Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Yeni Türk Edebiyatı Bilim Dalı ANLATICI SORUNSALI IŞIĞINDA TÜRK ROMANINA DAİR BİR DEĞERLENDİRME Hayrunisa TOPÇU Doktora Tezi Ankara, 2015 ANLATICI SORUNSALI IŞIĞINDA TÜRK ROMANINA DAİR BİR DEĞERLENDİRME Hayrunisa TOPÇU Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Yeni Türk Edebiyatı Bilim Dalı Doktora Tezi Ankara, 2015 KABUL VE ONAY Hayrunisa TOPQU tarafrndan hazrrlanan "Anlatrcr Sorunsalt lgt$rnda TUrk Romantna Dair Bir De$erlendirme" baghkh bu gahgma, 11. 06. 2015 -tarihinde yaprlan savunma srnavl sonucunda baganh bulunarak jOdmiz tarafrndan DOKTORA TEZI olarak kabul edilmigtir. Prof.Dr. S. DilekYALglN 9ELIK (Danrgman) Yukandaki imzalarrn adr gegen 6$retim 0yelerine ait oldu$unu onaylartm. Prof.Dr. Yusuf gELiK EnstitU MUdUTU I -&t nyk:,-d> Prof.Dr. utru cunpQY (Bagkan) r 7> Dog.Dr. Ayge DEMIR eiLoinirrtl Hazrdadr!rm tezin/raporun tamamen kendi gahgmam oldu$unu ve her ahntrya kaynak gdsterdilimi taahhtlt eder, tezimin/raporumun ka$rt ve elektronik kopyalannrn Hacettepe Universitesi Sosyal Bilimler Enstitiisti argivlerinde aga$rda belirtti$im kogullarda saklan masr na izin verdi!imi ond!l"r, r' tr Tezimin/Raporumun tamamr her yerden erigime agrlabilir. tr Tezim/Raporum sadece Hacettepe Universitesiyerlegkelerinden erigime agrlabilir. B Tezimin/Raporumun 3 yrl stireyle erigime agrlmasrnr istemiyorum. Bu stirenin sonunda uzatma igin bagvuruda bulu nmad r ! r m takdirde, tezimin/raporumun tamamr her yerden erigime agrlabil ir. 11 .06 .2015 Hayrunisa TOPQU {- iii ÖZET TOPÇU, H. Anlatıcı Sorunsalı Işığında Türk Romanına Dair Bir Değerlendirme, Doktora Tezi, Ankara, 2015. Yapısalcı bir bakış açısıyla karakteristik Türk romanları üzerinde uygulamaların yapıldığı bu çalışmanın amacı, romantizm, realizm, modernizm ve postmodernizm anlayışları altında anlatıcının ne tip değişimlere uğradığının ve bu değişimlerin söz konusu akımlarla ilişkilerinin açığa çıkarılmasıdır. Tezin girişinde, anlatıbilimin yapısalcılık öncesi, yapısalcılık esnası ve yapısalcılık sonrasındaki gelişimlerinden bahsedilmiş; anlatıcı kavramının bu bağlamdaki gelişimine yer verilmiş, onun romantizm, realizm, modernizm ve postmodernizm anlayışları ile ilişkisine değinilmiştir. Girişte son olarak Türkiye’de anlatıcı ve anlatıbilim üzerine yapılan çalışmaların dökümü ve değerlendirilmesi yapılmıştır. Tezin, Anlatının Tanımı ve Anlatıbilimin Tarihçesi isimli birinci bölümünde, anlatıbilimin Batı’daki gelişimi yapısalcılık ekseninde değerlendirilmiş, buradan yola çıkılarak anlatı kavramının tanımları belirlenmiştir. Anlatıcı Kavramının Tarihsel Gelişimi adlı ikinci bölümde anlatıcının gelişimi, romantizm, realizm, modernizm ve postmodernizmle ilişkilendirilerek, felsefî akımlar kapsamında açıklanmıştır. Anlatıcı Kavramının Kuramsal Gelişimi adlı üçüncü bölümde anlatıbilim tarihindeki araştırmacıların görüşleri özetlenip tartışılarak görüş benzerlikleri ve farklılıkları tespit edilmiştir. Dördüncü bölüm, Türk Romanında Anlatıcı, Odaklanma ve Söylem başlığı altında yer alır. Bu bölümde, bir önceki başlıkta tartışılan araştırmacıların görüşünden faydalanılarak uygulamalarda kullanılacak kuram belirlenir. Bu noktada araştırmacı Gerard Genette’in görüşlerine bağlı kalınmıştır. Ayrıca Türk romanının romantik, realist, modern ve postmodern dönemlerinden seçilen üçer adet eser üzerinde kuramsal bir uygulama yapılmıştır. Bu bölümde anlatıcı, odaklanma ve söylem kavramları Türk edebiyatına ait karakteristik romanlar üzerinden örneklenmiştir. Bu incelemede amaç, seçilen romanların tahlil edilmesi değil, ilgili kavramların romanlar üzerinde gösterilmesidir. Böylelikle anlatıcının kuramsal gelişimiyle, romantizm, realizm, modernizm ve postmodernizm arasındaki ilişkinin de açığa çıkarılması hedeflenir. Anahtar Sözcükler Anlatıbilim, anlatıcı, odaklanma, söylem, Türk romanı, Gerard Genette, romantizm, realizm, modernizm, postmodernizm. iv ABSTRACT Topçu, H. An Evaluation of Turkish Novel in Respect to Narrator Problematicity, Ph.D. Thesis, Ankara, 2015. The aim of this study, which includes the practices done with a structuralist perspective in Turkish novels, is to reveal how narrator changes through romanticism, realism, modernism and postmodernism and also it is to reveal the relation between the narrator and mentioned movements. In the introduction part of the thesis, the development of narratology in Pre- Structuralism, Structuralism and Post-Structuralism was mentioned, the development of narrator concept in this context was included, and its relation with romanticism, realism, modernism and postmodernism movements was referred to. Lastly in introduction part, the evaluation of the studies about narrator and narratology in Turkey was done. In the first part of the thesis titled as The Definition of Narrative and The History of Narratology, the development of narratology in the west was evaluated in respect to structuralism; as a consequent the concepts of narrative were determined. In the second part titled as Historical Development of Narrator Concept, the development of the narrator was explained within the context of philosophical movements by associating it to romanticism, realism, modernism and postmodernism. In the third part titled as Theoretical Development of the Narrator Concept, different opinions of researchers in the history of narratology were discussed, summarized, and then similarities and differences between these opinions have been identified. Fourth part covers the titles of Narrators in Turkish Novels, Focalization and Discourse. In this part, the theory to be applied to practices was determined by utilizing the opinions of the researchers mentioned in the previous parts. Besides, a theoretical practice was applied to three selected pieces of Turkish novels written in romanticism, realism, modernism and postmodernism periods. Thus, it aims to reveal the relation between the theoretical development of the narrator and romanticism, realism, modernism and postmodernism movements. Key Words Narratology, narrator, focalization, discourse, Turkish novel, Gerard Genette, romanticism, realism, modernism, postmodernism. v İÇİNDEKİLER KABUL VE ONAY ……………………………………………………………..…….……… i BİLDİRİM …………………………………………………………………….…….………. ii ÖZET ………………………………………………………………………….…………….. iii ABSTRACT ………………………………………………………………………………… iv İÇİNDEKİLER ……………………………………………………………………………… v KISALTMALAR DİZİNİ ………………………………………………………………… viii TABLOLAR DİZİNİ ……………………………………………………………….……… ix ŞEKİLLER DİZİNİ …………………………………………………………….................... x ÖNSÖZ ……………………………………………………………………………………… xi GİRİŞ: ANLATIBİLİM ÜZERİNE TÜRKÇE KAYNAKLAR ……..……………..…….. 1 1. BÖLÜM: ANLATININ TANIMI VE ANLATIBİLİMİN TARİHSEL GELİŞİMİ ……………………………………………………………………………………………….. 20 2. BÖLÜM: ANLATICI KAVRAMININ TARİHSEL GELİŞİMİ …………………..… 39 2.1. ANLATICININ FELSEFİ GELİŞİMİ ............................................................... 40 2.1.1. Romantizm ………………………………………………...…………..……. 41 2.1.2. Realizm ………………………………………………………………..…….. 43 2.1.3. Modernizm ……………………………………………………………..…… 44 2.1.4. Postmodernizm ………………………………………………………...…..... 47 2.2. TÜRK EDEBİYATINDA ANLATICININ GELİŞİMİ ………………….…… 61 3. BÖLÜM: ANLATICI KAVRAMININ KURAMSAL GELİŞİMİ ………………..…. 80 3.1. YAPISALCILIK ÖNCESİNDE ANLATICININ GELİŞİMİ …………..…… 81 vi 3.1.1. Anlatma-Gösterme Ayrımı ………………………………………..………… 81 3.1.2. İma Edilen Yazar ………………………………………………………..…... 82 3.1.3. İma Edilen Okur ……………………………………………….……………. 89 3.1.4. Güvenilir ve Güvenilmez Anlatıcılar ………………………………..………. 91 3.2. YAPISALCILIK ESNASINDA ANLATICININ GELİŞİMİ …………..…… 96 3.2.1. Gerald Prince ………………………………………………………..………. 97 3.2.2. Franz Karl Stanzel ……………………………………………….………… 102 3.2.3. Gerard Genette ……………………………………………………..………. 106 3.2.4. Mieke Bal ………………………………………………………….………. 114 3.2.5. Boris Uspensky ve Jaap Lintvelt …………………………………….…….. 124 3.2.6. Seymour Chatman ………………………………………………….……… 125 3.3. YENİ ANLATIBİLİM YAKLAŞIMLARI IŞIĞINDA ANLATICININ GELİŞİMİ ………………………………………………………………………….. 133 3.3.1. Rimmon-Kenan Shlomith ………………………………………………..… 133 3.3.2. Monika Fludernik ……………………………………….…………………. 137 3.3.3. Wolf Schmid …………………………………………………..…………… 140 4. BÖLÜM: TÜRK ROMANINDA ANLATICI ODAKLANMA VE SÖYLEM …...… 152 4.1. ANLATICI ÜZERİNE KURAMSAL BİR ÇERÇEVE …………..………..… 152 4.2. ROMANTİK TÜRK ROMANLARI ÜZERİNE UYGULAMALAR …..….. 160 4.3. REALİST TÜRK ROMANLARI ÜZERİNE UYGULAMALAR ………….. 182 4.4. MODERN TÜRK ROMANLARI ÜZERİNE UYGULAMALAR ……......... 202 4.5. POSTMODERN TÜRK ROMANLARI ÜZERİNE UYGULAMALAR ….. 224 SONUÇ …………………………………………………………………………….……… 257 KAYNAKÇA …………………………………………………...…………………..……... 267 vii EKLER ……………………………………………………………...………….……...….. 278 Ek 1. Doktora Tez Çalışması Orijinallik Raporu ………………..…………….….. 279 Ek 2. Tez Çalışması Etik Kurul İzin Muafiyeti Formu ………………………….. 280 SÖZLÜK ……………………………………………………………………...…………… 281 viii KISALTMALAR a.: Anlatıcı Çev.: Çeviren D. A.: Dış Anlatıcı Ed.: Editör K. A.: Karakter Anlatıcı K. O.: Karakter Odaklayıcı MEB: Milli Eğitim Bakanlığı s.: Sayfa para.: Paragraf ix TABLOLAR DİZİNİ 1. Tablo: Cleanth Brooks ve Robert Penn Warren’ın Anlatıcı ve Bakış Açısı Konusundaki Sınıflandırmaları …………………………………………………………………………… 112 2. Tablo: Mieke Bal’ın Anlatı Konumları Sınıflandırması ………………………………… 117 3. Tablo: Monika Fludernik’in Bakış Açısı Konusundaki Modeli ……………...…………. 138 4. Tablo: Wolf Schmid’in Anlatıcı Çeşitlerini Belirlemede Kullandığı Ölçütler ..……….... 141 5. Tablo: Wolf Schmid’in Diegetik ve Diegetik Olmayan Anlatıcı Ayrımı ………......…... 142 6. Tablo: Wolf Schmid’le Gerard Genette’in Anlatıcı Terminolojilerinin Karşılaştırılması ......................................................................................................................143 7. Tablo: Wolf Schmid’in Ben Anlatıcı Konusundaki Sınıflandırması ……………………. 143 8. Tablo: Wolf Schmid’in Anlatıcı ve Bakış Açısını Bir Araya Getirdiği Modeli ……..…. 146 9. Tablo: Wolf Schmid’in Doğrudan Söylem Ölçütleri ……………………………………. 149 10. Tablo : Wolf Schmid’in Dolaylı Söylem Ölçütleri ………………...………...………… 149 11. Tablo: Wolf Schmid’in Serbest Dolaylı Söylem Ölçütleri …………..……….………… 150 x ŞEKİLLER DİZİNİ 1. Şekil: İma Edilen Yazar 1 ………………………………………………………...………. 84 2. Şekil: Seymour Chatman’ın Anlatı Tanımı ……………………………………………….. 86 3. Şekil: İma Edilen Yazar 2 ……………………………………………………………...…. 88 4. Şekil: Güvenilmezlik Kavramı ……………………………………………………...……. 95 5. Şekil: Franz Karl Stanzel’in Anlatım Konumları Şeması ……………..………………… 103 6. Şekil: Fatih Tepebaşılı’nın Tarz, Bakış Açısı, Kişi Kavramlarını İçeren Şeması ………... 103 7. Şekil: Franz Stanzel’in Anlatım Konumları, Bakış Açısı ve Anlatıcı Konusundaki Geliştirilmiş Şeması …………………………………………………………………….….. 105 8. Şekil: Gerard Genette’in Anlatı Düzeyleri Şeması ……………………………...…….... 109 9. Şekil: Müşâhedât’ın Anlatı Düzeyleri …………………………………………...….…... 166 10. Şekil: Romantik Bir Viyana Yazı’nda Anlatı Düzeyleri ………………………...……..... 