Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Psikoloji Anabilim Dalı Klinik Psikoloji Bilim Dalı ALGILANAN EBEVEYN REDDİ VE PSİKOLOJİK SEMPTOMLAR ARASINDAKİ İLİŞKİDE DUYGU DÜZENLEME GÜÇLÜĞÜNÜN ARACI ROLÜNÜN VE DÜRTÜSELLİK İLE ALEKSİTİMİNİN DÜZENLEYİCİ ROLÜNÜN İNCELENMESİ Gülçin BOZKURT YILMAZ Yüksek Lisans Tezi Ankara, 2025 ALGILANAN EBEVEYN REDDİ VE PSİKOLOJİK SEMPTOMLAR ARASINDAKİ İLİŞKİDE DUYGU DÜZENLEME GÜÇLÜĞÜNÜN ARACI ROLÜNÜN VE DÜRTÜSELLİK İLE ALEKSİTİMİNİN DÜZENLEYİCİ ROLÜNÜN İNCELENMESİ Gülçin BOZKURT YILMAZ Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Psikoloji Anabilim Dalı Klinik Psikoloji Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi Ankara, 2025 KABUL VE ONAY Gülçin BOZKURT YILMAZ tarafından hazırlanan “Algılanan Ebeveyn Reddi ve Psikolojik Semptomlar Arasındaki İlişkide Duygu Düzenleme Güçlüğünün Aracı Rolünün ve Dürtüsellik ile Aleksitiminin Düzenleyici Rolünün İncelenmesi” başlıklı bu çalışma, 05.05.2025 tarihinde yapılan savunma sınavı sonucunda başarılı bulunarak jürimiz tarafından Yüksek Lisans Tezi olarak kabul edilmiştir. Doç. Dr. Ayşe Bikem KARGI (Başkan) Prof. Dr. İhsan DAĞ (Danışman) Doç. Dr. Ece BEKAROĞLU (Üye) Yukarıdaki imzaların adı geçen öğretim üyelerine ait olduğunu onaylarım. Prof. Dr. Uğur ÖMÜRGÖNÜLŞEN Enstitü Müdürü YAYIMLAMA VE FİKRİ MÜLKİYET HAKLARI BEYANI Enstitü tarafından onaylanan lisansüstü tezimin/raporumun tamamını veya herhangi bir kısmını, basılı (kağıt) ve elektronik formatta arşivleme ve aşağıda verilen koşullarla kullanıma açma iznini Hacettepe Üniversitesine verdiğimi bildiririm. Bu izinle Üniversiteye verilen kullanım hakları dışındaki tüm fikri mülkiyet haklarım bende kalacak, tezimin tamamının ya da bir bölümünün gelecekteki çalışmalarda (makale, kitap, lisans ve patent vb.) kullanım hakları bana ait olacaktır. Tezin kendi orijinal çalışmam olduğunu, başkalarının haklarını ihlal etmediğimi ve tezimin tek yetkili sahibi olduğumu beyan ve taahhüt ederim. Tezimde yer alan telif hakkı bulunan ve sahiplerinden yazılı izin alınarak kullanılması zorunlu metinlerin yazılı izin alınarak kullandığımı ve istenildiğinde suretlerini Üniversiteye teslim etmeyi taahhüt ederim. Yükseköğretim Kurulu tarafından yayınlanan “Lisansüstü Tezlerin Elektronik Ortamda Toplanması, Düzenlenmesi ve Erişime Açılmasına İlişkin Yönerge” kapsamında tezim aşağıda belirtilen koşullar haricince YÖK Ulusal Tez Merkezi / H.Ü. Kütüphaneleri Açık Erişim Sisteminde erişime açılır. o Enstitü / Fakülte yönetim kurulu kararı ile tezimin erişime açılması mezuniyet tarihimden itibaren 2 yıl ertelenmiştir. (1) o Enstitü / Fakülte yönetim kurulunun gerekçeli kararı ile tezimin erişime açılması mezuniyet tarihimden itibaren ... ay ertelenmiştir. (2) o Tezimle ilgili gizlilik kararı verilmiştir. (3) ……/………/…… Gülçin BOZKURT YILMAZ 1“Lisansüstü Tezlerin Elektronik Ortamda Toplanması, Düzenlenmesi ve Erişime Açılmasına İlişkin Yönerge” (1) Madde 6. 1. Lisansüstü tezle ilgili patent başvurusu yapılması veya patent alma sürecinin devam etmesi durumunda, tez danışmanının önerisi ve enstitü anabilim dalının uygun görüşü üzerine enstitü veya fakülte yönetim kurulu iki yıl süre ile tezin erişime açılmasının ertelenmesine karar verebilir. (2) Madde 6. 2. Yeni teknik, materyal ve metotların kullanıldığı, henüz makaleye dönüşmemiş veya patent gibi yöntemlerle korunmamış ve internetten paylaşılması durumunda 3. şahıslara veya kurumlara haksız kazanç imkanı oluşturabilecek bilgi ve bulguları içeren tezler hakkında tez danışmanının önerisi ve enstitü anabilim dalının uygun görüşü üzerine enstitü veya fakülte yönetim kurulunun gerekçeli kararı ile altı ayı aşmamak üzere tezin erişime açılması engellenebilir. (3) Madde 7. 1. Ulusal çıkarları veya güvenliği ilgilendiren, emniyet, istihbarat, savunma ve güvenlik, sağlık vb. konulara ilişkin lisansüstü tezlerle ilgili gizlilik kararı, tezin yapıldığı kurum tarafından verilir *. Kurum ve kuruluşlarla yapılan işbirliği protokolü çerçevesinde hazırlanan lisansüstü tezlere ilişkin gizlilik kararı ise, ilgili kurum ve kuruluşun önerisi ile enstitü veya fakültenin uygun görüşü üzerine üniversite yönetim kurulu tarafından verilir. Gizlilik kararı verilen tezler Yükseköğretim Kuruluna bildirilir. Madde 7.2. Gizlilik kararı verilen tezler gizlilik süresince enstitü veya fakülte tarafından gizlilik kuralları çerçevesinde muhafaza edilir, gizlilik kararının kaldırılması halinde Tez Otomasyon Sistemine yüklenir * Tez danışmanının önerisi ve enstitü anabilim dalının uygun görüşü üzerine enstitü veya fakülte yönetim kurulu tarafından karar verilir. ETİK BEYAN Bu çalışmadaki bütün bilgi ve belgeleri akademik kurallar çerçevesinde elde ettiğimi, görsel, işitsel ve yazılı tüm bilgi ve sonuçları bilimsel ahlak kurallarına uygun olarak sunduğumu, kullandığım verilerde herhangi bir tahrifat yapmadığımı, yararlandığım kaynaklara bilimsel normlara uygun olarak atıfta bulunduğumu, tezimin kaynak gösterilen durumlar dışında özgün olduğunu, Prof. Dr. İhsan DAĞ danışmanlığında tarafımdan üretildiğini ve Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tez Yazım Yönergesine göre yazıldığını beyan ederim. Gülçin BOZKURT YILMAZ iv TEŞEKKÜR Değerli danışmanım Prof. Dr. İhsan DAĞ’a, yüksek lisans sürecim boyunca ve tez çalışmamın her aşamasında sağladığı tüm destek için ve ayrıca kıymetli yorumları ve yönlendirmeleri için teşekkür ederim. Tez savunma jürimde yer alan değerli hocalarım Doç. Dr. Ayşe Bikem KARGI ve Doç. Dr. Ece BEKAROĞLU’ya kıymetli geri bildirimleri için teşekkür ederim. Yüksek lisans sürecimizde her zaman bize destek olan, kıymetli bilgi ve deneyimlerini paylaşan değerli hocalarımız Prof. Dr. Ferhunde ÖKTEM, Prof. Dr. Müjgan İNÖZÜ MERMERKAYA, Doç. Dr. Sedat IŞIKLI, Doç. Dr. Pınar BIÇAKSIZ ve Dr. Öğr. Üyesi Talat DEMİRSÖZ’e teşekkür ederim. Hem derslerde, hem beraber çalışma fırsatı bulduğum için çok mutlu olduğum TÜBİTAK projesinde, hem de yüksek lisans sürecim boyunca ihtiyacım olan her an desteğini hissettiğim Prof. Dr. Sait ULUÇ’a tüm emekleri için ve ayrıca tez çalışmamı sınıfında paylaşarak veri toplamama yardımcı olduğu için teşekkür ederim. Süpervizyon sürecinde bize kıymetli bilgi ve deneyimlerini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin NERGİZ’e hem kendisinden öğrendiklerim için hem de bir klinik psikolog olarak kendimize güvenmemizi sağlama çabası için teşekkür ederim. Yüksek lisans eğitimim sırasında tanışma fırsatı bulduğum ve kendisinden çok şey öğrendiğim Prof. Dr. Mehmet Hakan TÜRKÇAPAR’a yetkin bir klinik psikolog olma yolumdaki katkıları için teşekkür ederim. Tez sürecinde veri toplarken bana yardımcı olan, öğrencileri ile çalışmamı paylaşmayı kabul eden değerli akademisyenler Dr. Öğr. Üyesi Fatma OKTAY, Dr. Öğr. Üyesi Münevver Zuhal BAYDAR ve Dr. Öğr. Üyesi Seçil GÖNÜLTAŞ ŞAHİN’e destekleri için teşekkür ederim. Her biriyle meslektaş olmaktan gurur duyduğum canım sınıf arkadaşlarım Bahar KARDAŞ, Efe DEREDAM, Eren KARAKAYA, Hatice Feyza ÖZTÜRK, İlayda v GÖZEL, Melike ŞİMŞEK ve Melina Zarif SÜRMELİ’ye tüm destekleri için teşekkür ederim. Varlığı ile her zaman bana güven veren canım arkadaşım Yusuf TOPÇU’ya hem süpervizyon ve tez sürecimdeki desteği hem de kıymetli dostluğu için teşekkür ederim. Bana her kararımda destek olan ve koşulsuz yanımda olduklarını her zaman hissettiğim annem Gülsüm TANIR, babam Burçin Gürler BOZKURT anneannem Şükran TANIR’a teşekkür eder ve rahmetli dedem Mümin TANIR’ı sevgi ve minnetle anarım. Ve en büyük destekçim, hayatımın en güzel yanı, canım eşim Deniz YILMAZ’a teşekkürlerin en büyüğünü ederim. Böyle bir eşe sahip olmak hayattaki en büyük şansım. İyi ki varsın. Son olarak, yüksek lisans eğitimim boyunca 2210-B Yurt İçi Sosyal Bilimlere Geçiş Yüksek Lisans Bursu ile beni desteklemiş olan TÜBİTAK’a teşekkür ederim. vi ÖZET BOZKURT YILMAZ, Gülçin. Algılanan Ebeveyn Reddi ve Psikolojik Semptomlar Arasındaki İlişkide Duygu Düzenleme Güçlüğünün Aracı Rolünün ve Dürtüsellik ile Aleksitiminin Düzenleyici Rolünün İncelenmesi, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2025. Bu çalışmada algılanan ebeveyn reddi ve psikolojik semptomlar arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğünün aracı rolünün ve bu aracılık ilişkisinde algılanan ebeveyn reddi ve duygu düzenleme güçlüğü arasındaki yolda dürtüsellik ve aleksitiminin düzenleyici rollerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmanın örneklemini Türkiye’nin çeşitli üniversitelerinde ön lisans, lisans, yüksek lisans ve doktora düzeyinde eğitim görmekte olan 527 katılımcı oluşturmaktadır. Bilgilendirilmiş onam alındıktan sonra katılımcılara Demografik Bilgi Formu, Yetişkin Ebeveyn Kabul-Ret Ölçeği-Kısa Form, Barratt Dürtüsellik Ölçeği-11, Toronto Aleksitimi Ölçeği-26, Duygu Düzenlemede Zorluklar Ölçeği ve Kısa Semptom Envanteri uygulanmıştır. Veriler SPSS 25 programı ve PROCESS Macro eklentisi kullanılarak analiz edilmiştir. Gerçekleştirilen korelasyon analizlerinin sonuçları, araştırmada kullanılan tüm değişkenler arasındaki ikili ilişkilerin anlamlı olduğunu göstermiştir. Ardından verilere aracı değişken analizi uygulanarak duygu düzenleme güçlüğünün algılanan ebeveyn reddi ve psikolojik semptomlar arasındaki ilişkide kısmi aracılık etkisi olduğu görülmüştür. Ek olarak, düzenlenmiş aracılık analizleri ile ilişkide dürtüsellik ve aleksitiminin düzenleyici rolünün anlamlı olmadığı bulgusuna ulaşılmıştır. Çalışmada ayrıca alternatif bir model oluşturularak algılanan ebeveyn reddi ve psikolojik semptomlar arasındaki ilişkide ilk adımda dürtüsellik ve aleksitiminin, ikinci adımda duygu düzenleme güçlüğünün seri aracı rolü de test edilmiş ve bu modelin istatistiksel olarak desteklendiği görülmüştür. Son olarak, araştırmada elde edilen tüm bulgular alanyazın bağlamında tartışılmış ve çalışmanın klinik doğurguları, sınırlılıkları ve gelecek çalışmalar için önerilere değinilmiştir. Anahtar Sözcükler Algılanan ebeveyn reddi, dürtüsellik, aleksitimi, duygu düzenleme güçlüğü, psikolojik semptomlar vii ABSTRACT BOZKURT YILMAZ, Gülçin. Investigating the Mediating Role of Emotion Regulation Difficulties and the Moderating Role of Impulsivity and Alexithymia in the Relationship Between Perceived Parental Rejection and Psychological Symptoms, M. A. Dissertation, Ankara, 2025. The present study aimed to investigate the mediating role of emotion regulation difficulties in the relationship between perceived parental rejection and psychological symptoms. Additionally, the moderating roles of impulsivity and alexithymia were explored particularly in the path between perceived parental rejection and emotion regulation difficulties in the mediating relationship. The sample consisted of 527 participants studying at undergraduate and graduate levels at several universities in Türkiye. After obtaining informed consent, participants completed the Demographic Information Form, the Adult Parental Acceptance-Rejection Questionnaire-Short Form, the Barratt Impulsiveness Scale-11, the Toronto Alexithymia Scale-26, the Difficulties in Emotion Regulation Scale, and the Brief Symptom Inventory. Data were analyzed using SPSS 25 and the PROCESS Macro plug-in. The correlations between all variables used in the study were found to be statistically significant. Subsequently, mediation analyses were conducted and revealed that difficulties in emotion regulation had a partial mediating effect on the relationship between perceived parental rejection and psychological symptoms. Moderated mediation analyses showed that the moderating roles of impulsivity and alexithymia in this relationship were not statistically significant. An alternative model was also tested, in which impulsivity and alexithymia were entered as mediators in the first step, and emotion regulation difficulties in the second step, in the relationship between perceived parental rejection and psychological symptoms. This alternative model was statistically supported. Finally, the results of the study were discussed in the context of existing literature, and clinical implications, limitations, and suggestions for future research were presented. Keywords Perceived parental rejection, impulsivity, alexithymia, emotion regulation difficulties, psychological symptoms viii İÇİNDEKİLER KABUL VE ONAY .................................................................................................. i YAYIMLAMA VE FİKRİ MÜLKİYET HAKLARI BEYANI .................................... ii ETİK BEYAN ........................................................................................................ iii TEŞEKKÜR .......................................................................................................... iv ÖZET ..................................................................................................................... vi ABSTRACT ......................................................................................................... vii İÇİNDEKİLER ..................................................................................................... viii TABLOLAR DİZİNİ .............................................................................................. xii ŞEKİLLER DİZİNİ ............................................................................................... xiii GİRİŞ ...................................................................................................................... 