iii Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Antropoloji Anabilim Dalı ZORUNLU GÖÇ VE KADIN DENEYĠMĠ: DĠYARBAKIR ÖRNEĞĠ Asena Pala Yüksek Lisans Tezi Ankara, 2013 iv Zorunlu Göç ve Kadın Deneyimi: Diyarbakır Örneği Asena Pala Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Antropoloji Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi Ankara, 2013 v KABUL VE ONAY Asena Pala tarafından hazırlanan “Zorunlu Göç ve Deneyimi: Diyarbakır Örneği” başlıklı bu çalışma, 13.06.2013 tarihinde yapılan savunma sınavı sonucunda başarılı bulunarak jürimiz tarafından Yüksek Lisans Tezi olarak kabul edilmiştir. Prof. Dr. Suavi Aydın (Başkan) Yrd. Doç. Dr. Gülsüm Depeli (Danışman) Doç. Dr. Aksu Bora Yrd. Doç. Dr. Nilüfer Özcan Demir Prof. Dr. Aylin Görgün Baran Yukarıdaki imzaların adı geçen öğretim üyelerine ait olduğunu onaylarım. Prof. Dr. Yusuf Çelik Enstitü Müdürü vi BĠLDĠRĠM Hazırladığım tezin/raporun tamamen kendi çalışmam olduğunu ve her alıntıya kaynak gösterdiğimi taahhüt eder, tezimin/raporumun kâğıt ve elektronik kopyalarının Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü arşivlerinde aşağıda belirttiğim koşullarda saklanmasına izin verdiğimi onaylarım:  Tezimin/Raporumun tamamı her yerden erişime açılabilir.  Tezim/Raporum sadece Hacettepe Üniversitesi yerleşkelerinden erişime açılabilir.  Tezimin/Raporumun …… yıl süreyle erişime açılmasını istemiyorum. Bu sürenin sonunda uzatma için başvuruda bulunmadığım takdirde, tezimin/raporumun tamamı her yerden erişime açılabilir. 13.06.2013 Asena Pala iii TEġEKKÜR Başta danışmanım Yrd. Doç. Dr. Gülsüm Depeli olmak üzere, bu tez çalışmasının ortaya çıkma sürecinde emek, anlayış ve sabrını benden esirgemeyen değerli hocalarım Doç. Dr. Aksu Bora ve bana alan çalışmamın kapılarını açan Yrd. Doç. Dr. Serdar Şengül ve Birgül Açıkyıldız-Şengül‟e en içten teşekkürlerimi borç bilirim. Çalışmamı sorunsuz yürütmem için gerekli destek ve yönlendirmeleri sağlayan Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi çalışanlarına, değerli birikimini ve dostluğunu benimle paylaşan Handan Coşkun‟a, alan çalışmam boyunca bütün yoğunluklarına rağmen benden yardım ve ilgilerini esirgemeyen Benûsen Çamaşırevi çalışanları Eylem, Tenzîle, Zelal, Selma ve benimle usanmadan kapı kapı dolaşan Sîyabend‟e, Hasırlı Çamaşırevi çalışanları Güneş, Rojda, Jiyan ve Gûle‟ye teşekkür ederim. Kürtçe konusunda çok önemli katkılar sağlayan ve bu çalışmanın ortaya çıkmasını olanaklı kılan Hayrettin Özen ve Mahsun Oti‟ye teşekkür ederim. Bu tezin yazılma aşamasını satır satır takip eden, çeşitli şekillerde katkı sunan ve yanımda olan değerli arkadaşlarım Ayşe Küçükkırca, Utku Özmakas, Nadir Çakır, Kazım Cihan Can, Mustafa Yıldırım, Şeyda Başlı, Tuncel Öncel, Şefik Özcan, Ulaş Deniz, Ömer Allahverdi ve Özlem Kul‟a teşekkür ederim. Anneme, babama ve küçük kardeşime kriz anlarını sabır ve sevgiyle yönettikleri, bana benden daha çok inandıkları ve elimden tuttukları için teşekkür ederim. Bu çalışma şüphesiz onlarla birlikte ve onlar içindi: Benûsen ve Hasırlı mahalleleri sakinlerine bana yol gösterdikleri, öğrettikleri ve inandıkları