236 xi ÖNSÖZ Romantik, realist, modern ve postmodern dönem Türk romanlarındaki anlatıcıyı yapısalcı bir bakış açısıyla değerlendiren bu tezin girişinde, anlatının tanımı ve anlatıbilimin tarihsel gelişimine yer verilmiştir. Ardından Türkiye’de anlatıbilim kapsamında yapılan çalışmalar değerlendirilmiştir. Bu çalışmalar arasında kitaplar, yüksek lisans ve doktora tezleri, dergilerin bu konudaki özel sayıları yer alır. Türkiye’deki anlatıbilim çalışmalarının birkaç başlık üzerinden yürüdüğü görülmüştür. Bunlar; roman tahlili, anlatım teknikleri ve söylem çözümlemeleridir. Yani çalışmalar doğrudan anlatıbilimle ilişkilendirilmemiş fakat onun alt alanlarından faydalanılarak hazırlanmıştır. İngiliz, Alman, Fransız filolojisi alanlarında hazırlanan lisansüstü çalışmalarsa yine aynı alt başlıklar aracılığıyla bir veya birkaç yazarın eserleri üzerinden sürdürülmüştür. Çalışmaların çoğunluğunda yapısalcı bir bakış açısı benimsenmiştir. Özellikle önde gelen yapısalcı araştırmacılardan Gerard Genette ve Franz Karl Stanzel’in yöntemleri kullanılarak eserler analiz edilmiştir. Tezin, Anlatının Tanımı ve Anlatıbilimin Tarihsel Gelişimi adlı birinci bölümünde, girişte, özet halinde verilen bilgiler genişletilmiştir. Yapısalcılık öncesinde, yapısalcılık esnasında ve yapısalcılık sonrasında anlatıbilimin kattettiği yol tespit edilmeye çalışılmıştır. Yapısalcılık öncesinde; Platon’un Devlet ve Aristoteles’in Poetika adlı eserlerinin konu edildiği, anlatma ve gösterme ayrımlarını içeren, yapısalcılık esnasında; Rus biçimcilerin ve Ferdinand de Saussure’ün görüşleriyle şekillenen, yapısalcılık sonrasında ise yazılı eserlerden sözlü geleneğe, görsel sanatlardan popüler kültüre birçok alanda ortaya çıkan yeni anlatıbilim yaklaşımlarını barından süreç değerlendirilmiştir. Böylelikle anlatıbilimin tarihsel gelişimi hakkında bilgi verildiği gibi anlatı kavramındaki değişimin de gözlenmesi hedeflenmiştir. Tezin esas konusunu oluşturan anlatıcı kavramı, Anlatıcı Kavramının Tarihsel Gelişimi adlı ikinci bölümde ele alınmıştır. Bu bölümde anlatıcının geçirdiği felsefî gelişim, romantizm, realizm, modernizm ve postmodernizmle ilişkilendirilerek açıklanmıştır. Sözü edilen görüşlerin düşünsel arka planları hakkında kısa bir değerlendirme yapıldıktan sonra bu algıların edebi eserlerdeki anlatıcı kavramını nasıl etkiledikleri kuramsal düzlemde anlatılmıştır. Bölümün sonunda ise Türk edebiyatında anlatıcının gelişiminden bahsedilmiştir. Bu başlıkta özellikle geleneksel anlatıların Türk edebiyatının modernleşme sürecindeki etkilerinden bahsedilmiştir. Geleneksel anlatıların etkilerinin görüldüğü eserler ve özelliklerine değinilmiştir. xii Anlatıcı Kavramının Kuramsal Gelişimi isimli üçüncü bölüm, birinci bölümde olduğu gibi, yapısalcılık öncesi, yapısalcılık esnası ve yapısalcılık sonrası olmak üzere üç kısımda ele alınmıştır. Yapısalcılık öncesi bölüm, bu dönemde ortaya çıkan ve anlatıcı kavramına yön veren terimler eşliğinde hazırlanmıştır. İma edilen yazar, güvenilir-güvenilmez anlatıcı gibi tartışmalı terimleri içeren bölümde ilgili terimlerle ilgili belli başlı tartışmalara yer verilmesine özen gösterilmiştir. Terimler konusundaki fikir ayrılıklarının verilmesinin ardından çıkarımlar yapılarak söz konusu kavramlar için belli kuramsal çerçeveler oluşturulmasına gayret edilmiştir. Yapısalcılık esnasında anlatıcının gelişimi, dönemin önce gelen araştırmacılarının görüşleri üzerinden anlatılmıştır. Anlatıcı, bakış açısı ve söylem alt başlıkları altında görüşleri verilen araştırmacılar Gerald Prince, Franz Karl Stanzel, Gerard Genette, Mieke Bal, Boris Uspensky ve Jaap Lintvelt, son olarak da Seymour Chatman’dır. Yeni anlatıbilim yaklaşımları bölümü, aynı başlıklar üzerinden Shlomith Rimmon-Kenan, Monika Fludernik ve Wolf Schmid adlı araştırmacıların görüşleri tartışılarak tamamlanmıştır. Araştırmacıların görüşleri aktarılırken, onların çalışmalarında sivrilen noktalar alt başlıklar şeklinde gruplandırılmıştır. Bu başlıklar da yukarıda bahsedildiği gibi anlatıcı, bakış açısı ve söylemdir. Bu kavramların ifadesinde araştırmacıların kullandığı terimlere bağlı kalınmıştır. Örneğin bir araştırmacı bakış açısı terimini kullanırken, bir diğeri perspektif, diğeri ise odaklanmayı kullanabilmektedir. Bu durum tezde yaşanan terminoloji kararsızlığın sonucu değil, anlatıbilim içerisindeki terim sorununun göstergesidir. Tezin üçüncü bölümünde görüşleri özetlenen araştırmacıların çalışmalarında öncelikle Türkçe çevirilerden yararlanılmıştır. Türkçeye çevrilmeyen eserlerde ise metinlerin orijinallerine veya İngilizce çevirilerine başvurulmuştur. Metinlerin İngilizcelerinin büyük bir kısmı dipnotlarda verilmiştir. Yalnızca orijinal metnin çok uzun olduğu durumlarda sadece ana kaynağa gönderme yapılmakla yetinilmiştir. Tezin içerisinde yer alan Türkçe çeviriler tarafıma aittir. Çeviri yapılırken metni birebir çevirmek çok, içerdiği anlamın veya savunduğu görüşün korunarak yansıtılmasına özen gösterilmiştir. Türk Romanında Anlatıcı, Odaklanma ve Söylem adlı dördüncü bölümde, bu tezde kullanılacak kuramsal çerçeve belirlenmiştir. Tezde anlatıcı ve bakış açısı konusunda Gerard Genette’in, söylem konusunda ise Wolf Schmid’in görüşlerine bağlı kalınmıştır. Çalışma ağırlıklı olarak yapısalcı bir bakış açısıyla kaleme alınmıştır. Nitekim yapısalcılık, anlatıbilimin, öne sürülen kuramların temellendirilip metinler üzerinde uygulamaların yapıldığı en zengin dönemidir. Wolf Schmid, kronolojik olarak değerlendirildiğinde yeni anlatıbilim yaklaşımları kapsamında xiii yer alan bir bilim adamıdır, fakat söylem konusundaki görüşleri yapısalcı sınıflandırmayla örtüşür. Araştırmacı konusunda görülen bu bölünmenin nedeni, kapsamlı ve basit olanın seçilme gayretidir. Anlatıbilim, çeşitli kavramlar, tanımlar ve sınıflandırmalar konusunda birçok tartışmayı barındıran bir çalışma alanıdır. Bu tartışmaların teker teker uygulamalarının yapılmasının konudan uzaklaşılmasına neden olacağı düşünülmüştür. Bu nedenle basit, bununla birlikte ayrıntıları dikkate alan, yıllar içerisinde geçerliliğini birçok yönden kanıtlamış görüşlerin seçilmesine dikkat edilmiştir. Uygulamalar kısmında ise romantik, realist, modern ve postmodern döneme ait Türk romanları üzerinde, anlatıcı, bakış açısı ve söylem kavramlarına dayanan uygulamalar yapılmıştır. Bunun için romantik dönemden İntibah, Müşâhedât, Araba Sevdası; realist dönemden Aşk-ı Memnu, Çalıkuşu, Devlet Ana; modern dönemden Tutunamayanlar, Yaralısın, Böcek; postmodern dönemden ise Gece, Romantik Bir Viyana Yazı ve Efrâsiyâb’ın Hikâyeleri adlı romanlar seçilmiştir. Daha uzun bir roman listesiyle başlanan çalışmada, zaman içerisinde roman sayısı sınırlandırılmıştır. Bu çalışmanın amacı, anlatıcı konusunda roman tahlilleri yapmak değil, modern anlatıbilim yöntemleriyle şekillenen anlatıcının kuramsal çerçevesini oluşturmak ve bunu, romantizm, realizm, modernizm, postmodernizm bağlamında romanlar üzerinde göstermektir. Bunun için de her dönemin anlatıcı, olay örgüsü ve anlatım teknikleri açısından karakteristik özellikler gösteren romanlarından üçer tane seçilmiştir. Uygulamalar sırasında iç içe geçmiş farklı örnekleri ayırt edebilmek adına romanlardan alınan bölümlerde zaman zaman italik yazım biçimi kullanılmıştır. Romanlardan alınan pasajlardaki italik bölümler, örnekleri göstermek adına tarafımca yapılmıştır. Sancılı ve zahmetli geçen bu dört yıllık sürede, varlıklarıyla bana her zaman güç veren değerli insanlar oldu. Bilgilerini, kaynaklarını ve güler yüzlerini benden hiçbir zaman esirgemeyen değerli hocalarım Prof.Dr. Abide DOĞAN’a, Doç.Dr. G. Gonca GÖKALP ALPASLAN’a ve Yard.Doç. Dr. Serdar ODACI’ya şükranlarımı sunuyorum. Kıymetli hocam, aynı zamanda da tez danışmanım Prof.Dr. S. Dilek YALÇIN ÇELİK’e duyduğum minneti, cümlelerle ifade etmem imkânsız görünüyor. Kendisine ilgisi, samimiyeti, yakınlığı, sabrı ve bana olan inancı için teşekkür ederim. xiv Sevgili arkadaşlarım Ayşe KILIÇ, Munise KOÇ, Gülhan ÖZ AÇIK ve Elçin YILMAZKAYA dostluklarıyla ve destekleriyle her zaman yanımda oldular. Her birine ayrı ayrı teşekkür ediyorum. Bu tezin hazırlanma aşamasında, çalışmaya manevi olarak en az benim kadar emek veren, fedakârlık gösteren, bana destek olmaktan hiç vazgeçmeyen, sabrını ve inancını hiç yitirmeyen, bu konudaki anlayışını hayranlıkla seyrettiğim Özgür BAŞÇINAR’a teşekkürlerimi iletiyorum. Son olarak ilgi ve sevgileriyle beni hiçbir zaman yalnız bırakmayan değerli aileme minnet ve şükranlarımı sunuyorum. 1 GİRİŞ: ANLATIBİLİM ÜZERİNE TÜRKÇE KAYNAKLAR Anlatıbilim, son yıllarda, sosyal bilimler ve görsel sanatlar içerisinde hızla parlayan bir alan haline gelmiştir. Bunda postmodernizmin türler arası geçişkenliği önceleyen tutumunun ve anlatı kavramının sınırlarının yazılı veya sözlü ürünler dışına taşmasının ciddi etkileri olmuştur. Onega & Landa (2002, s. 9), bu alanı “Anlatıbilim, köken anlamına bakıldığında, anlatının bilimsel açıdan incelenmesi demektir.” ifadesiyle tanımlarlar. Anlatı kavramının sınırları sözlü ve yazılı edebiyat ürünlerinden, resim ve tiyatro eserlerine; gazete haberlerinden, hasta hikâyelerine ve televizyon programlarına dek genişleyince bu tanımın da daha kapsamlı bir bakış açısıyla değerlendirilmesi yerinde olacaktır. Anlatının geçmişini Aristoteles ve Platon'a kadar götürmek mümkündür. Düşünce tarihinde sanat üzerine kafa yoran ilk eserlerden kabul edilen Poetika’da (1987, s. 11-20), sanatların büyük bir kısmı ortak bir yapısal temele, mimesise (taklit) bağlanır. Aristoteles bu sanatları, araç, taklit edilen nesneler ve taklit tarzı bakımından birbirinden ayırır. Taklit tarzı ise hikâye etme yoluyla veya etkinlik ve eylem içinde gösterme yoluyla oluşturulur. Bu ayrım Platon'un Devlet (1995) adlı eserinde de devam ettirilir. Sanatı, eylemin üçüncü dereceden taklidi olarak gören Platon, tragedya ve komedyada şairin eserdeki kişilerin ağzından konuştuğunu, destanda ise taklitle birlikte şairin öyküyü anlattığını belirtir. 20. yüzyılın başlarına kadar anlatıbilimin çalışmalarına yön veren birkaç konu vardır. Bunlar şiir-düzyazı, roman-uzun hikâye ve anlatma-gösterme karşılaştırmaları, birinci kişili anlatım ile üçüncü kişili anlatım arasındaki ayrım şeklinde sıralanabilir. Realizm sanat dünyasında etkili olmaya başladığında göstermenin hâkimiyeti artar. Bu süreçte E. Foster’ın (1985) Roman Sanatı, René Wellek ve Austin Warren'in 1949 yılında yayımlanan Edebiyat Teorisi isimli çalışmalarının, alana, anlatının unsurlarına ayrılarak incelenmesi yönünde önemli katkıları olmuştur. Wayne C. Booth, 1961'de yayımlanan ve Kurmacanın Retoriği adıyla Türkçeye çevrilen eseriyle bu dönemin önce gelen araştırmacılarındandır. Booth, bu eserinde anlatının geçerlilik ve doğruluk ölçütlerini tartışmıştır. Anlatıbilim terimi ilk kez, 1969 yılında Tzetvan Todorov tarafından kaleme alınan Grammaire du Decameron (Dekameron'un Grameri) isimli kitapta kullanılmıştır. Todorov, bu terimi sosyoloji, biyoloji gibi bilim dallarına benzer bir şekilde oluşturmuş ve Saussure'ün dilbilim yöntemlerinden faydalanarak, yapısalcı bakış açısıyla Boccacio'nun Dekameron Hikâyelerini tahlil etmiştir. (Dervişcemaloğlu, 2014, s. 29) 2 Yapısalcılığın ilk basamağını, 20. yüzyılın balarında Rus biçimcilerin yaptığı çalışmalar oluşturur. Rus biçimcilerin fabula (öykü) ile sjuzet (olay örgüsü) arasındaki ayrımları bu dönemin temel çalışma konusunu oluşturur. Ferdinand de Saussure'ün, öğrencileri tarafından düzenlenen notlardan oluşan ve ölümünden sonra yayımlanan eseri Genel Dilbilim Dersleri anlatı kavramına yön veren temel eserlerdendir. Söylem ve sözlü anlatımı ayıran Saussure'ün bu ayrımı, yapısalcılara anlatının sınırlarının belirlenmesinde, çeşitli birimlere ayrılmasında öncülük edecektir. Yapısalcılığın ilk aşamaları Rus biçimcilerin çalışmaları sırasında atılmış, Saussure'ün dilbilim alanındaki çalışmalarıyla ise gelişmiştir. Fransız araştırmacı Gerard Genette Anlatının Söylemi şeklinde Türkçeye çevrilen ve bu çalışmanın kuramsal kısmının ana kaynağı olan eseriyle anlatı kavramının ayrıntılı ve derinlikli bir şekilde incelenmesini sağlamıştır. Aynı zamanda Fransız yapısalcılığı olarak bilinen ve birçok araştırmacıyı barındıran ekolün öncüsü olmuştur. Yukarıda isimleri anılan araştırmacılar, anlatıbilimin 20. yüzyılda ivme kazanmasını sağlamışlardır. Özellikle yapısalcılık eksenindeki birçok çalışmaya öncülük etmişlerdir. Dolayısıyla anlatı kavramı neredeyse 1980'li yıllara kadar yapısalcı bir bakış açısıyla şekillendirilmiştir. 1900'lerin başında, Rus biçimcilerin çalışmalarıyla temel kavramların tartışılması üzerinden ilerleyen anlatı kavramı, 70'lerden sonra kapsamlı bir şekilde ele alınmaya başlamıştır. Özellikle Franz Karl Stanzel ve Gerard Genette'in araştırmalarının, anlatıbilim çalışmalarına geliştirilmiş yapısalcılık şeklinde tanımlanabilecek yeni bir yön verdiği söylenebilir. Anlatıbilimin klasik, yani yapısalcı döneminden sonra geçiş dönemi olarak tanımlanabilecek bir dönem başlar. Bu dönem, yapısalcılık sonrası dönemin hazırlayıcısı niteliğindedir. Ayrıca yapısalcılık sonrası döneme yönelik ipuçları da içerir. Dervişcemaloğlu (2014, s. 32) bu dönemdeki iki ana eğilimi "birincisi, anlatıbilimin kapsamının edebî anlatının ötesine geçerek genişlemesi; ikincisi, diğer disiplinlerden teori ve kavramlar ithal etmesidir” şeklinde açıklar. Seymour Chatman ve Mieke Bal bu dönemin önde gelen araştırmacılarındandır. Chatman (2008, s. 23), Öykü ve Söylem Filmde ve Kurmacada Anlatı Yapısı adlı çalışmasında anlatının öykü ve söylem düzlemlerinden oluştuğunu belirtir. Öykü, olaylar, varlıklar, yazarın kültürel kodları tarafından şekillendirilen insanlar gibi unsurları kapsarken, söylem, anlatı aktarımının yapısı ve ortaya çıkma biçimi gibi unsurlardan bahseder. 