oluyor da genelde, bütünün, düzenin işleyişi altında soğurulduğunu sorunsallaştırıyoruz. İnsanın kendi doğası özelinde, en genel ifadeyle, akıl ve tutku eksenli çelişkili varlığının, bu gerilimli doğasının, toplumsal yapı içerisinde dengelenişinin, kontrol altında tutuluşunun, istikrarlı bir düzenle bu gerilimin nasıl kaynaşabileceğinin düğüm noktalarını işaretlemeye çalışıyoruz. Karşımızda tüm enginliğiyle bir gelenek ışıldıyor. Nedir bu gelenek, hangi gelenek? Her bir üretim biçimine özgü biçimlenen üretim araçlarının özel mülkiyetini; toplumsal hiyerarşiyi, yöneten, yönetilen ayrımını mutlak değişmezler olarak kabul eden bir geleneğe odaklanıyoruz. Düzenin işleyişindeki çelişkileri kavrayıp bunu düzen içerisinde çözüme kavuşturan, düzenleyici bir güç olarak yasayı ve bunun işleticisi ya da bunun yaratıcısı olan bilge yöneticiyi en tepeye yerleştiren bir düşünce geleneğini işliyoruz. Karşılaşılan çelişkileri etik dolayımlarla aşmaya yönelen, iyi olmaya çağrıda bulunan, vicdanı işe koşan ve tüm bunlar yetmediğinde, canlı, kanlı bir iktidar gücünün yapıp etmelerini meşrulaştıran bir düşünce sistemine ışık tutuyoruz. İnsana özgü hakları saptamaya çalışan ama hakların basıncının, düzen sınırlarını zorlaması karşısında bir bakıma düzen içiliğe davet olan ödeve sığınan bir gelenekle boğuşuyoruz. Son çözümlemede, olanı olması gerekene taşıma noktasında sürekli biçimde, olanı koruma 3 kaygısı içerisinde olan, olması gerekene varmaya yarayacak araçları hep genel doğrular, aşkın bir güç üzerinden kurgulayan, olanı yıkma düşüncesinden bağışık, verili toplumsal durumun ebediliğinde boy veren bir geleneği didikliyoruz. Biz, bu enginliğin kimi uğraklarında soluklanıyoruz. Kurucu olduğu ve geleneğin gelenek oluşunu sağladığı kanısında olduğumuz düşünürler seçimimizin temel belirleyeni. Kuşkusuz eksik ama yanlış olmadığını düşündüğümüz bir iz sürüş bizimkisi. Belki biraz abartılı ama şu sava inanıyoruz: işlediğimiz düşünürlerin oluşturduğu geleneğe katkı sunan diğer düşünürler bu geleneğin ana kurgusunun ötesinde düşünülemez. Olsa olsa vurgu öğelerinde değişim, belirli bir temanın diğer temaya oranla daha ön plana çıkarılması söz konusu olabilir. Özcesi, geleneğin ana hattı üzerinde yapılan çeşitlemeler deryası ve son çözümlemede inatla üzerine titrenen öz, sürekli kendisini duyurur: kurulu düzenin soyut güzellemesi, ebediliği ve sonuçta bunun aşılma fikrine uzaklık ya da daha sert bir ifadeyle düşmanlık… Aşmaya dönük bir hamle varsa da, bunun geleneğin sütunları arasındaki çıkışsızlığı, çaresizliği… Peki, nedir bu kurulu düzen? Düzen tarifi için, her bir düşünürün yaşadığı dönemin kendine özgü iktisadi, siyasi yapılanışının ötesine taşan bir genellemeye olanak tanıyan kimi öğeler saptayabileceğimizi düşünüyoruz. En temelde üretim araçlarının özel mülkiyeti, egemen olan kimse ve egemen olunan halk ayrılığı, kısacası parçalı bir siyasi yapı, toplumun, üretim sürecinden kaynaklanan sınıfsal ayrılıklar temelinde şekillendiği, son çözümlemede çatışmaya gebe bu ayrılığın çok çeşitli zor araçlarıyla bütünlüğe zorlandığı dev bir işletim düzeneğiyle karşı karşıyayız. Düşünce geleneğinin boy attığı, görüp bildiği ve meşru kıldığı kurulu düzen, geleneğin çerçevesini bize sunuyor. Bu kurulu yapıdan hareketle gelenek, inşasını, kuramını derinleştiriyor; bir ölçüde düzenden türeyip onu kuramı aracılığıyla tekrar üretiyor. Ana özelliklerini tanımladığımız geleneği belirli düşünürler üzerinden arşınlıyoruz. Tüm bu geleneğe katkı sunan düşünürler ele alındığında kuşkusuz işlemediğimiz düşünürler işlediğimiz düşünürlere oranla katbekat fazla. Yoklar listesi varlar listesine göre çok kabarık. Böylesi bir durumda geleneği tel tel açık edemeyeceğimiz pek kesin. Geleneğin tüm kılcallarına nüfuz edemeyeceğiz, pek tabii. Karşımızdaki muazzam resim, olsa olsa bir açıdan gözlenebilecek. Yine de bu açının, bu konumlanma noktasının; geleneğin tümüne denk düşmeyeceği açık olsa da genelliğine, ana hattına 4 uygun düşeceği inancındayız. Şöyle ki; tam da ideal olanı, mistik olanı eksen aldığından tarihselliğin dışına taşabilen, verili toplumsal gerilimleri aşkın bir gücün kontrolünde dindiren, kuramın gücünü, gündelik yaşamın gerçek pratik çelişkilerinin gücünden üstün tutan, gerçeğe son çözülmede sırtını dönen ideal bir düzen kuramıyla işe koyulacağız. Bu ideal kurgunun temel argümanlarını Platon ve Aristoteles’te keşfedeceğiz. Bu durumda, düzen inşası soruşturmamız geleneğin iki asli mimarı ile başlıyor. Başlangıcı, çıkışı Platon’da buluyoruz. Düzenin inşasına, kuramına dönük kapsayıcı ve bir ölçüde zamanı aşan, zamansız yargıların mimarı olan Platon ilk uğrağımız. Düzenin, biraradalığın inşası süresince ideal olanla gerçek olan arasındaki ve toplumsal gerçekliğin kendi içerisindeki içsel gerilimlerin taşıyıcısı olan ve bunu ideal kurgusunda çözen Platon. Platon’un sosyal kuramı ekseninde, geleneğin izleyeceği yolun ana taşları tüm soyutluğuyla yerli yerine konur. Platon’da tohum toprağa düşer. Öyle ki binlerce yıllık kökleniş bu tohumda içerilidir. Sonrasında, bu tohumun canlılık belirtilerini Aristoteles’te gözleyeceğiz. Tekil insandan biraradalığa evrilişte kritik önemde olan ve düzen inşasının zeminini oluşturan insanın neliği sorgusuyla düşüncesini örmeye başlar Aristoteles. Verili gerçeklik bir ölçüde soyut genellemelerin, ideal olanının önüne geçecek olsa da son çözümlemede düzenin ısrarcı gerilimleri tıpkı Platon’da olduğu üzere Aristoteles’i de öteye savurur. Gerilim kümesi ne yazık ki içerden değil öteden giderilmeye çalışılır. Sonuç olarak, düzenin inşası soruşturmamızda, bir kalkış noktası olarak tüm soyutluğunda Platon-Aristoteles başlangıcını felsefi eksen olarak konumlandırıyoruz. Genel doğruların, ilkelerin ortaya konduğu, toplumsal gerçekliğin kuram karşısında, ideal olan karşısında ikincilleştiği, düzen inşasının akılsallıkta, Tanrısallıkta düğümlendiği bir ekseni açık ediyoruz. Bu başlangıçta, düzenin, tüm pratik görünümlerin ötesinde kavramsal, kurgusal bir inşasıyla karşı karşıyayız ve dahası geleneğin dil hazinesinin temelinin atıldığına tanık oluruz. Yürünecek yol belirginleşmiştir artık. Bin yıllara ışık tutacak olan en genel belirlenimler bu iki ustada yankılanacaktır. İşbölümünün kaçınılmazlığına, insanının yalnız yaşamayacağı ve ancak ve ancak toplum temelinde var olabileceğine ve bu açıdan toplumun gerekliliğine, biraradalığa dönük argümanlar bu yolu örmektedir. Sağlıklı bir düzen inşası için doğrulukta ısrarı, mutluluğun iyi bir yaşamın amacı kılınmasını, birey için erdemin toplum için adaletin vazgeçilmez olduğunu, akılsallıkla eşdeğer olabilecek yasanının, 5 bunun somut belirlenimi olan bilge yöneticinin son çözümlemede en temel düzen kurucu güç olduğunu saptayacağız bu iki filozofta. Soruşturmamız kapsamında sosyal düzenin, biraradalığın inşasına yönelik felsefece başlayan yürüyüş özünü yitirmeksizin siyasetle kesişecektir. Soyut inşa; siyasetin, güncel sorunların dayatmalarına bağlı olarak bir ölçüde pratik bir inşaya evrilecektir. İdeal olan her ne kadar akılda tutuluyor, ona özlem duyuluyor olsa da maddi koşulların zoru, düzen inşası düşüncesini, gündelik yaşam pratiğine bulayacaktır. Bu bulanışın özgün figürü çözümlememiz ekseninde Spinoza olacak. Akılsal olduğu kadar, arzu ve tutkusuyla biraradalığa, sosyal düzene zemin oluşturan insanı keşfedeceğiz Spinoza’da. Felsefenin dili korunuyor olsa da bu dilin biraz biraz büküldüğüne, özcesi; düzene dair aşkın kurgunun, toplumsal yaşamın kendine özgü zoru karşısında biraz ürkek de olsa bu zora içkinleşmesine tanık olacağız. Kuramsal kurgunun, ilkeler evreninin pratik çeşitlilik karşısında sınanmasını; kapsayıcı, belirleyici aklın, kabına sığmaz ve insanı insan eden duygular çeşitliliğinde kuşatılmışlığını gözleyeceğiz Spinoza’da. Sosyal düzen inşasında iki ana hattın, iki konumlanma noktasının, iki dilin yani felsefe ve siyasetin tam ortasından sosyal düzeni örecektir Spinoza. Felsefenin genel doğrularına, ana hükümlerine bir yüklenme deneyimiyle karşılaşacağız. İdeal olanının, aşkının o soyut dinginliği biraz biraz eksik varlığımız, arzu yoğunluğumuz altında sarsılacak. Platon’un ve Aristoteles’in ideal kurgusu her ne kadar Spinoza’yı çerçeveliyorsa da, idealin insan gerçekliğine, onun gerilimli doğasına bağlanışını gözleyeceğiz. Geleneğin insan tasarımının boyutlanışına tanık olacağız, ideal düzen fikrinden biraz biraz uzaklaşacağız. Sonrasında, bu iki konumlanma noktası arasında bir konumdan diğerine muazzam bir savruluşun ana hatlarını saptayacağız. Gelenek, ideal kurgu üzerinden bulaşmamaya yeltendiği ya da daha doğrusu belirli bir mesafeyle yaklaştığı siyasetin pisliğine, çamuruna bulanacaktır bundan böyle. Felsefenin kurucu dilinden keskin bir kopuşu ve siyasetin pratik gerekirlerine uyumu gözleyeceğiz. Artık sosyal düzen, siyasetin diliyle inşa edilecektir. Gözlenen toplumsal yapı, genel doğruların, soyut genellemelerin ötesinde, olduğu gibi çözümlenecektir. Verili olan olması gerekene üstün tutulacaktır. Düzenin inşası; eksiklikler, açmazlar, bitimsiz çelişkilerle yüklü gerilimler ekseninde örülecektir. Aşkın bellenen hakikat sıradan olana boyun eğecektir. Geleneğin kendi 6 bütünlüğü içinde katmanlaşmasıyla, kabuk değiştirmesiyle karşı karşıya kalacağız. Siyaset, düzen inşasına, felsefi örtüsünü yırtarak, onun belirleniminden taşarak dahil olacaktır. Kurucu dilin tepedenliği, edebi yumuşaklığı zemine çakılacak ve bu dil can acıtır düzeyde sertleşecektir. Bir ölçüde zaman dışı kurgu, şimdiki zamanın isterlerine bağımlı kılınacaktır. Neyse o denecek, eğip bükmeler ötelenecek ve doğrudanlığın, sade gerçekliğin tükenmez basıncı gün yüzüne çıkacaktır. Bu