için, çalışmama ortaklık eden tüm görüşmeci kadınlara içtenlikle kapılarını açtıkları, hatırlamak zorunda kalmayı göze aldıkları ve paylaştıkları için çok teşekkür ederim. iv ÖZET PALA, Asena. Zorunlu Göç ve Kadın Deneyimi: Diyarbakır Örneği, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2013. Türkiye‟nin Doğu ve Güneydoğusunda 1990‟ların sonlarından itibarek devlet eliyle gerçekleştirilen yerinden etme uygulamaları, bölgedeki kırsal nüfusun kitlesel göçüne sebep olmuştur. Bu nüfusun yeniden yerleşme pratiklerine tanıklık eden kentlerden biri ise, Güneydoğu bölgesinin en önemli anakenti olan Diyarbakır‟dır. Zorunlu göçle Diyarbakır‟a gelen nüfus, kentin sosyal, kültürel ve politik olarak değişime uğramasına yol açmıştır. Yanı sıra zorunlu göçle gelen nüfus da, kentle uyum ve bütünleşme sürecine girmiştir. Zorunlu göç sonucu Diyarbakır‟a yerleşen nüfusun yaklaşık yarısını kadın bireyler teşkil etmektedir. Yerinden edilerek yaşamları yapısal ve pratik olarak değişmeye zorlanan, aynı zamanda yeniden yerleşimin kurulduğu sosyal yapıyı da yapısal ve pratik olarak değişmeye zorlayan nüfusun dikkate değer bir parçasını oluşturan kadınların, toplumun diğer kesimlerinden farklı yaşantı, anlatı, ihtiyaç, beklenti ve anlamlandırma stratejilerine sahip oldukları varsayımıyla, bu tez çalışması kent ve kadın göçmenler arasındaki iki yönlü ilişkinin karşılıklı dinamiklerini, uyum ve çelişkilerini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Anahtar Sözcükler Zorunlu göç, yerinden edilme, Diyarbakır, kalkınma, feminist etnografya. v ABSTRACT PALA, Asena. Forced Migration and Women Experience: Example of Diyarbakır, Master‟s Thesis, Ankara, 2013. Mass migration of rural population became a social fact due to displacement policies of the state by using its power in the Eastern and South-eastern regions of Turkey since late 1990s. Diyarbakır, the main and most important metropol of South-east region, is one of the cities, which witnessed the practical displacement of migrating population. The people, who came to Diyarbakır as a result of forced migration, chaneged social, cultural and political structures of the city. Alongside this fact, a process of harmonization and integration with the city had been started for those who underwent forced migration. Half of the people who were forced to migrate consists of individual women and these women's experiences, narratives, needs, expectations, and strategies to understand the world, which seems to be different, is worth to study. Considering this fact, this study claims that women's experiences in the process of forced migration must be analyzed to understand dynamics, harmonious and contradictory parts of the mutual relationship between the city and the migrant women. Key Words Forced migration, displacement, Diyarbakır, development, feminist ethnography. vi ĠÇĠNDEKĠLER KABUL VE ONAY…………………………………………………………………..i BĠLDĠRĠM……………………………………………………………………………ii TEġEKKÜR………………..………………………………………………….……..iii ÖZET………………………………………………………………………….……...vi ABSTRACT………………………………………………………………….…….