3 Chatman'ın çalışmasında yapısalcı unsurlar ağır basmakla birlikte farklı bakış açıları da ön plana çıkmaktadır. Chatman anlatıyı sadece metinle sınırlamaz. Görsel sanatları da anlatı kapsamında değerlendirir. Mieke Bal (1999, s. 16) Narratology adlı çalışmasında özellikle anlatıcı ve odaklama kavramları üzerinde durmuş, anlatıyı da bu kavramlar üzerinden tanımlamıştır. Geçiş döneminin bir diğer araştırmacısı Gerald Prince (1982, s. 4), Narratology: The Form and Functioning of Narrative adlı çalışmasında anlatıyı tanımlarken, olayların neden sonuç ilişkisi içerisinde gerçekleşmesinden çok, zaman sırası içinde geliştiğinden bahseder. Bu süreçte yapısalcı unsurlarla yapısalcılık sonrası unsurlar iç içe geçmiştir. Anlatı artık eserin sadece kendisine bağlı kalınarak açıklanan bir kavram değil farklı etkenler altında şekillenip farklı sonuçlar veren bir kavrama dönüşmeye başlar. Anlatıbilimin sınırları, 90'lardan sonra durmaksızın genişlemeye başlamıştır. Yazılı, sözlü, görsel; yaratıcılık kapsamında veya bu kapsamın dışında, neredeyse tüm üretimler anlatı şeklinde tanımlanıp değerlendirilir. Monika Fludernik (2005, s. 19), Histories of Narrative Theory (II): From Structuralism to the Present Narrative adlı yazısında ortaya attığı anlatısallık (narrativity) kavramı, anlatılardaki insan deneyimlerini öncelikli bir konuma taşır. Bu deneyimlerin sözlü ve anlık bir şekilde ifade edilmeleri gerekir. Fludernik'in bu görüşleri, anlatı kavramının içeriğinin sözlü ve edebi olmayan anlatılara doğru kaydığını kanıtlar niteliktedir. Yapısalcılık ve yeni anlatıbilim anlayışları arasındaki belirgin ayrım, her iki görüşün anlatıyı farklı yaklaşımlarla değerlendirmelerinden kaynaklanır. Yapısalcılık anlatıyı, kendisi dışındaki bütün bağlantılardan soyutlayıp tarihsel, kronolojik, psikolojik, sosyolojik, kültürel ilişkilerin dışında tutarken, yeni anlatıbilim anlayışları, anlatıyı bağlı bulunduğu zeminlerle birlikte ele alır. Yapısalcı anlatıbilim ifadesinin 90 sonrasında yeni anlatıbilim yaklaşımları şeklinde çoğul bir ifadeyle anılmasının nedeni budur. Çünkü anlatı artık birçok farklı felsefi ve bilimsel disiplinin etkisiyle biçimlenen bir kavram olarak değerlendirilir. Bahar Dervişcemaloğlu (2014), Anlatıbilime Giriş adlı çalışmasında Neumann ve Nünning'den yaptığı aktarımla, yeni anlatıbilim yaklaşımlarının toplu bir listesini sunmuştur: 1. Bağlamcı, Tematik ve İdeolojik Yaklaşımlar: Anlatıbilimin Edebiyat Araştırmalarına Uygulanması 4 Feminist Anlatıbilim Anlatıbilimin Sömürgecilik-Sonrası Araştırmalarına Uygulanması Kültürel ve Tarihsel Anlatıbilim 2. Anlatıbilimin Edimbilim/Pragmatik, Retorik ve Etikle İlgili Çeşitleri Edimbilimsel/Pragmatik Anlatıbilim Etik ve Retorik Anlatıbilimi 3. Anlatıbilimin Bilişsel ve Alımlama Teorisi Odaklı Çeşitleri Bilişsel Anlatıbilim “Doğal Anlatıbilim” Alımlama-odaklı Anlatı Teorileri 4. Anlatıbilime Dilbilimsel Yaklaşımlar ve Katkılar Dilbilim, Üslupbilim ve Anlatıbilim Toplumdilbilimi, Söylem Analizi ve Anlatıbilim Söz Eylemleri Teorisi ve Anlatıbilim 5. Felsefi Anlatı Teorileri Mümkün Dünyalar Teorisi Anlatıbilim ve Kurgusallık Teorileri 6. Anlatıbilimin Türlerarası ve Medyalararası Çeşitleri Anlatıbilim ve Tiyatro/Tiyatro Anlatıbilimi Anlatıbilim ve Şiir/Şiir Anlatıbilimi Anlatıbilim ve Film/Film Anlatıbilimi Anlatıbilim ve Görsel Sanatlar/Görsel Sanatlar Anlatıbilimi (s. 34-35) Listede verilen alanlar, anlatıbilim çalışmalarının günümüzde disiplinlerarası bir hal aldığını göstergesi niteliğindedir. Anlatının artık bir veya birkaç tanımı değil onlarca tanımı ve çalışma alanı vardır. 5 Anlatıbilimin alt başlıklarından biri olan anlatıcı kavramı bu çalışmanın konusunu oluşturur. Anlatıcının tarihsel süreç içerisindeki gelişimi, yukarıda anlatılanlar ışığında kısaca hatırlanacaktır. 18. yüzyıldan itibaren romantizmle şekillenmeye başlayan anlatıcı kavramı, ahlakçı ve bilirkişi niteliklerine sahip romancının güçlü kozlarından birisi haline gelmiştir. Din ve milliyetçilik duygularının coşkunluğuna sahip, insanlara ideal olanı göstermeyi kendisine görev edinmiş bir romancının sesi olan anlatıcı, romantik metinlerde hâkim bir konumda yer alır, yazarın ideallerine hizmet eder, dolayısıyla sesi fazlasıyla duyulur. Gösterme-anlatma ayrımının iyice keskinleştiği ve anlatılarda gösterme lehine ezici bir üstünlüğün görüldüğü realizmde anlatıcının hâkimiyeti aşınmaya başlar. İnandırıcı olabilme ve anlatmaktan çok gösterme kaygısını taşımaya başlayan anlatıcı, yetkisini karakterlerle paylaşma girişiminde bulunur. Böylece karakter anlatıcılar devreye girer veya olayın temellendirilebilmesi, inandırıcılığının sağlanması adına karakterlerin duygu ve düşünceleri dikkate alınmaya başlanır. Bu durum, anlatıcının bilirkişi rolünü zayıflatır. Modernizmle beraber, aklın, sınırların ve kuralların arasında sıkışıp kalmış birey, kendisine yönelir. Bunalımını, yalnızlığını ve yabancılaşmasını bilinci aracılığıyla aktarmaya girişir. Böyle bir çabanın sonucunda kişinin psikolojik hali, algısı, zamanı idrak biçimi önem kazanır. Karakter anlatı içerisinde kendisini var etmeye, oluşturmaya çalışır. Dolayısıyla modern anlatılarda anlatıcının sesi giderek daha az duyulur hale gelir. Postmodernizmle beraber, anlatıbilimin tarihsel gelişimi sürecinde bahsedilen; anlatı türleri arasındaki sınırların kaybolması, kavramların aidiyetlerini kaybetmeleri, anlatı tanımının neredeyse sınırsız bir genişliğe ulaşması özellikleri tam da bu sürecin ürünüdür. Anlatıcı üzerinde de bu sarsıcı değişimin etkileri görülür. Üstkurmaca kavramının postmodernizm bağlamında temellendirilmesiyle yazarın anlatı içerisinde kurgulanmış bir varlık olduğu görüşü öne çıkar. Anlatının yöneticisi şeklinde nitelendirilebilecek yazarın, diğer anlatı unsurlarıyla aynı kategoride değerlendirilmesi onun çözülüşünü hızlandırır. Anlatıcının anlatı içerisindeki sesi korunmakla beraber bu seslerin sahipleri artmış ve birbirine karışmaya başlamıştır. Olay örgüsünün de dağılıp gerçek ve kurmacayla iç içe geçmesi anlatıcı üzerindeki bulanıklığın daha da artmasına neden olur. Anlatıcı böylece postmodern anlatılarda tespiti ve sınıflandırılması güç bir unsura dönüşür. 6 Anlatıcının gelişimi kuramsal açıdan değerlendirilecek olduğunda ise anlatıbilimin gelişimine paralel bir yol izlediği görülür. Bu yol, yapısalcılık öncesi, yapısalcılık esnası ve yapısalcılık sonrası şeklinde ayrılabilir. Yapısalcılık öncesindeki çalışmalar, anlatma-gösterme ayrımı etrafında şekillenir. Anlatıcının güvenirlik- güvenilmezlik kavramları, okurla ilişkileri bu ilişkiden doğan muhatap kavramı, ima edilen yazar kavramı yapısalcılık öncesinde tartışılan konulardandır. Yapısalcılıkla birlikte anlatıcı odaklanma ve söylem gibi daha küçük birimlerine ayrılarak incelenmeye başlar. Ayrıca anlatının diğer unsurlarıyla yani, karakter, olay örgüsü ve zaman, mekân gibi birimlerle olan ilişkileri kapsamında da değerlendirilir. Yapısalcılık sonrasına gelindiğinde anlatıcının tespiti ve değerlendirilmesi güçleşir. Anlatının belirsizlikleri barındıran kaygan zemini onun sadece teknik ayrıntılarla değil, tematik ilişkilerle, felsefi ve edebi bir birikimle, okurun çabasıyla aydınlatılmasını zorunlu kılar. Türkiye’de edebiyat incelemelerinde özellikle de roman tahlili alanında son otuz kırk yılda kapsamlı çalışmalar yürütülmektedir. Bu çalışmalarda romantik ve realist romanlar yapısalcı bir bakış açısıyla ele alınmışlardır. 1950’lerden itibaren Türk romanında modernist tekniklerin görülmesiyle birlikte inceleme yöntemleri de değişmiş ve metinlerin farklılaşmasına paralel olarak geleneksel yöntemlerden kopulmaya başlanmıştır. Modern ve postmodern metinlerin özelliklerine (metinlerarasılık, üstkurmaca, psikanalizm vb.) uygun, bu özellikleri açığa çıkaracak inceleme yöntemlerinden faydalanılmaya başlanır. Bu çalışmaların anlatıbilimle doğrudan bir ilgisi yoktur. Fakat anlatıcı, bakış açısı gibi bu çalışmanın odak noktasını oluşturan kavramlar da anlatı kapsamından değerlendirildiğinden otomatik olarak söz konusu incelemelerin içerisinde yer alırlar. Dolayısıyla Türkiye’de anlatıbilimin gelişimi kapsamında literatüre dahil edilen kaynakların çok azı doğrudan alanla ilgilidir. Birçoğu roman incelemesi, anlatım teknikleri veya söylem çözümlemesi bağlamında dolaylı yoldan anlatıbilimle ilişkilendirilebilirler. Nitekim anlatıbilim (narratology) sözcüğü başlık olarak çok az yayında kullanılmıştır. Bundan ötürü aşağıda sıralanan kaynakların belirlenmesinde, anlatıcıyı, bakış açısını veya anlatım tekniklerini konu edinen, bunları kuramsal olarak ortaya koyan ve örnekler üzerinde uygulamalarını yapan eserler dikkate alınmıştır. Bu bağlamda ilk olarak kitaplar ele alınacaktır. Ünal Aytür’ün 1977 yılında yayımlanan çalışması Henry James ve Roman Sanatı’nda, Amerikalı yazar Henry James’in romanda yaptığı yenilikten yola çıkılmıştır. James’in getirdiği yenilik romandaki kişilere ve olaylara yine romandaki bir kimsenin gözünden bakmaktır. Bu fikir eserde “yansıtıcı bilinç” kavramıyla ifade edilmiştir. Ayrıca bakış açısı kapsamında tekil 7 bakış açısı ve çoğul bakış açısı da değerlendirilmiştir. Böylece bir romanın farklı bilinçler tarafından yansıtılmasına da değinilmiştir. Anlatmanın ve bakış açısının tek bir anlatıcının hâkimiyetinden çıkıp dağılması anlatım teknikleri içerisinde büyük bir yeniliktir. Çalışmada örnek olarak Henry James’in romanları kullanılmıştır. Bakış açısı ve anlatıcı kavramlarının birbirinden ayrılması, bakış açısının çoğullaşabileceğinin vurgulanması anlatıbilim açısından dikkate değer gelişmelerdir. Bu çalışma, sonraki yıllarda yapılacak kuramsal çalışmalar ve Türk edebiyatı alanındaki uygulamalar bir adım niteliğindedir. Berna Moran’ın ilk baskısı 1983’te yayımlanan Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış I, 1990’da yayımlanan Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış II, 1994’de yayımlanan Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış III adlı çalışmalarında kronolojik olarak seçilen Türk romanlarının incelemeleri yapılmıştır. Bu incelemeler içerisinde romanın elverdiği ölçüde eserde kullanılan anlatım tekniklerine değinilmiş, birbirine yakın olan anlatım teknikleri arasındaki farklar belirtilmiştir. İç monolog, iç çözümleme, bilinç akımı incelemelerde konu edilen anlatım teknikleridir. Moran’ın çalışmaları, kuramsal açıdan anlatıcıyı veya bakış açısını konu edinmez. Fakat örnekler üzerinden bu kavramlara, yukarıda sözü edilen anlatım tekniklerine ve anlatıcı ile okurun etkileşimine değinir. Örneğin çalışmanın ikinci cildinde (1990, s. 237), Devlet Ana adlı romanda anlatma ve gösterme tekniklerine yer verilmiştir. Yine aynı ciltte, (s. 130) Orta Direk adlı romanın açıklamalarında ise odaklayıcı anlamındaki focalizor sözcüğü kullanılmıştır. İngiliz filolojisi alanında uzmanlaşan Moran, kuramsal birikimini Türk romanlarına uygulamıştır. Geleneksel terimlerin dışına çıkan, anlatıbilime ait terimleri çalışmalarında kullanan, anlatıcı ile bakış açısı kavramları arasında ayrım yapan Moran’ın çalışmaları örneklemeleri de barındırması açısından önemlidir. Şerif Aktaş’ın 1984 yılında Roman Sanatı ve Roman İncelemesine Giriş adıyla yayımlanan eseri, hem Türk edebiyatı alanındaki roman incelemeleri hem de anlatıbilim için yeniliklerle dolu bir çalışmadır. Eserde Vaka, Bakış Açısı ve Anlatıcı, Zaman, Mekân ve Şahıs Kadrosu başlıklarının üzerinde durulmuştur. Eser, öncelikle romanı bir bütün olarak değerlendirmekte ardından bütün unsurlarını ince ayrıntılarına değin incelemektedir. Aktaş’ın çalışması, kurmaca metinle gerçek metini ayırır ve kurmaca metnin en temel hazırlanma yöntemleri olarak anlatmayı ve göstermeyi öne çıkarır. Makbul olan bu 8 yöntemlerden birinin seçilmesi değil ikisinin