1 1. BÖLÜM: KURAMSAL ÇERÇEVE .................................................................... 4 1.1. ALGILANAN EBEVEYN REDDİ ................................................................ 4 1.1.1. Ebeveyn Kabul-Ret Kuramı ................................................................. 6 1.1.1.1. Ebeveynliğin Sıcaklık Boyutu ...................................................... 10 1.1.2. Kişilerarası Kabul-Ret Kuramı ........................................................... 12 1.1.3. Algılanan Ebeveyn Reddi ve Psikolojik Semptomlar ........................ 14 1.2. DÜRTÜSELLİK ......................................................................................... 16 1.2.1. Dürtüselliğin Tanımı ........................................................................... 16 1.2.2. Dürtüselliğin Bileşenleri ...................................................................... 18 1.2.3. Algılanan Ebeveyn Reddi ve Dürtüsellik ........................................... 20 1.3. ALEKSİTİMİ .............................................................................................. 21 1.3.1. Aleksitiminin Tanımı ........................................................................... 21 1.3.2. Aleksitimi Kavramının Tarihçesi......................................................... 22 1.3.3. Aleksitiminin Bileşenleri ..................................................................... 24 ix 1.3.4. Algılanan Ebeveyn Reddi ve Aleksitimi ............................................. 26 1.4. DUYGU DÜZENLEME GÜÇLÜĞÜ .......................................................... 28 1.4.1. Duygu Düzenlemenin Tanımı ............................................................ 28 1.4.2. Duygu Düzenleme Süreci ve Aşamaları ............................................ 29 1.4.3. Duygu Düzenlemede Güçlükler ......................................................... 30 1.4.4. Algılanan Ebeveyn Reddi ve Duygu Düzenleme Güçlüğü ............... 31 1.5. DEĞİŞKENLER ARASI İLİŞKİLER ÜZERİNE ARAŞTIRMALAR ......... 33 1.5.1. Dürtüsellik, Aleksitimi ve Duygu Düzenleme Güçlüğü İlişkisi ........... 34 1.5.2. Dürtüsellik, Aleksitimi ve Duygu Düzenleme Güçlüğü ile Psikolojik Semptomların İlişkisi .................................................................................... 37 1.6. ARAŞTIRMANIN AMACI ......................................................................... 39 1.7. ARAŞTIRMANIN ÖNEMİ ......................................................................... 42 2. BÖLÜM: YÖNTEM .......................................................................................... 44 2.1. ÖRNEKLEM .............................................................................................. 44 2.2. VERİ TOPLAMA ARAÇLARI ................................................................... 46 2.2.1. Demografik Bilgi Formu ..................................................................... 46 2.2.2. Yetişkin Ebeveyn Kabul-Ret Ölçeği-Kısa Form................................. 46 2.2.3. Barratt Dürtüsellik Ölçeği (BDÖ-11) .................................................. 48 2.2.4. Toronto Aleksitimi Ölçeği (TAÖ-26) ................................................... 49 2.2.5. Duygu Düzenlemede Zorluklar Ölçeği ............................................... 51 2.2.6. Kısa Semptom Envanteri ................................................................... 52 2.3. İŞLEM........................................................................................................ 53 2.2. VERİLERİN ANALİZİ................................................................................ 54 3. BÖLÜM: BULGULAR ..................................................................................... 56 3.1. ARAŞTIRMA DEĞİŞKENLERİNİN BETİMLEYİCİ ÖZELLİKLERİ ........ 56 x 3.2. ARAŞTIRMA DEĞİŞKENLERİ ARASINDAKİ KORELASYONLARA DAİR SONUÇLAR ........................................................................................... 58 3.3. ARACI DEĞİŞKEN ANALİZLERİNİN SONUÇLARI............................... 60 3.3.1. Algılanan Ebeveyn Reddi ve Psikolojik Semptomlar Arasındaki İlişkide Duygu Düzenleme Güçlüğünün Aracı Rolünün İncelenmesi ...................... 60 3.3.1.1. Algılanan Anne Reddi ve Psikolojik Semptomlar Arasındaki İlişkide Duygu Düzenleme Güçlüğünün Aracı Rolünün İncelenmesi ...... 62 3.3.1.2. Algılanan Baba Reddi ve Psikolojik Semptomlar Arasındaki İlişkide Duygu Düzenleme Güçlüğünün Aracı Rolünün İncelenmesi ...... 63 3.4. DÜZENLENMİŞ ARACILIK (MODERATED MEDİATİON) ANALİZLERİNİN SONUÇLARI ....................................................................... 65 3.4.1. Algılanan Ebeveyn Reddi ve Psikolojik Semptomlar Arasındaki Duygu Düzenleme Güçlüğünün Aracılık Ettiği İlişkide Dürtüselliğin Düzenleyici Rolünün İncelenmesi .................................................................................... 67 3.4.2. Algılanan Ebeveyn Reddi ve Psikolojik Semptomlar Arasındaki Duygu Düzenleme Güçlüğünün Aracılık Ettiği İlişkide Aleksitiminin Düzenleyici Rolünün İncelenmesi .................................................................................... 69 3.4.3. Algılanan Ebeveyn Reddi ve Psikolojik Semptomlar Arasındaki Duygu Düzenleme Güçlüğünün Aracılık Ettiği ilişkide Dürtüsellik ve Aleksitiminin Düzenleyici Rolünün İncelenmesi ................................................................ 71 3.5. ALGILANAN EBEVEYN REDDİ VE PSİKOLOJİK SEMPTOMLAR ARASINDAKİ İLİŞKİDE DÜRTÜSELLİK, ALEKSİTİMİ VE DUYGU DÜZENLEME GÜÇLÜĞÜNÜN ARACI ROLÜNÜN İNCELENMESİ ............. 74 4. BÖLÜM: TARTIŞMA ....................................................................................... 78 4.1. ARAŞTIRMA DEĞİŞKENLERİ ARASINDAKİ KORELASYONLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ ................................................................................... 78 4.2. ALGILANAN EBEVEYN REDDİ VE PSİKOLOJİK SEMPTOMLAR ARASINDAKİ İLİŞKİDE DUYGU DÜZENLEME GÜÇLÜĞÜNÜN ARACI ROLÜNÜN DEĞERLENDİRİLMESİ ............................................................... 83 xi 4.3. ALGILANAN EBEVEYN REDDİ VE PSİKOLOJİK SEMPTOMLAR ARASINDAKİ DUYGU DÜZENLEME GÜÇLÜĞÜNÜN ARACILIK ETTİĞİ İLİŞKİDE DÜRTÜSELLİK VE ALEKSİTİMİNİN DÜZENLEYİCİ ROLÜNÜN DEĞERLENDİRİLMESİ ................................................................................... 86 4.4. ALGILANAN EBEVEYN REDDİ VE PSİKOLOJİK SEMPTOMLAR ARASINDAKİ İLİŞKİDE DÜRTÜSELLİK, ALEKSİTİMİ VE DUYGU DÜZENLEME GÜÇLÜĞÜNÜN ARACI ROLÜNÜN DEĞERLENDİRİLMESİ…… ........................................................................... 89 4.5. ARAŞTIRMANIN KLİNİK DOĞURGULARI ............................................ 92 4.6. SINIRLILIKLAR VE GELECEK ÇALIŞMALAR İÇİN ÖNERİLER ......... 94 SONUÇ ................................................................................................................ 97 KAYNAKÇA....................................................................................................... 100 EK 1. ORJİNALLİK FORMU ............................................................................. 125 EK 2. ETİK KURUL İZNİ ................................................................................... 127 EK 3. BİLGİLENDİRİLMİŞ ONAM FORMU ..................................................... 128 EK 4. DEMOGRAFİK BİLGİ FORMU ............................................................... 130 EK 5. YETİŞKİN EBEVEYN KABUL-RET ÖLÇEĞİ-KISA FORM .................. 132 EK 6. BARRATT DÜRTÜSELLİK ÖLÇEĞİ (BDÖ-11) .................................... 136 EK 7. TORONTO ALEKSİTİMİ ÖLÇEĞİ (TAÖ-26) ......................................... 138 EK 8. DUYGU DÜZENLEMEDE ZORLUKLAR ÖLÇEĞİ ................................ 140 EK 9. KISA SEMPTOM ENVANTERİ............................................................... 143 xii TABLOLAR DİZİNİ Tablo 1. Demografik Değişkenlere İlişkin Sıklık ve Yüzdelik Değerleri ......................... 44 Tablo 2. Değişkenlerin Betimleyici Özellikleri ................................................................ 57 Tablo 3. Değişkenler Arasındaki Korelasyonlar ............................................................. 58 Tablo 4. Algılanan Ebeveyn, Anne ve Baba Reddi ile Psikolojik Semptomlar Arasındaki İlişkide Duygu Düzenleme Güçlüğünün Aracı Etkisi ...................................................... 65 Tablo 5. Algılanan Ebeveyn Reddi ve Psikolojik Semptomlar Arasındaki İlişkide Dolaylı Etkiler ............................................................................................................................... 76 xiii ŞEKİLLER DİZİNİ Şekil 1. Araştırma Modeli ............................................................................................... 40 Şekil 2. Alternatif Araştırma Modeli ................................................................................ 42 Şekil 3. Algılanan Ebeveyn Reddi ve Psikolojik Semptomlar Arasındaki İlişkide Duygu Düzenleme Güçlüğünün Aracı Rolü ............................................................................... 61 Şekil 4. Algılanan Anne Reddi ve Psikolojik Semptomlar Arasındaki İlişkide Duygu Düzenleme Güçlüğünün Aracı Rolü ............................................................................... 63 Şekil 5. Algılanan Baba Reddi ve Psikolojik Semptomlar Arasındaki İlişkide Duygu Düzenleme Güçlüğünün Aracı Rolü ............................................................................... 64 Şekil 6. Test Edilecek Düzenlenmiş Aracılık İlişkisi ....................................................... 66 Şekil 7. Algılanan Ebeveyn Reddi ve Psikolojik Semptomlar Arasındaki Duygu Düzenleme Güçlüğünün Aracılık Ettiği İlişkide Dürtüselliğin Düzenleyici Rolü ............. 68 Şekil 8. Düşük, Orta ve Yüksek Dürtüsellik Düzeylerinde Algılanan Ebeveyn Reddinin Duygu Düzenleme Güçlüğü ile İlişkisi ............................................................................ 68 Şekil 9. Algılanan Ebeveyn Reddi ve Psikolojik Semptomlar Arasındaki Duygu Düzenleme Güçlüğünün Aracılık Ettiği İlişkide Aleksitiminin Düzenleyici Rolü ............. 70 Şekil 10. Düşük, Orta ve Yüksek Aleksitimi Düzeylerinde Algılanan Ebeveyn Reddinin Duygu Düzenleme Güçlüğü ile İlişkisi ............................................................................ 71 Şekil 11. Algılanan Ebeveyn Reddi ve Psikolojik Semptomlar Arasındaki Duygu Düzenleme Güçlüğünün Aracılık Ettiği İlişkide Dürtüsellik ve Aleksitiminin Düzenleyici Rolü ................................................................................................................................. 72 Şekil 12. Test Edilecek Seri Aracılık İlişkisi.................................................................... 74 Şekil 13. Algılanan Ebeveyn Reddi ve Psikolojik Semptomlar Arasındaki ilişkide Dürtüsellik, Aleksitimi ve Duygu Düzenleme Güçlüğünün Aracı Rolü ........................... 