basıncın güçlü taşıyıcıları, siyaset ekseninin iki ana mimarı Machiavelli ve Hobbes, geleneğin sütunlarını berkitmeye girişecekler. İdeal olanın biçimsel kusursuzluğu, gerçekliğin özsel kusurlarıyla kaynaştırılacaktır. Özce, Hobbes’tan devraldığımız düzen inşasına zemin sunan, düzeni anlamlı kılmaya dönük doğal/sivil durum tartışmasının tersten okunuşunu Locke’ta gözlemleyeceğiz. Ama daha önemlisi, Locke, sosyal düzenin inşa sürecinde bize, özgün bir başlangıç, bir kalkış noktası sunacak. Geleneğin üzerine titrediği, en vazgeçilmez hak bildiği, toplumsal ilişkilerin merkezinde olduğu halde bu ilişkilerden bağışık bir kutsallıkla sarmalanan mülkiyet olgusu, Locke’ta, kendisini var eden emekle ilişkilenecektir. Emek süreci ve bunun aracılığıyla edinilen mülkiyetin merkeze konulduğunu ve sosyal düzeni güven altına alan tüm araçların, bu merkezin çevresinde işler kılındığını, mülkiyeti meşrulaştırmaya ve gelişimini gözetmeye dönük varlık kazandığını göreceğiz. Hak, emek süreciyle ilişkilenecek ve mülkiyet üzerinden yaşam bulacaktır. Özcesi Locke’ta mülkiyet, sosyal düzenin varlık yokluk sorununu oluşturacaktır ve en önemlisi, her ne kadar tarihselliğinden yalıtılmış ve soyut biçimde olsa da emek kategorisinin düzenin merkezine konulması bize, sosyal düzenin asli özünü, devindiricisini ve bu düzeni aşma fikrinin neyi referans alacağını fısıldayacaktır. Bu doğrultuda, itiraf etmeliyiz ki, Lock’un, sosyal düzeni nasıl inşa ettiğinden öte bu düzeni neden inşaya giriştiği bizi daha çok kışkırttı. Bu nedenle diğer bölümlerdeki kurgunun ötesine taşacağız. Yine de üzerine titrenen, düzeni, uyumu sürekli arzu edilesi kılan nedeni yani mülkiyeti merkezi bir konumlanma noktası haline getirişi, tüm bir geleneğin düğümünü bize açık ediyor kanısındayız. Locke özelinde, düzenin çekirdeğinin, düzen inşasının asli harcının kritik saptanışıyla iş görmeyi ve denebilirse bir kesit çözümlemesi yapmayı yeğliyoruz. Ama bu öylesine bir kesit ki, bize, sosyal düzen inşasının anlamanı bellettiği kadar, bu inşanın ötesine taşmanın olgusal, sosyal gerçekliğini de, Locke buna hiç niyet etmemiş olsa dahi içten içe duyuracaktır. 7 Soruşturmamız süresince gelenek kendisini hep içerden ördü, kendisini olumlayarak ilerledi, gürbüzleşti. Şimdi, kendisini, bir ölçüde olumsuzlanması üzerinden sınaması gerekecek. Haşin eleştiriler altında yolunu kaybetmemeye direnecek. Belki de bu savaşta kendi esnekliğini, soysal düzene ilişkin argümanlarının nelere yetebileceğini kendisi de şaşırarak ayrımsayacak, uğradığı tüm sarsıntılar onu güçlendirecek. Maddi ilişkiler bütününe odaklanmayan bu eleştiri hücumunun son çözümlemede özü kuşatamadığını göreceğiz; ama geleneğin özden bağışık olmayan görünümlerinin sarsılışıyla irkileceğiz. Geçmiş, şimdi ve gelecek zaman boyutunda dokunan bir düzeninin gerilimlerine, olanaklarına odaklanacağız. Şimdiyi geçmişten köklenen bir özlemle eleştirme çabasının, sahip olunan yüce değerler ekseninde sarsma uğraşının şimdiyi aşmaya, dönüştürmeye yetemediğine tanık olacağız. Bu yetemeyiş, geleceğin inşasına dönük argümanların da puslu oluşuna yol açacak. Şimdiden geçmişe bakış, geçmişte kendini bulma ve huzura erme ve buradan soğrulan enerjiyle şimdinin pisliğine tam bulaşmaksızın geleceği örme, istenir bir düzen kurma deneyimi bize Rousseau’yu tarifleyecek. Gelenekte açılan bir çatlak. Kendi haline bırakılırsa iyileşecek olan ama sistemin maddi zeminine yönelecek bir eleştiriyle birleştiğinde iyileşmesi olası olmayan, geleneğin ölümüne kapı aralayacak olan bir çatlak… Eğer ki, maddi zeminin eleştirisi, gelenekte açılan çatlağı geri dönüşü olmayan, ölümcül bir evreye taşıyorsa, bunun tam karşıtı olarak, maddi zeminin, sosyal düzen ekseninde çözümlemenin temeline konması ve olumlanarak geleneğe dahil edilmesi bu geleneğin iyileşmesi, güçlenmesi anlamına gelmez mi? Felsefi, etik, siyasi kategorilerle inşasına girişilen, anlamlandırılan sosyal düzen kurgusunun nihai varacağı evre, tarihsel gelişimin açık belirleyiciliğinde iktisadi olanda düğümlenecektir. Bu düğümleniş en genel anlamıyla geleneği tamlayacaktır, bütünleyecektir. Geleneğin bütünlenişinin öznesi, asli mimarı Smith olacaktır. Geleneğin, özellikle etik alanında boğuştuğu sorunlarla yüz yüze gelen, bu karşılaşmadan kimi özgünlükler türeten; ama bu alanla yetinmeyip karşı karşıya kalınan maddi gelişimin, zenginlik birikiminin yarattığı sorunları, olanakları açık etmeye yönelen, iktisadi olanın, piyasanın ve tüm bunlara dinamizm katan, olumlanan kişisel çıkarın, başka bir dilde yorumlanışının değerli mimarı Smith. Gelenek ana hatlarıyla örüle, örüle Smith’de billurlaşacaktır. Belki biraz zorlayarak şu bile denebilir: Smith’in çalışma mantığı, yazı serüveni, bir ölçüde, sosyal düzene dönük iş gören geleneğin; doğuş, gelişim ve nihayete evriliş sürecinin özeti 8 gibidir. Kuşkusuz, son söz hakkı iktisadi varoluşun olacaktır. En yalın sistemleştirmeyle; gereksinimlerin karşılanmasına, verili durumun iyileştirilmesine dönük tüm belirleyiciliğiyle iş gören kişisel çıkar güdüsü, sosyal düzenin oluşumunda ayrıcalıklı bir konum edinecektir. Ve en kritiği, saptanması, kavranması çok da kolay olmayan birçok dolayım sonucunda kişisel çıkara bağlı eyleyişler genel çıkara kapı aralayacaktır. Uyum, birliktelik ve her sosyal kuramın nihai amacı olan düzen bundan böyle bu düzlemde yaşam bulacaktır. Tüm bir geleneğin özel/genel çıkar gerilimi, uyumu tartışması, kişisel çıkara dayalı eyleyişlerin genel çıkarla sonuçlanacağı argümanında dindirilecektir. Düzen; geleneğin kabullerinin iç işleyişi, birbirlerine eklenişi, birbirleriyle çelişmesi kapsamında böylesine bir inşa ile tamamlanacaktır. Soyut bilge yöneticinin, hükümdarın, itaat zemininde örülen Devlet’in ve genel istemin yapıcı gücünün tüm enerjisini kendi içinde soğuran maddi ilişkiler alanı, özcesi piyasa, son çözümlemede düzene damgasını vuracaktır. Başlangıcımızı, yazım tekniğimize ilişkin küçük bir notla bitirelim. Okura sunulan, iki boyutlu bir yazı denemesidir. İlk boyutta, temel problem, üzerine eğildiğimiz düşünürün metinlerinde nasıl işleniyor, başlangıç, gelişim ve sonuç o düşünürün kendi yazı dilinde nasıl örülüyor, bunu sergilemeye çalıştık. Düşünürü kendisi üzerinden anlama çabası… Kuşkusuz bu çaba tek başına büyük bir cüretin ifadesi olsa gerek. Bu kadar cesur olamayacağımızdan ötürü yazım sürecinde dipnotlar üzerinden ikinci boyutu işe koşuyoruz. Belki dipnot yerine bir alt metin desek daha doğru olabilir. İki boyutu şöyle de tarifleyebiliriz: bir tarafta düşünürün kendi metinleri içerisindeki seyri, diğer tarafta bu düşünürü işleyen düşünürlerin metinlerinin karşılıklı, birbirini doğrulayan ya da çürüten tarzda ortaya konması. Ana metinde sıkışıldığında, bir kavramın özgünlüğünü daha açık etmemiz gerektiğinde ikinci boyutta soluklandık. Dahası, yeni bir fikre yaklaştığımızda bunun karşılıksız olmadığının kanıtını sunmak, tartışmaların hangi eksende yoğunlaştığını saptamak ve bu doğrultuda ana eğilimi belirlemek, ana metin, ikincil kaynak dolayımından yeni bir sorun alanı türetebilmek için ikinci boyutun üzerine titredik. Tüm yazım süresince bu iki boyut birbirleriyle ilişkili olmak koşuluyla ayrı ayrı konumlandırıldı. Kabaca denebilir ki; asli iz sürüş, tali iz sürüş ama varılası tek bir hedef… 9 Bu parçalı yapı üzerinden yaptığımız tez tekrar okumaları, kendimizi kandırmadığımız varsayımı altında, biraz zor ilerliyor, bazen ana eğilimden sapan çıkarımlarla yolun eğilip bükülmesi gündeme geliyor olsa da bu okumalar sonucunda bir tat elde ettiğimizi açık yüreklilikle itiraf edebiliriz. Ana hattın biraz biraz dolambaçlı uğraklara sapışı, yolculuğu zorlaştırsa da çeşitliliğin sunduğu manzaranın çekiciliği ve sona yorgun da olsa varıyor oluşumuz, yolculuğu anlamlı kılıyor, bu yola çıkmaya değer denmesini sağlıyor inancındayız. Kuşkusuz son söz keskin okuyucunun… 10 BÖLÜM 1 İDEAL UYUM EVRENİ 1.1. BİR BİLGELİK FİLOZOFU: PLATON İnsan, hem kendi içinde hem de diğer insanlar ve doğa ile sürekli ve kesintisiz bir ilişkinin öznesi, nesnesi konumunda. İlişki, insanın ve tüm çevresinin çok boyutluluğu göz önüne alınacak olursa fazlasıyla katmanlı ve dolayımlı. Bu karmaşık kümenin dinamikliğini hiç yitirmeyen bütününe toplum kavramı denk düşüyor. Biz, her ne kadar kendimizi merkeze koyup dışımızdakilere iradi bir katılım sağlamayı kuramsal bir temel olarak kabul etsek dahi aslında biz ve dışımızdakiler birbirlerinden hiç de kolay ayrışamayacak, birbirine geçişli olan bir bütünü oluşturuyorlar. Öyleyse bu bütünün; anlamı, önemi ve tarih boyunca çeşitli nedenlerden ötürü gözetilen istikrarı, uyumu üzerine düşünmek doğallığıyla insanı, toplumu kuramsallaştırmaya yol açıyor. Bu kuramsal çabanın ilk örneklerinden olan Platon’un Devlet1yapıtı, düşünce tarihinin2belki de düzen inşasına, biraradalığa dönük ilk kapsamlı çalışmasıdır. Akıl/istek bileşimi olan insanın ve gereksinimlerin bağlayıcı gücüyle varolan toplumun ne olduğu/nasıl işlediği üzerine yazılmış olan Devlet’i, en genel haliyle gerçeğin idealize edilme uğraşı olarak yorumlayabiliriz. Bir tarafta gerçek, ötede ise ideal olan. Gerçeği ideal olana yaklaştıracak, ulaştıracak gücün tanımlanmasıyla bir bütün olarak Devlet, kendine özgü bir sosyal kuramı bizlere sunuyor. Sosyal olanın, birbirinden farklı/çelişkili konumlarda bütün içinde tanımlananın, gönüllü ya da zorla olan birlikteliğin, karşılıklılığın izi sürülmeye değer. Uyumlu bir birliktelik ve bundan doğan süreklilik, Platon açısından ilkesel bir öneme sahip. Ne tür bir topluluk olursa olsun, eğer eğrilik amaç edinilmişse ve insanlar birbirlerine eğrilik edecekse bu topluluk iş görebilir mi diye soruyor Platon (Platon, 1999: 41). Biraradalık söz konusuysa burada eğri tutum tam olamaz çünkü eğrilik, 1 Devlet metninin anlamı üzerine bkz. Schofield (2007). 