bir arada kullanılmasıdır. Bu ayrım verilirken anlatıbilimin klasik terimlerinden biri olan “mimesis” sözcüğü kullanılır. Aktaş, metni, yukarıda da verildiği üzere yapısalcılara özgü bir bakış açısıyla değerlendirir. Metni çeşitli birimlere ayırır ve bu birimlerin işleyişlerini değerlendirir. Bakış açısı ve anlatıcı da bu birimlerden biridir. Bakış açısını “anlatma esasına dayalı metinlerde vaka zincirlerinin ve bu zincirin meydana gelmesinde kullanılan mekân, zaman, şahıs kadrosu gibi unsurların kim tarafından görüldüğü, idrak edildiği ve kim tarafından, kime nakledilmekte olduğu sorularına verilen cevaptan başka bir şey değildir.” (2000, s. 78) sözcükleriyle anlatır. Aktaş, bakış açısı kavramına anlatıcı dışında, ayrı bir önem atfetse de bu kavramı anlatıcıyla bütünleşmiş halde değerlendirir. Görmek ve konuşmak ayrımlarını yapmaz. Nitekim kitabın Hâkim Bakış Açısı ve Anlatıcı, Kahraman Anlatıcının Bakış Açısı, Müşahit Anlatıcıya Ait Bakış Açısı adlı bölümler bakış açısının öneminin fark edildiğini fakat kavramın anlatıcı üzerinden değerlendirildiğini gösterir. Şerif Aktaş genel olarak yapısalcı bir bakış açısını benimsemiştir. Çalışması, günümüzde anlatıbilimin klasik hale gelen değerlerinin üstüne kurulmuştur. Metni kurmaca-gerçek şeklinde bir ayrıma tabi tutmasıyla, bu ayrımı anlatma-gösterme ikilemine dayandırmasıyla, bakış açısına dikkati çekmesi ve onu sınıflandırmasıyla, okuyucunun metnin algılanmasındaki rolüne dikkati çekmesiyle dönemi için yenilikçi birçok görüşü Türk edebiyatına uygulamış ve anlatıbilimin Türk edebiyatındaki ilk uygulayıcılarından olmuştur. Gürsel Aytaç’ın 1990 yılında yayımlanan Çağdaş Türk Romanları Üzerine İncelemeler adlı çalışması, Türk romanı hakkında çeşitli dergilerde yayınlanan yazılarından oluşmaktadır. Yazar, Türk edebiyatı dışından bir araştırmacının alanı değerlendirmesinin önemi üzerinde durmuş ve bu bağlamda Berna Moran’ın Türk Edebiyatına Eleştirel Bir Bakış adlı çalışmalarını değerlendirmiştir. Çalışmanın girişinde Türk romanının son on yılı hakkında değerlendirmeler yapılmıştır. Yazar romanların incelemesinde kullandığı yöntemleri açıklarken anlatım teknikleri üzerinde de durmuş, tasvir, bilinç akımı, iç monolog gibi anlatım tekniklerine değinmiştir. Ayrıca o dönemki Türk romanlarını incelediği makalesinde montaj, alıntı ve leitmotiv tekniklerinden de bahsetmiştir. Aytaç çalışmasında çeşitli anlatıbilim terimlerini konu edinmiştir. Anlatım konumu (erzählsituation), anlatım açısı (erzälperspektive), sunuş biçimi çeşitleri ve anlatım tutumu (erzählhaltung) bu terimlerdendir. Aytaç (1990, s. 24-26), anlatım konumlarını Tanrısal, yansız ve kişisel olmak üzere üç grupta toplar. Bu üç anlatım konumuna uygun düşen anlatım açısı ve 9 sunuş biçimleri olduğunu söyler. Örneğin Tanrısal anlatımda içe bakış, yansız anlatımda dıştan bakış açısı kullanılır. İçe bakışı kullanan kişisel anlatım konumu sunuş biçimlerinden iç monoloğu kullanır. Araştırmacı başlıca altı çeşit anlayım tutumu olduğunu söyler. Bunlar, yansız, doğrulayıcı-benimseyici, alaycı, eleştirici, parodist, alaycı, hicivci anlatım tutumlarıdır. Gürsel Aytaç da tıpkı Berna Moran gibi Türk edebiyatı alanı dışında bir disiplinde, Alman filolojisinde uzmanlaşmıştır. Dolayısıyla Batı’da yapılan yayınları yakından takip etme şansını yakalamıştır. Dolayısıyla anlatıcıyı veya bakış açısını genel başlıklar altında değil anlatım konumu, anlatım açısı, sunuş biçimi gibi alt birimler dahilinde incelemiştir. Sözü geçen terimlerin kullanımı terim karışıklığına dikkati çekmesi bakımından da önemlidir. Bugün anlatım açısı yerine çoğunlukla bakış açısı, sunuş biçimi yerine ise anlatım tekniği terimleri kullanılmaktadır. Dolayısıyla halen sürüp gitmekte olan terim karmaşası adına bir farkındalık yaratılmıştır. Gürsel Aytaç’ın ilk baskısı 1999 yılında yayımlanan Genel Edebiyat Bilimi adlı çalışması sadece Türk edebiyatı araştırmacıları için değil edebiyat ile uğraşan herkes için genel bir kaynak niteliğindedir. Ayrıca kitabın sonunda yer alan edebiyat terimleri sözlüğünün de bu alanda çalışan araştırmacılar için faydalı olacağı düşünülmektedir. Aytaç (2003, s. 106-115), çalışmasının Edebiyat İncelemesi adlı bölümünde Çağdaş Türk Romanları Üzerine İncelemeler adlı kitabındakilere ek olarak bazı bilgiler verir. Anlatıcıyı, ben anlatıcı (birinci tekil kişi) ve o anlatıcı (üçüncü tekil kişi) şeklinde ikiye ayırır. Yazarla anlatıcı aynı kişi değildir. Fakat gerçekliğin aktarılmasını amaçlayan otobiyografik nitelikteki metinlerde ise ben anlatıcı yazarın kendisidir. Bu durumda ise şöyle bir ikilem vardır: Yazarın yazdığı zamanki “ben”i ile anlatıdaki “ben” farklılık gösterebilir. Aytaç bu çalışmasında, ayrıca çeşitli Türk romanlarından alıntılarla bilinç akışı, iç monolog gibi sıklıkla birbirine karıştırılan teknikleri örnekler. Gürsel Aytaç’ın Genel Edebiyat Bilimi adlı çalışması Çağdaş Türk Romanları Üzerine İncelemeler adlı çalışmasıyla birbirlerini tamamlarlar. İlk çalışmada terim boyutunda genel bir değerlendirmeyle ele alınan anlatıcı ve bakış açısı gibi kavramlar, ikinci çalışmada daha ayrıntılı ve örnekler üzerinden incelenmiştir. Yavuz Demir’in 1995 yılında yayımlanan İlk Dönem Türk Hikâyelerinde Anlatıcılar Tipolojisi (1871-1890) adlı çalışması, birçok yönden yeniliklerle doludur. Ahmet Mithat Efendi’den Nabızâde Nazım’a 1871-1890 yılları arasındaki Türk hikâye örneklerinin incelendiği çalışmada 10 anlatı seviyesi ve algılama derecesi gibi birçok modern anlatıbilim ölçütüne bağlı kalınır. Anlatıcının, anlatının temel unsurlarından biri olduğundan bahsedilmesinin ardından mekân, karakter, zaman, açıklama özellikleri üzerinden onun algılanma derecesi ortaya çıkarılır. Anlatı Seviyesi adlı bölümde temel metin ve gömülü metinin örneklemeleri yapılırken Hikâyede Katılımın Genişliği adlı bölümde ise homodiegetik, heterodiegetik, ekstradiegetik anlatıcı terimlerine yer verilir. Yani bir anlatıcı sınıflandırması yapılır. Demir, anlatıcı tiplerinin tasnifinde anlatıbilimin temel araştırmacıların çalışmalarından, -Percy Lubbock, Mieke Bal, Shlomith Rimmon-Kenan- faydalanmıştır. Ayrıca çalışmada örtük yazar ve örtük okur gibi tartışmalı terimlere de anlatının bütünlüğü içerisinde yer verilmiştir. Yavuz Demir’in çalışması, hem kuramsal hem de örneklemeler açısından önemlidir. Günümüzde de hala tartışılmaya devam eden modern anlatıbilim görüşlerinden faydalanması bunları Türk hikâyelerini uygulaması dikkate değerdir. Kitabın sonundaki kaynakça kısmı anlatıbilim alanındaki temel çalışmaları Türk araştırmacıların dikkatine sunmuştur. Ayrıca çoğunlukla roman türünde yapılan anlatıbilim çalışmalarını hikâyelere uygulaması da kendisinden sonraki çalışmalar için ilham verici nitelikte olmuştur. Hasan Boynukara’nın 1997 yılında yayımlanan Romanda Bakış Açısı ve Anlatılış adlı çalışmasında birçok yerli ve yabancı araştırmacıların anlatıcı ve bakış açısı konusundaki görüşlerine yer verilir. Şerif Aktaş, Necla Aytür, Mehmet Tekin, Seçkin Ergin, çalışmada sözü edilen yerli araştırmacılardır. E. M. Forster, Philip Stevick, Wayne C. Booth, Roland Bourneur ve Real Quellet ise bu çalışmada görüşlerine yer verilen diğer araştırmacılardır. Çalışmada, anlatı örneklerine veya yazarın kendi görüşlerine yer verilmez. Fakat bu konudaki görüşleri özetlemesi, bakış açısını Percy Lubbock’tan yola çıkarak ayrı bir şekilde değerlendirmesi bu alanda çalışacak araştırmacılar için hem yönlendirici olmuş hem de onlara büyük bir kolaylık sağlamıştır. Ayşe Kıran’la Zeynel Kıran’ın 2000 yılında yayımlanan çalışması, Yazınsal Okuma Süreçleri, anlatıbilim dışında birçok dilbilimsel metin inceleme yöntemini de barındırır. Çalışmada çeşitli söylem türlerinden farklı metin türlerine, kurmaca-gerçeklik ilişkisinden anlatı yapısına ve çözümlemesine yönelik birçok değerlendirmeye yer verilir. Anlatı adlı bölümde anlatının genel yapısı yapısalcı bir bakış açısıyla değerlendirilir. Anlatıcı ise birinci kişi adılıyla, üçüncü kişi adılıyla ve karakterlerle bağlantılı olarak açıklanır. Anlatının çözümlenmesinde ise hem sınıflandırmaya gidilir hem de birçok terime Türkçe karşılıklar önerilir. Bu çalışmada bakış açısı ve anlatıcı net bir biçimde birbirlerinden ayrılır. Genette’in meşhur soruları “Kim 11 görüyor?” ve “Kim konuşuyor?” bu çalışmada dillendirilir. Bakış açısı yerine odaklayım (focalization) sözcüğü kullanılır. Yazar ve anlatıcı arasındaki ilişkiye ayrı bir bölüm ayrılır. Yazar ve anlatıcının hangi koşullarda örtüşüp hangi koşullarda ayrıldığı açıklanır. Anlatıcının sınıflandırmasında, geleneksel anlayışın aksine dilbilgisel olarak kaçıncı kişi olduğu değil anlatıya katılım derecesi dikkate alınır. Anlatıda gözlemci olarak mı veya kendi hikâyesini anlatarak mı bulunduğu sorularına yanıt aranır. Ayrıca çeşitli terimlere Türkçe karşılıklar bulunur. Örneğin homodiegetik yerine içöyküsel, otodiegetik yerine benöyküsel ifadeleri kullanılır. Anlatıcı tipleri, çeşitli Fransız romanları üzerinden örneklenir. Ayşe Kıran ve Zeynel Kıran’ın çalışması birçok yönden oldukça önemlidir. Görmek ve konuşmak ayrımı net bir biçimde yapılmış, dolayısıyla bakış açısı kavramının ayrıca ele alınmasının gereği vurgulanmıştır. Bunun dışında anlatıcı, dilbilgisel farklılıklar dışında modern bir değerlendirme yöntemiyle, yani anlatıya katılma derecesiyle ele alınır. Dolayısıyla söz konusu çalışma, hem yurtdışında anlatıbilim alanındaki gelişmeleri Türkçeye taşıması hem de bunlara Türkçe karşılıklar bulması açısından önemlidir. Böylelikle günümüzde de devam etmekte olan anlatıbilim alanındaki terim tartışmasına öneriler getirilmiş ve bu tartışmayı yaratan nedenler üzerinde kafa yorulmuş olunur. Mehmet Tekin’in 2001 yılında yayımlanan çalışması Roman Sanatı Romanın Unsurları’nda, bütünlüklü bir bakış açısıyla romandaki anlatıcı, bakış açısı, vak’a – olay örgüsü, kişiler, zaman, mekân, dil ve üslûp, fikir ve anlatım teknikleri kavramları işlenmiştir. Anlatım teknikleri kısmında anlatma ve gösterme, tasvir, mektup, özetleme, geriye dönüş, montaj, otobiyografi, leitmotiv, diyalog, iç diyalog, iç çözümleme, iç monolog, bilinç akımı tekniklerine yer verilmiştir. Bu teknikler Türk edebiyatından çeşitli roman örnekleriyle tanıtılmıştır. Anlatıcının tanımı tarihsel serüveninden başlatılarak tipleri ve konumuyla işlevine dek devam ettirilir. Anlatıcının Tarihsel Serüveni bölümünde anlatıcı geleneğinin destanla ilişkisine değinilir ve oradan romana aktarılmasından bahsedilir. Anlatıcının türlerine yönelik bir sınıflandırmaya gidilirken, ben anlatıcı, o anlatıcı ve ikinci çoğul olmak üzere üç tip anlatıcı belirlenir. Anlatıcının işlevleri ve konumu değerlendirirken ise Gürsel Aytaç’ın bu konudaki değerlendirmesinden faydalanılır. Çalışmada bakış açısına ayrı bir bölüm ayrılmıştır. Bakış açısının önemine değinilirken Percy Lubbock’un bu konudaki görüşlerinden faydalanılmıştır. Tanrısal, gözlemci, tekil ve çoğul olmak üzere dört tip bakış açısı belirlenmiştir. 12 Tekin’in çalışması özellikle anlatım teknikleri açısından el kitabı niteliğinde bir çalışmadır. Bilinç akışı, iç monolog, iç çözümleme gibi birbirine yakın teknikleri ayrıntılı bir şekilde ele almış ve Türk romanlarından örneklerle bunları pekiştirmiştir. Anlatıcı ve bakış açısı konusunda bu kavramların tarihi gelişimlerine dikkati çekmesi, anlatıyı ve anlatıcıyı destanla ilişkilendirerek ele alması konuyu bütüncül bir şekilde değerlendirmesi açısından önemlidir. Anlatıcı ve bakış açısı sınıflandırmalarında ise çoğunluk geleneksel ayrımlara bağlı kalmıştır. Gürsel Aytaç’ın anlatıcı konumu tiplerinden yararlanması ise sınıflandırmanın daha kapsamlı olmasını sağlamıştır. Nüket Esen’in 2010 yılında yayımlanan Modern Türk Edebiyatı Üzerine Okumalar adlı çalışması Ahmet Mithat’tan Orhan Pamuk’a birçok yazardan roman incelemelerinin toplandığı bir çalışmadır. Romanlar farklı açılardan ele alınmışlardır. Burada söz konusu edilecek olan ise anlatıbilim unsurlarıyla değerlendirilmiş birkaç romandır. Ahmet Mithat’ta Anlatıcı ve Muhatabı adlı yazıda Ahmet Mithat’ın Yeryüzünde Bir Melek adlı romanı okuyucu-yazar ilişkisi bağlamında değerlendirilir. Anlatıbilimin tartışmalı kavramlarından muhatap kavramı bu roman üzerinden örneklenir. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın İki Romanında Anlatım adlı yazıda ise öncelikle anlatma ve gösterme ayrımına değinilir. Ardından Wayne C. Booth’tan yola çıkılarak düzenleyici veya her şeyi bilen anlatıcı, tarafsız her şeyi bilen anlatıcı, tanık ben anlatıcı, başkişi ben anlatıcı, birden fazla her şeyi bilen anlatıcı ve dramatik durum şeklinde anlatıcı tipi belirler. Bu bilgiler doğrultusunda Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Billur Kalb ve Bir Muadele-i Sevda adlı romanları incelenir. Bu romanlardaki anlatım teknikleri belirlenir. Ayrıca yazının giriş kısmında yine Booth’tan yola çıkılarak ima edilen yazar kavramına da değinilir. Nüket Esen, sözü edilen yazılarında Batılı metotları Türk romanlarına uygulamıştır. Eserlerinin neredeyse tamamında okuyucuyla sohbet eden Ahmet Mithat’ı muhatap kavramıyla incelemiştir. Böylelikle tartışmalı bir kavramın uygulamasını zengin bir örnekleme alanında yapmıştır. Esen’in 2014 yılında yayımlanan çalışması, Hikâye Anlatan Adam: Ahmet Mithat ise Ahmet Mithat hakkında otobiyografik bilgi vermekle birlikte onun eserlerinin anlatım özelliklerine de değinir. Ahmet Mithat’ta Anlatım adlı bölümde anlatıcının anlatıya müdahalesini ve onun okuyucuyla ilişkisini gerçeklik-kurmaca düzeyinde değerlendirir. Sözü edilen çalışmanın bu bölümünde net bir sınıflandırmadan çok anlatıcının hikâyeye katılım düzeyi tartışılır. Böylelikle anlatıcı daha derinlikli bir şekilde, örnek anlatılar çerçevesinde, sebep sonuç ilişkileriyle birlikte değerlendirilmiş olur. 13 Nermin Yazıcı’nın 2009 yılında yayımlanan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Hikâyelerinde Anlatıcı ve Kahramanlar adlı eseri modern yöntemleri kullanarak Ahmet Hamdi Tanpınar’ın hikâyelerindeki anlatıcıları inceler. Çalışmada Ayşe- Zeynel Kıran’ın Yazınsal Okuma Süreçleri’ndeki anlatıcı tiplerine bağlı kalınır. Dolayısıyla net bir şekilde bakış açısı ve anlatıcı ayrımı yapılır. Ayşe-Zeynel Kıran’ın kendi çalışmalarında Fransız romanları üzerinde yapılan uygulamalar Yazıcı’nın çalışmasında Ahmet Hamdi Tanpınar’ın hikâyeleri üzerinde yapılmıştır. Kuramsal bilgilerin daha çok anlatıya uygulanması, Türk edebiyatında bu alanda çalışacak araştırmacılar için ilham verici olmasının yanı sıra tartışmalı noktaların birçok yönden görülmesini ve ortaya atılan görüşlerin sınanmasını sağlamaktadır. Fatih Tepebaşılı, 2012 yılında yayımlanan Roman İncelemesine Giriş adlı çalışmasında daha önce Roman Biçimleri adlı eserini çevirdiği Franz Stanzel’in görüşlerini uygulamıştır. Olay, Kişiler, Mekân, Zaman başlıklarının dışında anlatıcıyı ve anlatım tekniklerini değerlendirdiği başlıklar Anlatım Konumu ve Sunum Araçları kısımlarıdır. Anlatım konumlarını; ben anlatım konumu, kişisel anlatım konumu, Tanrısal anlatım konumu şeklinde ayırır. Bu anlatım konumlarına uygun düşen anlatım örnekleri verilir. Örneğin otobiyografik roman, biyografik ben romanı, dedektif hikâyeleri bu anlatım konumu altında değerlendirilir. Yabancı roman örnekleriyle bu konumlar desteklenir. Sunum Araçları isimli bölümde ise anlatıcının hem söylem biçimleri hem de aktarım biçimleri değerlendirilir. Klasik anlatım yollarından kabul edilen gösterme, betimleme gibi biçimler anlatıcının raporu olarak ele alınır. Bunun dışında kişisel konuşmalar kapsamında dolaylı ve dolaysız aktarımlara da yer verilir. Franz Karl Stanzel, anlatıbilimin önde gelen araştırmacılarından birisidir. Çalışmaları birçok araştırmacı için ilham kaynağı olmuştur. Stanzel’in çalışmalarının Türkçeye kazandırılıp uygulamalarının yapılmasının özellikle kuramsal açıdan çok faydalı olduğu düşünülmektedir. Söz konusu çalışmanın, anlatıbilimin tarihsel gelişiminin kavranmasında, fazlasıyla teknik bulunan birçok ayrıntının metinler üzerinde uygulanması sonucunda rahat anlaşılabilir hale gelmesinde etkin rol oynadığı düşünülmektedir. Hakan Sazyek’in 2013 yılında yayımlanan çalışması Roman Terimleri Sözlüğü, adından da anlaşılacağı üzere romanla ilgili birtakım özellikleri tanım boyutunda değerlendirir. Bu özellikler arasında anlatıcı ve bakış açısıyla ilgili terimler de vardır. Örneğin başkişi anlatıcı, başkişi bakış açısı, çoğul anlatıcı, çoğul bakış açısı bunlardan bazılarıdır. Sazyek kavramların hem terim karşılıklarını hem de bu terimlerin Fransızca ve İngilizce karşılıklarını verir. Böylece bu terimler Türkçeleştirildikleri gibi orijinalleri ve açıklamaları verildiği için onlara yeni 14 karşılıklar bulunmasının önü de açılmış olur. Ayrıca yazar, verdiği kısa metin örnekleriyle de bu terimleri örneklemiş olur. Bahar Dervişcemaloğlu’nun1 2014’te yayımlanan çalışması Anlatıbilime Giriş, Türkiye’de anlatıbilimin öncüsü olarak nitelendirilebilecek çalışmalardan biridir. Bu çalışmada da kendisinden sıklıkla faydalanan kitap, anlatının tanımından, anlatıbilimin tarihsel gelişimine, klasik anlatıbilim modellerinden modern anlatıbilim görüşlerine uzanan kapsamlı bir bilgi birikimine sahiptir. Bu birikimin oluşmasında sadece Türkçe veya çeviri kaynaklarla yetinilmemiş, İngilizce olarak yayımlanmış güncel kitaplar, süreli yayınlar, elektronik kaynaklar da taranmıştır. Dolayısıyla hem alanın bir panoraması çıkarılmış hem de bu alanda çalışacak araştırmacılar için ciddi bir kaynak derlemesi yapılmıştır. Dervişcemaloğlu’nun çalışması anlatıbilimi yapısalcılık öncesinde, yapısalcılık esnasında ve yapısalcılık sonrasında ortaya atılan edebiyat görüşleri ve ekoller ışığında ele alıp onun haritasını ortaya çıkarır. Ayrıca anlatıbilimin temel kavramlarını tanımlar. Alanın önde gelen araştırmacılarının anlatıcı ve bakış açısı konusundaki modellerine, bu modellerin tartışmalı noktalarına yer verir. Karakter ve karakterleştirme ile zaman, mekân kavramları da anlatıbilim yaklaşımları ışığında ele alınır. Anlatıbilime Giriş adlı çalışma hem kapsamlı hem de okuyucuyu teknik ayrıntılarla boğmayacak kadar özet halinde hazırlanmıştır. Dolayısıyla Batı’da 20. yüzyılın başlarından itibaren başlayan modern anlatıbilimin gelişimini bütüncül bir şekilde araştırmacıların dikkatine sunar. Bu gelişim doğrultusunda Türk anlatı geleneğinin sınırlarının çizilmesi gereğine de işaret eder. Ayrıca bu çalışmayla çeşitli kavramlar üzerine yapılan tartışmaları, terim konusundaki karışıklığı araştırmacıların ilgisine sunar, böylelikle Türk araştırmacıların alana katkı sağlaması konusunda yönlendirici ve teşvik edici olur. Kitabın sonundaki Anlatıbilime Yeni Başlayanlar İçin Bazı Öneriler adlı bölüm çalışmanın yönlendirici özelliğini destekler niteliktedir. Yukarıda sıralanan kaynaklardan yola çıkılarak anlatıbilimin, Türkiye’de yerli yayınlar aracılığıyla olan gelişimi konusunda bir değerlendirme yapıldığında ilk göze çarpanın, başlangıç dönemi çalışmalarının yapısalcılık ekseninde olduğudur. Çoğunlukla roman incelemeleri yapılmıştır ve olay örgüsü, zaman, mekân, kişiler, anlatıcı-bakış açısı şeklinde 1 Bahar Dervişcemaloğlu’nun Anlatıbilime Giriş adlı çalışması dışında, çevirmenliğini yaptığı Anlatıbilim isimli bir kitabı daha vardır. Çeviri bir eser olduğu için bu esere tezin girişinde ayrıntılı bir şekilde yer verilmemiştir. Söz konusu eser özellikle genç araştırmacılar için el kitabı niteliğindedir, Manfred Jahn’ın eserinden çevrilen bu çalışmada anlatı konusundaki kuramsal gelişmeler basit bir dille anlatır. 15 bilinen geleneksel yöntem kullanılmıştır. Bu süreçte anlatıcı ve bakış açısı romanın bir unsurudur. İlerleyen yıllarda anlatıcıya ve bakış açısı daha kapsamlı ve ayrı bir durumda değerlendirilmeye başlamıştır. Bu durumda bazı etkenler öne çıkmaktadır. İlki alan dışı uzmanların -çoğunlukla Alman veya İngiliz filolojisi alanında çalışanların veya çalışmış olanların- Batı’daki kuramsal gelişmeleri yakından takip etmeleri ve bunu Türk romanlarına uygulamalarıdır. Böylelikle hem kuramsal gelişmeler, izlenen yöntemi kullanılan terimler Türkçeye taşınmış olur hem de Türk eserleri bu gelişmeler ışığında değerlendirilmiş olur. Gürsel Aytaç, Fatip Tepebaşılı, Nüket Esen bu grupta yer alan akademisyenlerdir. İkinci etken ise daha önce bahsedildiği gibi metinlerin geleneksel kurgusallıktan çıkıp modernist veya postmodernist özellikler göstermeye başlamasıdır. Bu noktada metinlerin araştırmacıları yönlendirdiğinden bahsedilebilir. Örneğin modernizmin etkisiyle bilinç akışı, iç monolog gibi teknikler ön plana çıkmış; postmodernizmle bakış açısı çoğullaşmıştır. Dolayısıyla anlatım tekniklerine daha fazla yer verilmeye başlanmıştır. Bu süreç ve Genette’in anlatıbilim alanında yarattığı sarsıntı, anlatıcı ve bakış açısı kavramlarının birbirleriyle ilişki içerisinde fakat ayrı ayrı değerlendirilmesini gündeme getirmiştir. Nitekim Yavuz Demir ve Ayşe-Zeynel Kıran’ın çalışmaları bu yöndedir. Bu dönemin aslında anlatıbilim açısından bir idrak dönemi olduğundan bahsedilebilir. Çünkü sadece anlatıcının sadece genel bir başlık altında klasik sınıflandırmalar eşliğinde değerlendirilemeyeceği fark edilmiştir. Anlatıcı ve bakış açısı kavramları, baştan sona anlatının kaderini çizen, onun okuyucuyla ilişkisini belirleyen, birçok alt başlığı ve karmaşık ilişkileri barındıran kavramlardır. Günümüze yaklaştıkça ise Türk edebiyatı modern anlatıbilim yöntemleriyle tanışmaya, bu yöntemleri kendi anlatıları üzerinde uygulamaya başlamıştır. Batı’dakine koşut bir şekilde, kuramsal tereddütler ve terim önerileri içerisinde devam edeceğine inanılan bu sürecin Türk anlatı geleneğinin çerçevesinin çizilmesinde ve gelişiminin irdelenmesinde önemli katkılar sağlayacağına inanılmaktadır. Anlatıbilim alanında yayımlanmış kitapların değerlendirilmesinden sonra, anlatıbilim ve anlatıcı eksenli lisansüstü çalışmalar ve süreli yayınlara değinmek yerinde olacaktır. Türkiye’de özellikle 2000’li yıllardan itibaren anlatıcı ve anlatıbilim konulu çalışmaların arttığı gözlemlenir. Tez Merkezi’nin anasayfasından, https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/ adresinden, anlatıcı veya anlatıbilim anahtar sözcükleriyle bir tarama yapıldığında birçok yüksek lisans ve doktora teziyle karşılaşılacaktır. Anahtar sözcükler anlatı, anlatım, anlatım tekniği şeklinde genişletildiğinde bu sayının daha da arttığı görülür. Verilen adreste erişime açık tezlerin tamamına, izni bulunmayanların ise özetine erişmek mümkün olduğundan burada, 16 doğrudan anlatıbilimle, anlatıcıyla, anlatı teknikleriyle ilişkili ve filoloji bölümlerinde hazırlanan tezlerin künyelerinin verilmesiyle yetinilecektir. Ardından sözü geçen tezlerin genel olarak Türkiye’deki anlatıbilim çalışmaları içerisindeki yeri değerlendirilecektir. Genel olarak anlatıbilim kapsamında değerlendirilebilecek yüksek lisans tezleri aşağıdaki şekilde sıralanabilir: Akgül, F. (1999). Peter Weiss’in ‘Abschied von den Eltern’adlı Romanında Anlatım Tekniği ve Yorumu (yayımlanmamış yüksek lisans tezi). Atatürk Üniversitesi, Erzurum. Arı, Z. (2008). Ferit Edgü’nün Romanlarında Anlatım Teknikleri (yayımlanmamış yüksek lisans tezi). Gazi Üniversitesi, Ankara. Arslan, Ö. (2014). Abdulrazak Gurnah’nın Admiring Silence ve By The Sea Romanlarında Sessizliğin Postkolonyal ve Anlatıbilimsel Analizi (yayımlanmamış yüksek lisans tezi). Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Ankara. Aslaner, A. (2011). Kurmaca Anlatıda Anlatılabilirlik’in Stilistik Tezahürü Olarak Anlatıcı Özne Üzerine Bir Mukayese: Küçük Ağa ve Yorgun Savaşçı (yayımlanmamış yüksek lisans tezi). Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Samsun. Bugan, F. (2011). İshâk Çelebi Divanı’nda Anlatıcı Âşık (yayımlanmamış yüksek lisans tezi). Gazi Üniversitesi, Ankara. Çağlakpınar, B. (2014). Patrick Modiano’nun Karanlık Mağazalar Sokağı Adlı Romanın Anlatıbilimsel Olarak İncelenmesi (yayımlanmamış yüksek lisans tezi). İstanbul Üniversitesi, İstanbul. Dağlı, Ö. (2011). Ian Mcewan ve William Faulkner’in Romanlarında Güvenilmeyen Anlatıcı Kavramı (yayımlanmamış yüksek lisans tezi). Fatih Üniversitesi, İstanbul. Doğan, S. (2002). Yapısalcılıktan Postyapısalcılığa: Anlatıcının Öyküdeki İşlevi (yayımlanmamış yüksek lisans tezi). İstanbul Üniversitesi, İstanbul. Ermiş, D. (2009). Sibermetinlerde ‘sen’: Anlatıbilimin Sınırlarını Genişletmek (yayımlanmamış yüksek lisans tezi). Bilgi Üniversitesi, İstanbul. Gözcü, S. (2004). Ayaşlı ile Kiracıları’nda Anlatıcı Sorunsalı. (yayımlanmamış yüksek lisans tezi). Bilkent Üniversitesi, Ankara. 