77 1 GİRİŞ Alanyazında ebeveynlerin çocuklarına karşı davranışlarının kapsayıcı bir şekilde ele alındığı çalışmalar incelendiğinde, söz konusu davranışların ortak olarak kontrol ve sıcaklık boyutları olmak üzere en az iki geniş kümede tanımlanmakta olduğu görülmektedir (Kuppens ve Ceulemans, 2019). Kontrol boyutu ebeveynlerin ne kadar yasaklayıcı ya da izin verici olduğunu ifade ederken, sıcaklık boyutu, ebeveynlerin çocuklarına ne ölçüde ilgi, duygusal temas, destek ve sıcaklık gösterdiklerini ifade etmektedir (Rohner ve Khaleque, 2010; Rohner ve Rohner, 1981). Ronald Rohner’in 1975 yılında temellerini attığı Ebeveyn Kabul-Ret Kuramı’na göre, ebeveyn kabul ya da reddi temel olarak anne ya da baba ile çocuk arasındaki ilişkideki sıcaklık boyutuna dayanmaktadır. Sıcaklık boyutu, ebeveynlerin çocuklarına sevgi duyduklarını ve onları önemsediklerini ifade etmek için gösterdikleri fiziksel ve sözel tepkilere odaklanır. Sürekliliğin kabul ucu, ebeveynlerin ifade ettiği şefkat, sıcaklık, önemseme, destek veya sevgi gibi olumlu duygu ve davranışları içerirken diğer uçta bunların eksikliğinin yanı sıra çeşitli incitici davranışlar da yer almaktadır (Rohner, 2021). Ebeveyn Kabul-Ret Kuramı, sosyal, kültürel, ırksal ya da etnik bağlamdan ve cinsiyetten bağımsız olarak, algılanan ebeveyn reddine evrensel bir tepki verildiğini varsaymaktadır (Khaleque ve Rohner, 2002). Kurama göre algılanan ebeveyn reddi, psikolojik uyum ile negatif yönde ve psikolojik semptomlar ile pozitif yönde ilişkilidir (Rohner ve ark., 2005). Çocukların ebeveynleri tarafından reddedildiklerine yönelik algısının tüm gelişim süreçlerini etkileme potansiyeline sahip olduğu ve bu etkinin bireylerde çeşitli psikolojik semptomların oluşumu için uygun bir altyapı oluşturabileceği düşünülmektedir (Rohner ve Britner, 2002). Repetti ve ark., (2002) çatışma ve saldırganlık içeren, soğuk, destekleyici olmayan ve ihmalkâr yapıdaki ebeveyn özelliklerinin, yani daha yüksek düzeydeki ebeveyn reddinin, duygu işleme ve sosyal yeterliliği de kapsayan psikososyal işleyişte bozulmalar yaratabileceğini belirtmiştir. Türkiye de dahil olmak üzere dünya genelinde gerçekleştirilmiş olan pek çok araştırma algılanan ebeveyn reddinin depresyon (Bouma ve ark., 2008; Di Giunta ve ark., 2022; Feng ve ark., 2 2009; Glavak-Tkalić ve ark., 2024), anksiyete (Deveci Şirin, 2019; Putnick ve ark., 2015; Wolfradt ve ark., 2003), yeme bozuklukları (Dominy ve ark., 2000; Herraiz- Serrrano ve ark., 2015), somatizasyon (Haktanır ve Çoklar-Okutkan, 2023; Naz ve Kausar, 2012) gibi çeşitli psikolojik semptomlar ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Araştırmalar ayrıca ebeveyn kabulünün de daha yüksek işlevsellik ve psikolojik sağlık ile ilişkili olduğunu da ortaya koymaktadır (Khan ve ark., 2011). Tüm bu ortak sonuçların yanı sıra Ebeveyn Kabul-Ret Kuramı bazı bireylerin algılanan ret ile diğer kişilere kıyasla duygusal olarak daha iyi başa çıkabildiğini ve reddin sonuçlarından daha az etkilendiğini öne sürmektedir. Kuram dahilinde, algılanan reddin etkileriyle başa çıkma esnekliğini sağlayan ana faktörler açıklanmaya ve tahmin edilmeye çalışılmaktadır. Bu alanda gerçekleştirilen araştırmaların bir kısmı gelişmiş duygu düzenleme becerisinin koruyucu bir faktör olabileceğini göstermektedir. Başka bir deyişle, sağlıklı ya da optimal duygu düzenleme becerilerinden yoksunluk anlamına gelen duygu düzenleme güçlüğünün algılanan ebeveyn reddi ve psikolojik belirtiler arasındaki ilişkide etkili olduğu çelişti araştırmalar ile ortaya konmuştur (Casselman ve McKenzie, 2015; Di Giunta ve ark., 2022; Şenel ve Çakmak-Tolan, 2022). L’Abate (1993) tarafından öne sürülen Dürtüselliğin Aile Teorisi’ne göre, özellikle soğuk, ihmalkâr ve katı aile ortamlarında davranışın olası sonuçları üzerine konuşma fırsatı ender olarak bulunmaktadır. Böylece dürtüsel kişilik özellikleri önemli ölçüde pekiştirilebilir. Alanyazındaki çalışmalar da genel olarak algılanan ebeveyn reddi ve dürtüsellik arasındaki ilişkiyi doğrulamaktadır (Chen ve ark., 2021; Shu ve ark., 2011). Öte yandan, algılanan ebeveyn reddi ve psikolojik semptomlar arasındaki ilişkide dürtüselliğin etkisinin özellikle Türkiye örnekleminde pek fazla araştırılmamış olduğu dikkat çekmektedir. Dürtüsel kişilik özelliği ile psikolojik semptomlar arasındaki güçlü ilişki (Dawe ve Loxton, 2004; Gatta ve ark., 2016) düşünüldüğünde, bu ilişkinin araştırılmasının Ebeveyn Kabul-Ret Kuramı’na ve klinik psikoloji alanyazınına katkı sağlayabileceği düşünülmektedir. 3 Algılanan ebeveyn reddi ile ilişkili olduğu düşünülen bir başka kişilik özelliği de aleksitimidir. Scher ve Twaite, (1999) aleksitiminin çocukluk çağında maruz kalınan düşmancıl davranışlar ve reddedilme deneyimlerine karşı işlevsiz bir baş etme yöntemi olarak gelişebileceğini dile getirmiştir. Çocuklukta algılanan ret düzeyi arttıkça yetişkinlikte ölçülen aleksitimi düzeyinin de arttığını gösteren araştırma sonuçları (Haktanır ve Çoklar-Okutkan, 2023; Janik McErlean ve Lim, 2019; Kench ve Irwin, 2000; Pellerone ve ark., 2017) bu görüşü desteklemektedir. Ek olarak, dürtüsellik ve aleksitimi değişkenleri ile duygu düzenleme güçlüğü arasındaki bilinen ilişki (Cho ve Kim, 2025; Edwards ve Wupperman, 2016; Gohm ve Clore, 2002; Kozubal ve ark., 2023; Luminet ve ark., 2021; Preece ve ark., 2023) dürtüsellik ve aleksitimi özelliklerinin duygu düzenleme güçlüğü ile de bağlantılı olarak algılanan ebeveyn reddi ve psikolojik semptomlar arasındaki ilişkiyi açıklamada rol alabileceklerini düşündürmektedir. Değişkenler arasındaki ikili ilişkiler çokça araştırılmış olsa da alanyazında dürtüsellik, aleksitimi ve duygu düzenleme güçlüğünün bir arada algılanan ebeveyn reddi ve psikolojik belirtiler arasındaki ilişkiyi ne şekilde açıklayabileceğine dair kapsamlı bir çalışma ile karşılaşılmamıştır. Bu bakımdan, bu tez çalışmasının klinik psikoloji alanyazınına özgün bir katkı sağlayabileceği düşünülmektedir. Bu bağlamda mevcut tez çalışmasında algılanan ebeveyn reddi ve psikolojik semptomlar arasındaki ilişkinin doğasının incelenmesi hedeflenmiştir. Alanyazındaki çalışmalar değerlendirilerek öncelikle duygu düzenleme güçlüğü değişkeninin algılanan ebeveyn reddi ve psikolojik semptomlar arasındaki ilişkide aracı rol oynayabileceği düşünülmüştür. Ek olarak, birer kişilik özelliği olarak değerlendirilebilecek olan dürtüsellik ve aleksitimi özelliklerinin bu dolaylı ilişkide düzenleyici rollerinin olabileceği düşünülmüştür. Daha detaylı açıklamak gerekirse, algılanan ebeveyn reddinin duygu düzenleme güçlüğü aracılığı ile psikolojik semptomları yordayabileceği; aleksitimi ve dürtüsellik özelliklerinin de algılanan ebeveyn reddi ve duygu düzenleme güçlüğü ilişkisinde düzenleyici rol oynayabileceği düşünülmüştür. Çalışmada ayrıca aleksitimi ya da dürtüsellik özelliklerinin düzenleyici rolünün anlamlı olarak bulunamaması durumunda bu değişkenlerin aracı değişken olarak modele dahil edilmesi ve bu şekilde ek analizlerin yapılması da planlanmıştır. 4 1. BÖLÜM KURAMSAL ÇERÇEVE 1.1. ALGILANAN EBEVEYN REDDİ Ebeveynlik davranışlarının çocukların sosyal, duygusal, bilişsel ve fiziksel refahı üzerindeki etkisi uzun zamandır bilimsel çalışmalar ile araştırılmakta ve bu konuda kapsamlı teoriler oluşturulmaktadır (Bowlby, 1969, 1973; Maccoby, 2000; Rohner, 1975). Ebeveynlik davranışları, ebeveynlerin çocuklarıyla etkileşime girdiklerinde sergiledikleri tutum ve davranışların bir bütünü olarak tanımlanabilir. Bu davranışlar bütününün çocuklar üzerindeki etkisinin sadece çocukluk dönemi ile sınırlı kalmayacağı ve yetişkinlik döneminde de bu etkinin yansımalarının devam edeceği yaygın olarak kabul görmektedir (Lanjekar ve ark., 2022; Repetti ve ark., 2002; Rohner ve Khaleque, 2013; Wolfradt ve ark., 2003). Bazı yazarlar, ebeveynler ile sosyalleşme esnasında yaşanan problemlerin duygusal istikrarsızlık, zayıf adaptasyon becerisi, aşırı duygusal tepki ve öz kontrol eksikliği gibi negatif sonuçlara katkıda bulunan bir faktör olduğunu savunmaktadır (Mendo-Lázaro ve ark., 2019; Rothenberg ve ark., 2022). Bu sosyalleşme problemleri, bazı ebeveyn yetiştirme tarzlarının sonucu olarak artabilir. Öte yandan ebeveynler ile olumlu etkileşim genellikle çocukların kişiliklerinin gelişimini kolaylaştırır ve duygusal güvenlik sağlar (Rohner ve ark., 2005). Ebeveynlik davranışlarını farklı açılardan inceleyen çalışmaların varlığı ile birlikte alanyazında bu davranışların genel olarak iki ana boyutta tanımlanabileceğine ilişkin fikir birliği olduğu görülmektedir (Kuppens ve Ceulemans, 2019). Bu boyutlardan ilki sıcaklık, diğeri ise kontrol boyutudur. Kontrol boyutu ebeveynlerin ne kadar kısıtlayıcı ya da izin verici olduğunu ifade ederken, sıcaklık boyutu, ebeveynlerin çocuklarına ne ölçüde ilgi, duygusal temas, destek ve sıcaklık gösterdiklerini ve onları ne ölçüde kabul ettiklerini ifade eder (Rohner ve Khaleque, 2010; Rohner ve Rohner, 1981; Shahsavari, 2012). Rohner, (1975) ebeveyn davranışlarının sıcaklık boyutu üzerinde durarak davranış çeşitliliğinin iki kutbunu kabul ve reddetme olarak tanımlamıştır. Bu 5 tanıma göre ebeveyn iletişim düzeyi, çocuklarını kabul eden ebeveynlerin gösterdiği sevgi, destek ve şefkat ile çocuklarına karşı reddetme gösteren ebeveynler tarafından gösterilen nefret veya kınamaya kadar değişen bir süreklilik göstermektedir. Tüm insanlar bu sürekliliğin bir kısmında yer almaktadır çünkü çocuklar evrensel olarak ebeveynlerinden ya da diğer bakım verenlerinden az ya da çok miktarda sevgi ve sıcaklık gördüklerini hissederler (Rohner, 2021). Çocuk yetiştirme sürecinde geliştirilen kabul ya da redde dayalı ebeveyn davranışının çocukların karakterinin belirli yönlerini şekillendirdiğini gösteren çok sayıda çalışma vardır (Kahya ve Akbaş, 2025; Khaleque ve Rohner, 2002; Rohner ve Khaleque, 2010). Ebeveyn kabulü daha fazla psikolojik uyumla ilişkiliyken, ebeveyn reddi psikolojik bozukluklarla ilişkili görülmektedir (Khaleque, 2013, 2017; Rohner ve Britner, 2002). Bazı araştırmalar, çocukların ve ergenlerin psikolojik ve sosyal uyumlarının, ebeveynleriyle olan ilişkilerinin kabul veya ret temelli olmasına bağlı olarak farklılık gösterdiği sonucuna varmıştır (Campo ve Rohner, 1992; Khaleque ve Rohner, 2002; Rohner, 2004). Ayrıca, kendilerini çocukluk dönemlerinde ebeveynleri tarafından reddedilmiş olarak algılayan yetişkinlerin endişeli, güvensiz ve depresif duygudurumda olma eğiliminde oldukları ve çeşitli davranış bozuklukları gösterme, bağımlılık geliştirme açısından risk grubunda oldukları düşünülmektedir (Repetti ve ark., 2002; Rohner ve ark., 2005). Çocuklar tarafından algılanan kabul ya da reddedilmenin etkileri farklı kültürlerde geniş çaplı olarak araştırılmakta ve elde edilen deneysel ve gözlemsel bulgular Rohner’in (1975) temellerini attığı Ebeveyn Kabul-Ret Kuramı çerçevesinde kapsamlı olarak incelenmektedir. Bu kuram zamanla yaşam boyunca kurulan diğer önemli kişilerarası ilişkileri de kapsayacak şekilde Kişilerarası Kabul-Ret Kuramı olarak genelleştirilmiştir (Rohner, 2021). Bu bölümün devamında Ebeveyn Kabul-Ret Kuramı, Kişilerarası Kabul-Ret Kuramı ve algılanan ebeveyn reddinin psikolojik semptomlar ile ilişkisine dair kuramsal çerçeve sunulmaktadır. Bu tezin konusu çocukluk döneminde algılanan reddedilme düzeyi ile ilişkili olduğu için Ebeveyn Kabul-Ret Kuramına daha geniş yer ayrılmış fakat bütünlük olması açısından Kişilerarası Kabul Ret Kuramına da yer verilmiştir. 6 1.1.1. Ebeveyn Kabul-Ret Kuramı Ebeveyn Kabul-Ret Kuramı, kabul ve reddedilmenin temel nedenlerini ve sonuçlarını açıklamayı amaçlayan, farklı kültürlerde yaygın olarak çalışılmış, kanıta dayalı bir sosyalleşme ve gelişim teorisidir (Rohner ve Khaleque, 2010). 