2 Eski Yunan’da siyasi düşüncenin temel kategorilerine genel bir bakış için bkz. Cartledge (2007). 11 karşındakini gözetmemeyi gerektirir. Ortak amaçlar doğrultusunda bu umarsızlığı engelleyen şey doğruluk3tur ve topluluk adına iş görebilme yalnızca eğri olmayarak olasıdır (1999: 42). Burada Platon, konuyu ayrıntılandırmaya geçmeden önce yöntemsel bir tutum belirliyor ve genelden özele doğru doğruluğun içeriğini belirlemenin daha uygun olacağına hükmediyor. Ona göre daha büyük olan, doğruluğu daha da fazla içermektedir (1999: 56). Öyleyse toplum diyoruz ve toplumun kurucu ilkesi olarak Platon, özsel bir yargıya varıyor: “… Bence toplumu yapan, insanın tek başına, kendi kendine yetmemesi, başkalarını gereksemesidir. Yoksa toplumun kurulmasında başka bir sebep var mıdır? … … bir insan bir eksiği için, bir başkasına başvurur, başka bir eksiği için de bir başkasına. Böylece birçok eksikler birçok insanların bir araya toplanmasına yola açar… (1999: 56).” … “… bunlar (çalışanlar-bizim notumuz), toplumun içinde emeklerinin verimini, aralarında nasıl paylaşacaklar? Asıl bunun için kurmuştuk toplumu (1999: 58).” Bu saptamalar ve şimdi aktaracağımız belirlemeler çok yalın olmakla birlikte insanlık tarihinin en temel özgünlüklerine göndermede bulunmaktadır. İnsan olmaya özgü gereksinimlerin zorlayıcı gücü ve birlikte yaşamanın bu gereksinimleri sağlamada doğurduğu kolaylıklar temelinde, kuşkusuz kime, neye göre, nasıl sorularının çetinliğine ilişmeksizin, önce doymalıyız diyor Platon. Daha sonra barınma ve giyecek gereksinimi giderilmeli (1996: 56). Tüm bunlar belirli bir işi gerektirdiğinden, ki kişiye özgü iş istenilen biçimde gerçekleşirse doğruluk belirecektir (1999: 111), ister istemez işbölümü doğacaktır. Yine Platon düşünce tarihinde sıkça ifade edilen argümanları dile getirmekte: 3 Eyuboğlu ve Cimcoz çevirisi ekseninde bir kavramın adlandırılmasındaki değişimi belirtmemiz yerinde olur. Bu çeviride, adalet ve adil yerine doğruluk ve doğru kavramları kullanılmaktadır. Çevirmenlere göre böylesi bir kullanım, düşüncenin akışını ve bu kavramların halk diline yakınlığını daha tam sağlıyor (1999: 7). Bu nedenle ikili kullanımdan doğabilecek kavramsal birliğin zedelenmesini göze alarak Devlet metni çevirisi özelinde çevirmenlerin tercihlerine uyarak ilerlemeyi yeğledik. 12 “… İnsanlar yaradılıştan birbirine benzemezler. Kimi şu işe, kimi bu işe daha yatkın değil midir? … “…insan başka işlerle uğraşacağına, yaradılışına uygun olan işi zamanında görürse, iş gelişir, hem daha güzel, hem daha kolay olur (altını biz çizdik) (1999: 57).” Sosyal kuramın gerekliliği yavaş yavaş belirmekte. Gereksinimlerin artan çeşitliği, işbölümüne bağlı yetkinleşmeyle daha da incelikli hale gelen mallar, kendine yeterliliğin ötesine taşan bir toplumsal yapılanma… Platon, karmaşık örgütlenmeye doğru yönelen tarihsel evrimi ne de güzel resmetmiş: “…Gürbüz olan önceki toplum yetmiyor. Ona yaşamak için gerekli olmayan bir sürü işler, işçiler katacağız. Şehrimiz şiştikçe şişecek. Türlü türlü avcılar, renk ve çizgilerle çalışan sürü sürü resim ustaları, çalgıcılar, şairler ve şairlerin hizmetinde okuyucular, korolar, oyuncular, oyun kurucular, çeşit çeşit eşya yapmak için sürüyle işçiler… Bu arada kendi işlerimizi gördürecek kimseler de arayacağım… (1999: 60).” Kuşkusuz bu resim kuramsal bir egzersiz değil. Tersine, karşı karşıya kalınan gerçeğin özeti. Durağan, her şeyin yerli yerinde olduğu, gereksinimlerin en sınırda tutulduğu bir örgütlenmede doğruluk soruşturması pek tabii çok kolay olacak. Sosyal kuramın işlerlik kazanacağı, doğruluğun anlamının daha da karmaşık ve zahmetli hale geleceği yer, örgütlenmenin çok boyutlu bir evreye ulaştığı katmanlı toplum yapısı olacak. Çok katmanlı yapı doğallığıyla sınıfsal ayrışmanın daha da belirgin olmasını doğuruyor. Bir masal anlatımında ifadesini bulsa da verili olan, meşrulaştırılarak ortaya konuluyor: “…sizi yaratan Tanrı, aranızdan önder olarak yarattıklarının mayasına altın katmıştır. Onlar bunun için baş tacı olurlar. Yardımcı olarak yarattıklarının mayasına gümüş, çiftçiler ve öbür işçilerin mayasına da demir ve tunç katmıştır…(1999: 96).” Yöneten, yönetilen keskin ayrımı üzerinden şekillenen sosyal kuram son tahlilde tüm toplumun mutluluğunu gözetmeyi amaçlıyor (1999: 99). Tüm yurttaşlara verili koşullar altında mutluluk sağlayan bir devletin inşası (bilge, yiğit, ölçülü ve doğru eksenli) asıl 13 olandır. Bizim devlet tasarımımız diyor Platon, gerçekleşirse en iyisidir, bu ne kadar zor olsa da olanaksız değildir (1999: 173). Bu inşanın asli mimarı bilgiyle donanmış olan sınırlı sayıda kişidir. Bu bilgi, bilgelik olarak ifade edilir (1999: 107). Burada, sık sık vurgulayacağımız, Platon’un sosyal kuramı ve bilgi kuramı geçişliliğine vurgu yapmak yerinde olacak4. Bilginin aşkın karakterli oluşu ve edinilmesinin güç olması ile yönetenlerin sahip olabileceği bilginin değeri birbirini bütünlüyor gibi. Tüm sadeliği ile şu denebilir: yönetmek ayrıcalıklı, farklı bir bilgiye erişmekle olası. Yöneten kesimin sınırlı oluşu, bu bilgi kümesine herkesin varamayacağı yargısı ile temellendiriliyor. Görünenin ötesini bilmek ne kadar zahmetliyse yönetmenin bilgisi de o kadar zor elde edilmekte. Bu kuramsal inşanın doğal bir ayrım üzerinden şekillendiği savı tüm karşı çıkışları savuşturmaya yarar görünmekte. Doğanın, kimilerini filozof ve devlet adamı, kimilerini de –pek tabii çoğunluk- düşünmeden söyleneni yerine getirecek insanlar olarak yarattığı (1999: 149) savı Platon’un sosyal kuramını bütünlüyor5. Peki, bu bilge kişi nasıl iş görür sorusu anlamlı görünüyor: “Devleti ve insan huylarını, üstüne resim yapılacak bir bez gibi ele alacaklar, önce bu bezi temizleyecekler; bu da kolay bir iş değildir. Bugünkü kanun koyuculara benzemeyerek, filozoflar ister bir tek insanı, ister bütün bir devleti ele aldıkları zaman, kanunları çizmeden önce, insanın da devletin de temiz olmasını isterler, temiz değilse, kendileri temizlerler. … … durmadan bir modele, bir esere bakarak modellerini tamamlamaya çalışırlar. Bir yandan doğruluğun, güzelliğin, ölçünün ve diğer değerlerin özüne, bir yandan da, bunlardan insanlar için çıkarttıkları taslağa bakarlar. İnsan renklerini, sanatlarına göre ezer, birbirine karıştırır ve Homeros’un insanlarda rastlayıp da, Tanrısal dediği örneği, hep göz önünde tutarlar. … Yaptıklarından kâh bir çizgi siler, kâh onlara bir çizgi ekler, uğraşır didinirler; ta ki çizdikleri insan tabiatları Tanrılara görünebileceği kadar hoş görünsün (1999: 171, 172).” 4 Bu vurgu için bkz., Wood, 2008: 77. 5 Wood, siyaset kuramlarının gelişimi ile tarihsel durum arasında muazzam bir karşılıklı ilişki ağı kuruyor (2008). 14 Ama hemen belirtilmeli ki böylesine katı bir ayrışma, yönetene sınırsız iş görme ya da bütünü umursamadan davranma hakkını vermiyor. Şu belirlemeler aslında hiyerarşinin, egemenliğin meşruluğunu dile getirdiği kadar, bütünün sürekliliğinin, uyumunun da gözetilen sosyalin inşasında önemini vurgular: “… kanunların kaygısı birtakım yurttaşlara ötekilerden üstün bir mutluluk sağlamak değil, yurttaşları ya inandırarak, ya zorlayarak birleştirmek, her birine toplum içinde görebileceği iş payını aldırmak, böylece bütün toplumu birden mutluluğa götürmektir. Devlet seçkin yurttaşlar yetiştirmeye uğraşıyorsa, bu onların keyiflerince yaşayıp, dilediklerini yapmaları için değil, devlet düzenini sağlamlaştırmaya yardım etmeleri içindir (1999: 187).” Uyuma, düzene ve inşanın aksamasına yönelik tehditler yok mu? Pek tabii ki var. Tarihsel gelişimle çok daha belirgin bir güç haline gelen işsiz ve mülksüzler kitlesi Platon için büyük bir sorun. Platon hayret uyandıran bir uzak görüşlülükle kendi düzeninin düşmanlarını ne de ilginç tarif etmekte: “…Mallarını ellerinden alanlara ve bütün yurttaşlara kin besler, gizli gizli toplanıp onlara kötülük etme yollarını ararlar. Bütün düşünceleri devleti yıkmak, düzeni değiştirmek olur (1999: 220).” Oysa bütün karmaşık çelişkileri, yönetimsel ayrılıkları çözecek ve bütünün istikrarını sağlayacak genel ilke Platon açısından çok nettir: “… biz herkes için, Tanrısal ve bilge bir varlığın buyruğu altına girmenin çok daha kârlı olduğuna inanıyoruz; bu varlık ister kendi içimizde olsun-en iyisi bu tabii-, ister dışarıdan yönetsin bizi…(1999: 255).” Bu durumda, nasıl bir bilge varlık sorusu gündeme gelecektir. Platon’un Devlet Adamı6 yapıtı, bir ölçüde Tanrısal yönetici anlayışının dünyevi hale getirilmesi biçiminde yorumlanabilir. İdeal olanın, ideal işleyişin bir noktadan sonra gerçek olanın çeşitliliği ve değişkenliği karşısında belirleyici/düzenleyici olmaya yetmemesi, soruşturmayı 6 Bu metnin sade bir sunumu için bkz., Rowe (2007). 