17 Kaya, M. (2012). Yazar ve Anlatıcı İkileminde Lolita Romanının Şahıs Kadrosunun İncelenmesi (yayımlanmamış yüksek lisans tezi). Erciyes Üniversitesi, Kayseri. Keskin, F. (2012). Pınar Kür’ün Romanlarında Anlatıcı-Kurmaca ve Gerçeklik (yayımlanmamış yüksek lisans tezi). Ankara Üniversitesi, Ankara. Kurucu, İ. (2013). Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Anlatıcılar ve Anlatıcı Olarak Evliya Çelebi (yayımlanmamış yüksek lisans tezi). Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi, Kahramanmaraş. Küçükbatır, T. (1988). Herman Broch’un Burç Novellerinde Anlatıcı (yayımlanmamış yüksek lisans tezi). Atatürk Üniversitesi, Erzurum. Özüer, O. (2002). Heinrich von Kleist’in Öykülerinde İçerik ve Anlatım Tekniği (yayımlanmamış yüksek lisans tezi). Ege Üniversitesi, İzmir. Tan, M. (2003). Anlatıcılar Tipolojisi ve Elçin Efendiyev’in Hikâyeleri Üzerine Bir İnceleme (yayımlanmamış yüksek lisans tezi). Atatürk Üniversitesi, Erzurum. Tutumlu, R. (2002). Anlatıbilimi Açısından Roman-Sinema Etkileşimi ve Bir Uygulama: Anayurt Oteli (yayımlanmamış yüksek lisans tezi). Bilkent Üniversitesi, Ankara. Yıldırım, T. (2013). Homeros’un Odysseia ve Joseph Conrad’ın Heart of Darkness Adlı Eserlerinde Kadın Temsilinin Karşılaştırmalı Anlatıbilimsel Analizi (yayımlanmamış yüksek lisans tezi). Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Ankara. Yurtcan, İ. H. (1991). Ilse Aichinger’in Öykülerinin Anlatım Tekniği Açısından İncelenmesi ve Yorumlanması (yayımlanmamış yüksek lisans tezi). Atatürk Üniversitesi, Erzurum. Genel olarak anlatıbilim kapsamında değerlendirilebilecek doktora tezleriyse şunlardır: Bezci, Ş. (2007). Julian Barnes’ın Flaubert’in Papağanı, Seni Sevmiyorum ve Aşk, vs Romanlarındaki Anlatıcı Kullanımı (yayımlanmamış doktora tezi). Ankara Üniversitesi, Ankara. Cansız Çek, S. (2010). Ninnilerde Kadın Anlatıcının Sesi (yayımlanmamış doktora tezi). Gazi Üniversitesi, Ankara. Korkmaz, M. (2003). Çukurovalı Aşık Mehmet Demirci (Köroğlu)’nin Hikâye Anlatıcılığı Üzerine Bir Araştırma (yayımlanmamış doktora tezi). Fırat Üniversitesi, Elazığ. 18 Kurt, M. (2007). 1950 sonrası Türk Edebiyatında Varoluşçu Felsefeden Etkilenen Yazarların Romanlarında Yapı, Tema ve Anlatma (yayımlanmamış doktora tezi). Gazi Üniversitesi, Ankara. Odacı. S. (2007). Bilinç Akışı Tekniği Bakımından James Joyce, Oğuz Atay, Adalet Ağaoğlu ve Emine Işınsu’nun Romanları (yayımlanmamış doktora tezi). Hacettepe Üniversitesi, Ankara. Tekin, M. (1986). Peyami Safa’nın Romanlarının Yapı Ve Anlatım Teknikleri Bakımından İncelenmesi (yayımlanmamış doktora tezi). Atatürk Üniversitesi, Erzurum. Tutumlu, R. (2007). Vüs’at O. Bener’in Yapıtlarına Anlatıbilimsel Bir Yaklaşım (yayımlanmamış doktora tezi). Bilkent Üniversitesi, Ankara. Türkiye’de son yıllarda anlatıbilim ve anlatıcıyla ilişkilendirilecek makale düzeyinde çalışmalar da yayımlanmaktadır. Bu makalelerin tamamına burada değinmek mümkün değildir fakat çeşitli dergiler tarafından dosya şeklinde hazırlanan çalışmalar ve özel sayılardan kısaca bahsedilecektir. Hece dergisinin 2002 yılında yayımlanan Türk Romanı Özel Sayısı, romanın tüm unsurlarını farklı başlıklar altında değerlendirir. Roman Tekniği başlığı altında ise bakış açısı kavramını ve yazar-okur arasındaki ilişkileri ele alnır. Kitap-lık dergisi 2005 yılında yayımlanan 87. sayısında Roman Kuramları ve Teknikleri adlı bir dosya konusu hazırlar. Bu dosyada genel olarak romanın tekniklerine, anlatım tekniklerine yönelik çeşitli yazılar yer alır. Hece dergisinin 2008 yılında yayımlanan Modernizmden Postmodernizme Özel Sayısı’nda Türk romanın özellikle modernizm ve postmodernizm sürecinde, anlatıcıya, bakış açısına ve çeşitli anlatım tekniklerine yönelik geçirdiği değişikler ele alınır. Hece Öykü dergisinin 2011 yılında yayımlanan 47. sayısının dosya konusu Öyküde Bakış Açısı’dır. Dolayısıyla bu dosya konusu bağlamında anlatıcı ve bakış açısı kavramları çeşitli öykü örnekleri üzerinden değerlendirilmiştir. Yapılan yüksek lisans ve doktora çalışmalarında özellikle anlatıbilim içerisinde bazı noktalara odaklanıldığı görülür. Bunlar, genel olarak anlatıbilim analizi, anlatım teknikleri ve anlatıcıdır. Bu çalışmaların da tıpkı kitaplarda olduğu gibi çoğunlukla Alman, İngiliz veya Fransız filolojisi uzmanları tarafından yapıldığı dikkati çeker. Özellikle yüksek lisans düzeyinde belli yazarlar seçilerek belirlenen kuramın uygulaması yapılmıştır. Bu tip çalışmaların özellikle de kuramsal 19 kısımları Türk edebiyatı alanında yapılacak uygulamalar için zengin bir kaynak ve örnekleme alanı oluşturmaktadır. Türk edebiyatı alanındaki uygulamalar ise sadece modern anlatılarla sınırlı değildir. Divan edebiyatından halk edebiyatına kadar uygulama denemeleri yapılmıştır. Ağırlık ise alan olarak modern edebiyatta, anlatı türü olaraksa romandadır. Son yıllarda anlatım teknikleri üzerine yapılan incelemelerin artması, anlatıbilim alanında daha kapsamlı ve derinlikli araştırmalar yapılmasını sağlamış, Batılı örneklerin incelenmesini teşvik etmiştir. Bazı araştırmacılar –Mehmet Tekin, Reyhan Tutumlu gibi– bu alandaki çalışmalarını tezlerinin sonrasında da devam ettirmişler böylelikle alana katkılarını sürdürmüşlerdir. Süreli yayınlar içerisinde hazırlanan çalışmalarda da tez ve kitaplarda olduğu gibi genel olarak yapısalcı inceleme yöntemi kullanılmıştır. Fakat özellikle modernizmden sonra anlatıcı ve bakış açısı kavramlarındaki değişimler konu edilmeye başlanmıştır. Bu süreçte, daha önce de değinildiği gibi anlatım teknikleri, bakış açısı ve anlatıcı konusunda yapılan seçimlerin, anlatının tüm kimyasını değiştirdiği ve etkilediği düşüncesinin kavranması etkili olmuştur. 20 1. BÖLÜM ANLATININ TANIMI VE ANLATIBİLİMİN TARİHÇESİ Anlatıcının kuramsal gelişimini izleyebilmek için öncelikle onun içerisinde yer aldığı bütünü, yani anlatıyı açıklamak gerekir. İngilizce narrative, Fransızca récit sözcükleriyle ifade edilen anlatının tanımı, her ne kadar geçmişten günümüze geniş bir yelpaze boyunca yayılmışsa da asıl olarak yapısalcılık öncesi, yapısalcılık ve yapısalcılık sonrası eksenlerinde, çeşitli kuramlar eşliğinde şekillenmiştir. Dolayısıyla anlatının tanımı bu kuramlar etrafında yapılacaktır. Böylelikle aynı zamanda anlatıbilimin tarihsel gelişiminden de bahsedilmiş olacaktır. Yapısalcılık öncesi anlatıbilim çalışmaları ilkçağlara kadar uzanır ve ilk dönem anlatıbilim çalışmaları olarak da bilinirler. Anlatının geçmişini Aristoteles ve Platon'a kadar götürmek mümkündür. Düşünce tarihinde sanat üzerine kafa yoran ilk eserlerden kabul edilen Poetika’da, sanatların büyük bir kısmı ortak bir yapısal temele, mimesise (taklit) bağlanır. Aristoteles bu sanatları, araç, taklit edilen nesneler ve taklit tarzı bakımından birbirinden ayırır. Taklit tarzı ise hikâye etme yoluyla veya etkinlik ve eylem içinde gösterme yoluyla oluşturulur. Eylem halinde bulunan kişilerin olduğu yapıtlar drama olarak adlandırılır. Eylemlerde düşünceler söz olmaksızın ifade edilebilirken sözdeki düşünceler ise konuşan tarafından dile getirilirler. (Aristoteles, 1987, s. 11-20). Aristoteles, aslında anlatma-gösterme şeklinde bir ayrım getirmez. Bütün sanatları ortak bir kökene –mimesise– bağlar. Fakat “eylemin taklidi” ve “hikâye etme” şeklindeki ifadeler, sonradan anlatıbilimin esaslarından olan anlatma-gösterme ayrımına zemin hazırlar. Anlatma ve gösterme arasındaki ayrım, Platon'un Devlet adlı eserinde daha net bir hal alır. Sanatı, eylemin üçüncü dereceden taklidi olarak gören Platon, tragedya ve komedyada şairin eserdeki kişilerin ağzından konuştuğunu, destanda ise taklitle birlikte şairin öyküyü anlattığını belirtir. (Platon, 1995). Devlet’te daha da netleşen anlatma-gösterme ayrımı, 20. yüzyılda, anlatıbilim çalışmalarının hız kazanmasıyla birlikte mimesis (gösterme) – diegesis (anlatma) sözcükleriyle terim niteliğini kazanır. Kulamshaeva (2009, s. 1774), Yunanca sözcükler olan diegesis teriminin “anlatılan dünya”, diegetik sıfatının ise “anlatılan dünyaya ait” anlamına geldiğini belirtir. Diegese sözcüğünün kazandığı yeni anlam olan “edebî eserde tasvir edilen dünya” ise Kulamshaeva’nın aktardığı kadarıyla beyaz perde/sinematograf anlatı kuramcısı Etien Surio tarafından önerilmiştir. 21 17. yüzyıldan 20. yüzyılın başlarına kadar anlatıbilim çalışmaları birkaç konu etrafında şekillenmiştir. Dervişcemaloğlu (2014, s. 17), bu konulardan ilkinin biçime yönelik bir karşılaştırma olduğunu söyler. 18. yüzyıldan itibaren edebi anlatı olarak kabul edilen düzyazının, köklü bir geleneğe sahip olan şiirin standartlarını yakalayıp yakalayamayacağı tartışılır. Bunun dışında roman ve uzun hikâye (novella) arasında bir karşılaştırma yapılmıştır. Her iki türün karakter ve olay örgüleri incelenmiştir. Dervişcemaloğlu (2014, s. 17), ayrıca Friedrich Spielhagen isimli Alman araştırmacının birinci ve üçüncü şahıs anlatımıyla ilgili bir ayrım yaptığını belirtir. Bu ayrım, anlatıcı kavramını gündeme getirmiştir. Spielhagen'in ideal anlatıda anlatıcının kendisini belli etmemesi konusundaki görüşüne Käte Friedemann itiraz eder ve anlatıcının aracılık yapma görevinin bir anlatı unsuru olduğunu söyler. Bu görüş farklılığının, Friedemann'ın anlatıyı yapısalcı bir terimle açıklamaya çalışmasının göstergesi olduğu belirtilir. Percy Lubbock (1921) The Craft of Fiction, Ünal Aytür (2009, s. 17) ise Henry James ve Roman Sanatı adlı çalışmalarında genel olarak göstermenin anlatmaya olan üstünlüğünü vurgularlar. Destandan beri anlatıcının hakimiyetinde gelişen anlatı geleneğinde, gösterme yönteminin yer alması gerektiğini savunurlar. Lubbock (1921), anlatmayı ifade etmek için panorama ve resim terimlerini, gösterme içinse drama terimini önerir. Resim ve panorama ifadelerinde yazarın yaşamı algılayıp kendi algısı doğrultusunda okuyucuya nakletmesi söz konusudur. Lubbock’un eserinde yer verdiği bu açıklamaya benzer bir fikir yürütme drama terimi için de yapılabilir. Bunun tiyatroya ait bir terim olduğu kabulünden hareket edilerek dramatik anlatıda anlatıcının rolünün en aza indirgendiği, dolayısıyla olayların eylem ve diyaloglar aracılığıyla sunulduğu sonucuna varılabilir. Lubbock, anlatma ve gösterme yöntemlerinin birbirlerinin zıttı olduğunu belirtir. Anlatma sırasında okuyucu, anlatıcı ile karşı karşıyayken, gösterme yönteminde sadece öyküyü seyreder. Öykü ile arasında bir aracı yoktur. Lubbock, iki yöntemin keskin sınırlarla birbirinden ayrılamayacağını söyler. Fakat yazarın eser üzerindeki hâkimiyetini azaltmak için de hikâyenin içerisinden karakterlerin veya hikâyenin içindeki anlatıcının bakış açısının kullanılabileceğini belirtir. Aytür (2009), Henry James’in roman alanına en büyük katkıyı bakış açısı konusunda yaptığını belirtir. James, yansıtıcı bilinç tekniğiyle romandaki bakış açısını karakterin bilinciyle sınırlamıştır. Böylelikle anlatılmak istenen, dramatik bir şekilde, anlatıcının varlığı mümkün olduğunca kısıtlanarak okuyucuya ulaşacaktır. 