60 ülkeden yüzlerce çalışma, kuramın çocukluktaki ebeveyn davranışlarının kişiliğe, davranış örüntülerine ve psikolojik semptomlara etkisini kapsamlı bir şekilde açıklamasına katkı sunmaktadır (Rohner ve ark., 2005). Bu konuda geniş bir açıklama sunan ve yaygın olarak kabul gören bir başka kuram da Bowlby’nin Bağlanma Kuramı’dır (Bowlby, 1969; Bowlby, 1973). Aslında alanyazındaki çalışmalar bu iki kapsamlı kuramın ilişkili olduğuna ve kısmi olarak birbirlerini desteklediğine dair sonuçlar sunmaktadır. Hughes ve ark., (2005) Ebeveyn Kabul-Ret Kuramı ve Bağlanma Kuramı arasındaki bağlantıyı ortaya koymayı hedefledikleri bir çalışmada, Ebeveyn Kabul-Ret Kuramı’nın ebeveyn davranışına yönelik ölçümlerinin, Bağlanma Kuramının ebeveyn davranışı ölçümleriyle yüksek oranda ilişkili olduğunu ve teorilerin temel yapıları olan ebeveyn kabulü ve anne duyarlılığı arasında güçlü pozitif ilişki olduğunu ortaya koymuşlardır. Araştırmanın bulguları ayrıca, Ebeveyn Kabul-Ret Kuramı’ndan alınan ölçümler ile bağlanma sınıflandırmaları arasında anlamlı ilişki olduğunu göstermiştir. Kahya ve Akbaş (2025) da ebeveyn reddi ve bağlanma örüntüleri ilişkisini Türkiye örnekleminde araştırmışlardır. Sonuçlar hem anne hem de baba reddinin ayrı ayrı kaygılı ve kaçıngan bağlanma ile pozitif yönde ilişkili olduğunu göstermiştir. Başlangıçta Rohner tarafından kavramsallaştırılan fakat günümüzde tüm dünyadan çok sayıda araştırmacının katılımı ile desteklenmeye ve geliştirilmeye devam eden Ebeveyn Kabul-Ret Kuramı’nın temel varsayımı çocukların kültür, cinsiyet, yaş, etnik köken gibi farklılıklardan bağımsız olarak dünyanın her yerinde ebeveynlerinden ve diğer bağlanma figürlerinden belirli bir olumlu tepki biçimi olan kabule ihtiyaç duyduğudur (Rohner ve ark., 2005). Kurama göre kabul, ebeveynlerin sıcaklığını, şefkatini, yeterli bakım vermesini, rahatlık hissini ve desteğini yansıtmaktadır (Khaleque, 2017). Bu alandaki ihtiyaçlarının yeterli miktarda karşılanmadığını algılayan çocuklar ergenlik ve yetişkinlik dönemlerinde 7 kendilerini endişeli ve güvensiz, olumsuz dünya görüşüne sahip, zayıf öz saygı ve öz yeterlilik sahibi, düşmanca ve saldırgan tutum içinde tarif etme eğiliminde olurlar (Rohner ve ark., 2005). Bu bireylerin duygulanımlarına bakıldığında da ya duygusal olarak tepkisiz oldukları ya da duygularının düzensiz olduğu görülebilmektedir (Rohner, 2004). Öte yandan daha fazla kabul algılayan bireyler çocukluk, ergenlik ve yetişkinlik dönemlerinde daha fazla psikolojik uyum gösterirler (Khaleque ve Rohner, 2002). Kısacası kuram algılanan ebeveyn kabul ya da reddinin psikolojik ve davranışsal uyumun güçlü bir belirleyicisi olduğunu savunmaktadır. Ebeveyn Kabul-Ret Kuramı’nı temel alan bir meta-analiz çalışması, 16 ülkeden 12.087 çocuktan oluşan bir örneklemde hem anne hem de babadan algılanan sıcaklık ve kabulün daha az düşmanlık ve saldırganlık, daha fazla bağımsızlık, daha olumlu benlik saygısı ve öz yeterlilik, daha fazla duygusal duyarlılık ve istikrar ve daha olumlu bir dünya görüşü ile pozitif ilişkili olduğunu bulmuştur (Khaleque, 2013). Ayrıca çocukluklarında ebeveyn reddi ile karşılaştıklarını bildiren kişilerin davranış bozuklukları ve psikolojik semptomlar geliştirmeye daha yatkın olduklarını gösteren çok sayıda kesitsel ve boylamsal araştırma ve meta- analiz çalışması mevcuttur (Khaleque ve Rohner, 2002; Rohner ve Britner, 2002; Rohner ve Khaleque, 2010). Örneğin, 16 ülkeden 13.406 çocuktan oluşan bir örneklemi dahil ederek gerçekleştirilen bir meta-analiz çalışmasında hem anne hem de baba tarafından algılanan daha yüksek reddin ve özellikle reddin bileşenlerinden olan düşmanlık ve saldırganlığın çocukların saldırganlık, bağımlılık, olumsuz öz saygı, olumsuz öz yeterlilik, duygusal tepkisizlik ve duygusal dengesizlik gibi bileşenleri içeren psikolojik uyumsuzluk ile pozitif ilişkili olduğu bulunmuştur (Khaleque, 2017). Ebeveyn Kabul-Ret Kuramı’nın önemli bir özelliği, kişilerin ebeveynlik davranışlarına ilişkin öznel algılarına ve kendi yorumlarına vurgu yapmasıdır (Rohner ve ark., 2005). Bilindiği gibi davranışlar farklı kültürlerde farklı şekilde yorumlanabilir. Bu nedenle davranışın etkilerini belirleyen şey, ebeveynlerin belirli davranışlarının kendisinden çok o kültür içindeki çocuğun ebeveyn davranışları hakkındaki kabul ya da reddi içeren yorumu, yani davranışın çocuk açısından ne 8 ifade ettiğidir. Bu durum da ebeveyn davranışlarının çocuk için anlamını dışarıdan bakarak yanlış yorumlama tehlikesini ortadan kaldırmaktadır. Kuram zaman içinde genişleyerek kişilik, başa çıkma ve sosyokültürel sistemler olmak üzere üç alt teoriye ayrılmıştır (Rohner, 2021). Kişilik alt teorisi, kuramın en gelişmiş bileşenidir. Kabul ve reddedilmenin etkilerini ve bu etkilerin kültürler üstü doğasını ortaya koymaya çalışır. Yani, çocukluktaki kabul ve reddedilmenin etkilerinin yetişkinlik dönemine kadar uzanma eğiliminde olduğu varsayımı altında bu durumun nedenlerini ve olası etkilerini araştırır (Rohner, 2021). Başa çıkma alt teorisi neden bazı bireylerin algılanan ret ile diğer kişilere kıyasla duygusal olarak daha iyi başa çıkabildiğini araştırmaktadır. Yani, algılanan ebeveyn reddinin sonuçları ile başa çıkma esnekliğini sağlayan ana faktörleri açıklamaya ve tahmin etmeye çalışır. Sosyokültürel sistemler alt teorisi ise kısaca ifade etmek gerekirse ebeveyn kabul ve reddinin sosyokültürel bağıntılarını açıklamaya çalışır (Rohner, 2021). Bu tez çalışmasının konusunun algılanan ebeveyn kabul ya da ret düzeyinin, bireylerin kişilik yapıları ile bağlantılı olan aleksitimi, dürtüsellik ve duygu düzenleme güçlüğü değişkenleri ile ilişkisini ve bu değişkenlerin çocuklukta algılanan ebeveyn reddi ile yetişkinlikte deneyimlenen psikolojik semptomlar arasındaki ilişkideki yerini araştırması bakımından kişilik alt teorisi ile ilişkili olduğu söylenebilir. Ayrıca aleksitimi, dürtüsellik ve duygu düzenleme güçlüğü değişkenlerinin psikolojik semptomlar üzerindeki aracılık ve düzenleyicilik etkileri ile ilgili bulguların, neden bazı bireylerin diğerlerine göre algılanan ebeveyn reddi ile daha iyi başa çıkabildikleri sorusunun yanıtına da katkı sunabileceği düşünülmektedir. Bu nedenle çalışma konusunu başa çıkma alt teorisi ile ilişkilendirmek de uygun olacaktır. Kişilik alt teorisi temelde 4 varsayım üzerine kuruludur ve bu varsayımlar sırasıyla çocuk uyumu, yetişkin uyumu, partner uyumu ve evrensellik varsayımları olarak adlandırılmaktadır (Rohner ve Khaleque, 2010). İlk varsayım, daha önce de bahsedildiği üzere, çocukların psikolojik uyumunun ebeveynleri tarafından kabul edilme ya da reddedilme düzeylerini nasıl algıladıklarına göre şekillendiğidir. İkinci varsayıma göre, yetişkinlerin çocukluklarında reddedildiklerini 9 algılamalarına ilişkin hatıraları doğrudan reddedilme algısı kadar güçlü olmasa da psikolojik uyum ile ilişkili görülmektedir. Üçüncü olarak yetişkinlikte kurulan yakın bir ilişkide algılanan reddedilmenin, çocukluktaki reddedilme algısına benzer bir psikolojik uyumsuzluk ile ilişkili olduğu düşünülmektedir. Burada bahsedilen yakın ilişki, bir partner ile ya da başka bir bağlanma figürü ile kurulan bir ilişki olabilir. Son varsayım, tanımlayıcı koşullardan ve kültürden bağımsız olarak, çocukluklarında ebeveynleri tarafından reddedildiklerini algılayan bireylerde ortak bir biçimde belirli bir psikolojik uyumsuzluğun ortaya çıktığıdır (Rohner ve Khaleque, 2010). Kabul-Ret Sendromu olarak adlandırılan bu psikolojik uyumsuzluk durumu çeşitli kişilik ve davranış örüntülerini içerebilir (Rohner, 2004). Bunlar, düşmanlık, saldırganlık, pasif agresif davranışlar veya öfke yönetiminde yaşanan problemler; düşük öz saygı, düşük öz yeterlilik, duygusal istikrarsızlık, duygusal tepkisizlik, negatif dünya görüşü ve son olarak bağımlılık veya savunmacı bağımsızlıktır. Kişilik alt teorisi ayrıca, bir bağlanma figürü tarafından algılanan reddedilmenin genel olarak kaygı ve güvensizlikle ilişkili olduğunu savunmaktadır (Hughes ve ark., 2005). Deneysel çalışmalar da dahil olmak üzere bilimsel kanıtların teorinin ana varsayımlarını, özellikle de kişilik alt teorisinin varsayım ve tahminlerini büyük ölçüde desteklediği görülmektedir (Rohner, 2021). Ebeveyn Kabul-Ret Kuramı daha geniş bir açıdan ebeveyn davranışının iki ana boyutunun kontrol ve sıcaklık olduğu görüşünü desteklemektedir (Rohner ve Rohner, 1981). Yani, teoriye göre çocuklar cinsiyet ve ırk gibi tanımlayıcı özelliklerden ve kültürden bağımsız olarak ebeveynlerinden değişen miktarda sıcaklık ve kontrol görürler. Sıcaklık ve kontrol boyutların ikisi de iki kutuplu olarak tanımlanabilir; sıcaklık boyutunun bir ucunda kabul ve diğer ucunda ret varken kontrol boyutunun bir ucunda izin vericilik ve diğer ucunda kısıtlayıcılık yer almaktadır (Rohner, 1986; Rohner ve Rohner, 1981). Farklı kültürlerde gerçekleştirilen çok sayıda araştırmanın bulguları (Dwairy, 2010; Khaleque, 2013; Khaleque ve Rohner, 2002; Rothenberg ve ark., 2022); bu ebeveyn davranış biçimlerinin çocukların davranış ve kişilik gelişimi üzerindeki etkisini göstermektedir. Bölümün devamında ebeveynliğin sıcaklık boyutu ile ilgili daha detaylı açıklamalara yer verilmiştir. 10 1.1.1.1. Ebeveynliğin Sıcaklık Boyutu Daha önce de belirtilmiş olduğu üzere Rohner’in (1986) öne sürmüş olduğu Ebeveyn Kabul-Ret Kuramı’na göre, ebeveyn kabul ya da reddi temel olarak anne ya da baba ile çocuk arasındaki ilişkideki sıcaklık boyutuna dayanmaktadır. Ebeveynliğin sıcaklık boyutu kurulan duygusal bağın kalitesini ve ebeveynlerin çocuklarına karşı duygularını ifade ederken kullandıkları fiziksel ve sözel davranışları içermektedir. Kabul, anne ve babaların çocuklarına karşı gösterdikleri şefkat, bakım, ilgi, destek ve yakınlığı ifade etmektedir. Bu tutumlar kısaca sevgiyi gösterme olarak da ifade edilebilir. Öte yandan ebeveyn reddi, anne ve babaların şefkat, sıcaklık ve sevgi göstermemenin yanı sıra, çocuğu inciten çeşitli davranışlarda bulunmaları ya da kabul edici olmayan duygular ifade etmeleri anlamına gelmektedir. Ebeveyn Kabul-Ret Kuramı sosyal, kültürel, ırksal veya etnik bağlamdan ve cinsiyetten bağımsız olarak, algılanan ebeveyn reddine verilen tepkinin evrensel olduğunu varsaymaktadır (Khaleque ve Rohner, 2002). Dolayısı ile teori, çocukların algıladıkları kabul edilme ya da reddedilme düzeyinin psikolojik gelişimleri ve kişilikleri üzerinde yaratabileceği sonuçları evrensel olarak açıklamaya çalışmaktadır. Rohner’e (2004) göre, ebeveynler çocukların reddedildiklerini algılamasına 4 yolla neden olabilir. Reddetmenin bu 4 farklı boyutu kısaca sıcaklık ve sevgi yoksunluğu, düşmanlık ve saldırganlık, kayıtsızlık ve ihmal ve son olarak ayrışmamış ret olarak adlandırılmaktadır. Sıcaklık ve sevgi yoksunluğu boyutu duygusal sıcaklığın fiziksel ya da sözel olarak ifadesinin eksikliği anlamına gelmektedir. Bu durumda ebeveynler soğuk ve duygusuz davranır ve sarılma, öpme, gülümseme ve destekleyici sözler söyleme gibi davranışlarda çok az bulunur veya hiç bulunmazlar. İkinci boyut, anne-babaların öfke, nefret veya kin gibi bileşenleri içeren düşmanlık duygularının varlığını içerir. Ebeveynler bu duygular ile hareket ederek fiziksel ya da sözel olarak saldırgan davranışlarda bulunabilirler. Bu davranışlara bazı örnekler fiziksel şiddet uygulama, alay etme, aşağılayıcı sözler söyleme ya da ağır eleştirilerde bulunma olarak verilebilir. Üçüncü olarak, ebeveynler çocuklara fiziksel ve psikolojik olarak ulaşılamaz hissettirdiklerinde ya da çocuğun davranışlarına karşı tepkisiz olduklarında ve 11 çocuğun fiziksel, duygusal ya da sosyal ihtiyaçlarıyla yeterince ilgilenmediklerinde kayıtsızlık ve ihmal göstermiş olurlar. Son olarak ortada belirgin bir sevgi eksikliği, saldırganlık ya da kayıtsızlık olmasa da çocuklar bazen ebeveynlerinin kendilerini sevmediklerini ya da önemsemediklerini hissedebilir. Bu durum ayrışmamış reddetme olarak tanımlanmaktadır (Rohner, 2004). Ebeveynlerin yukarıda belirtilen dört sınıftaki kabul ya da ret davranışları çocukların sembolik olarak “Ebeveyn(ler)im beni seviyor ve kabul ediyor ya da sevmiyor ve kabul etmiyor” mesajını almasına neden oluyor gibi görünmektedir (Khaleque, 2013). Algılanan ebeveyn reddinin yanı sıra bu boyutların her biri de ayrı ayrı genel psikolojik uyumsuzluk ile ilişkili görünmektedir. Güncel bir boylamsal çalışmanın bulguları, bu 4 farklı boyuttaki ebeveynlik davranışlarının çocukların dışsallaştırma sorunları (davranış bozuklukları, saldırganlık, şiddet vb.) ve içselleştirme sorunlarıyla (depresyon, kaygı bozuklukları vb.) ilişkili olduğunu göstermektedir (Rothenberg ve ark., 2022). Bu sonuçlar hem anneler hem de babalar için geçerlidir. En az bir ebeveyn tarafından boyutların birinde kendi kültürlerinin ortalamasının üzerinde reddedildiğini algılayan çocukların daha yüksek düzeyde dışsallaştırma ve içselleştirme sorunları yaşadığı görülmüştür. Khaleque (2017) tarafından gerçekleştirilen geniş bir meta-analiz çalışmasında ise ebeveyn reddinin düşmanlık/saldırganlık bileşeninin çocukların düşmanca ve saldırgan davranışları ile pozitif ve psikolojik uyum içeren davranışları ile negatif ilişkili olduğu bulunmuştur. 