15 derinleştirmeye yol açıyor. Kuşkusuz, ideal olana mutlak bağlılık yok sayılmaksızın varolana yönelme ve ilkeleri varolan üzerinden şekillendirme, çözümlemeye temel alınmaktadır. Evrendeki iyi olan her şeyin Tanrı üzerinden tanımlanması ama bir süre sonra Tanrı’nın geri çekilmesi ile yardımsız kalan insanların bocalaması, sosyal düzenin inşasını anlamlı kılan bir durum. Tanrı’dan bağımsız kendi başına iş görme hali, insanların yaşamlarını düzenlemeye yol açmakta. Benzemeye çalıştıkları evrensel varlık gibi insanlar da diyor Platon, kendi kendilerinin egemeni olmaya başlıyorlar (2011: 60). Bu egemenliğin niteliği, sosyal düzenin ne olduğuna ilişkin açık bir kanıtı bizlere sunuyor. Platon’a göre insanlar üzerinde kurulması gereken egemenliğin mimarı krallık bilgisidir ve bunun ötesinde kimse hak iddia edemez (2011: 62). Tanrısal yönetici/düzenleyici güçten bu kadar çabuk dolaysız dünyevi kral egemenliğine geçiş kolaycı bir tutum biçiminde yorumlanabilir mi? Toplumsal yapılanmanın, insanlık tarihinin başlangıç evrelerinde dahi karmaşık doğasını kavrama güçlüğü böylesine bir benzeşmeye yol açmış olabilir. Kuşkusuz yöneten gücün az sayıda oluşu, ideal olanı bilme ve gerçeği ona yaklaştırmada Platon’un kuramı ekseninde bir kolaylık sağlıyor. Şöyle bir geçişliliği tekrar vurguluyoruz: ideal bilgi kendisini herkese açmaz ve bu nedenle az sayıda kişi yönetim bilgisine sahip olabilir. Böyleyse, sosyal düzenin çelişkili doğası çok sade/tekçi bir yönetimle giderilebilir: “Gerçek anlamda bir yönetim varsa bu yönetim altında bir ya da iki kişi iktidarı elinde tutmalıdır (2011: 86).” Öncesinde de belirtmiştik, Platon’un bilgi kuramı, sosyal kuramını kolaylaştırma işlevi görüyor gibi. Platon; gerçek olanı, yaşananı görüyor, biliyor ama sosyalin inşasında yönetme sorununun temeline, bu gerçeği koymamayı yeğliyor. Yönetim biçimlerinin, kısacası yönetme hakkının asıl belirleyeni Platon’a göre: “… ilkelerimize uygun davranacaksak yönetim biçimlerini birbirlerinden ayırmaya yarayan kavramların, bir, birçok, çokluk, zor kullanma, istenilerek yapma ya da fakirlik ve zenginlik olmadığını, bunların bir bilimle ayrıldıklarını göstermeliyiz (abç)… … 16 … İnsanları yönetme bilimi en zor bilimdir ve zorlukla elde edilir. Böyle bir bilim hangi yönetim biçiminde bulunur? Eğer bilgili kralla rakiplerini birbirinden uzaklaştırmak istiyorsak bu bilimi incelemeliyiz (2011: 85, 86).” Gerçek bilime hakim olan yönetim biçimi altında yönetici azınlık, devleti, bilim ve doğruluk temelinde gözetir ve iyi kalmaya özen gösterirse böylesine bir yönetim tek doğru yönetim biçimi olacaktır (2011: 87). Bu doğru yönetim biçiminde kölelere çok az da olsa bir rol verilmesi dahi kabul edilemez. Üretici ya da ticaretle ilgilenen kesim ise olsa olsa yönetimde değil ticarete ilişkin konularda söz sahibi olabilirler (2011: 82). Kitlelerin yönetim sürecinde bu şekilde dışta tutulması bizi yine bilgi kuramı/ sosyal kuram geçişliliğine ulaştırıyor: “Çok sayıda insan bir topluluğu yönetmek için böyle bir politik bilgelik ve akla asla tamamen sahip olamayacaktır. Tam aksine bu tek doğru yönetimi küçük bir azınlıkta, birkaç kişide hatta yalnızca bir kişide olmasını beklemek gerekir. Diğer yönetimlere ise doğru yönetimin bazen iyi, bazense kötü taklitleri demek gerekir (2011: 92).” Yöneten/yönetilen ayrımının bu kadar kesin ve doğal ortaya konduğu bir yapıda, bu keskin ayrımdan doğacak uyuşmazlıkları bir tarafa koyacak olursak, genelin adına uyum, süreklilik ve mutluluk gözetilmektedir. Dokumacı ve dokuma benzetmesi sosyal kuramı daha açık ediyor. Her şeyi daha güzel biçimde dokuyan devletin yönetim bilgisinin sahibi kral, yönetimsel örgütlenmeyi ölçülü ve enerjik insan karakterlerini dengeleyerek sağlar ve böylece Platon bir ölçüde son sözünü söyler: “… krallık bilimi her ikisi de insani olan enerjik ve ölçülü karakterleri bir araya getirerek her iki hayatı anlaşma dostlukla bir araya getirdiği, böylelikle kumaşların en güzelini, en harikasını oluşturduğu, her kentte köle ve efendi olsun, tüm halkın bu kumaşın içinde olduğu, herkesin mekiği dokuduğu, kente durup dinlenmeksizin hak ettiği mutluluğu verdiği ve böylece onu emir ve yönetimi altında tuttuğu zaman, devlet sanatının dokuduğu kumaşın, hiç aksamdan eridiğini söyleyebiliriz (2011: 114).” 17 Platon’un sosyal kuramının daha da net bir görünüm kazandığı, öncesinde ortaya konan genellemelerin somutlandığı, ayrıntılandırıldığı Yasalar7metni, insanın özelliklerinin neliği soruşturmasından hareketle toplumun iyiliğini, güzelliğini kurgulamayı amaçlar. Yasal kurumlar en iyi amaca göre düzenlenirler ve en iyi şey barış ve karşılıklı iyi niyettir (2012: 52, 53). İyi olan, Platon’un sisteminde iki ayrı düzlemde anlam bulur. İdeal olan, tanrısal olan, tüm saflığı ile beliren birbirleriyle ilişkili tanrısal iyiler: aklı başındalık, ölçülü bir huy, adalet ve yiğitliktir. Tanrısal iyilere bağlı ve ikincil olan insansal iyiler: sağlık, güzellik, bedensel güç ve sağduyudan yoksun olmayan zenginlik. İyi olanlar böyle tanımlandığından ve tanrısal iyiler en temele konulduğundan yurttaşlara bu iyiler ekseninde yaptırımlar getirilmelidir (2012: 57). Yaptırımın ifadesi olan yasanın oluşumunda yasa yapıcı, yasaya neden olan insanı çözümlemelidir8. Burada insan alışkanlıklarını şekillendiren haz ve acı belirlemesi, düşünce tarihinde söylenegelen argümanlara kaynaklık eder nitelikte. Çözümleme çok sade: “… acı ve haz doğal olarak fışkıran iki pınar gibidir: bunlardan gerektiği yerde, gerektiği zaman, gerektiği kadar alan, devlet olsun, birey olsun, her canlı varlık mutlu olur, buna karşılık bilinçsizce ve zamansız alan, mutsuz yaşar (2012: 64).” Peki, böylesi tekil bir durumun genel olan, yasa olanla bağı nasıl kurulabilir? En temel dürtülerimize ek olarak sanılara sahibizdir ve en önemlisi; iyi kötü ayrımını yapan bir uslamlama yetimiz vardır. Eğer uslamlama genelin ortak kararı haline gelirse yasa oluşmuş olur (2012: 76). Burada, akılsal olanla yasa olanın biraradalığı Platon’un sosyal kuramı için ilkesel önemdedir. Yasanın gerekliliği, sosyal düzeninin çarpıklıkları ölçüsünde zorunlu, anlamlı. Zenginliğin nasıl üretildiği, bölüşüldüğü temel problemine değinmese de çarpıklığın adını koyarken Platon, yüzyıllara ışık tutmakta: 7 Laks’a göre bu metin bir anlamda Platon’un siyaset felsefesinin ‘politikleşmesi’ biçiminde görülebilir (2007: 268). 8 İnsanı anlama çabası olarak siyaset (Platon, 2012: 84). 18 “…Zenginlik ile yoksulluğun olmadığı bir toplulukta, işte en soylu karakterler bu toplulukta yetişebilir: çünkü ne küstahlık ne de haksızlık, ne rekabet ne de kıskançlık görülüyor… (2012: 123).” Düzenin işleyişinde önemli görülen bu maddi yapı, gelişime bağlı olarak çelişkileri sürekli arttırmaktadır. Her şeyin kendi isteğimize uygun olmasını talep edersek çelişkileri aşmak olası görünmüyor. Bu karmaşanın düzenlenmesi, Platon’dan bekleneceği üzere, bütün insansal tutumların akla uymasını hedefleyerek olası. Bunun genel biçimi ise yasa koyucu devlet adamının –ölçülü ve sağduyulu olan (2012: 141)- yasal düzenlemeleri bu ölçüte göre inşa etmesidir. Platon daha da ileri giderek, çoğu toplumsal çöküşlerin asli nedenini insansal tutumların bilinememesi biçiminde yorumlar (2012: 136) ve bu, son tahlilde aklın düzenleyici gücünün temel önemine işaret eder. “… uyumların en güzeli ve en önemlisine en büyük bilgelik demek çok doğru olur; akla uygun yaşayan kişi, bu bilgelikten pay almıştır bundan yoksun olan ise, ocağını söndürür ve hiçbir şekilde kentin kurtarıcısı olamaz, bunları bilmediği için tam tersi olarak ortaya çıkar… (2012: 138).” Yönetici yöneten keskin ayrımının ele alınışında maddi/manevi ayrıcalıkların belirleyiciliği dikkat çekici. Manevi alanda: ana-babanın çocukları, yaşlıların gençleri yönetmesi uygun görülmekte. Maddi temelde ise soyluların soylu olmayanları ve efendilerin köleleri yönetmesi benimseniyor. Ama en önemlisi diyor Platon, bilgisizin boyun eğmesi, bilgenin de önderlik edip yönetmesidir (2012: 139). Yönetme hakkının erdemle ilişkisi Platon açısında ilkesel öneme sahip. Öyle ki, yönetmenin gerisindeki maddi zenginlik koşulunun, erdemli olunmadığı sürece hiçbir anlam ifade etmediğini belirterek hoş bir örneğe başvuruyor. Diyor ki, nasıl bir kişi hızlı koşuyor ya da güzel diye bir makama atanmıyorsa sırf zengin diye de makam sahibi olmamalı. Bunun için erdem zorunludur ve dahası ölçülü de olunmalıdır (2012: 147). Platon sosyal düzenin inşasını gözetirken, sürekli vurguladığımız üzere maddi gerçekliği yani bozan, çürüten, insanları yanılsamaya uğratan alışverişi, zenginlik birikimini (2012: 158) biliyor, kavrıyor olsa da çözümü, düzenlemeyi hep ilkeler ve akıl aracılığıyla verili gerçeğe dayatmaya yöneliyor. Yaşamda kalmak, gereksinimleri 19 karşılama uğraşı dahi nihayetinde ömür boyunca erdemli olmanın karşısında ufalanmakta9 (2012: 161). Gerçeklik karşısında Platon’un ısrarcı olduğu düzenleyici güç şöyle tariflenir: “… ben ancak şu yasanın doğru olduğunu düşünüyorum: bir okçu gibi her seferinde yalnızca güzel bir şeyi hedefleyen ve ister zenginlik olsun ister bunun gibi erdemden uzak başka şeylerden biri olsun, bunların hepsini göz ardı eden yasa… (2012: 159).” Bir taraftan toplumsal yapının işleyişini kendi iç mantığının ötesinde ele alıp, aklı düzenleyici temel güç olarak tasarlama uğraşı, öte yandan insana özgü olan yönetimin/düzenin insanın doğasını soruşturmayı gerektirmesi ama her kazı denemesi sonucu insanın yaşama ilişkin açmazları ile karşılaşılması, Platon’u sık sık vurguladığı şu sonuca evriltiyor: “… hiçbir insan yapısı, kendini bilmezliğe ve adaletsizliğe sürüklenmeden insan işlerini kendi başına yönetmeye yeterli değil. İşte böyle düşündüğü için, o zamanlar kentlerimize insanları değil, daha tanrısal, daha üstün soydan gelme daimonları yönetici ve kral olarak getirmiş… (2012: 170).” İnsanı inceleme çabasının zorluğu, dolambaçlı oluşu bir ölçüde kestirme bir çözüme yöneliyor: “… Bizim için her şeyin ölçüsü dedikleri gibi ‘insan’ değil, daha çok tanrıdır. Öyleyse onunla dost olacak kişinin, olabildiğince ona benzemesi zorunludur, ve bu temellendirmeye göre içimizden ölçülü olanı, kendine benzediği için tanrı sever, ölçülü olmayan ise tanrıya benzemez, ona düşmandır ve adaletsizdir; öteki şeyler de aynı uslamlama ile böyledir… (2012: 174).” Ama şunun belirtilmesinde yarar var. Toplum ötesinde yer alan ve nihai düzenleyici olarak benimsenen güç ile toplumun kendi devinimi içinde oluşan açmazlara yönelik çözüm önerileri birbirlerinden bütünüyle kopuk değil. İnsan karmaşasından bunalan 9 Welles’in ifadesiyle antik dönem düşüncesinde iktisat, siyasetin ve etiğin sınırlaması altındadır (1948: 101). 