22 Aristoteles ve Platon’dan sonra anlatı araştırmaları gösterme-anlatma karşıtlığı etrafında şekillenmiştir. Realizmle birlikte gösterme yönteminin bu tartışmalar içerisindeki yeri sağlamlaşmıştır. Forster (1985) ise, romanı esas aldığı çalışmasında, öykü ve olay örgüsü ayrımına eğilir. Forster hikâyeyi, olayların zaman sırasına göre dizilmesi olarak tanımlar. Ayrıca hikâyeyi anlatı türlerinden biri olan romanın temeli olarak kabul eder. Olaylar arasında kurulan neden-sonuç ilişkisi ise olay örgüsünü oluşturur. Forster bu tanımlamayı şu şekilde yapmıştır: “ ‘Kral öldü, arkasından kraliçe de öldü’, dersek, öykü olur. ‘Kral öldü, sonra üzüntüsünden kraliçe de öldü’, dersek olay örgüsü olur.” (s. 128). Olay örgüsü ve öykü arasındaki ayrımın tartışmaları ilerleyen yıllarda biçimcilere dek uzanır. René Wellek ve Austin Warren'in 1949 yılında yayımlanan Edebiyat Teorisi isimli çalışmalarının da anlatıbilim alanına önemli katkıları olmuştur. Herman (2005, s. 21-22), sözü geçen çalışmanın Anglo-Amerikan biçimci teorisinin şekillenmesinde yardımcı olduğunu belirtir. Çalışma, edebi çalışmanın dış özelliklerine değil iç özelliklerine odaklanır. Ayrıca edebiyatı, diğer disiplinler tarafından çalışılan konulara (tarih, toplumsal gruplar, felsefi tartışmalar) bağlayan pozitivist yöntemlerden kaçınır. Bunun yerine edebi nesnelerin kendisine odaklanılır. Herman, Wellek ve Warren'ın kendilerinden sonra gelen araştırmacıların çalışmalarına yaptığı katkıları maddeler halinde sıralar. Buna göre, a) Kurmaca anlatının roman ve kısa hikâye gibi türlerinin, anlatısal biçimde düzenlenmiş söylemin yalnızca alt türlerini oluşturduğu, bunlar anlatının geleneksel biçimi olmadığı düşüncesi. b) Öykülerin birlikte nedensel ve zamansal mantık meydana getirdikleri veya anlatının dizilişinin ve sonucunun kaynaşması. c) Anlatının fabulası veya öyküyle ilgili özünü şekillendiren temel durumlar ve olaylarla, bu temel unsurların olay örgüsü veya sjuzet içinde düzenlenmesi arasındaki ayrım, yani Chatman, Todorov ve Genette tarafından işaret edilen ayrım. d) Kurgu içerisindeki karakter tipleri için sosyal ve antropolojik temelleri içeren karakterizasyonun yöntemleri. e) Bakış açısı. f) Çerçeve hikâyeler, hikâye içinde hikâyeden meydana gelen gömülü anlatının şekilleri. g) Kurgusal söylemde yazar ve anlatıcının örtüşmemesi. 23 h) Konuşmaya ilaveten karakterlerin bilincinin temsili için kullanılan stratejiler. e) Kurgusal anlatıdaki doğruluk kavramının, kendisine yeterli bir Kosmosu şekillendirmek için onun bileşenlerinin bir araya gelme yollarından kaynaklandığı fikri şeklinde sıralanabilecek maddeler Wellek ve Warren'ın anlatıbilime yaptığı katkıları oluşturur. Sıralanan maddelerden de anlaşılacağı üzere Wellek ve Warren'ın ilk dönem anlatıbilim çalışmalarına önemli katkıları olmuştur. Yapısalcılık bağlamında ayrıntılı bir şekilde değerlendirilecek olan olay örgüsü, karakter, bakış açısı, anlatıcı, yazar gibi kavramlar belli bir kurama bağlanmasa da dile getirilmeye başlanmıştır. Anlatı, bu kavramlar ışığında açıklanmaya çalışılmıştır. Bu durum, anlatının sadece kendisine yönelen ve analiz yöntemlerini kendisinin iç dinamikleri aracılığıyla oluşturan yapısalcı yöntemlerin ayak seslerini duyurur. Dolayısıyla Wellek ve Warren’ın eseri ilk dönem anlatıbilim çalışmaları ile yapısalcılık arasında köprü kurar. Wayne C. Booth, 1961'de yayımlanan ve Kurmacanın Retoriği adıyla 2012’de Türkçeye çevrilen eseriyle, Wellek ve Warren’dan sonra, bu dönemin önde gelen araştırmacılarındandır. Booth, sözü geçen eserinde anlatının geçerliliğine, doğruluğuna odaklanmıştır. Yazarın anlatıcıyla olan ilişkisini ahlaki açıdan ve güvenirlik açısından değerlendirmiştir. Yazarın anlatıda ortaya çıkma biçimlerini ve okuyucusuyla olan ilişkisini de inceler. Booth'un çalışması özellikle güvenilir ve güvenilmez anlatıcı kavramları noktasında ses getirir. Bu kavramlar ima edilen yazar kavramının da göz önünde bulundurulmasını gerekli kılar. Çünkü anlatıcının güvenilirliği, ima edilen yazarın ölçütleri doğrultusunda belirlenir. Booth'un bu çalışması, anlatıbilim alanında birçok çalışmaya öncülük etmiştir. Onun ortaya attığı güvenilir ve güvenilmez anlatıcı kavramları tartışılmış ve geliştirilmiştir. İlk dönem anlatıbilim çalışmaları, anlatma-gösterme kavramları arasındaki ayrımdan yola çıkılarak inşa edilmeye başlamıştır. Anlatı kavramına yönelik araştırmaların gösterme-anlatma ayrımına dek götürülmesinin nedeni, bu iki kavramın, Antik Yunan’dan itibaren sanat tartışmalarında etkili bir rol üstlenmesidir. İki farklı tür olan destan ve tiyatronun bu dönemde güçlü sanat dalları olarak varlıklarını sürdürmeleri sözü geçen rolün etkisini artırmıştır. Böylelikle bu yöntemlerin tanımlanması ve karşılaştırılması ihtiyacı duyulmuştur. Sonraki aşamada ise, anlatının, tiyatro oyununu andırıdır şekilde sadece gösterme yöntemi kullanılarak yazılamayacağı anlaşılmıştır. Buna karşın, özellikle realizmle birlikte, yalnızca hikâyenin dışından bir anlatıcının öyküyü anlatmasının ise eserin gerçekliğine gölge düşüreceği fark 24 edilmiştir. Dolayısıyla iki yöntemin bir arada kullanıldığı, bakış açısı ve anlatıcı kimliğin hikâyenin içinden kimselere geçtiği anlatılar kabul görmeye başlamıştır. Anlatma ve gösterme yöntemlerinin anlatı içerisinde harmanlanmasından sonra farklı sorular gündeme gelir. Anlatının temel unsurları nelerdir, öykünün varlığı anlatı için yeterli midir sorularından yola çıkılarak olay örgüsü ve öykü ayrımı ortaya atılır. Bu ayrım, anlatıyı, öykünün varlığı ile birlikte neden-sonuç ilişkilerinden oluşan olay örgüsüne dayandırır. Anlatma gösterme ayrımı dışında Booth, yazar-anlatıcı-okuyucu üçgenini gerçeklik, kişisellik ve ahlakilik kavramları ile doldurur. Wellek ve Warren ise anlatma-gösterme ayrımı dışında daha kapsamlı bir anlatı modeli oluşturmuşlardır. Bu dönem yapılan çalışmaların neredeyse tamamının, anlatının kendisini inceleme konusu yaptıkları, onu dış etkenlerden ayrı tuttukları için yapısalcılığa giden süreci başlattıkları düşünülebilir. Anlatıbilimin klasik dönemi olarak da bilinen yapısalcılık kapsamındaki çalışmaların 1966'da Fransa'da çıkan Communications isimli derginin 8. sayısında yayımlanan Anlatının Yapısal Analizi (L'Analyse structurale du récit) adlı özel bir sayıyla başladığı kabul edilir. Bu sayıda Barthes, Eco, Genette, Greimas, Todorov gibi önemli yapısalcıların makaleleri yer alır. Anlatıbilim çalışmaları 1966'da başlamış fakat anlatıbilim (Fr. narratologie) terimi, ilk kez 1969 yılında Tzetvan Todorov tarafından kaleme alınan Grammaire du Decameron (Dekameron'un Grameri) isimli kitapta kullanılmıştır. Todorov, bu terimi sosyoloji, biyoloji gibi bilim dallarına benzer bir şekilde oluşturmuş ve Saussure'ün dilbilim yöntemlerinden faydalanarak, yapısalcı bakış açısıyla Boccacio'nun Dekameron Hikâyelerini tahlil etmiştir. (Dervişcemaloğlu, 2014, s. 29) Chatman (2008, s. 18), yapısalcılığın ilk basamağını, 20. yüzyılın başlarında Rus biçimcilerin yaptığı çalışmaları oluşturduğunu belirtir. Viktor Shklovski, Vladimir Propp, Boris Tomashevski gibi Rus biçimcilerin yaptığı çalışmalar olay örgüsü ve öykü ayrımı konusundaki araştırmaların devam ettiğini gösterir. Rus biçimcilerin anlatıyı iki terim kullanarak değerlendirdiklerini söyler. Bunlardan ilki olan fabula, temel öykü malzemesini, anlatı ile ilişkili olan olayların bütününü kapsarken, sjuzet, okuyucunun olaylardan nasıl haberdar olduğu ve olayların hangi sırayla göründüğü sorularına yanıt verir. Yani fabula, öykünün, sjuzet ise olay örgüsünün karşılığıdır. 25 1926 yılında Mathesius ve Jacobson tarafından kurulan “Prag Ekolü” ya da “Prag Dilbilimi Çevresi” sadece dilbilim değil, poetika, estetik, tiyatro, şiir, göstergebilim, anlatı incelemesi ve edebiyat teorisi gibi oldukça kapsamlı bir çerçevede faaliyet yürütmüştür. 1948 yılında politik nedenlerden dolayı dağılan ve temsilcilerinin önemli bir kısmı Amerika’ya sürgün eden bu ekol, 1990 yılında tekrar faaliyete geçmiştir. (Dervişcemaloğlu, 2014. s. 23). Anlatıbilimin, odak noktası kabul edilen yapısalcılık biçimcilerin ve Prag ekolüne mensup araştırmacıların çalışmalarıyla başlar. (Dervişcemaloğlu, 2014, s. 23), yukarıda kısaca oluşumu verilen bu okulun önemine değinir. Prag Ekolü ya da Prag Dilbilim Çevresi diye bilinen gruba mensup araştırmacıların önde gelenleri, Mukařovský, Trubetskoi, Bogatyrev, Wellek, Vodička ve Doležel'dir. Prag Dilbilim Çevresi'nin çalışmaları, Fransız yapısalcılığına ilham vermeleri, Wellek'in edebiyat teorisi alanında yaptığı çalışmalar, ayrıca son yıllarda farklı bakış açılarıyla anlatıbilim alanına katkıları açısından önemlidir. Ferdinand de Saussure'ün, öğrencileri tarafından düzenlenen notlardan oluşan ve ölümünden sonra yayımlanan eseri Genel Dilbilim Dersleri anlatı kavramının günümüze dek gelecek birçok özelliğinin keşfedilmesini sağlayacaktır. Saussure’ün çalışmaları, dili esas almasına rağmen, dilin betimlenmesi sırasında tanımladığı ilke ve kavramların yapısalcıların anlatı tanımları üzerinde büyük etkisi olmuştur. Yücel (1982, s. 21) Saussure’ün dile yaklaşımın temelini dizge kavramının oluşturduğunu söyler. Dizge, öğeler arasındaki farklılıklardan, karşıtlıklardan, benzetmelerden kısacası ilişkilerden oluşan bütündür. Dilbilim, bu öğelerin tekil anlamlarından çok birbirleri arasındaki ilişkileri inceler. Dili bir bütün olarak ele alması, onu, birimler arasındaki ilişkiler aracılığıyla açıklamaya çalışması yapısalcılar tarafından anlatının da benzer bir şekilde değerlendirilmesine yol açmıştır. Ayrıca Saussure'ün dil ile söz arasında yaptığı ayrım da bu değerlendirmeyi destekler niteliktedir. Saussure (1998, s. 43-44), dilin konuşan kişiden ayrı bir sistem olduğunu, sözün ise kişinin bireysel isteği ve ahlaki davranışı sonucu oluştuğunu söyler. Söylem ve sözlü anlatımı da bu kapsamda değerlendirir. Saussure'ün bu ayrımı, yapısalcılara anlatının sınırlarının belirlenmesinde, sonrasında bir yapı kabul edilecek anlatının çeşitli birimlere ayrılmasında öncülük edecektir. 26 Saussure (1998, s. 46-47), göstergebilimin öneminden ve ayrı bir bilim dalı olarak gelişmesi gerektiğini ilk dillendiren araştırmacılarından biridir. Göstergebilimin, hangi yasalara bağlı olduğunun, göstergelerin ne olduğunun belirlenmesi gerektiğini söyler. Göstergebilimin, dilden kutsal törenlere, davranış biçimlerinden yazıya varıncaya değin birçok gösterge dizgesini kapsadığını belirtir. Saussure’ün ilk adımlarından sonra göstergebilim alanındaki çalışmalar artar. Roland Barthes’a (1979, s. 31). ait olanlar alanın önden gelen araştırmalarından kabul edilirler. Barthes, gösterge dizgesinin gösteren ve gösterilene ait iki öğeden oluştuğunu belirtir. Örneğin "ev" sözcüğünün kendisi gösteren, bu sözcük dile getirildiğinde kişinin kafasından canlanan imge ise gösterilendir. Barthes, gösterenlerin anlatım düzlemini oluşturduğunu söyler. Gösterilenler ise içerik düzlemini oluşturur. Böylelikle anlatım, gösterenlerden oluşan bir kavram olarak tanımlanmış olur. Görüldüğü üzere dilbilim olduğu gibi göstergebilimin de anlatının tanımıyla doğrudan bir ilişki içerisinde olduğu görülmez. Fakat göstergebilimin, anlatımı, gösterenle gösterilen arasındaki ilişkiden yola çıkarak açıklaması, bu ilişkinin bir öğesinin anlatımı oluşturduğunu belirtmesi dilbilimle birlikte yapısalcıların bu alandaki çalışmalarına yön verecektir. Araştırmacılar, anlatının çeşitli birimlerin etkileşiminden doğan bir bütün olduğu fikrinden hareketle ayrıntılı çalışmalara yönelirler. Yapısalcılığın tohumları Rus biçimcilerin çalışmaları sırasında atılmış, Saussure'ün dilbilim alanındaki çalışmalarıyla ise büyüyüp serpilmiştir. Fludernik (2005, s. 36), anlatıbilimin tarihçesinin iki farklı konu dahilinde toplanabilineceğini söyler. “Anlatıbilimin Yükselişi ve Düşüşü” şeklinde adlandırılabilecek ilk grubun, Todorov, Barthes ve Greimas'ın içerisinde yer aldığı, anlatıbilim çalışmalarının ilk dönemindeki araştırmacılar ile başlayan bir hikâyeyi kapsadığını belirtir. Bu alandaki araştırmalar Gerard Genette'in çalışmalarıyla doruğa çıkar, onu ise F. K. Stanzel, Mieke Bal, Seymour Chatman, Gerald Prince ve Susan Lanser izler. Claude Lévi Strauss, Saussure'ün dilbilim için uyguladığı yapısalcı analizi, antropoloji alanına uygulamıştır. Strauss'un ilkel toplumlardaki miti, totemi, akrabalık bağlarını incelediği çalışması alanın öncülerinden kabul edilir. (Köse & Kodal, 2011). A. J. Greimas ise tüm göstergebilim dizgelerini, "göstergebilimsel dikdörtgen" adını verdiği bir model ile anlamlandırır. Ayrıca, Propp'un Rus halk masalları üzerinde yaptığı çalışmadan esinlenerek, karakterleri kapsayan altı işlev (salıcı, nesne, alıcı, destekleyici, özne, engelleyici) belirler ve anlatı kişilerini bu işlevler üzerinden tanımlar. (Yücel, 1999, s. 91-102). Fransız araştırmacı Gerard Genette Anlatının Söylemi şeklinde Türkçeye çevrilen eseriyle anlatı kavramının ayrıntılı ve derinlikli bir şekilde incelenmesini sağlamıştır. Aynı zamanda Fransız 27 yapısalcılığı olarak bilinen ve birçok araştırmacıyı barındıran ekolün öncüsü olmuştur. Genette hikâye sözcüğünün içeriği, anlatı sözcüğünün metnin kendisini, anlatılama sözcüğünün de anlatı eyleminin ortaya konuşunu ve bu eylemin gerçekleştiği kurmaca ya da gerçek