17 ülkeden 24.003 katılımcının yer aldığı 102 çalışmayı kapsayan ve hem çocukların güncel olarak algıladıkları hem de yetişkinlerin çocukluk dönemi için algıladıklarını hatırladıkları ayrışmamış ret ile psikolojik uyum arasındaki ilişkileri inceleyen bir meta-analiz çalışmasında ise annenin ve babanın ayrışmamış reddinin genel psikolojik uyumsuzluk ile önemli ölçüde ilişkili olduğu vurgulanmıştır (Ali ve ark., 2019). Sonuç olarak çocukların ebeveynlerinden gördüklerini düşündükleri sıcaklık düzeyinin ve bu sıcaklığın ne yolla gösterildiğinin ya da gösterilmediğinin yetişkinlik dönemindeki pek çok duygusal ve davranışsal belirti ile ilişkili olduğu görülmektedir. 12 1.1.2. Kişilerarası Kabul-Ret Kuramı 1960'lardan itibaren, Ebeveyn Kabul-Ret Kuramı çoğunlukla ebeveyn kabulü ve reddi hakkındaki algının çocukluk, ergenlik ve yetişkinlik dönemlerindeki uyumla nasıl ilişkili olduğuna odaklanmıştır (Rohner, 1975). Ancak 2000 yılına gelindiğinde, söz konusu kuram yaşam boyunca kurulan diğer önemli kişilerarası ilişkileri de içine alacak şekilde genişletilmiştir. Kuramsal olarak yaşanan bu değişim, ebeveynlere odaklanan kuramın yeniden adlandırılmasına ve Kişilerarası Kabul-Ret Kuramı ismini almasına neden olmuştur (Rohner, 2021). Kuramın güncel hali, kişiler arası kabul ve reddin nedenleri ve etkilerini yaşam boyu gelişimsel bir bakış açısı ile ele almaktadır. İsim değişikliği ve kapsamdaki genişlemeye rağmen teorinin önemli bir bölümü çocukların ebeveyn reddi algılarının ve yetişkinlerin çocukluktaki ebeveyn reddi hatıralarının sonuçlarını ve diğer bağıntılarını içermeye devam etmektedir (Rohner ve Lansford, 2017). Kişilerarası Kabul-Ret Kuramı’nın temel varsayımlarından biri çocukluk döneminde ebeveynler ya da bakım veren diğer kişiler tarafından algılanan kabul ya da reddedilmenin etkilerinin uzun ömürlü olduğu ve genellikle yetişkinlikteki yakın ilişkilere yansıdığıdır (Rohner, 2021). Daha önce de açıklandığı üzere, bu varsayım Ebeveyn Kabul-Ret Kuramı’nda da paylaşılmaktadır. Kişilerarası Kabul-Ret Kuramı aynı zamanda yetişkinlerin, hayatlarının bir döneminde yakın ilişki içinde oldukları biri tarafından kabul edilme ya da reddedilme algılarının, psikolojik uyum ya da uyumsuzluk biçimleri ile ilişkili olabileceğini öne sürmektedir (Khaleque ve Ali, 2017). Öte yandan bazı bireylerin çocukluk döneminde algıladıkları ebeveyn reddi ile daha iyi başa çıktıkları, yetişkinlikte reddin etkisini daha az hissettikleri ve yine bazı bireylerin yetişkinlik dönemlerinde kişilerarası ret ile daha iyi başa çıktıkları gözlemlenmektedir (Rohner ve Carrasco, 2014). Kişilerarası Kabul-Ret Kuramı, ayrışmamış bir benlik duygusuna, yüksek düzeyde özerkliğe ve duyarsızlaşma becerisine sahip bireylerin kişilerarası reddedilmeyle daha iyi başa çıkabileceklerini öne sürmektedir (Rohner, 2021). Kişilerarası kabul ya da reddin de algılanan ebeveyn reddine benzer biçimde 4 bileşenden oluşacak şekilde açıklanabileceği kapsamlı araştırmalar sonucu ortaya konmuştur (Rohner ve Lansford, 2017). Başka bir deyişle, bireyler ırk, dil, 13 cinsiyet gibi tanımlayıcı koşullardaki farklılıklardan bağımsız olarak kendileri için önem teşkil eden kişiler tarafından kabul edildiklerini veya reddedildiklerini dört farklı davranış biçiminin çeşitli kombinasyonları şeklinde anlamakta ve tanımlamaktadırlar (Rohner, 2021). Algılanan ebeveyn reddinin de bileşenlerinden olan boyutların ilki sıcaklık/sevgi boyutu kişilerarası düzlemde övgü veya iltifat içeren sözler söyleme, sarılma ya da öpme gibi sevecen davranışları içermektedir. İkinci boyut olan düşmanlık/saldırganlık boyutundaki kişilerarası örnekler, hakaret etmek, bağırmak, kaba jest ve mimikler sergilemek ve fiziksel şiddet göstermek olabilir. Kayıtsızlık/ihmal boyutu, fiziksel veya psikolojik olarak ulaşılamaz olmayı veya kişinin ihtiyaçlarını görmezden gelmeyi içerir. Son olarak, farklılaştırılmamış ret boyutu ise tutarlı bir sıcaklık eksikliği, saldırganlık veya ihmalkârlık olmamasına rağmen yine de bireylerin önemsemediklerini algılamaları ile karakterize edilir (Rohner ve Lansford, 2017). Bireylerin kişilerarası ilişkilerde hissettikleri kabul ortak olarak bazı unsurları içerse de aslında kişilerin kategorik olarak kabul ya da ret ile karşılaşmadığını belirtmek önemlidir. Ebeveyn Kabul-Ret Kuramı’nda da üzerinde durulduğu üzere, ilişkilerdeki genel davranışlar sıcaklık boyutundaki sürekliliğin bir noktasına karşılık gelmektedir (Rohner, 2021). Yani, kişilerarası kabul ve ret, ebeveyn kabul-reddi ile benzer şekilde kişiler arası ilişkilerin sıcaklık boyutunu oluşturacak şekilde tanımlanmıştır. Elbette ki bu kişilerarası ilişkilere, ebeveyn ile çocuk ilişkisi de dahildir. Kurama göre bireyler önemli diğerleriyle olan ilişkilerinde sıcaklık boyutundaki konuma göre, değişen derecelerde kabul ya da reddedilme yaşarlar. Sıcaklık boyutu, bireylerin diğer kişiyi önemsediklerini veya önemsemediklerini ifade etmek için gösterdikleri fiziksel ve sözlü tepkilere odaklanır ve genel olarak bireyler arasındaki duygusal bağın kalitesiyle ilişkilidir. Sürekliliğin kabul ucu, bir bireyin diğerine karşı ifade edebileceği şefkat, sıcaklık, önemseme, destek veya sevgi gibi olumlu duygu ve davranışları içerirken diğer ucunda bu olumlu duygu ve davranışların eksikliğinin yanı sıra çeşitli incitici davranışları da içerebilir (Rohner, 2021). 14 1.1.3. Algılanan Ebeveyn Reddi ve Psikolojik Semptomlar Bireylerin ebeveynleri tarafından reddedildiklerine yönelik algısı, çocukluk dönemi yaşantılarının önemli bileşenlerinden biridir ve tüm gelişim süreçlerini etkileme potansiyeline sahiptir. Bahsedilen bu etkinin bireylerde çeşitli psikolojik semptomların oluşumu için uygun bir altyapı oluşturabileceği düşünülmektedir (Rohner ve Britner, 2002). Repetti ve ark., (2002) çatışma ve saldırganlığın sıkça görüldüğü; soğuk, destekleyici olmayan ve ihmalkâr yapıdaki ebeveyn özelliklerinin, duygu işleme ve sosyal yeterliliği de kapsayan psikososyal işleyişte ve strese yanıt vermekten sorumlu biyolojik düzenleyici sistemlerde bozulmalar yaratabileceğini belirtmiştir. Ayrıca bu bozulmaların alkol ve madde bağımlılığına yatkınlığın yanı sıra çeşitli psikolojik semptomlar ve kronik hastalıklar için risk faktörü olduğu dile getirilmiştir. Yang ve ark., (2019) da hem kadınlar hem de erkekler için algılanan ebeveyn reddini agresif davranışlar, uyuşturucu madde kullanımı ve aşırı alkol gibi sağlık açısından riskli davranışlar ile ilişkilendirmiştir. 2024 yılında yayınlanan güncel bir çalışmada ise algılanan ebeveyn reddinin depresyona daha duyarlı olma ve oyun oynama bozukluğu ile ilişkili olduğu sonucuna ulaşılmıştır (Glavak-Tkalić ve ark., 2024). Khaleque ve Rohner (2002) farklı kültürlerde gerçekleştirilen ebeveyn kabul reddi ile ilgili çalışmaları dahil ettikleri bir meta analiz çalışmasında hem anne hem de babadan algılanan ebeveyn reddinin davranım bozuklukları, madde bağımlılığı ve depresyon gibi psikolojik semptomlara yatkınlığı arttırdığı sonucuna ulaşmışlardır. Bu çalışmada ayrıca ebeveyn reddi ile psikolojik uyum arasında negatif bir ilişki olduğu bulgusuna ulaşılmıştır. Yani birey ne kadar yüksek düzeyde reddedildiğini algılarsa psikolojik uyumu da o kadar düşük olacaktır. Ailenin kabul ve kontrol düzeyinin depresyon ile ilişkili önemli etmenlerden biri olduğu bulgusu boylamsal bir çalışma ile de desteklenmiştir (Feng ve ark., 2009). Çalışmada düşük ebeveyn kabulünün gözlemlenen negatif duygularda ve depresif belirtilerde artışla ilişkili olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Quirk ve ark. (2015), benzer şekilde algılanan ebeveyn reddinin daha yüksek düzeyde olduğu kişilerin daha fazla depresif semptom gösterdiğini ve bu semptomlardan kaynaklı olarak daha fazla kendilerini engelleme davranışlarında bulunduklarını 15 raporlamışlardır. Çalışmada ek olarak algılanan ebeveyn reddinin daha ciddi, tekrarlayan ve çeşitlik gösteren biçimlerde kendini yaralama davranışları ile ilişkili olduğu bulgusuna ulaşılmıştır. Araştırmalar yalnızca ebeveyn reddinin psikolojik semptomlarla ilişkili olduğunu değil, aynı zamanda ebeveyn kabulünün de daha yüksek işlevsellik ile ve çeşitli biçimlerde daha yüksek psikolojik ve fiziksel sağlık ile ilişkili olduğunu göstermektedir (Khan ve ark., 2011). Khaleque (2013), farklı kıtalardaki on altı ülkeden on iki binden fazla bireyi kapsayan meta-analiz çalışmasında algılanan ebeveyn sıcaklığının, yani daha fazla kabulün evrensel olarak çocukların bağımsızlık, benlik saygısı, öz yeterlilik, duygusal duyarlılık ve istikrar dahil olmak üzere psikolojik uyum ve olumlu kişilik eğilimleri ile önemli ölçüde ilişkili olduğunu göstermiştir. Bu duruma ek olarak, ebeveyn sıcaklığı deneyiminin dünya genelinde cömertlik, yardımseverlik ve empati kurma gibi prososyal davranışlarının gelişimiyle ve yetişkinlik dönemindeki genel refah duygusu ve olumlu psikolojik sağlıkla ilişkili olma eğiliminde olduğu görülmektedir (Rohner ve Khaleque, 2013). Farklı bir araştırmada dokuz ülkeden binden fazla aileden üç yıl boyunca toplanan verinin boylamsal analizi ile elde edilen bulgular, daha yüksek algılanan ebeveyn reddinin içselleştirme ve dışsallaştırma davranışlarında artış ile ve prososyal davranışta düşüş ile ilişkili olduğu sonucuna ulaşılmıştır (Putnick ve ark., 2015). Türkiye örnekleminde de algılanan ebeveyn kabul ya da ret düzeyi ile psikolojik semptomlar arasında ilişki olduğu sonucuna ulaşan çeşitli çalışmalar gerçekleştirilmiştir (örn. Bayat, 2015; Temelcioğlu-Tunalı, 2020). Yakın (2011), olumsuz ebeveyn davranışlarının uyumsuz kişilik yapılarını ve psikopatoloji belirtilerini yordadığı ve ayrıca algılanan ebeveyn reddi ile psikopatoloji belirtileri arasındaki ilişkide mükemmeliyetçiliğin aracı rol oynadığı sonucuna ulaşmıştır. Bu sonuçların hem anne reddi algısı hem de baba reddi algısı için geçerli olduğu görülmüştür. Benzer şekilde Kılıç-Yıldız ve Dağ (2017), çocukluk döneminde algılanan ebeveyn reddinin üniversite öğrencilerinin depresyon düzeylerinin anlamlı bir yordayıcısı olduğu bulgusuna ulaşmıştır. Üniversite öğrencileri ile gerçekleştirilen ve ebeveyn ret düzeyi ile psikolojik semptomlar arasında ilişki 16 olduğu sonucuna ulaşılan farklı bir çalışmada aynı zamanda erkek öğrencilerin algıladıkları baba ret düzeyinin kadın öğrencilerden anlamlı şekilde daha yüksek olduğu bulunmuştur (Şenel ve Çakmak-Tolan, 2022). Özbiler ve ark., (2019) ise çocukluktaki anne kabul düzeyinin yetişkinlikteki öznel iyi oluşun ve daha az olumsuz duygulanımın anlamlı bir yordayıcısı olduğu sonucuna ulaşmışlardır. Bu sonuçlar Dwairy'nin (2010) yaklaşık üç bin kişiden veri toplayarak ebeveyn reddini psikolojik bozukluklarla ve ebeveyn kabulünü daha iyi psikolojik uyum ile ilişkilendirdiği kültürlerarası çalışmanın bulguları ile de desteklenmektedir. Pek çok farklı kültürde yapılan benzer çalışmalarla da gösterildiği üzere, çocukluk döneminde içinde bulunulan aile ortamı ve ebeveynlerden görülen kabul düzeyi, yaşam boyu psikolojik ve fiziksel sağlığı anlamak için hayati bağlantıları temsil etmektedir. Ebeveyn Kabul-Ret Kuramı’nın başa çıkma alt alanının da varsaydığı üzere bazı psikolojik değişkenler bu bağlantıları güçlendirirken bazıları da koruyucu bir işlev üstlenmektedir. Bu durum, ebeveyn reddi ile psikolojik semptomlar arasındaki ilişkinin doğasını açığa çıkarma yönünde bir gerekliliği beraberinde getirmektedir. Bu nedenle bu çalışmada ebeveyn kabul ya da ret düzeyinin psikolojik semptomlar ile ilişkisinde aracı ve düzenleyici rol oynayan değişkenlerin incelenmesi planlanmıştır. Söz konusu değişkenler dürtüsellik, aleksitimi ve duygu düzenleme güçlüğü olarak belirlenmiştir. Değişkenlerle ilgili ayrıntılı bilgi bölümün devamında sunulmaktadır. 