20 Platon, tanrısal akla yönelse dahi yaşamın kendi çelişkilerini ve bunlara yönelik çözüm önerilerini tümüyle öteye havale etmez. Belki de söz konusu olan, verili yapının karmaşası karşısında bir çıkışsızlıktır. Saf, akılsal, erdemli, ölçülü tanrısal özelliklere uymaya çalışan yönetici grubu ile pratik sorunlara yönelik çözümler bir arada ele alınıyor ama yönetimin saflığı ile gerçek problemlerin kiri neden ayrı ayrı konumlandırılıyor? Oysaki bunlar iç içe değil mi? Devletin dayanağı ve nihai çıkış yolu hakka saygı göstermek (yani öte dünya) ve mal canlısı (yani maddi yaşam) olmamak biçiminde görülüyor (2012: 199). Evet, bir çırpıda toplumun kurtulamayacağı zenginlik/mülkiyet sorunu Platon’a uzak değil. ‘Dostların malı aslında ortaktır’ ilkesi yerleştiğinde en iyi yasalar belirmiş (2012: 202) olsa da hem zengin hem de erdemli olmanın biraradalığı olası değildir (2012: 206). Ama maddi zenginliğe aracı olan para tümüyle yadsınmıyor, yalnızca değerler sıralamasında aşağıda yer alıyor: “… paraya gösterilen özen en son ve üçüncü sırada gelmeli, ortada bedene, en başta da ruha özen göstermeli… devlet biçimi, değerler bu şekilde sıralanmışsa, doğru yasal düzene oturmuş demektir… (2012: 208).” “… Bütün kentlerde zenginlik hakkında gerçeği söylemek, yani zenginliğin amacının beden, bedenin amacının da ruh olduğunu söylemek, en iyisi ve en güzelidir; zenginliğin doğal olarak hizmet ettiği amaçları iyi olmakla birlikte, ruhun ve bedenin erdeminden sonra üçüncü sırayı alabilir. Bu düşünce mutlu olmak isteyen insanın zengin olmayı değil, adaletle ve ölçüyle zengin olmayı amaçlaması gerektiğini öğretecektir… (2012: 364).” Zenginliğin dolaysız göstergesi olan paranın sosyal düzen adına dolaylı bir konuma yerleştirilmesi, asıl önemin ruhsal yetkinleşmeye verilmesi Platon’da ilkesel bir tutum. Aslında şöyle bir geçişlilik dile getirilebilir: ruhsal ve akılsal olanla doğal olanın benzerliği, buna karşılık para ve ticaret ile yapay olanın benzerliği. Sanki doğal olanın yapay olandan bağımsızlığı söz konusu olabilirmiş gibi. Siyaseti adalet olarak ifade eden Platon, bu adaletin herkesin doğal yapısına göre maddi/manevi pay alması ile anlam bulacağını söyler (2012: 222). Ona göre eşit olmayanlara kendi sınırları içinde eşitlik uygulamak en doğru yöntem. Yoksa eşit olmayanlara eşit davranmak değil. Bu, eşitsizliktir Platon açısından (2012: 221). Doğru adaletten sapan eşitlik ve hoşgörü mükemmel olanı bozuşmaya uğratır (2012:222). Gerilim bizce dikkat çekici. Sosyali bir 21 ölçüde ideale yöneltme çabası, bir ölçüde de sosyalin verili yapısını meşrulaştırma çabası. Yasanın varlığı, bir bakıma farklı bir sosyalin inşasında gerekli olduğu kadar görünür sosyalin meşrulaştırılmasında da anlamlı görülmekte. Köle ile özgür kişi ve efendi arasında bir ayrım gerektiğine göre diyor Platon ve insanın huysuz bir canlı olduğunu da düşünecek olursak insan, bu zorunlu ayrıma pek de kolay razı olmaz (2012: 247). En basit düzenlemeden en karmaşık yasa inşasının mantığını belki de bu durumun kendisiyle ilişkili görebiliriz. Platon’un sosyal kuramını, yapılagelen tüm ayrıntılandırmaları kapsamı içine alan ve düşünce tarihinde izlerine sıkça rastlanılan en soyut ifadesi ile özetleyelim: “… insanların kendileri için yasa koymaları ve bu yasaya göre yaşamaları zorunludur, yoksa en vahşi hayvanlardan hiçbir farklılıkları kalmaz. Bunun da nedeni şudur: hiçbir insan bir devlet içinde yaşamak için insanlara yararlı olan şeyi anlamaya, anlasa bile her zaman en iyisini yapabilmeye ve bunu istemeye yaradılıştan yeterli değildir. Her şeyden önce gerçek anlamda devlet yönetme sanatının bireysel olanla değil, toplumsal olanla ilgilenmesi gerektiğini- çünkü devleti toplum çıkarları bir arada tutar, bireysel çıkar ise dağıtır- ve toplum çıkarları bireysel çıkardan daha iyi kollanırsa, her ikisinin de toplumun da bireyin de bundan yarar sağlayacağını anlamak zordur… (abç) (2012: 370).” “… devletin tümü ve aileniz için en iyi olanı, yalnızca bunu gözeterek ve bireyin çıkarını ikinci sıraya koyarak, ki doğrusu da bu, öyle yasa koyacağım. Böylece siz bize iyi niyetle boyun eğip insan doğasına göre gideceğiniz yere gidin, bizden elimizden geldiğince en büyük özeni göstererek sizin öteki işlerinizle en ince ayrıntılarına kadar ilgileneceğiz (abç)… (2012: 434).” Ve karşımızda genelin en geneli, Platon’un sosyal kuramının çekirdeği yer alıyor. Tanrı, toplum, birey ilişkisinde Platon’un yöntemi çok berrak: “… En küçük etken ve edilgen duruma bakmak ve en son hedefi en ince ayrıntısına kadar gerçekleştirmek üzere, bunların her birinin başına bir yönetici koymuştur; bunlardan biri de sensin, sefil, küçücük de olsa her zaman bütüne bakan ve yönelen parçalardan birisin; oysa sen her türlü oluşumun bu sayede ortaya çıktığını, evrenin yaşamında mutlu bir özün olması için oluştuğunu, onun senin için değil senin onun için var olduğunu anlamıyorsun. Nitekim her hekim, her usta el sanatçısı her şeyi bütünü göz önüne alarak yapar, en üstün amaca yönelen parçayı bütün için gerçekleştirir, bütünü parça için değil… (abç) (2012: 410).” 22 Onun senin için değil senin onun için var olduğunu anlamak! Bu düzen kurgusunda yoksa parça bütüne kurban mı ediliyor? Yönetim bilgisinin zor elde edilebilirliği, bu bilginin saf hali olan yasanın bir ölçüde kutsal, aşkın karakteri, tam da insan için inşa edilen düzeni katılaştırmakta ve bu, sıradan insanı, baskılamakta, araçsallaştırmaktadır. Düzen inşasında sürekli karşımıza çıkacak olan bireysel, genel/toplumsal çıkar ayrılığının keskin ve bir ölçüde tek taraflı bir çözümlenişiyle karşı karşıyayız. Genel çıkarın yasa üzerinden tariflenişi, parçanın bütüne zor yoluyla bağımlı kılınışı ekseninde ideal birliğe varış söz konusu. Durum bu olduğundan; parça, bütün ilişkisinde Aristoteles’in hocasına ters düşecek bir atılganlıkla parçayı, insanı, düzen kurgusunda merkeze koyma gayretinin, her ne kadar düzen soruşturmasında hocasının ana temasının dışına taşamayacak olsa da açık edilmesini önemsiyoruz. Öğrenci Aristoteles, büyüden kurtulamasa da, genel doğruları, özel durumları açıklamada ilke saysa da, hocasının katı kurgusundan bir ölçüde sapacaktır. 23 1.2. BİR İYİ YAŞAM FİLOZOFU: ARİSTOTELES Sosyalin inşasının asli harcı insanla bütünüyle karşı karşıya gelip, onun doğasını, eğilimlerini, fazlalarını, eksiklerini ana ilkeler ekseninde soruşturmamız gerekiyor. Genel doğruların, bütüne ilişkin soyut belirlenimlerin ötesine geçebilmek için bu karşılaşma kaçınılmazdır. Bir bakıma insanın neliği tartışması; sosyalin, düzenin ve bunların devindiricisi siyasetin ve düzenleyicisi yasanın ne olduğunun/olacağının da dolaysız göstergesini ifade edecektir. O halde bu harcın kavranmaya çalışıldığı Nikomakhos’a Etik önemli bir zemini bize sunuyor. İnsanın merkeze konulup sosyale ilişkin tüm yapıp etmelerin bu merkezden güç alması ve sürekli onu gözetmesi ilkesel bir öneme sahip. Sosyal düzene dair tüm etkinliklerin kapsayıcısı olan siyasetin en yalın amacı “insan için iyi olanı” hedeflemesidir (Aristoteles, 2012a: 10). Öyleyse, toplumsal düzen için tasarlanan araçlar, nihayetinde insanın iyi durumda olmasını amaç edinmelidir. Kuşkusuz karşımızda yeni bir problem alanı beliriyor: iyi ne? “… Her bilgi ve her tercih bir iyiyi arzuladığına göre, siyasetin arzuladığını söylediğimiz şey ve tüm yapılabilecek iyilerin en ucundaki şey nedir? Adı konusunda pek çok kişi anlaşıyor, hem sıradan kişiler hem de seçkin insanlar ona mutluluk diyorlar, iyi yaşamayı ve iyi durumda olmayı da mutlu olmakla bir tutuyorlar. Ama mutluluğun ne olduğu tartışma konusudur, çoğunun ondan anladığı da bilge kişilerinkiyle aynı değil… (2012a: 11).” Burada iyi/mutluluk bağına dikkat çekmek isteriz. İyi olanı en saf haliyle kendinde amaç biçiminde belirleyen Aristoteles, kendisi amaç olan tek bir şey varsa diyor, aranan bu olmalıdır. Eğer çok şey arıyorsak burada da en çok kendisi amaç olanı aramalıyız (2012a: 16). Bu durumda, bağımsız olan ve tüm etkinliklerin kendinde amaç olarak ona yöneldiği şey şöyle dile getirilir: “… En çok mutluluğun böyle bir şey olduğu düşünülüyor, çünkü onu hiçbir zaman başka bir şey için değil, hep kendisi için tercih ediyoruz; ama onuru, hazzı, usu ve her erdemi hem kendileri için tercih ediyoruz… hem de mutluluk uğruna, onlar aracılığı ile mutlu olacağımızı düşündüğümüz için tercih ediyoruz…, tek başına ele alındığında yaşamı tercih edilecek kılan ve hiçbir eksiği bulunmayan şey diye kabul ediyoruz; mutluluğun da böyle bir şey olduğunu, üstelik her şeyden çok tercih edilir olduğunu ve başka şeyler arasında sayılamayacağını düşünüyoruz… (2012a: 17).” 