…v ĠÇĠNDEKĠLER………………………………………………………………………vi KISALTMALAR DĠZĠNĠ.........................................................................................vii GĠRĠġ………………………………………………………………………….….……1 1.BÖLÜM : KURAMSAL ÇERÇEVE..…………………………………….….……6 1.1. Göç ve Zorunlu Göç Tanımları……………………………...….…..……6 1.1.1 Göç Tanımı…………………………………………..….….…....6 1.1.2. Zorunlu Göç Tanımı………………………………….....…….…7 1.2. Zorunlu Göç ve Toplumsal Cinsiyet.………………………….………….9 1.2.1. “Cinsiyetlendirilmiş Göç” Kavramı……………………..……...13 1.2.2. Bir Kadın Mekanı Olarak Ev/Yurt, Evin/Yurdun Kaybı ve Yeniden Üretimi……………………………………….………15 1.3. Zorunlu Göç Tarihinin Kısa Özeti…..…………………………......…….18 1.3.1. Diyarbakır‟da Zorunlu Göç…………………………………….19 1.3.2. Diyarbakır‟da Zorunlu Göç ve Kadın………………………….26 2. BÖLÜM : YÖNTEM………..……….……………………………………..………29 2.1. Metodolojik Bir Tartışma: Feminist Etnografya……………………...…...29 2.2. Araştırmanın Yöntemi…..………………………………………….……...36 vii 2.3. Görüşmecilerin Profilleri………..………………………………………..38 3. BÖLÜM: ALANA GĠRĠġ: GÖÇ MAHALLELERĠ VE SOSYAL DIġLAMA VE DIġLANMA….............................................................................................41 3.1. Hasırlı Mahallesi……..……………………………………………….........42 3.2. Benûsen Mahallesi…………………………………………………..……..49 3.3. Alanda Araştırmacı Olmak……………………………………..………….53 3.4. Alan Analiz: Diyarbakır‟da Yerinden Edilen Kadınların Kente Eklemlenme Süreçleri………………………………………………………..…………..57 3.4.1. Kadınların Gözüyle Yerinden Edilmek …………………………..……..57 3.4.2. Dil………………………………………………………….…………….64 3.4.3. Sosyal Çevre……………………………………………………….…….66 3.4.4. Gündelik Hayat………………………………………………………….71 3.4.5. Sağlık………………………………………………………………….…74 3.4.6. Geleceğe İlişkin Beklentiler……………………………………………..77 4. BÖLÜM: DEĞERLENDĠRME………………………………………………....…80 KAYNAKÇA…………………………………………………………………………..86 EK 1. GÖRÜġMECĠLERĠN PROFĠLLERĠ...............................................................87 viii KISALTMALAR DĠZĠNĠ ÇAÇA Çocuklar Aynı Çatı Altında DİKASUM Diyarbakır Kadın Sorunlarını Araştırma ve Uygulama Merkezi GAD Gender and Development GAFM Gender and Forced Migration HÜNEE Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü KDRP Köye Geri Dönüş ve Rehabilitasyon Projesi TESEV Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı TMMOB Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği TOHAV Toplum ve Hukuk Araştırmaları Vakfı WAD Women and Development WID Women in Development WIFM Women in Forced Migration 1 GĠRĠġ Bu tez çalışmasının konusunu Türkiye'nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde 1990'ların başından itibaren devlet eliyle yoğun olarak gerçekleştirilen köy boşaltılmaları sonucu Diyarbakır'a göç eden ailelerdeki kadınların kentle uyum ve bütünleşme süreçlerinin antropolojik analizi oluşturmaktadır. Bu tez çalışması 1990'lardan başlayarak Diyarbakır ya da çevre illerden Diyarbakır şehir merkezine zorla göç ettirilen ailelerdeki kadın bireylerin göç süreci ve sonrasına dair deneyimlerinin antropoloji literatüründeki toplumsal cinsiyet tartışmaları ekseninde analizini amaçlamaktadır. Diyarbakır kentinin son yirmi yılda karşı karşıya kaldığı hızlı