durumları bildirdiğini söyler. (2007, s. 15). Genette böylece biçimcilerin hikâye-olay örgüsü ayrımından farklı olarak anlatılama kavramını ortaya atmış olur. Anlatılama kavramı hikâyenin dile getirilişini, anlatının varlığını dolayısıyla da söylemi imler. Genette böylelikle anlatıbilimi üç kesite ayırmış olur. Bu alandaki çalışmalarını da bu üç kesitin birbiriyle olan ilişkileri üzerine kurar. Söz konusu ayrımlardan yola çıkarak zaman, bakış açısı ve kip kavramları altında çeşitli tanımlamalar geliştirir. Franz K. Stanzel alanın önde gelen bir diğer araştırmacısıdır. Anlatmayı, "kurmaca dünya veya karakterlerin dünyasıyla tarihsel-yazar ve okuyucu arasındaki aracılık süreci" Stanzel (1997, s. 87) şeklinde tanımlar. Bu süreçte de anlatıcı ön plandadır. Stanzel, anlatıyı anlatıcının konumları üzerinden inceler. (1997, s. 88). Onun anlatım konumlarını içeren şeması günümüzde birçok araştırmaya konu olmaya devam etmektedir. Ben anlatım konumu, Tanrısal anlatım konumu ve kişisel anlatım konumu olmak üzere üç ana eksene yerleşmiş şemanın can alıcı noktasını, sözü geçen anlatım konumlarının birbirleriyle olan esnek ilişkisi oluşturur. Anlatım konumlarını bir daire üzerinde şemalaştıran yazar, böylelikle her anlatım konumunun ve onların özelliklerinin, komşuluğuna, geçişkenliğine işaret eder. Stanzel böylece bütüncül bir kavrayışla, anlatıyı, çeşitli anlatım konumları ve onların özellikleri (tarz, şahıs, bakış açısı) üzerinden bölümlendirerek ele almıştır. Yukarıda isimleri verilen ve kısaca çalışmalarından bahsedilen araştırmacılar, anlatıbilimin 20. yüzyılda ciddi bir sıçrama yapmasını sağlamışlardır. Anlatıbilim alanında özellikle de yapısalcılık eksenindeki birçok çalışmaya öncülük etmişlerdir. Dolayısıyla da anlatı kavramı neredeyse 1980'li yıllara kadar yapısalcı bir bakış açısıyla şekillendirilmiştir. 1900'lerin başında, Rus biçimcilerin çalışmalarıyla temel kavramların tartışılması üzerinden ilerleyen anlatı kavramı, 70'lerden sonra kapsamlı bir şekilde değerlendirilip tartışılır hale gelmiştir. Özellikle F. K. Stanzel ve Gerard Genette'in araştırmalarının, anlatıbilim çalışmalarına geliştirilmiş yapısalcılık şeklinde tanımlanabilecek yeni bir yön verdiği söylenebilir. Böyle bir ayrıma rağmen, yapısalcılığın anlatı kavramına yaklaşımını, birçok ortak özellik etrafında ve bütüncül bir şekilde değerlendirmek mümkündür. Yücel, yapısalcılığın ana yönelimlerini şu şekilde belirler: 28 1.- ele alınan nesnenin "kendi başına ve kendi kendisi için" incelenmesi; 2.- nesnenin kendi öğeleri arasındaki bağıntılardan oluşan bir "dizge" olarak ele alınması; 3.- söz konusu dizge içinde her zaman işlevi göz önünde bulundurma ve her olguyu bağlı olduğu dizgeye dayandırma zorunluluğunun sonucu olarak, nesnenin artsüremlilik içinde değil, eşsüremlilik içinde ele alınması; 4.- bunun sonucu olarak, köken, gelişim, etkileşim vb. gibi artsüremsel sorunlara ancak nesnenin elden geldiğince eksiksiz bir çözümlemesi yapıldıktan sonra ve bunların da eşsüremsel olgular gibi dizgesel olarak ele alınmalarını sağlayacak yöntemler geliştirildiği ölçüde yer verilmesi; 5.- nesnenin "kendi başına ve kendi kendisi için" incelenmesinin sonucu olarak, "doğaötesel" değil, "özdekçi" bir yaklaşım biçiminde tanımlanması; 6.- bu yaklaşımın felsefesel, siyasal ya da sanatsal bir öğreti değil, tutarlı bir çözümleme yöntemi oluşturmaya yönelmesi, dolayısıyla erimcilikle hiçbir ilgisi bulunmaması. (1999, s. 10-11) Yücel'in yapısalcılıkla ilgili olarak belirlediği temel özelliklerin yukarıda bahsedilen anlatı tanımlarının çoğuyla örtüştüğü görülür. Rus biçimcilerin araştırmalarından, 1980'lere kadar anlatıbilim çalışmalarının merkezinde yer alan yapısalcılığın, bu alanı nasıl şekillendirdiği yukarıdaki maddeler üzerinden verilmeye çalışılacaktır. 1. Araştırmacılar, yalnızca anlatının kendisine odaklanmışlardır. Onun kendisi için kendi başına ele alınması, etrafındaki bütün ilişkilerden soyutlanarak, sadece anlatının ve onun içsel ilişkilerinin dikkate alınması demektir. 2. Dizge terimi söz konusu olduğunda, sistem veya yapı anlaşılmalıdır. Anlatı kendi başına bir sistemdir. Öğeleri, yani anlatıcı, olay örgüsü, kişiler, zaman, mekân arasındaki bağıntılar aracılığıyla bir yapı meydana getirir. 3. Bu maddenin dördüncü maddeyle birlikte ele alınması mümkündür. Anlatı, kendisi dışındaki her şeyden soyutlanır. Araştırma konusu olan anlatının kendisi, öğeleri arasındaki ilişkilerdir. Dolayısıyla tarihsel bir gelişimi incelemek, anlatıdan yola çıkarak böyle bir gelişimi saptamaya çalışmak, dış etkileri dikkate almak söz konusu değildir. Yapısalcı anlatı çalışmaları bu nedenle 29 artsüremli değil, eşsüremlidir. Aynı zaman kesiti içerisinde yer alıp, bir sistem oluşturan öğeleri inceler. 4. Son iki maddeyi de birlikte değerlendirmek, yapısalcılığın anlatı üzerindeki etkisinin genel olarak görülebilmesi açısından faydalı olacaktır. Anlatı daha önce de belirtildiği gibi sadece kendi başına ve kendisi için değerlendirilir. Bu nedenle yapısalcı anlatıbilim çalışmalarının materyalist bir yaklaşım içerisinde olduğu söylenebilir. Araştırmacı anlatı dışındaki hiçbir şeye odaklanmadığı, onu da içeriğinden çok biçimselliğiyle değerlendirdiği için materyalist bir anlayışın ortaya çıkması normaldir. Yapısalcılık, felsefi bir öğreti değil, bir inceleme yöntemidir. Nitekim yapısalcılık anlatıbilim çalışmalarına yön veren kuramlardan, anlatıyı analiz etme yöntemlerinden biridir. Yapısalcılığın ilk dalgası kabul edilebilecek biçimcilikten itibaren anlatıbilimciler, anlatıyı çeşitli birimlere ayırarak incelemeye çalışmışlardır. İncelenecek nesnenin kökenini, tarihsel gelişimini, dışarıdan yapılan müdahaleleri dikkate almadan önce, nesnenin kendisini incelemeyi ilke edinmişlerdir. Böylelikle öncelik olarak anlatının sınırlarının çizilerek betimlenmesi hedeflenmiştir. Bu sınırlar anlatıyı sabit bir hale getirir. Fludernik (2005, s. 38), anlatıbilim çalışmalarında öne çıkan ikiliklerin (iç/dış odaklanma, içöyküsel/dışöyküsel anlatı v.b.) anlatıbilimin yaygın görülen iki özelliğine işaret ettiğini söyler. Bunlardan ilki, bu tip karşılaştırmaların anlatıyı anlaşılır ve tanımlanabilir hale getireceği, dolayısıyla onun işlevinin de ayrıntılarıyla açıklanabileceğidir. İkincisi ise, ikili terimler aracılığıyla anlatıya yapılacak yorumların geleneksel edebiyat anlayışındakine benzer bir öznelliğe saplanmamasıdır. Çünkü sözü geçen terimler anlatının sabit bir varlık olarak değerlendirilmesini sağlarlar. Dolayısıyla okuyucunun anlatıya yapacağı yorum dahi öngörülebilir hale gelir. Fludernik'in açıklamalarından da anlaşılacağı üzere, yapısalcı yaklaşımın anlatıyı belirli kalıplar dahilinde somutlaştırmaya, sınırlamaya çalıştığı görülür. Anlatının yapısı belirli işlev ve ilişkiler çerçevesinde açıklanınca yorumlanması da öznellikten uzak kalarak tahmin edilebilir sınırlar ardına çekilecektir. Anlatının sınırları başlangıçta öykü-olay örgüsü ayrımına dayanılarak çizilmiştir. Bu ayrımla anlatı çeşitli öğelere ayrılmıştır. Özellikle olay örgüsü üzerinde yapılan sorgulamalar, onu neden-sonuç ilişkileri ve olayların zamansal dizilimleri konusunda bir bölümlemeye götürür. Çalışmaların devamında ise anlatının öğeleri anlatıcı, kişiler, zaman, mekân gibi başlıklar şeklinde çeşitlenir. Anlatı bu öğelerin birbirleriyle olan ilişkileri üzerinden tanımlar. Bu 30 tanımların içerisinde yazarın biyografisi, anlatının geliştiği kültürel veya sosyal ortam gibi anlatının kendisi dışındaki etkenler yer almaz. Yapısalcılık, anlatı teorisinin omurgasını oluşturur. Kuram aracılığıyla anlatının yapısı ve birimleri arasındaki ilişkiler açığa çıkarılmıştır. Sonrasında yapısalcılıkla çelişse bile birçok anlatı modelinin ortaya çıkmasına zemin hazırlanmıştır. Anlatıbilimin klasik döneminden sonra geçiş dönemi olarak tanımlanabilecek bir dönem başlar. Bu dönem, yapısalcılık sonrası dönemin hazırlayıcısı niteliğindedir. Yapısalcılıkla ilgili anlatı analiz yöntemlerini barındırmakla birlikte yapısalcılık sonrası döneme yönelik ipuçları da içerir. Bu dönemde var olan iki ana eğilimden "birincisi, anlatıbilimin kapsamının edebî anlatının ötesine geçerek genişlemesi; ikincisi, diğer disiplinlerden teori ve kavramlar ithal etmesi"dir. (Dervişcemaloğlu, 2014, s. 32). Seymour Chatman ve Mieke Bal bu dönemin önde gelen araştırmacılarındandır. Onların çalışmalarından bahsedilirken yapısalcılıkla olan bağlantılarına ve yaklaşımlara da değinilecektir. Seymour Chatman, anlatı tanımını, daha önce Barthes'ın çalışmasından bahsedilirken verilen anlatım-içerik ayrımına dayanarak geliştirir. Chatman (2008, s. 23), anlatının öykü ve söylem düzlemlerinden oluştuğunu belirtir. Öykü, olaylar, varlıklar, yazarın kültürel kodları tarafından şekillendiren insanlar gibi unsurları kapsarken, söylem, anlatı aktarımının yapısı ve ortaya çıkma biçimi gibi unsurlardan bahseder. Chatman, diğer yapısalcı araştırmacılar gibi dilbilim ve göstergebilimin çalışmalarından ilham alarak kendi anlatı modelini kurmuştur. Genette'inkine benzer şekilde anlatıyı, öyküyle birlikte, bu öykünün ifade edilişi olarak değerlendirmiştir. Yani, anlatı kavramını kendi içlerinde bütünlük gösteren birbirleriyle de ilişki içerisinde olan küçük birimlere ayırıp açıklamıştır. Chatman’ın Öykü ve Söylem Filmde ve Kurmacada Anlatı Yapısı adlı çalışmasında yapısalcı unsurlar ağır basmakla birlikte farklı bakış açıları da ön plana çıkmaktadır. Chatman anlatıyı sadece metinle sınırlamaz. Görsel sanatları da anlatı kapsamında değerlendirir. Nitekim çalışmasının (Öykü ve Söylem Filmde ve Kurmacada Anlatı Yapısı) adından da anlaşılacağı üzere filmi de bir anlatı olarak kabul eder ve onu anlatıbilim yöntemleriyle çözümlemeye çalışır. Mieke Bal (Bal, 1999, s. 16) özellikle anlatıcı ve odaklama kavramları üzerinde durmuş, anlatıyı da bu kavramlar üzerinden tanımlamıştır. Anlatı metninin, anlatıya aracılık edenin anlattığı bir metin olduğunu söyler. Ayrıca anlatıya aracılık edenin, yani anlatıcının dilbilimsel bir özne ve 31 işlev olduğunu, bir insan olarak değerlendirilmemesi gerektiğini ve bu özelliğiyle metni oluşturduğunu hatırlatır. Bu düşünce Barthes'ın yapısalcı bir bakış açısıyla yaptığı anlatıcı tanımını akla getirir: "Oysa en azından bizim bakış açımıza göre, anlatıcı ve anlatı kişileri temelde 'kağıttan varlıklar'dır; bir anlatının somut olarak var olan yazarı, bu anlatının anlatıcısıyla hiçbir bakımdan karşılaştırılmaz." (1993, s. 108). Bal, Barthes'ın bakış açısından yola çıkarak anlatıyı oluşturan unsurları, kendi içerisinde çeşitli işlevlere sahip bir bütünün parçaları olarak değerlendirir. Bal'ın çalışmasının yapısalcılıkla olan ilgisi dışında, Meister (2014, para. 41), Bal ve diğer araştırmacıların, metinlerarasılık, medyalararasılık gibi çapraz-metinsel olguların ve çokseslilik gibi metin-içi olguların analizinin, anlatıbilimle ilgisini kanıtladıklarını söyler. Jonathan Culler'in, Derrida'nın yapısökücücülüğünü tanıtan çalışması, Susan Lanser'in, cinsiyetin; anlatıcı profilinin, sunum kipinin ve bakış açısının anlatıbilimsel analizi için sistemli bir kategori olarak yer verilmesi gerektiğini belirten önerisi bu dönem anlatı üzerindeki farklı etkilere örnek olarak verilebilir. Geçiş döneminin bir diğer araştırmacısı Gerald Prince (1982, s.4), anlatıyı tanımlarken, olayların neden sonuç ilişkisi içerisinde gerçekleşmesinden çok, zaman sırası içinde geliştiğinden bahseder. Anlatıyı zaman sırası içinde, birbirlerinin koşulu veya nedeni olmayan en az iki gerçek veya kurgulanmış olayın ya da durumun temsili olarak tanımlar. Prince'in anlatı tanımında da biçimcilerin öykü-olay örgüsü ayrımına benzer bir ayrım göze çarpar. Tanımdan yola çıkılarak denilebilir ki herhangi bir durumu ya da olayı anlatı haline getiren özellik, onların zaman sırası içerisinde birbirlerine eklemlenmeleridir. Burada üzerinde durulmak istenen nokta, anlatının neden-sonuç ilişkilerine mi yoksa belirli bir zaman sırasına mı dayanması gerektiği tartışması değil, anlatının yapısalcı bir bakış açısıyla olaylar şeklinde bölümlenerek ve bu bölümler arasındaki ilişkilerin incelenmesi yoluyla tanımlanmasıdır. Prince, çoğunlukla yapısalcı bir bakış açısına sahip olmakla birli