24 Kavram bir başka kavram üzerinden tanımlanınca zorluk da o ölçüde artıyor. Şimdi de mutluluk nedir sorusuyla karşı karşıyayız. Mutluluğun ne olduğu ve nasıl elde edildiği tartışması ile birlikte (2012a: 20, 21) Aristoteles’in vardığı sonuç şudur: “… [bir insana mutlu diyebilmek için] hem erdemin tamı hem de yaşamın tamı gerekli… (2012a: 22).” “… mutluluk değerli ve kendisi amaç olan şeylerdendir. Bunun böyle olduğu, mutluluğun ilk şey olmasından da görünüyor; çünkü hepimiz bütün öteki şeyleri onun uğruna yapıyoruz; iyi şeylerin başını ve nedenini de değerli ve tanrısal bir şey olarak kabul ediyoruz (2012a: 27).” Ve insanın yönelmesi gereken, böyle olması en istenir durumdur diyebileceğimiz aşamaya yeni bir kavram daha ekleniyor: erdem. İlk olarak bir ayrım üzerinden erdem sınıflanmakta: düşünce erdemleri: bilgelik, doğru yargılama ve aklı başındalık; karakter erdemleri: cömertlik ve ölçülülük (2012a: 29). Aristoteles, düşünce tarihinde insana özgülüklerin nasıl oluştuğu, şekillendiği konusundaki tartışmalara şaşırtıcı bir başlangıç sunuyor: “… erdemler ne doğal olarak ne de doğaya aykırı olarak edinilir; onları edinebilecek bir doğal yapımız vardır, alışkanlıkla da onları tam olarak geliştiririz… (2012a: 30).” Bu alışkanlıkların şekillenmesinde haz ve acı belirleyici diyebiliriz. Erdemle ilişkili eylem ve etkilenim içinde olan insan, devinim içinde haz ya da acıyla karşılaşacağından erdem ile haz/acı bağı söz konusu olacak (2012a: 32). Aristoteles’in soruşturmasında şöyle bir halkalanma belirmektedir: ona göre insan, bir ‘etkilenimler’ kümesi içinde. Haz ve acıdan doğan etkilenimlere zemin sunan yapımız ‘olanak’ biçiminde ifade ediliyor. Ve süzüle süzüle en gelişkin evrede ‘huy’ beliriyor ve şöyle tarifleniyor: etkilenimlere gösterilen tepki düzeyi (2012a: 35). Burada kısaca; etkilenim ve olanağın pasif, huyun ise aktif bir insana özgülük içermesi, erdemin huyla ilişkisini ortaya koyar. Peki, nasıl bir huy? 25 “… erdem, tercihlere ilişkin bir huy: Akıl tarafından ve aklı başında insanın belirleyeceğiyle belirlenen, bizle ilgili olarak orta olanda bulunma huyudur… (2012a: 37)” Erdem buysa, insanın kendinden hareketle ortaya koyduğu özelliklerinin, insanlar arası ilişkilerde neye denk düştüğünü araştırmak kuşkusuz soruşturmayı boyutlandıracak. Aristoteles, çözümlemesinde öncelikle insanın kendine özgü sınırlarını belirleme ve bu özgülükten hareketle iyi olmanın ilkelerini ortaya koymaya yöneldi. Şimdi, insanın kendi içinde çözümlenişi, birlikte yaşam temelinde nasıl bir özgünlükler kümesi oluşturabilir sorusuyla boğuşmanın zamanı. Birlikte yaşamın bir ölçüde büyüsel gücü olan yasalar, Aristoteles’in sığınağı: “… Yasalar ise herkes için konulur: Ya herkesin ortak yararını ya da en iyilerin yararını, [erdem bakımından] önde gelenlerin yararını ya da bu tür bir başka bakımdan yararlı olanı hedef edinirler. O halde siyasal biraradalıkta mutluluğu ve onun öğelerini oluşturan ya da koruyan şeylere bir anlamda adil şeyler diyoruz... (2012a: 92).” Oluşturan, koruyan ve istikrarı doğuran yasaların, adaleti ifade etmesi anlamlı görünüyor. Birey, toplum ilişkisinde en saf haliyle iyiyi, güzeli birey adına erdem simgelerken, toplum adına adalet simgeliyor. İlişkili olan bu iki kavram özce şuna denk düşmekte: “… adalet erdemle aynı şeydir, ama adaletin olduğu şey ile erdemin olduğu şey aynı değildir: Başkasıyla ilişkide sözkonusu olduğunda adalettir; kendi başına böyle bir huy sözkonusu olduğunda erdemdir… (2012a: 93).” Biraradalığın sürekliliğinin bir ölçüde güvencesi olan adaletin önemi yadsınamaz ama dahası var. Nedir bizi bir araya getiren? Platon’un işlediği maddi gereksinimlerin bağlayıcı gücü ve bunun aracı para yine vurgulanmaktadır; bir anlamda sosyal kuramın çekirdeği ile karşı karşıyayız şu alıntıda: 26 “… insanlar birbirlerine bir şeyler alıp verme sayesinde birarada bulunuyorlar… değiş tokuşu yapılan her şeyin belli bir şekilde karşılaştırılabilir olması gerekir. Para da bu yüzden ortaya çıkmıştır ve o bir anlamda ortayı buluyor [aracı oluyor]; çünkü her şeyi ölçer, dolayısıyla aşırılığı ve eksikliği de ölçer,… Eğer bu böyle olmasaydı, değiş tokuş ve biraraya gelme de olmazdı,…her şey tek bir şeyle ölçülmeli. Bu ölçü ise gerçekten de ihtiyaçtır; o her şeyi birarada tutar. Nitekim insan hiçbir şeye ihtiyaç duymasaydı ya da ihtiyaçları farklı olmasaydı, ya değiş tokuş olmazdı ya da böyle değiş-tokuş olmazdı. Uylaşımla, ihtiyacın değiş-tokuşunda kullanmak üzere para getirilmiştir … Nitekim eğer değiş-tokuş olmasaydı birarada olma da olmazdı, denkleştirme de olmasaydı, değiş-tokuş olmazdı… (abç) (2012a: 100, 101).” Buradaki gerilime dikkat çekmek isteriz. Gereksinimlerin zorlayıcı gücüyle insanların birlikteliği pek doğal görülürken, gereksinimlerin karşılıklı doyurulmasında araç olan para, son tahlilde işe yaramaz hale getirilebilir denmekte10. Kuşkusuz para, işlevsiz kılınabilir ama verili koşullar altında uylaşımla yaşama girmiş olsa dahi, paranın kendine özgü bir zorunluluk yarattığını sanırız söyleyebiliriz. Öyle ki, en basit düzeyde alım satıma aracı olması, onun edinilmesini, elde tutulmasını ve dahası alım satımın çeşitlenmesi, yeni gereksinimlerin belirmesi ölçüsünde biriktirilmesini istem dışı bir zorunluluk olarak duyurur. Doğal11 ve uylaşımsal olanı sosyalin inşasında, siyasi hukukta ve yönetim biçiminde gözleyebiliriz. Aristoteles’e göre siyasi hukukta doğal olan, her yerde aynı güçtedir ve kanılara göre değişmez; uylaşımsal olan ise değişime açıktır (2012a: 104). Yine Aristoteles siyasi düzenlerin aynı olmadığını ama sadece bir yönetim biçiminin doğaya göre en iyisi olduğunu çünkü adaletin ve yasaya uygunluğun en belirleyici genellik olduğunu vurgular (2012a: 105). 10 Paranın tali konumlandırılışı, iktisadi yapının da tali olduğuna kanıt sunabilir mi? Her şeyden önce Moses I. Finley, antik dönem iktisat kavramsallaştırmasının kullanılagelenin dışında farklı bir kavram seti, model üzerinden yapılabileceğini savunuyor (Finley, 1973: 27). Buna ek olarak; birikim, piyasa, değer yasası, fiyat gibi çözümleme araçlarımızı düşünecek olursak Aristoteles’te iktisat ve iktisadi analiz konu dışıdır (Finley, 1970). Aristoteles’te iktisadın; ev, toprak, mülkiyet ve kendine yeterlik ekseninde ele alınışı ve politik/sosyal inşaya işlevsel katkı sunması (Aristoteles, 1991) Finley’in yorumunu doğruluyor gibi. Bununla beraber polis/oikos bütünlüğünde Wood’a göre “oikos’taki hiyerarşi ilkesi, polis’teki ilişkilerin tanımlanmasında da kritik bir rol oynar. Aristoteles, siyasi hakların dağıtımına uygun düşen eşitlik ve eşitsizlik ölçütlerini, hane halkındaki zorunluluk ve özgürlük ilkelerinden çıkarır (Wood, 2008: 107).” Bu durumda, hane halkı iktisadın çekirdeğini oluşturduğundan iktisadi olanın siyasi olan üzerinde belirleme gücü ile karşı karşıyayız. Ama bu belirleme siyasi yapı için yalnızca bir zemin mi sunuyor yoksa doğrudan bu yapıyı belirliyor mu? Yaşamsallığı tartışma dışı olan maddi ilişkiler ağının sınırlı gelişimi çerçevesinde, iktisadi olanın bu düzeyde daha çok bir zemin oluşturduğu savlanabilir. Çalışmamızın ilerleyen sayfalarında ortaya koyacağımız üzere, iktisadi olanın belirlenimin gücü, kapsayıcılığı, maddi ilişkilerin derinleşmesi ölçüsünde berraklaşacak ve bu doğrultuda düzen kuramı iktisadi olanı merkeze koyarak kendini var edebilecektir. 11 Aristoteles’te etiğin ve politikanın doğalcılık ekseninde nasıl işlendiğine ilişkin değerli bir okuma için bkz., Miller (2007). 27 Genelin, en temel ilkenin belirleyiciliği, insanlar arası ilişkilerin sürekli ya da geçici oluşunda asıl eksen konumundadır. Aristoteles’in sorusu öze ilişkin: “… acaba insanlar ‘iyi’yi mi yoksa kendileri için iyi olanı mı seviyor?... (2012a: 156)” Fazlasıyla açık olan; ilkesel, kendinde iyi üzerinden kurulan ilişkilerin kalıcılığı, diğer tarafta sevilenin kendisinden kaynaklı olmayıp sevilenden türeyen ‘yarar’ ya da ‘hoş’un geçiciliğidir. Öyle ya, kişilerin hep aynı kalamayacağını düşünecek olursak yaralı ve hoş olan şeyler de değişime, dönüşüme uğrayacaktır (2012a: 157). Kişilerin bir araya gelişinde yarar belirleyici bir öğe. Ama bu yararın özel, anlık olmayıp genel adına gözetilmesi, biraradalık açısından temel bir öneme sahip: “… Bütün ilişkiler toplumsal ilişkilerin parçaları gibi görünüyor. Kişiler yaşama gerekli olan şeylerden birini sağlamak için ve bir yarar için biraraya geliyor. Toplumsal ilişki yarar uğruna konmuş bir ilkeden yola çıkan ve süren bir ilişki gibi görünüyor. Yasa koyucular da buna çabalıyor, ilişkiye yararlı olana ‘adil’ diyorlar… siyasi biraradalık o andaki yararı değil, tüm yaşam için gerekli yararı gözetir… (2012a: 166, 167).” Karşımızda, sosyalin inşasında yüzyılların ana sorunu beliriyor. Özel yarar (çıkar), genel yarar ayrışması üzerinden devinim içinde olan toplum; hangi güçle, nasıl, ne amaçla yararları ortaklaştırabilir? Toplumsal katmanlaşmaya bağlı türeyen farklı güç öğeleri, sahip olunan gücün devamlılığı adına kurulu yapının istikrarını gözetiyor olabilir mi? Sözde, belki de özde, toplumsal, siyasi yarar gözeten güç öbeği, özel yarardan hangi araçlarla bağımsızlaşabilir, bağımsız olabilir mi? Soru çok yalın: toplumsal ilişkiler bütününe dair son sözü kim söylüyor? Köleler asla değil. Öyle ya, “Köle canlı bir araçtır, araç ise cansız bir köle (2012a: 169).” Peki, pürüzsüz olması umulan biraradalık için insan nasıl eylemeli? “… İmdi özellikle güzel eylemler için çalışanları herkes destekler, över. Erdem böyle ise, herkes güzel için yarışınca, en güzel şeyleri yapmaya eğilimli olunca, hem kamuya gerekli olan her şey hem de her bir kişiye özgü en önemli iyiler varolabilir… (2012a: 186).” 