1.2. DÜRTÜSELLİK 1.2.1. Dürtüselliğin Tanımı Dürtüsellik, düşünce ve davranışların kontrolü ile ilişkili olarak kavramsallaştırılmakta ve en geniş anlamı ile yeterince düşünmeden hareket etme ya da hareketleri kontrol edememe olarak tanımlanmaktadır (Dickman, 1993; Moeller ve ark., 2001). Kavram, zaman içerisinde biyolojik ve psikolojik bakış açısı ile çeşitli şekillerde incelenmiştir. Örneğin Eysenck, (1993) dürtüselliği bir karakter özelliği olarak incelemiş; planlanmamış riskli davranışlar ve aşırı hızlı karar verme ile bağlantılı bir kişilik boyutu olarak görmüştür. Nigg ve ark. (2005) 17 da benzer şekilde dürtüselliği, düşünceli tepki vermenin mümkün ve görece uygun olduğu durumlarda aceleci tepki verme eğilimi olarak tanımlamıştır. Herman ve ark. (2018) benzer bir bakış açısını “spontanlığın düşünceye göre göreceli baskınlığı ile karakterize edilen bir dizi davranış kümesi” olarak ifade etmişlerdir. Dickman (1993) ise bu tanımlarda genel olarak yer alan dürtüsellik özelliklerini işlevsiz dürtüsellik olarak adlandırmış ve işlevsiz dürtüselliği “aynı beceri ve bilgi düzeyine sahip çoğu bireye kıyasla daha az düşünerek harekete geçme” olarak tanımlamıştır. Stanford ve arkadaşlarına (2009) göre, dürtüsellik özelliği temel olarak bir kişinin düşünce ve davranışlarını, bulunduğu ortamın taleplerine uyacak biçimde düzenleyebilme becerisinin ne kadar olduğu ile ilişkili görünmektedir. Sonuç olarak, biyopsikososyal bir bakış açsısı ile dürtüsellik teriminin kapsamlı bir kavramsallaştırılması, davranışın olumsuz sonuçlarına karşı duyarlılıkta azalma, davranışın sonuçlarını dikkate alamama ve iç ya da dış dünyadan gelen uyaranlara anında ve plansız tepki verme bileşenleri doğrultusunda yapılabilir (Moeller ve ark., 2001). Bu tanımda da yer alan plansız eyleme geçme bileşeni, kompulsif davranıştan ve eylemin sonuçlarını doğru değerlendirememe anlamına gelen bozulmuş muhakemeden daha farklı bir yapıdadır (Bakhshani, 2014). Üzerinde durulan tanımlar arasında küçük farklar mevcut olsa da dürtüselliğin, olası sonuçları değerlendirmek ve buna göre karar vermek için yeterli vakit varken dahi gerçekleşebilen ani ve plansız bir eylemi içerdiği konusunda fikir birliği olduğu görülmektedir. Bu anlamda dürtüsellik özelliğini, kişinin davranışsal örüntüsünün bir parçası olarak değerlendirmek mümkündür. Başka bir deyişle, dürtüsellik yaygın bir karakter özelliği olarak değerlendirilebilir (Barratt, 1987) ve böylece terim kişilikteki olağan bireysel farklılıkları vurgulamak için kullanılabilir (Evenden, 1999). Yani, her birey az ya da çok dürtüsellik özelliği göstermektedir (Bakhshani, 2014; Evenden, 1999). Bunun yanında dürtüsellik klinik popülasyonlardaki kişilik patolojisini açıklamakla ilgili olarak da kullanılabilen bir terimdir (Stanford ve ark., 2009) ve çok sayıda çalışma ile dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, davranış problemleri, kişilik bozuklukları, bipolar bozukluk, alkol ve madde kötüye kullanımı ve yeme bozuklukları gibi 18 psikopatolojiler ile ilişkilendirilmiştir (Chamorro ve ark., 2012; Evenden, 1999; Moeller ve ark., 2001). Barratt (1985) dürtüselliği motor, dikkat ve planlamama olmak üzere 3 boyutlu bir yapı olarak kavramsallaştırmıştır. Motor dürtüsellik düşünmeden harekete geçmeyi, dikkatte dürtüsellik karar vermede aşırı hızı ve planlamada dürtüsellik geleceğe yönelik düşüncelerde azalmayı ifade etmektedir. Daha sonra Patton ve ark. (1995), Barratt’ın kavramsallaştırmasını dikkate alarak gerçekleştirdikleri çalışmada dürtüselliğin bileşenlerini anlık hareket etme, eldeki işe odaklanmama ve son olarak planlama yapmama ve dikkatli düşünmeme olarak adlandırmış ve 3 boyutlu yapıyı desteklemiştir. Bu çalışmada dürtüselliği ifade etmek için öncelikli olarak Barratt’ın bu 3 boyutlu dürtüsellik kavramsallaştırması kullanılacağı için sıradaki bölümde dürtüselliğin bu 3 bileşenine detaylı olarak yer verilmiştir. 1.2.2. Dürtüselliğin Bileşenleri Barratt dürtüselliği eylem odaklı kişiliğin bir parçası olarak kavramsallaştırmıştır (Patton ve Stanford, 2012). Bu kişilik tipi dışadönüklük, heyecan arayışı ve inhibisyon eksikliği gibi kişilik özelliklerini ve dolayısı ile hızlı tepki verme, risk alma, düşünmeden hareket etme ve planlama eksikliği gibi davranış örüntülerini içermektedir (Patton ve Stanford, 2012). Öncelikle Barratt (1985) tarafından öne sürülen ve daha sonra Patton ve ark. (1995) tarafından desteklenip kavramsallaştırılan üç bileşenli yapıdaki motor dürtüsellik, söz konusu davranış kalıplarından hızlı tepki vermeyi ve anlık hareketteki artışı vurgulamaktadır. Bu bileşen aynı zamanda hızlı ve sürekli motor aktiviteyi ve eylemi durdurmakta ya da engellemekte zorluk çekmeyi de içerebilmektedir (Barratt ve ark., 2004). Yani motor dürtüsellik özelliği ile eylemler için sabır gösterme becerisi arasında negatif ilişki olduğu gözlemlenmektedir (Patton ve ark., 1995). Motor dürtüsellik bileşeni yürütücü işlevler açısından değerlendirildiğinde ise “ince algısal-motor görevlerdeki performansla ilgili olarak sıralı bilgilerin işlenmesi” becerisi ile ilişkili görünmektedir (Barratt ve ark., 2004). Bilişsel karar vermedeki hızı ifade eden dürtüselliğin ikinci bileşeni öncelikle Barratt (1985) tarafından bilişsel dürtüsellik olarak adlandırılmış, daha sonra 19 Patton ve ark. (1995) dikkatte dürtüsellik ismini kullanmışlardır. Dürtüselliğin faktör yapısının ortaya koyulması hedeflenen çalışmada dikkatte dürtüselliğin dikkat ve bilişsel istikrarsızlık ile bağlantılı olduğu sonucuna ulaşılmıştır (Patton ve ark., 1995). Burada dikkat, eldeki göreve odaklanabilmeyi ve girici düşünceler, yarışan düşünceler gibi düşünce kontrolündeki zorluklara karşı bilişsel istikrarı ifade etmektedir. Ek olarak bu çalışmada dürtüselliğin “bilişsel dürtüsellik” diye bir bileşeninin olduğunu söylemenin doğru olmayacağını çünkü dürtüsel düşünce yapısının zaten bir bütün olarak dürtüselliğin bilişsel bileşenini oluşturduğunu, bu faktörün daha çok dikkat süreçleri ile ilişkili olduğunu belirtmişlerdir. Barratt’ın modeline göre üçüncü bileşen olan planlamada dürtüsellik, dikkatli bir biçimde düşünme ve planlamayı içeren öz kontrol ve zor bilişsel görevleri çözmekten zevk almayı içeren bilişsel karmaşıklık yapılarını içermektedir (Patton ve ark., 1995). Yani planlamada dürtüselliği yüksek olan kişilerin uzun bilişsel görevlerden zevk almıyor olmaları ve genellikle planlama yapmadan eyleme geçme eğiliminde olmaları beklenir. Planlamada dürtüsellik özelliğinin biyolojik olarak ödül/ceza duyarlılığı ile ve sosyal olarak bağlamsal işaretleri değerlendirme güçlüğü ile ilişkili olduğu düşünülmektedir (Barratt ve ark., 2004). Ödül/ceza sistemindeki duyarlılık, kişiler için ilerleyen zamanda elde edilebilecek daha yüksek bir ödüldense hızlı bir şekilde elde edilecek daha düşük bir ödülü seçmeyi kolaylaştırmakta ve dürtü kontrolünü zorlaştırmaktadır (Ainslie, 1975). Barratt dürtüsellik modelinin planlama ile ilişkili bileşenini açıklarken dürtüsel kişilerin ileriyi planlayamamalarının yanı sıra hızlı bir bilişsel tempoya ve düşünce hızına sahip olduklarını da vurgulamıştır (Stanford ve Barratt, 1996). Bu bağlamda düşününce, dürtüsel kişilerin plan yapmama özelliklerinin çok hızlı ve dolayısıyla sıklıkla hatalı karar almaktan da kaynaklanıyor olabileceği görülmektedir (Patton ve Stanford, 2012). Yani plan yapma becerisindeki düşüş aynı zamanda tepki hızındaki artış ve bilişsel karar vermedeki hız ile de ilişkili görünmektedir. Bu bağlantıdan da anlaşıldığı üzere, dürtüselliğin bileşenlerini birbirinden tamamen ayırmak zordur. Yine de bu üç bileşenli yapının bilişsel ve davranışsal olarak dürtüsel özelliklerin farklı bölümlerini vurguladığı ve bütün olarak dürtüsellik özelliğini başarılı şekilde kapsadığı düşünülmektedir. 20 1.2.3. Algılanan Ebeveyn Reddi ve Dürtüsellik Dürtüselliğin sosyal boyutu göz önüne alındığında, bu özelliğin temelde aile içinde oluşan öğrenilmiş bir davranış örüntüsü olduğu düşünülebilir (Bakhshani, 2014). Aile içinde çocuklar arzu ettikleri şeyleri elde etmek için hemen tepki vermeyi öğrenebilirler ve bu durum çocukları eylemin özellikle uzun vadeli sonuçlarını değerlendirme becerisinden yoksun bırakabilir (L’Abate, 1993). Özellikle soğuk, ihmalkâr ve katı aile ortamlarında davranışın olası sonuçları üzerine konuşma fırsatı ender olarak bulunur ve böylece dürtüsel davranış önemli ölçüde pekiştirilebilir. L’Abate (1993) tarafından öne sürülen Dürtüselliğin Aile Teorisi’ne göre, dürtüsel davranış istismarcı, ilgisiz ya da tepkisel ebeveyn stillerine bağlı olarak öğrenilir. Bu tarz ebeveyn tutumları temelde karşıtlık ve anındalık, yani anında ve hızlı şekilde karşı eyleme geçme ile karakterize edilen davranışları içerir ve çocukta da bu davranışların geliştirilmesine neden olur. Daha sonra bu davranışlar aileden dış dünyaya doğru aktarılır ve çocuğun farklı ortamlarda dürtüsel davranışlar üretme eğiliminde artış olur. Yani dürtüsel davranış sadece aile içinde kalan bir davranış olmaktan çıkıp tüm sosyal ilişkilere yayılabilir. Algılanan ebeveyn reddi kavramının soğuk ve saldırgan davranışlar, tepkisizlik ve ulaşılamaz olma bileşenleri, Dürtüselliğin Aile Teorisi’nin iddiaları ile birlikte ele alındığında, algılanan ebeveyn reddinin dürtüselliğin yordayıcılarından biri olabileceği düşüncesi oluşmaktadır. Chen ve ark. (2021) ebeveyn reddi ve ergenlerin problemli cep telefonu kullanımı arasındaki ilişkiyi araştırdıkları çalışmalarında ebeveyn reddi ve dürtüsellik arasındaki ilişkinin anlamlı olduğu bulgusuna ulaşmışlardır. Ran ve ark. (2021) da Çin Halk Cumhuriyeti’nde gerçekleştirdikleri bir çalışma sonucunda ebeveynlerden görülen düşük düzeyde sıcaklık ile ergenlikte kendine zarar verme davranışlarının anlamlı düzeyde ilişkili olduğunu, ayrıca dürtüsellik değişkeninin anneden görülen reddetme ve aşırı korumanın, kendine zarar verme davranışı ile ilişkisinde aracı rol oynadığını belirtmişlerdir. 21 Türkiye’de ergenler üzerinde gerçekleştirilen bir çalışmada anne ve babanın kabul/ilgi düzeyinin ve kontrol/denetleme düzeyinin dürtüsellik ile ilişkili olduğu sonucuna ulaşılmıştır (Gözegir, 2020). Bu bulguların yanı sıra alanyazında algılanan ebeveyn reddi ve dürtüsellik ilişkisinin doğrudan araştırıldığı çalışmaların oldukça kısıtlı olduğu görülmüştür. Dürtüsellik ve psikolojik semptomlar arasındaki güçlü ilişki göz önünde bulundurulduğunda bu ilişkinin test edilmesinin klinik psikoloji alanyazını açısından önemli olduğu düşünülmektedir. Bu nedenle hem algılanan ebeveyn reddi ve dürtüsellik arasındaki ilişkiyi hem de dürtüselliğin algılanan ebeveyn reddi ve psikolojik semptomlar arasındaki ilişkideki düzenleyici ve aracı rolünü test etmek bu çalışmanın amaçları arasında belirlenmiştir. 1.3. ALEKSİTİMİ 1.3.1. Aleksitiminin Tanımı Aleksitimi, duyguları tanımada, tanımlamada ve hayal kurmada zorluk ile karakterize edilen bir kişilik özelliğidir (Dereboy, 1990a). Aleksitimi kelimesi ilk olarak Sifneos, (1973) tarafından duygunun deneyimlenmesinde eksiklik yaşayan ve duygularını tanımlamak için uygun kelimeleri bulmakta belirgin bir biçimde zorlanan kişiler için kullanılmıştır. Sifneos, duygu ifadesinde güçlük yaşayan bu kişilerin aynı zamanda düşlem kurmakta zorlanma ile de ilişkili olarak faydacı düşünce tarzına sahip olabildiklerini ve stresli durumlardan kaçınmak için eyleme geçme eğilimi gösterebildiklerini belirtmiştir. Bermond (1997) ise aleksitimiyi tam bir duygusal yetersizlik olarak tanımlamış, aleksitimik bireylerin çeşitli duyguları deneyimleyemediğini, duygular arasında ayrım yapamadığını, duyguları analiz edemediğini, söze dökemediğini ve yansıtamadığını belirtmiştir. Güncel araştırmalar da aleksitimik bireylerin duygularını sözel olarak ifade etmekte zorlanmanın yanı sıra, duyguların bilişsel olarak işlenmesinde ve dolayısı ile ayrıştırılıp düzenlenmesinde eksiklik yaşadıkları sonucuna ulaşmışlardır (Luminet ve ark., 2021; Mehta ve ark., 2024; Preece ve ark., 2023). 