nüfus artışının temel unsurlarından biri, zorunlu göç nedeniyle yerinden edilmiş bir nüfusun kente yerleşimi olmuştur. Diyarbakır'a yerleşen bu nüfusun kadın bireyleri, göçmenin kentle ve kentin göçmenle kurmaya çalıştığı iki yönlü ilişkinin ana bileşenlerinden biri haline gelmiştir. Yerinden edilerek yaşamları yapısal ve pratik olarak değişmeye zorlanan, aynı zamanda yeniden yerleşimin kurulduğu sosyal yapıyı da yapısal ve pratik olarak değişmeye zorlayan nüfusun dikkate değer bir parçasını oluşturan kadınların, toplumun diğer kesimlerinden farklı yaşantı, anlatı, ihtiyaç, beklenti ve anlamlandırma stratejilerine sahip oldukları varsayımıyla, bu tez çalışması kent ve kadın göçmenler arasındaki iki yönlü ilişkinin karşılıklı dinamiklerini, uyum ve çelişkilerini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bölgede yaşanan yoğun zorunlu göç dönemini konu edinen kurumsal ve bireysel araştırmalarda kadınlar değişen nitelikteki içerikleriyle bir alt başlık olarak yer bulmuş, daha güncel çalışmaların oluşturduğu istisnalar dışında çoğu çalışmada “dezavantajlı” bir grup, göç süreci ve sonrasının pasif “mağdur”ları olarak ele alınmışlardır. Zorunlu göç ile ilgili daha geniş kuramsal literatüre bakıldığında ise, göç ve cinsiyet, cinsiyetlendirilmiş göç ve zorunlu göç ettirmeye maruz kalan kadınların “mağduriyeti” büyük oranda farklı bir hukuki statüye işaret eden mülteci gruplarındaki kadınlarla ilgili çalışmalarla sınırlı kalmıştır. Bu nedenle bu tez çalışması, konuyla ilgili var olan sınırlı literatürün bir değerlendirmesini ve eleştirisini yapmayı da amaçlamaktadır. 2 Bu çalışma 1990'ların başından itibaren, yaklaşık yirmi yıllık bir zaman diliminde gerçekleşen göç ve sonrasına dair inceleme ve araştırma ile sınırlıdır. Söz konusu bölgelerde köy boşaltılmaları ve dolayısıyla zorunlu göç hareketinin daha erken yıllarda başlamış olmasına karşın görüşmecilerin beyanları doğrultusunda zamansal kapsam en fazla 1990'ların ilk yıllarına uzanabilmektedir. Ayrıca, zorunlu göç literatüründe daha geniş kapsamlı verilerin ele alınmış olmasına karşın bu çalışmaya kaynaklık eden alan araştırması, Diyarbakır'ın yoğun göç alan iki mahallesi olan Hasırlı (Hançepek) ve Benûsen mahalleleriyle sınırlıdır. Alan araştırması için bu mahallelerin seçilmiş olmasının iki nedeni bulunmaktadır: Söz konusu iki mahalle kent çeperlerindeki konumlarıyla aynı zamanda kent ile ilişkilenme pratikleri bağlamında, göçmenlik ve kentlileşme çelişkisinin en yoğun gözlemlenebildiği yerleşimlerdir. Öncelikle bu iki mahalle, zorunlu göçe maruz kalan ailelerin zincirleme göç yoluyla mesken olarak seçtiği yerlerdir. Mahalleleri bu çalışma açısından önemli kılan ikinci neden ise bu “göç mahallelerinin”, Diyarbakır'da zorunlu göç sonrası çeşitli resmi kurumların ve sivil toplum örgütlerinin araştırma, kalkındırma ya da iyileştirme çalışmalarını uzun yıllar boyu yürüttüğü adreslere dönüşmüş olmasıdır. Mahallelerin bu eş zamanlı olarak “çeperdeki” ve “merkezdeki” konumları göçmen-kent ilişkisini iki yönlü olarak incelemeyi olanaklı kılmaktadır. Zorunlu göç ve yerinden etme uygulamalarını takip eden