28 Bu iyi olma durumu, tek kişinin özelinde olmasa gerek diyor Aristoteles. Bütün iyileri kişi, kendisi adına yeğlemiş olmamalı; çünkü insan, ilişkiler toplamıyla varolan bir varlıktır. Siyasal, doğa gereği birlikte yaşamaya eğilimli olan bir varlıktır (2012a: 188). İnsana özgülükler ve bunun sosyalle bağını soruşturan Aristoteles, bütün adına en ilkesel, soyut saptamalarını mutluluk, erdem, doğru ve mutluluğa hazzın da eklenmesiyle oluşan bilgece etkinlik ekseninde örüyor. Bir etkinlik olarak sadece kendisi için yeğlenen mutluluk nedeniyle bu tür etkinlikler erdeme uygunluk taşır. Etkinliğe kaynaklık eden erdem, Aristoteles için usa ilişkindir ve kesinlikle ‘iktidarda olmak’ta değildir (2012a: 205). İnsan doğasının verili koşullardan hareketle ele alınışı son tahlilde yine usa gelip bağlanıyor. Öyle ki, iktidarda olmayı bir eylem biçimi olarak görürsek, bu eylemin küçük bir değere sahip olduğu sonucuna varmalıyız. Us merkeze konulduğundan eylemin karşısında yer alan kuramın aşkınlığı en temele konulmalıdır (2012a: 210). Böyleyse ustan türeyen, onun ürünü olan toplumsal bağ aracı yasa, zorlayıcı bir etkiye sahip olacak. Aşkın bir gücü olan yasa ‘doğru’yu buyurduğundan kimse onu yok sayamayacak. O halde en iyi şey diyor Aristoteles; yasaları eksen alan, kamusal doğru bir denetimin varlığıdır (2012a: 213). Değilse karmaşa kaçınılmazdır. Platon’da gördüğümüz bütüne bağımlı sefil insanın, Aristoteles’te yaşam etkinliği içinde daha merkezi bir konuma yerleştiğini vurgulamamız önemli olacaktır. Usa uygun eylediğinden mutlu yaşamı elinde tutan insan, aşkınlığın bir eklentisi değil tam da aşkınlığın çekirdeğinde yer alarak yaşamın asli kaynağı olarak tasarlanır Aristoteles’te: “…İmdi us, insandaki tanrıca bir şey ise, usa uygun yaşam da insan yaşamındaki tanrıca bir şey olacaktır. İmdi, insan olduğumuzdan insanla ilgili şeylerle, ölümlü olduğumuzdan ölümlülerle ilgili olan şeylerle ilgilenmemizi öğütleyenleri dinlememeli; kendimizi olabildiğince ölümsüzleştirmeli, bizdeki en üstün şeye uygun yaşamak için her şeyi yapmalı. Nitekim o, kütlece küçük olsa bile, olanak, değer bakımından her şeyi çok çok aşar. Asıl olan, en iyi olan o ise, her bir kişiyi o kişi yapanın da us olduğu görülse gerek… (2012a: 208).” 29 Şimdi bu ussal varlık kabulünden hareketle, tekil insan belirleniminin toplumla kaynaşımını çözümlemeye çalışacağız. Platon’un metinlerinden görüp kavrayabildiğimiz kadarıyla sosyalin inşasında verili olan değerlendirmeye alınsa da son tahlilde ideal bir güç/ilke, düzenlemenin asli mimarı olarak konumlandırılmaktaydı. Ötede olanı bir tarafa bırakıp tümüyle verili gerçekleri düzen adına çözümlemeye konu etmek, insanı ve yapıp ettiklerini eksene koyma istediğimizde, kısacası nesnel bir soruşturmaya kapı aralamaya yöneldiğimizde karşımızda beliren, Politika metni12 olacaktır. Birey/toplum bağı, bu bağın karmaşık örgüsünden türeyen zenginliğin niteliği, toplumun belirli bir yönetim anlayışıyla istikrara kavuşturulması, özce; bireyin, toplumun, düzenin oluşması amacıyla kaynaşımı bu metnin değerlendirilmesinde dikkat edeceğimiz temalar olacak. Nikomakhos’a Etik’ten aktarmaya çalıştığımız erdeme, adalete ve en genel haliyle ilkelere bağlı yaşam süren kusursuz insan tasarımının, karmaşık ilişkiler kümesi içinde yani toplum ve siyaset alanında nasıl konumlandırıldığını görmek kuşkusuz önemli13. Politika metni, tüm savlarını en ince noktasına kadar ayrıntılandıramasa da siyaset felsefesi ekseninde birçok fikri tohum halinde ortaya koyuyor. Yüzyılların temel kabullerinden olan yöneten (zihin)/yönetilen (beden) keskin ayrımı, doğamızdan kaynaklı farklılıklardan hareketle meşru görülüyor14. Doğal bir farklılaşmanın, ki bu doğallığın ebedi bir duruma işaret edemeyeceği itirazı ile birlikte, neden bir ölçüde ‘yapay’ olan siyaset alanına gönül rahatlığı ile aktarıldığı yine yüzyılların sorusu. İstikrar adına bir bütün görünümünde olması gereken yöneten/yönetilen kesimlerin tanımlanışı ilginç: “… Yönetenle yönetilenin birleşmesi de, tıpkı bunun kadar gereklidir; bunların bir araya gelmelerinde amaç, ortak güvenliklerinin korunmasıdır. Çünkü gereken şeyleri zekâsıyla önceden görebilen bir kimse, doğaca yönetici ve efendidir, oysa beden gücüyle bunları yapabilen bir kimse doğaca köledir, yönetilenlerden biridir. Bundan ötürü, efendiyle köleyi birleştiren ortak bir çıkar vardır (2012b: 8).” 12 Rowe’a göre Aristoteles, Platon’un tersine çözümlemeye yaşanılan zamandan başlamayı savunmakta ve bu durum önemli bir ayrıma işaret etmekte (Rowe, 2007: 367). 13 Schofield’in ifadesiyle, iyi insan/iyi yaşam ekseninde Etik ve Politika, Aristoteles’te bir bütünü ifade eder (Schofield, 2007: 310). Yine benzer şekilde Roberts, bireysel mutluluk ve politik düzenlemenin birbirlerini tamamlayıcı olduğunu vurguluyor (Roberts, 2007: 344). 14 “… İnsanlar arasında doğuştan gelen doğal eşitsizliklere tekabül etmediği hallerde bile, ona göre hiyerarşi ilkesi doğaldır… (Wood, 2008: 106)” 30 Bu eksende inşa edilen şehir-devlet15, farklı evrelerden geçen topluluk biçimlerinin nihai evresine denk düşer. Kendine yeter ve iyi yaşamı sağlayabilecek olan bu devlet Aristoteles için doğada varolan bir oluşumdur ve böyleyse bunun öğesi olan insan siyasal bir hayvan16 olarak iş görür (2012b: 9). Siyasaldır çünkü tam da siyasal bir örgütlenme olan şehri, iyi-kötü/ haklı-haksız/ doğru-yanlış üzerinden ortak bir görüş temelinde inşa edebilen tek canlı odur (2012b: 10). Bu karşıtlıklar üzerinden şekillenen adalet, devletin temel dayanağı olarak görülür ve adaletin belirleyeni olan ‘hak’, Aristoteles için siyasal bir toplumun temelidir (2012b: 10). Kendine yeter olan devlette bu yeterliğe zemin sunan ve aynı zamanda sorunlara kapı aralayan zenginlik, sosyalin inşasında nasıl ele alınmalıdır? İlk başta, geçimin sağlanması adına edinilen bir mülkiyet söz konusudur. Mülkiyetten kaynaklanan zenginlik, iyi bir yaşam için parasal bağımsızlık oluşturduğu ölçüde anlamlı görülüyor. İyi bir yaşama hizmet etmesi anlamında zenginlik bir araçtır ve araç olup amaç olmaması, sanılanın tersine onun da sınırlı olduğunun kanıtını sunar (2012b: 19). Zenginliğin amaç değil araç olarak toplum içinde işlevli görünmesi, zenginlikle ilgili birçok edimin de nasıl olması gerektiğini belirler. Sözgelimi değiş-tokuş, yalnızca tarafların gereksinimlerini karşılamaya dönük olmalı diyor Aristoteles ve alım-satım doğal olmamasından ötürü kınanıyor (2012b: 20). Yaşama, gereksinimlere karşılık düşmeyen servet, bolluğunda dahi insanı açlıktan kurtaramıyorsa ne gülünç bir zenginliktir (2012b: 21). Gereksinimleri karşılama ötesinde anlamsızlaşan zenginlik o halde doğru yönetme adına belirleyici değildir. Bu durumda yönetmenin belirleyeni Aristoteles için ahlaka ilişkin erdemlerdir (2012b: 28). 15 “… onun ayırt edici özelliği, amacının insanlığın gerçek doğasını ortaya çıkarmasıdır. Bir anlamda polis’in diğer doğal birlikteliklerden gelişmesi doğaldır ama özellikle de insan gelişiminin mükemmele erişmesi bakımından da doğal bir oluşumu ifade eder… [insan] poliste yaşamak için yaratılmış bir varlıktır çünkü yalnızca polis’te, rasyonel ve ahlaki bir kişi olarak, kendi telos’unu gerçekleştirebilir (Wood, 2008: 105).” 16 Bu tezin ötesinde, Aristoteles’in siyasal hayvanından, Marx’ın türsel varlığına (species being) yol alış insan, onun doğası, yapıp ettikleri ve sosyal inşa soruşturmasına derinlik kazandıracak özelliktedir. Verili doğa ekseninde iş gören, genele/ilkeye bağımlı, değişime kapalı bir özselliği benimseyen kuramsal yaklaşımın tam karşısına praxis’i çıkaran, sürekli değişimi vurgulayan, kendini gerçekleştirmeyi/ahlaki şekillenmeyi tarihsellikten bağımsız görmeyen kapsayıcı bir kuramsal yaklaşım, yeni, kapsamlı, gerçek bir soluklanma alanını ifade eder. Bu iki ana eğilimi praxis temelinde sorgulayan çetin ve bir o kadar nefis bir metin için bkz., Margolis (1992). 31 Son söz belki de ahlaki ilkeler tarafından söylenecek olsa da mülkiyet ve onunla ilişkili zenginlik tüm nesnelliği ile insan etkinliğini biçimlendirmektedir. Öyle ki, herhangi bir şeyin gözetimi, korunması Aristoteles’e göre özel sahiplik durumunda daha dikkatli gerçekleşir. Kamusal mülkiyet kişiler ondan etkilendiği ölçüde kollanır (2012b: 34). Özel sahipliğe yüklenen önem Platon’un Devlet metnine karşıt bir sav biçiminde ortaya konuyor: “… bir şehirde babaların oğullarını ya da oğulların babalarını yahut kardeşlerin birbirlerini sevdiren ve düşündüren, başka her şeyden güçlü iki içgüdü vardır: “Bu benimdir” demek ve “ben, bunu seviyorum” demek. Platon’un Devlet’ine göre kurulmuş bir şehirde ise, bunlardan ne biri ne de öteki söylenebilir (2012b: 36).” Aristoteles, özel mülkiyeti önemserken tümüyle ortaklaşa mülkiyeti yadsımamaktadır ama. Sağlam yasalara dayandırılması koşuluyla özel mülkiyet vurgulansa da ortaklaşa mülkiyetin iyi yanlarını da hesaba katmalıyız der (2012b: 37). Ona göre, ortaklaşa kullanım bir hak haline getirilmeli ama sahip olma duygusu hazza kaynaklık eder ve her insan doğal olarak kendi kendini sever (2012b: 38). Servetin özel sahipliği toplumsal sorunlara kaynaklık edebilir. Bu nedenle servet eşitliği gündeme gelse de bu, etkili bir çözüm olmayacaktır. Soylular daha iyi şeylere denk olduklarını düşüneceğinden ve insan doğasına özgü gözün doymamasından ötürü sorunlar olduğu gibi kalacaktır. Aristoteles’in çözümü, yine yüzyıllarca ifade edilen fikirlerin çekirdeği niteliğinde: “… Onun için, durulmuş (istikrarlı) bir toplum sağlamak bakımından, mülkiyeti eşitleştirmeye oranla daha iyi bir yol, doğadan üstün bir sınıfa giren kimselerin paylarına düşenden daha çoğunu istememelerini güvencelemek, aşağı olanların ise böyle yapabilmelerine meydan vermemektir- bu da onları ezmeden zayıf durumda tutmakla olur. … Bütün bu mülkiyet biçimlerinde eşitliğin gerçekleştirilmesi ya da en azından ılımlı bir sınırın konması amaçlanmalıdır. Yahut (böyle yapılmayacaksa) her şeyi kendi akışına bırakmalıdır… (abç) (2012b: 48).” Sorun sezilmekte ama çözüm kümesi kendi içinde soruna yanıt üretemeyince varolan, bir ölçüde olağan görülüp kendi akışına terk edilmektedir. Toplumun düzenlenişi 32 amacıyla ahlak eksenli genel ilkelere bağlılık ama öte yandan inatçı maddi gerçekliğin bozucu gücü ve buna bağlı süreğen gerilim. En saf haliyle gerilimin bir kutbunda, adaletsizlikte belirleyici olan insanların tutkuları, yükselme ve servet edinme arzuları (2012b: 57), diğer kutupta ise erişilmeye çalışılan her ne ise erdemden üstün