22 Aleksitimi kavramı tanımlandıktan sonra bunun strese bağlı ortaya çıkan durumsal bir özellik mi yoksa bir kişilik özelliği mi olduğu yönünde çeşitli tartışmalar yaşanmış olsa da güncel durumdaki genel kanı istikrarlı bir kişilik özelliği olarak görülebileceği yönündedir (Martínez-Sánchez ve ark., 2003). Luminet ve ark., (2021) aleksitimi özelliğinin biliş ve duygu arasındaki etkileşimde merkezi rol oynayan bir kişilik boyutu olduğunu vurgulamaktadırlar. Gaggero ve ark. (2020) ise aleksitimi teriminin duygusal farkındalık eksikliği ile karakterize edilen bir kişilik yapısını ifade ettiğini belirtmişlerdir. Martínez-Sánchez ve ark. (2003) boylamsal bir çalışma ile kişilerin hayatlarındaki stres etkenlerindeki dalgalanma esnasında duygusal ve fiziksel sıkıntı ölçümlerinin önemli ölçüde değiştiği fakat aleksitimi düzeylerinin aynı kaldığı sonucuna ulaşmışlardır. Yani aleksitimi düzeyi, durumsal değişkenlerden çok fazla etkilenmiyor gibi görünmektedir. Aleksitimi özelliğinin genel popülasyonda normal dağılım gösteren sürekli bir değişken olduğu sonucuna ulaşan çalışmalar da yapının yerleşik doğasını doğrulamış ve kişilik özelliği olarak görülebileceği düşüncesini güçlendirmiştir (Franz ve ark., 2008). Sonuç olarak aleksitimiyi, hem genel popülasyonda az ya da çok belirli miktarlarda görülen hem de klinik popülasyonlarda paylaşılan, yani çeşitli psikopatolojilerde ortak bir etmen olarak var olan, yerleşik bir kişilik yapısı olarak betimlemek uygun olacaktır (Gaggero ve ark., 2020). 1.3.2. Aleksitimi Kavramının Tarihçesi Aleksitimi, başlangıçta psikosomatik belirtileri olan kişilere özgü bir kavram olarak düşünülmüştür. Psikosomatik belirtileri olan kişiler için MacLean (1949) bu kişilerin duyguları söze dökmede zihinsel yetersizlikleri olduğunu, Freedman ve Sweet (1954) “duygu cahilleri” olduklarını, Marty ve M’Uzan (1963) ise bu kişilerin somut ve şimdiye yönelik düşündüklerini ve hayal kurmaktan yoksun olduklarını öne sürmüşlerdir (akt. Dereboy, 1990). Klinik gözlemlere dayalı bu tanımlardan sonra Nemiah ve Sifneos (1970) 20 psikosomatik hastanın kayıtlarına bakarak duyguları tanımlamak ve söze dökmekte yaşanan güçlüğün ve düşlemden uzaklığın hastalar arasında yaygın olduğu sonucuna ulaşmışlardır. Son olarak 1973 yılında Sifneos, duyguları tanımakta, tanımlayıp söze dökmekte güçlük, 23 somut düşünme ve hayal kurma yoksunluğu ile karakterize olan aleksitimi kavramını tanımlamıştır. Psikosomatik belirtiler ile ilişkili olarak tanımlanan kavram zamanla psikanalitik alanyazının dışında da kullanılmaya başlamış ve kısa süre içerisinde başta travma sonrası bozukluklar, depresyon, yeme bozuklukları, kişilik bozuklukları ve madde bağımlılığı olmak üzere pek çok psikolojik belirti ile ilişkilendirilmiştir (Dereboy, 1990; Durak-Batıgün ve Büyükşahin, 2008; Goerlich, 2018). Aleksitimi ilk zamanlarda psikopatolojiler ile ilişkili klinik bir kavram olarak görülmüştür ve yapılan araştırmalar da bu yönde olmuştur. Bu dönemde aleksitimi ölçekleri de genel popülasyonda aleksitimi düzeyini belirlemek yerine belirli bir kesme puanı kullanarak aleksitiminin varlığını ya da yokluğunu ortaya koymaya yönelik tasarlanmıştır. Örneğin ilk aleksitimi ölçeklerinden olan Beth Israil Anketi (BIQ) ve Schalling-Sifneos Kişilik Ölçeği (SSPS) kesme puan kullanarak aleksitimik kişileri ayırt etmek amacı ile geliştirilmiştir (Sifneos, 1986). Günümüzde de en çok kullanılan öz bildirim ölçeklerden biri olan Toronto Aleksitimi Ölçeği de başlangıçta benzer amaç için geliştirilmiştir (Taylor ve ark., 1985). Dereboy (1990) psikiyatristlerin klinik gözlemleri ile Toronto Aleksitimi Ölçeğinden alınan puanın belirlenmiş bir kesme noktasının üstünde olması arasında aleksitimik özellikleri tespit edebilme açısından %83 oranında örtüşme olduğu bulgusuna ulaşmıştır. Zaman içerisinde aleksitiminin bir kişilik boyutu olarak görülebileceği ve hem klinik hem de klinik olmayan popülasyonda yaygın olarak belli düzeylerde bulunduğu görüşü alanyazında yaygınlaşmış ve aleksitimi ölçekleri de aleksitimi düzeyini belirlemeye yönelik olarak kullanılmaya başlamıştır. Dereboy, 1990 yılında aleksitimi kavramının Türkçe alanyazına kazandırılması açısından tarihsel önem teşkil eden tez çalışmasında aleksitimiden bir kişilik boyutu olarak bahsetmiştir. Çalışmada orijinali “alexithymia” olan kavramın Türkçesi için “aleksitimi” sözcüğünü kullanmanın uygun olacağı belirtilmiş ve bu öneri Türkçe alanyazında kabul görmüştür. Dereboy ayrıca sözcüğün Yunanca kökenini dikkate alarak, “a”, “lexis” ve “tymos” kelimelerinin sırası ile “yok”, “söz” ve “duygu” anlamlarına geldiği için terimin doğrudan karşılığının “duygular için söz yokluğu” olduğunu da belirtmiştir. Çalışmadaki renk körlüğü metaforu da 24 dikkate değerdir. Dereboy'a (1990) göre nasıl ki çeşitli biçimlerde tezahür eden renk körlükleri dolayısıyla herkes tüm renkleri aynı şekilde göremiyorsa aleksitimi, yani duygu körlüğü nedeni ile de herkes duyguları aynı şekilde ve aynı çeşitlilikte tanıyamamaktadır. Gerçekleştirilen deneysel bir çalışmada aleksitimi düzeyi düşük ve yüksek öğrenciler iki gruba ayrılmış ve çeşitli sözcükleri hatırlamaları istenmiştir (Luminet ve ark., 2006). Duygu açısından nötr sözcükleri her iki gruptaki öğrenciler de benzer düzeyde hatırlarken duygu yüklü sözcükleri aleksitimi düzeyi yüksek gruptaki öğrenciler anlamlı düzeyde daha az hatırlamıştır. Bu sonuç hem pozitif duygu sözcükleri için hem de negatif duygu sözcükleri için aynı olmuştur. Bu durum aleksitimi ile duygusal içeriği olan malzemeye erişme becerisindeki eksikliğin ilişkili olduğu şeklinde yorumlanabilir. Yani aleksitimi düzeyi yüksek kişiler gerçekten de “duygular için söz yokluğu” yaşamaktadırlar ve duygunun kendisi gibi sözcükler ve imgeler gibi sembolik temsillerine de uzaklardır (Luminet ve ark., 2006). Söz konusu araştırmanın sonuçları aleksitiminin duyguları tanımlama zorluğu ve somut düşünme bileşenleri için de kısmi bir açıklama getirmektedir. 1.3.3. Aleksitiminin Bileşenleri Aleksitimi, detaylı olarak tanımlanmaya başlandığı 1970’lerden itibaren 4 bileşenden oluşan bir yapı olarak düşünülmüştür (Nemiah ve ark., 1976; Taylor ve ark., 1991). Bu bileşenlerden ilki duyguları tanıyabilme ve bir diğeri duyguları tanımlama ve sözel olarak ifade etme ile ilişkilidir. Duyguları tanıyabilme bileşeni, bazı kaynaklarda aynı zamanda duygu ve bedensel duyumları ayırt edebilme becerisini de içerir (Gaggero ve ark., 2020). Aleksitimi düzeyi yüksek bireylerde hem somatizasyonun daha sık görüldüğü (Epözdemir, 2012; Okyayuz ve ark., 1991) hem de bu kişilerin duygusal belirtileri bedensel belirtiler olarak yorumlama eğiliminde olabildikleri (Kooiman, 1998; Papciak ve ark., 1985), hatta bazen duygusal belirtilerin hastalık belirtileri olarak algılanabildiği (Lumley ve ark., 2007; Messina ve ark., 2014) klinik gözlemler ve deneysel çalışmalar ile gösterilmiştir. Bu duruma getirilen açıklamalardan biri aleksitimi düzeyi yüksek bireylerin 25 duygusal uyarılmaya eşlik eden bedensel duyumlara fazla odaklandığı, böylece duyumlara karşı hassasiyetin arttığı ve duyumların güçlendiğidir (Messina ve ark., 2014; Taylor ve ark., 1991). Duyguları ifade etme bileşeni ise duyguların sözel ve görsel semboller başta olmak üzere sembolik ifadesindeki beceri eksikliğini tanımlar. Taylor ve meslektaşlarının (1991) kavramsallaştırmasına göre aleksitimi yapısının üçüncü bileşeni dışsal odaklı düşünme biçimini, yani iç yaşantıdan çok dışarıdaki durum ve olaylara odaklanmayı içerir. Dördüncü bileşen ise hayal gücü kısıtlılığı ve düşlem eksikliğini içerir. Bu durum aleksitimi düzeyi yüksek bireylerin kaygıyı ya da diğer negatif duyguları hayal kurma, imgeleme ya da planlama gibi yöntemler ile düzenlemekte zorlanmalarına neden olmaktadır (Parker ve ark., 1993). Bazı yazarlar aleksitimi kavramını tarif etmek için Taylor ve arkadaşlarının (1991) kullandığı dört boyutlu yapı yerinde üç boyutlu bir yapı kullanmışlardır. Bagby ve ark., (1994) bu 3 boyutu duyguları belirlemede zorluk, duyguları tarif etmede zorluk ve dışsal odaklı düşünme olarak adlandırmıştır. Motan ve Gençöz (2007) de benzer şekilde 3 boyutlu bir yapı önermiş fakat Bagby ve arkadaşlarından farklı olarak son boyutun hayal kurma yoksunluğu ile ilişkili olduğunu öne sürmüşlerdir. Ek olarak, Türkiye örnekleminden alınan verilerle gerçekleştirdikleri psikometrik testler sonucunda Totonto Aleksitimi Ölçeği-26 tarafından ölçülen aleksitimi boyutlarını açıklamak için 3 boyutlu yapının uygun olacağı sonucuna ulaşmış ve alanyazına uygun olarak boyutlara “duygu iletişiminde zorluk”, “duyguları tanıma ve tanımlamada zorluk” ve “hayal kurmaktan yoksun olma” isimlerini önermişlerdir. Farklı örneklemler ile test edilen farklı psikometrik ölçümler aleksitimi boyutları için farklı sonuçlar verse de alanyazında bu özelliğin öznel duyguları tanımada, anlamada ve bedensel duyumlardan ayrıştırabilmede zorluk, duyguları tanımlamada ve sembolik olarak ifade etmede zorluk, düşlemsel yaşamda zayıflık ve bilişsel olarak somut, gerçekçi ve dışsal odaklı düşünme bileşenlerini içerdiği yönünde bir fikir birliği vardır (Motan ve Gençöz, 2007; Parker ve ark., 1993). Aslına bakılırsa, alt boyutlara karar verirken yazarların farklı sonuçlara 26 ulaşmasının önemli bir nedeni genellikle bileşenleri farklı şekilde gruplandırmış olmalarıdır. 1.3.4. Algılanan Ebeveyn Reddi ve Aleksitimi Aleksitimi kavramının gelişiminde rol oynayan psikanalitik kuramcılar travmatik yaşantılar ya da ihmal gibi erken gelişimsel eksikliklerin aleksitimik özelliklerin oluşumuna ve yaşam boyu sürdürülmesine katkısını vurgulamıştır. Bu durum bazı kaynaklarda “birincil aleksitimi” olarak adlandırılmaktadır (Taylor ve ark., 1997). Bu bağlamda ebeveynler ile olumsuz etkileşimlerin birincil aleksitiminin gelişimine katkı sağlayabileceği düşünülmektedir (Goerlich, 2018; Wearden ve ark., 2003). Aleksitiminin etiyolojisine dair gelişimsel bakış açısı da benzer şekilde bireyin içinde büyüdüğü ortamda duygulara karşı nasıl yaklaşıldığının önemine işaret etmektedir. Bu bakış açısına göre, hangi durumlarda ne hissedilebileceği ve hissedilenlerin nasıl dile getirileceği bir öğrenme süreci olarak görülür. Buna bağlı olarak ebeveynlerin gelişimin herhangi bir aşamasında duygunun dile getirilmesini teşvik etmemiş ya da engellemiş olması aleksitimi gelişimini açıklayan faktörlerden biri olabilir (Hussain ve Ahmed, 2014). Yani, ailelerde duygu ifadesinin kısıtlanması çocuklarda duygulanımın kısıtlanmasına ve böylece aleksitiminin gelişimine neden olurken duygu ifadesinin cesaretlendirilmesi daha zengin duyguların deneyimlenmesine neden olabilir (Wearden ve ark., 2003). Duyguların sağlıklı bir şekilde ifade edilemediği, sosyal destek eksikliğinin olduğu ve aile işlevsizliğinin yüksek olduğu ailelerden gelen katılımcıların, sağlıklı ve destekleyici aile ortamına sahip katılımcılara oranla yüksek aleksitimi düzeyine sahip olma eğiliminde olduğunu destekleyen çeşitli araştırmalar mevcuttur (örn. Pope, 2007). Kench ve Irwin (2000), aleksitimi düzeyindeki düşük puanların ailedeki dışa vurumcu tarz ile yüksek düzeyde ilişkili olduğu bulgusuna ulaşmışlardır. Çalışmada ayrıca aleksitiminin bileşenlerinden biri olan duyguları tanımlamada zorluk faktörünün uyum düzeyi, çatışma, sosyallik ve ebeveynlik tarzı gibi aile ile ilgili değişkenler tarafından yüksek düzeyde yordandığı sonucuna ulaşılmıştır. Durak-Batıgün ve Büyükşahin'in (2008) Türkiye örnekleminde 27 gerçekleştirdikleri bir çalışmada aleksitimi düzeyi yüksek olan kişilerin hem kaygılı ve kaçıngan bağlanma puanlarının daha yüksek olduğu hem de bu kişilerin daha yüksek düzeyde psikolojik semptom gösterdiği bulgusuna ulaşmışlardır. Aleksitimi ile ilişkisi olduğu düşünülen aile ile bağlantılı faktörlerden biri de algılanan ebeveyn reddidir. Hussain ve Ahmed (2014), algılanan ebeveyn reddi ve aleksitimi arasındaki ilişkiyi araştırdıkları korelasyonel bir çalışmada hem anne için hem de baba için, yüksek algılanan ret puanlarının yüksek aleksitimi düzeyi ile anlamlı düzeyde ilişkili olduğu sonucuna ulaşmışlardır. Benzer şekilde Berenbaum ve James (1994), anne ya da babalarından düşmanlık gördüklerini ifade eden kişilerin duygularını tanıma ve tanımlamada anlamlı şekilde daha fazla zorluk yaşadığını ifade etmiştir. Pellerone ve ark. (2017), annenin ve babanın gösterdiği bakımın içeriğinin farklı aleksitimi alt boyutları ve toplam aleksitimi düzeyi üzerinde etkili olduğu sonucuna ulaşmışlardır. Aleksitiminin sadece duygu tanımlama ve duyguları ifade etmede güçlük alt boyutlarının test edildiği farklı bir çalışmada ise algılanan anne reddinin her iki boyutla da anlamlı şekilde işkili olduğu bulunmuştur (Haktanır ve Çoklar-Okutkan, 2023). Kooiman ve ark. (2004) aleksitiminin yetersiz ebeveynlikten psikiyatrik bozukluklara uzanan nedensel zincirin önemli bir halkası olabileceğini ve ebeveynlerden birinin bile bakım ve ilgiyi içeren uygun ebeveynlik davranışları göstermesinin aleksitimi gelişimi açısından koruyucu bir faktör olabileceğini belirtmişlerdir. Algılanan ebeveyn reddinin aleksitimi ve psikolojik semptomlar ile ilişkisi, aleksitiminin psikolojik semptomlar ile bağlantılı yerleşik bir kişilik özelliği olarak görülmesiyle birlikte değerlendirildiğinde, aleksitiminin algılanan ebeveyn reddi ve psikolojik semptomlar arasındaki ilişkide önemli bir belirleyici olduğu düşünülebilir. Bu nedenle bu çalışma dahilinde, algılanan ebeveyn reddi ve psikolojik semptomlar arasında ilişkiyi temel alan modelde aleksitiminin düzenleyici ve aracı rolünün incelenmesi planlanmaktadır. 