olamaz ilkesi (2012b: 58) yer alıyor. Bu gerilim içinde yasama işini üstlenen eğer yapabilirse, toplumun istikrarı ve sürekliliği adına tüm hoşnutsuzlukların önünü alabilecek bir siyaseti ortaya koymalıdır (2012b: 64). Bu siyaseti işler kılacak devlet adamı Aristoteles’te iyilik açısından kusursuza yakın olmalı. Bu kusursuz iyilik, yurttaş ve adam ayrımı üzerinden inşa edilmekte. Yurttaşın görevinin anayasanın güvenliği olduğunu saptayıp, yurttaşın iyiliğinin anayasaya ilişkin bir iyilik olması gereğinden hareketle çeşitli anayasaların varlığı çeşitli iyiliklerin varlığı anlamına gelir. Öte yandan iyi adam Nikomakhos’a Etik’ten anımsayacağımız üzere yetkin bir iyilik temelinde iyidir (2012b: 74). Bu iki iyi olma durumu aynı olduğunda dahi buna her yurttaş erişemez yalnızca “devlet adamı” buna güç yetirebilir (2012b: 78). Yine yönetme açısından özelleşmiş ve bir anlamda ötede konumlandırılan bir tasarımla karşı karşıyayız. Gelenek sürekliliğini, bir bütün oluşunu kanıtlar gibi. Platon’un devlet adamıyla Aristoteles’in devlet adamı akraba olsa gerekler. Ama son çözümlemede devlet adamı, yasanın koruyucusu ve uygulayıcısı olarak ele alınmalıdır yoksa bir egemen olarak değil. Toplumsal gerçekliğin karmaşık işleyişinde insana özgü herhangi bir egemenlik biçimi Aristoteles için kabul edilemez. O, egemenliği yasanın saflığına teslim etmeyi yeğler: “…, Yasa’nın egemen olmasını isteyen, başka hiçbir şeyin değil, yalnız Tanrı’nın ve Zekâ’nın egemen olmasını istiyor demektir; bir insanın egemenliğini isteyense, bir vahşi hayvanı işin içine sokmaktadır; çünkü insanların tutkuları bir vahşi hayvan gibidir ve güçlü duygular yöneticileri ve insanların en iyilerini bile yoldan çıkarır. Yasada, tutkuları olmayan zekâyı bulursunuz. …- bir kimsenin kendi çıkarları ve kendi duyguları söz konusu olunca, doğru yargı vermesi olanaksızdır… (2012b: 103).” Yasanın ve onun uygulayıcı gücü devletin amacı pek açık olsa gerek: iyi yaşam. Toplumda yaşamak için doğal bir isteği olan (bu istek başkalarını sevmemizden türüyor 33 (2012b: 85)) ve karşılıklı yarar ilişkisiyle bir arada bulunan insanlar düşünüldüğünde (2012b: 79) iyi yaşam daha kolay belirecek. Gözetilen sadece yaşamak olsa çok basit olurdu. En önemlisi diyor Aristoteles, yaşamaya değer bir yaşamın inşası (2012b: 83). Yüzyılların, gerçekleşmesi hep özlenen ama ötelenen saf arzusu… Saf çünkü en az bu saflık düzeyinde bir beklentiyle koşullanmakta. Aristoteles’in düşünüşüne göre “iyi bir yasa koyucu ve gerçek siyasetçi, hem “mutlak olarak en iyi”yi hem de “koşullara göre en iyi”yi bilecektir (2012b: 109).” Birazdan vurgulayacağımız ve Aristoteles açısından da görülüp bilinen toplumsal ayrışma düşünüldüğünde bırakalım “en iyi”yi, “iyi” dahi ulaşılması pek güç bir aşamada yer alıyor. Aristoteles, incelediği sosyalin katmanlı, çelişkili yapısının net olarak farkında ve bu çelişkilerin, ayrışmaların insana özgü davranışlardan türemeyip nesnel bir zeminden kaynak aldığı konusunda muazzam bir kavrayışla bize şunu söylüyor: “… Bütün öteki yetenekler pekâlâ hep birlikte aynı kişilerde varolabilir; aynı adamlar asker, çiftçi, zanaatçı olabilir; yargıçlar ve siyasi görüş belirtenler aynı olabilir. Bütün bu insanlar erdemden de pay aldıklarını sanırlar. Ama aynı kimseler hem zengin, hem yoksul olamazlar ve işte bir devlette, baş sınıf bölünmesinin varlıklılar—mülksüzler diye olmasının nedeni budur. Üstelik, bir sınıfın çoğucası sayıca küçük, ötekininse büyük olmasından ötürü, bu ikisi karşıt sınıflar olarak görünmektedir (2012b: 116).” Ve tablo böyleyse sonuç çok açık olsa gerek: “… Ne yazık ki, gerçekte, egemen sınıfın oğulları rahatlık ve kolaylık içinde yetiştirilirken, yoksulların oğulları ise emekçi olarak yetiştirildikleri ve sıkıntılara alıştırıldıkları için bir devrim çıkarmaya hem daha istekli hem daha yetenekli olmaktadırlar… (2012b: 162).” Toplumsal çelişkilerin billurlaşmış öğeleri olan sınıfların karşıtlık temelinde ele alınışı hemen uzlaştırıcı bir sınıfa vurguyu gerekli kılıyor. Orta sınıfın toplumsal işlevine ilişkin keskin belirlemeleri ile Aristoteles bizleri şaşırtıyor: “… Orta sınıf aynı zamanda en istikrarlı öğedir, değişikliği en az isteyendir… (2012b: 127).” 34 “… Zenginlerle yoksulların onlara (orta durumdakilere) karşı birleşme tehlikesi yoktur; çünkü hiçbiri ötekine hizmet etmek istemeyecektir, bir uzlaşma arıyorlarsa da, zaten ellerinde olan orta sınıf siyasal yönetiminden daha iyisini bulamayacaklardır. Birbirlerine güvenmemeleri, yönetimde sıralaşmalarını olanaksız kılacaktır. Fakat her durumda taraflar aracıya güvenirler, ortadaki ise aracıdır… (2012b: 130).” Andığımız saf beklentinin bir bakıma sosyalin inşasındaki öznesi sanırız orta sınıf olarak görülmekte. Sınıfsal, yönetimsel ayrışmanın daha da keskinleşmesine bir önlem biçiminde düşünülen orta sınıf, önemli bir arabulucudur, düzenleyicidir. Eşitsizliğin yarattığı yıkımın farkında olan Aristoteles, zenginlik birikiminin, yönetimin tek bir kesime bırakılmayıp olabildiğince karşıt kesimlere dağıtılmasında ısrarcı: “… insanlar, devrimci değişiklikleri özel yaşayışlarına ilişkin nedenlerden ötürü başlattıkları için, yaşayışları topluluğun çıkarlarına uygun olmayanları gözetim altında tutacak bir yetke görevi kurulmalıdır;… Aynı nedenlerle, topluluğun bir kesiminin olağanüstü zenginleşmesine karşı korunmak gerekir. Bu tehlike, bütün atama ve sorumlulukların yalnız bir kesime bırakılmaması, ayrı ve karşıt kesimlere verilmesiyle önlenebilir… (2012b: 159).” Gerilim dikkat çekicidir. Bizce, doğru tanımlanan toplumsal ayrışmadan kaynaklı sorunlar kümesi özünde, idealize edilen yasanın, yöneticinin doğrudan belirleyenidir. Belki de bunca genel ilkeden hareket etme isteği aslında bu karmaşık gerçekliğin kavrandığını ama nedenselliğin bulanıklığına, ıskalanışına işaret ediyor olabilir. Öyle ki, ilişkinin nedensellik bağı yanlış kuruluyor; bağlantının sonucunu (yasa, siyaset) olabildiğince soyut, mutlak ilkelere dayandırıp bunları tekrardan toplumsal karmaşanın çözücü gücü biçiminde yani belirlenen değil de sanki belirleyen bir güç biçiminde tasarlıyor Aristoteles. Böylesi bir zeminde belirleyen/belirlenen ilişkisini Aristoteles’in çözüme kavuşturması pek olası görünmüyor ne yazık ki. Toplumun çözümlenişinde; adaleti ve eşitliği arayanın güçsüz kesimler olduğunu, güçlü kesimlerin buna aldırış etmediğini vurgularken (2012b: 183) ve yine erk ve hak bağını eleştiriye tutarken (2012b: 199) yüzyılların birikmiş sorunları için nesnel değerlendirme ölçütleri sunan Aristoteles, çözüme ilişkin yaklaşımında nesnel olanla tümüyle ilişkisiz olmasa da, öznel/saf argümanların ötesine geçemiyor gibidir ve bir ölçüde hocasını yankılar: 35 “… Bir kimsenin canının her istediğini yapmakta özgür olması, hepimizin ve her birimizin içinde varolan kötülük öğesini denetim altında tutmak bakımından hiçbir şeye yaramaz. Dolayısıyla, anayasalarda ilkelerin bu en değerlisine uyulmasını sağlamak son derece önemlidir- geniş halk kitlelerine zarar vermeyen ve yanlıştan arınmış olan, iyi adamların yönetimi (2012b: 184).” “… Eşitler için, haklı ve âdil olan, dürüstlük ve eşitlik gereğince paylaşmak ve sıralaşmaktır. Birbirlerine eşit olanlara eşitsizlik, yani üstünlük vermek, denk kişilere denk olmayan yerler vermek- bunlar doğaya aykırıdır ve doğaya aykırı bir şey, hiçbir zaman haklı olamaz. Ancak bir kimse, erdemce ve en iyi hareketleri yapma yeteneği bakımından üstün olunca, ona hizmet etmek ve onun ardından gitmek haklı olur. Fakat iyiliğin kendi içinde yeterli olmadığını hatırlamak gerekir; ayrıca, onu eyleme çevirme gücü de olmalıdır (abç) (2012b: 201).” Platon’dan Aristoteles’e yönelişimiz kendi içinde bir bütünü ifade ediyor. Platon’un serilmediği genel doğrular, ilkeler kümesi, son çözümlemede düzenin sağlayıcısı olacak aklın en temele konuluşu Aristoteles’te karşılık bulur. Yine de kuramsal düzeyde aynı sınırlar içinde kalınıyor olsa da bir katmanlaşmanın varlığını yadsıyamayız. Öyle ki, Platon’da toplumun, bütün olarak kavranması ve insanın bu bütünün parçası kılınışındaki keskinlik, Aristoteles’te insan lehine hafifletilmiştir. Aristoteles’in, düzen çözümlemesinde yaşanan zamanı kendine veri alması, bir ölçüde göksel zaman algısının kırılışına işaret etmektedir. Son olarak Platon’un düşünceye, akla yüklediği düzen kurucu güç, Aristoteles’te tümüyle olmasa da pratiğe, eyleme aktarılmaktadır. Sosyalin inşasında biriken onca sorunu çözüme kavuşturacak, iyi olmakla yetinmeyip bunu eyleyerek yaşama ilişkin kılacak özneyi öyle görülüyor ki daha aramaktayız. Bu arayışı, ötede değil de parçası olduğumuz toplumun kendi işleyiş düzeneğinde sürdürmenin değerli olacağı kanısındayız. 36 BÖLÜM 2 İDEALE MESAFE ALIŞ; TOPLUMSAL, İNSANSAL GERÇEKLİĞE DOKUNUŞ 2. 1. BİR ZORUNLULUK VE OLANAK FİLOZOFU: BENEDİCTUS SPİNOZA Kuruluşa, biraradalığa ilişkin anahtar kavramların sıralanması istense Batı düşünce geleneği içerisinde ve Platon-Aristoteles özelinde en temel kavramlar şunlar olabilir: birey, toplum, Tanrı, duygular ve pek tabii o muazzam büyüsüyle akıl. Bu sete, kurucu güç atfedilen siyasetin özeti olabilecek yasayı (devlet) ve bunun karşısına özgürlüğü yerleştirdiğimizde karşılaşılan manzaranın boyutu derin bir hal alıyor. Bu derinliğin doğal/maddi bir zeminde17 anlaşılma çabasının uğrağı Benedictus Spinoza. Düşünürün incelememize konu olan üç ana metni üzerinden geleneğin nereye evrildiğini ya da vurgu alanının belirttiğimiz kavram setinde nerede yoğunlaştığını anlamaya çalışmak yararlı olacak kanısındayız. Teolojik-Politik İnceleme, Ethica ve Politik İnceleme, dünden bugüne ve belki de yarına yol gösterebilecek olan sosyali, nasıl kavrıyor, ö