28 1.4. DUYGU DÜZENLEME GÜÇLÜĞÜ 1.4.1. Duygu Düzenlemenin Tanımı Duygu düzenleme, en genel anlamı ile aktive edilmiş duygularla ilişkili değişiklikleri ifade etmek için kullanılan bir terimdir (Eisenberg ve Spinrad, 2004). Kişi çevresiyle etkileşime girdiğinde ve çevresel zorluklara ve taleplere istenilen şekilde tepki vermek için değiştirmeye çalıştığı bir duygulanım deneyimlediğinde ortaya çıkmaktadır (Koole, 2009). McRae ve Gross (2020), duygu düzenlemenin kendimizdeki veya başkalarındaki duyguları etkileme yönündeki girişimleri ifade ettiğini belirtmişlerdir. Kişilerarası duygu düzenlemenin güzel bir örneği bakım verenin gülümseyerek bebeğin duygusunu düzenleme çabasıdır. Öte yandan, duygu düzenleme kavramı alanyazında genel olarak kişinin kendi duygularının değişimi üzerindeki etkisini belirtmek için kullanılmaktadır. Bu değişim, yoğunluk ya da süre gibi duygunun kendisindeki değişiklikler olabileceği gibi hafıza ya da sosyal etkileşim gibi diğer psikolojik süreçlerdeki değişimleri de içerebilir (Cole ve ark., 2004; Thompson, 1994). Duygu düzenlemenin amacı, "uyumsuz" olan duyguları ortadan kaldırmak ve bu duyguların yerine "uyumlu" olanları koymak olarak değil, çevreye uyumlu tepkiler üretebilmek adına duygunun dinamiklerini etkilemek olarak anlaşılmalıdır (Aldao, 2013). Yani, adaptif duygu düzenleme, belirli duyguları ortadan kaldırmak yerine duygu deneyimini adaptif bir biçimde uyarlamayı içerir. Bu görüşe ek olarak, Gratz ve Roemer (2004), duygu düzenleme kavramının sadece duygusal deneyimin değişimini içermediğini; duyguların farkındalığını, değerlendirilmesini, kabulünü ve duygusal zorlanma esnasında davranışları kontrol edebilmeyi de içeren bütünleştirici bir duygu düzenleme kavramsallaştırmasının uygun olacağını dile getirmiştir. Bu kavramsallaştırma duyguların kendilerinin doğrudan kontrol edilmesinin aksine, bir kişinin davranışlarını kontrol edebilmesi için duyguları ile ilişkisini düzenlemesine (Gratz ve Roemer, 2004) ve olumsuz duygular yaşarken dahi istenen hedeflere uygun davranma becerisine vurgu yapmaktadır (Linehan, 1993). 29 Duygu düzenleme becerisi hem mizaç ve bilişsel yetenek gibi iç faktörlerden hem de bakım verenle ilişki, öğrenilmiş davranış örüntüleri ve deneyimler gibi dış faktörlerden etkilenir (Paulus ve ark., 2021). Sağlıklı duygu düzenleme genel olarak bireyin kişilerarası olumlu ilişkilere, sosyalliğe, başkalarına karşı sempatiye, kişisel girişkenliğe veya işlevselliğin diğer biçimlerine izin verecek şekilde duygularını yeterince kontrol altında tutabilmesi olarak görülür (Thompson, 1994). Yani, kişinin durumsal talepleri karşılamak amacı ile bir duygunun ifadesini, deneyimini ve fizyolojisini değiştirme yeteneğidir (Gonçalves ve ark., 2019). Duygu düzenlemenin psikolojik iyi oluş üzerinde önemli bir etkisi olduğu (Altınok ve Dağ, 2024) ve bu konuda yaşanan güçlükler ve görülen eksikliklerin psikolojik ve fiziksel sağlık problemleri ile ilişkili olduğu görüşü alanyazında yaygın bir şekilde kabul görmektedir (Gross, 2015). 1.4.2. Duygu Düzenleme Süreci ve Aşamaları Duygu düzenleme biyolojik, davranışsal, bilişsel ve fizyolojik bileşenleri içeren kapsamlı bir süreçtir (Garnefski ve ark., 2001). Gratz ve Roemer (2004) duygu düzenlemenin bileşenlerini açıklama girişiminde bulunarak dört temel beceri alanı tanımlamışlardır. Bu tanıma göre duygu düzenleme süreci, duyguların farkındalığını ve anlaşılmasını; duyguların kabulünü; olumsuz duygular mevcutken dürtüsel davranışları kontrol edebilmeyi ve olumsuz duygulara rağmen amaçlara uygun davranabilmeyi; durumsal değişkenler ya da bireysel hedefler nedeniyle belirli şekilde davranabilmek için duygusal tepkileri düzenleyebilmeyi ve bunları yaparken çeşitli duygu düzenleme stratejilerini esnek ve uygun bir şekilde kullanma becerisini içerir. Bu bileşenlerin içerdiği becerilerin bir kısmının yetersizliği duygu düzenlemede zorluklara işaret etmektedir (Gratz ve Roemer, 2004) Alanyazında, duygu düzenlemenin bileşenlerini belirlemeyi amaçlayan çalışmaların yanı sıra duygu düzenleme sürecini açığa çıkarmayı hedefleyen çalışmalar da mevcuttur. Bunlardan biri olan Duygu Düzenleme Süreç Modeli (Gross, 2015) duygu üretim sürecinin sırasıyla durumla karşılaşma, durumun kilit yönlerine dikkat etme, durumu hedeflerle ilişkili olarak değerlendirme ve son 30 olarak tepki verme adımlarından oluştuğunu öne sürmektedir. Modele göre verilen tepkiler deneyimsel, fizyolojik veya davranışsal olabilir ve belirli bir duruma verilen bir tepki bu bileşenlerin tümünü de içerebilir. Bu duygu deneyimleme süreci kısaca durum, dikkat, değerlendirme ve tepki olmak üzere 4 adımda tanımlanabilir. Gross’a (2015) göre duygu düzenleme, kişinin arzu ettiği duygusal durum ile mevcut veya öngörülen duygusal durumu arasında bir tutarsızlık nedeni ile açığa çıkar. Daha sonra bir duygu düzenleme stratejisi seçilir ve seçilen strateji belirli taktikler aracılığıyla uygulanır. Uygulama esnasında bir yandan da hedefe ulaşma başarısı izlenir ve yapılan aktif değerlendirmeye göre kullanılmakta olan duygu düzenleme taktiklerinde gerekli değişiklikler yapılır. Duygu Düzenleme Süreç Modeli, ayrıca duygu düzenleme stratejilerinden birinin bilişsel değişiklik yapılması olduğunu vurgulamaktadır. Bilişsel değişiklikler, bilişsel yeniden yapılandırma ya da kabul başta olmak üzere çeşitli yollarla gerçekleştirilebilir. Berking ve Whitley (2014), duygu düzenleme becerilerini kapsamlı şekilde tanımladıkları Duygularla İşlevsel Baş Etme Modeli dahilinde, duygu düzenleme sürecinde yüzleşme becerisi ve etkili öz-destek sağlama bileşenlerinin de önemli olduğunu belirtilmişlerdir. Yüzleşme becerisi, sıkıntı verme potansiyeli olan duygulara maruz kalma konusundaki istekliliği ve öz-destek sağlama ise kısaca yüzleşme ile bağlantılı sıkıntıya karşı kişinin kendisine gösterdiği merhamet, cesaretlendirme ve öz şefkati ifade eder (Vatan ve Kahya, 2017). 1.4.3. Duygu Düzenlemede Güçlükler Alanyazında duygu düzenlemede güçlük terimi genel olarak sağlıklı ya da optimal duygu düzenleme becerilerinden yoksunluğu ifade etmek için kullanılır (Thompson, 1994). Sağlıklı duygu düzenleme, bireyin psikolojik ve dahası fizyolojik sağlığı ile ilişkili bir bileşen olarak görülmektedir. Ayrıca kişilerin yaşam kalitesini ve işlevselliğini de önemli ölçüde etkilemektedir (Kozubal ve ark., 2023). Daha önce de belirtildiği üzere, kişinin duygularını düzenleyebilmesi için kendi duygularına erişebilmesi ve duygularını tanıması, yani duygularının farkında olması gerekmektedir. Bunun yanı sıra, duyguların ifadesi ve duygular eşliğinde 31 hedeflere uygun davranabilme becerisi de duygu düzenlemenin bileşenleri arasındadır (Gratz ve Roemer, 2004). Bu nedenle, yaşanan olumsuz duyguya dikkat etme, tanımlama, anlama ve değer verme; olumsuz sonuçlara yol açabilecek uygunsuz dürtüsel eylemleri engelleme ve önceden belirlenmiş hedeflere uygun davranma gibi stratejilerin duyguları etkili bir şekilde düzenleyebileceği düşünülmektedir (Rugancı ve Gençöz, 2010). Bu açıdan bakıldığında, duygu düzenlemede yaşanan güçlüklerin bu bileşenlerin bir kısmında ya da tümünde yaşanan aksaklıklar ile ilişkili olduğu düşünülebilir. Garnefski ve ark. (2001), kişilerin psikolojik başa çıkma çabalarının tümünün aslında birer duygu düzenleme stratejisi olduğunu ve duygu düzenlemenin geniş tanımı tarafından kapsandığını ileri sürmektedirler. Bu bağlamda, başarı ile sonuçlanan duygu düzenleme girişimleri genel olarak psikolojik iyilik hali, pozitif duygulanım ve yaşam memnuniyeti ile ilişkili görünmektedir (Quoidbach ve ark., 2010). Ayrıca, giderek artan ampirik kanıtlar, olumsuz duyguların engellenmesi, bastırılması ve kontrol edilmesi gibi stratejilerin duygu düzenleme güçlükleri bağlantılı olduğunu (Mansueto ve ark., 2022) ve hem psikolojik hem de fiziksel sağlıkla olumsuz yönde ilişkili olduğunu göstermektedir (Lewczuk ve ark., 2021). Bu sonuç, Duygularla İşlevsel Baş Etme Modeli (Berking ve Whitley, 2014) ile öne sürülen, olumsuz duygu oluşturma potansiyeli olan durumlar ile yüzleşmenin duygu düzenleme becerisinin bileşenlerinden biri olduğu görüşü ile uyum göstermektedir. Önemli sayıda çalışma duygu düzenlemeye yönelik beceri eksikliğinin, farklı psikolojik semptom veya bozukluk türleriyle pozitif ilişkili olduğu sonucuna ulaşmıştır (Bekaroğlu ve Yılmaz, 2023; Gratz ve Roemer, 2004; Igra ve ark., 2023). Buna bağlı olarak duygu düzenleme güçlüğü, kişilik bozuklukları (Pollock ve ark., 2016), kaygı bozuklukları (Cisler ve Olatunji, 2012), bedensel belirti bozuklukları (Yan ve ark., 2024) ve depresyon (Gonçalves ve ark., 2019) başta olmak üzere çeşitli semptomların yordayıcısı olarak kabul edilmektedir (ayrıca bkz. Lewczuk ve ark., 2021; Saxena ve ark., 2011). 32 1.4.4. Algılanan Ebeveyn Reddi ve Duygu Düzenleme Güçlüğü Bireyin duygu düzenleme stratejilerinin, temel bakım veren ile kurulan erken dönem ilişkinin yapısına ve kalitesine bağlı olarak geliştiği ancak bireyin daha sonraki sosyal gelişimsel bağlamında da gelişme potansiyeline sahip olduğu düşünülmektedir (Rugancı ve Gençöz, 2010). Duygu düzenlemenin kişilerarası doğası, anne-çocuk etkileşimi üzerine yapılan araştırmalar ile ortaya konmuştur (Cole ve ark., 2004). Araştırmalar, bebek ve anne arasındaki duygu alışverişlerinin kalitesinin, çocuğun duygularını kendi kendine düzenleme becerisini arttırdığını göstermektedir (Feldman ve ark., 1999) Örneğin Field (1994) tarafından anneler ve bebekleri ile gerçekleştirilen gelişimsel bir araştırmada, her iki tarafın da birbirlerinin duygusal sinyallerine duyarlı oldukları ve her birinin diğerinin duygusunu güçlendirmek ya da düzenlemek için davranışlarını değiştirerek tepki verdikleri sonucuna ulaşılmıştır. Çalışmanın bulguları ayrıca bebek ve bakım verenin kendi aralarındaki ilişkiyi hassas şekilde sürdüren bir duygusal etkileşim gelgitini devam ettirdikleri şeklinde yorumlanmıştır. Sonuç olarak görülmektedir ki ebeveynler ya da diğer bakım verenler bebeğin duygusal sinyallerini okuyarak ve uygun uyarım sağlayarak bebeğin duygusal durumunu düzenleme kapasitesine sahiptir. Dolayısı ile sözü edilen duygusal etkileşim uyum içinde gerçekleşmez ise, örneğin ebeveynler çocuklarının duygu ifadesine karşı soğuk ve duygusuz davranır ve gülümseme gibi destekleyici ifadelerden yoksun bırakırsa, çocuğun duygu düzenleme becerisi yeteri miktarda gelişmeyebilir. Duygu düzenleme becerisinin ebeveyn davranışları ile yakından ilişkisi hakkındaki bulgular, algılanan ebeveyn reddinin duygu düzenleme güçlükleri ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Alanyazında bu düşünceyi destekleyen çeşitli araştırmalar yer bulmaktadır. Örneğin, Lewczuk ve ark. (2021), bağlanma örüntülerinin fiziksel ve ruhsal sağlık üzerinde etkili oldu