süreç, Kürt hareketi bağlamında özellikle Diyarbakır'ın önemli bir politik ve sosyal merkez olmaya doğru genişlemesinde önemli bir etken olmuştur. Kentsel politikada bu nüfus akışının doğrudan etki ettiği yeni kurumsallaşmalar ve oluşan yeni sosyo-politik alanlar belirli ölçüde bir toplumsal cinsiyet vurgusuna sahiptir. Bu tez çalışmasının temel sorularından biri, yirmi yılı aşkın süredir dinamizm içinde var olan bu alanların yerinden edilen Kürt kadınlarının kente eklemlenme süreçlerine nasıl etki ettiğidir. Yanı sıra, kalkınma ve feminist antropoloji ilişkisi bağlamında zorunlu göç ve sonrasına ilişkin sosyal politikaların nasıl bir toplumsal cinsiyet perspektifinden oluşturulduğu ve özellikle yerel politikada “kadın”ın yerinden edilme ve yeniden yerleşme bağlamında deneyim ve ihtiyaç düzleminde ayrı bir özne olarak nasıl ele alındığı çalışmanın araştırma 3 sorularından biridir. Bir başka deyişle bu tez çalışması özellikle yerel politikanın zorunlu göçle ilişkin söyleminde kadının temsiliyetinin ve katılımının sınırlarını sorgulamaktadır. Üçüncü olarak bu çalışma zorunlu göç bağlamında hem yitirilen, hem de yeniden kurulan bir kadın alanı olarak ev kavramını sorunsallaştırmaktadır. Ev kavramı, yerinden edilme bağlamının doğallığında önemli bir nosyon olarak ortaya çıkar ve yine aynı bağlamda genişleyen anlam katmanlarına sahiptir. Kaybedilen ve yeniden kurulması gereken bir mekan olarak ev (home), “yurt” ve “memleket” (homeland/hometown) kavramlarının da beraberinde tartışılmasını gerektirir. Bu çerçevede yerinden edilen kadınların kentle kurdukları ilişkide evin sosyal, politik ve ekonomik bir mekan olarak nasıl kurulduğu/yeniden kurulduğu ve bu inşanın “ev” kavramının anlam çerçevesini nasıl genişlettiği bu çalışmanın araştırma sorularından bir diğerini teşkil etmektedir. Bu tez çalışması, Türkiye‟de zorunlu göç ve yerinden etme ile ilgili literatüre bakıldığında iki sebepten ötürü özgün bir çalışmadır: Diyarbakır kentinin zorunlu göçün etkilerini gözlemleme anlamında zorunlu göçün politik bağlamından kopmadığı bir çalışma alanı olması ve zorunlu göçe ilişkin literatürde toplumsal cinsiyet perspektifini temel alan çalışmaların azlığı. Zorunlu göç ile ilgili kaynak teşkil eden ilk metinlerin neredeyse tümünü çeşitli kurum ve kuruluşların hazırladığı geniş kapsamlı raporlar oluşturmaktadır (TESEV 2006, Göç-Der 2001, Kalkınma Merkezi 2006 ve 2010, TMMOB 2003, HÜNEE 2006, Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi 2006). Bu grup çalışmalar “zorunlu göç olgusuna uluslar arası ve ulusal hukuk, vatandaşlık ve insan hakları çerçevesinden bakan” ve Tazminat Yasası ve Köye Geri Dönüş Projesi gibi hükümetin zorunlu göçe ilişkin politikalarına eleştirel yaklaşan çalışmalardır (Çağlayan vd. 2011, 23). Bir başka grup çalışma ise zorunlu göçün kent ve kentleşmeye etkilerinin yoğun olarak gözlemlendiği yeniden yerleşme merkezlerinde yürütülen, çoğunlukla nicel araştırma tekniklerinin kullanıldığı çalışmalardır (Keser 2011, Kaygalak 2009). Zorunlu göçü Diyarbakır ölçeğinde ele alan diğer çalışmalara 1 karşın, bu tez çalışması nitel araştırma teknikleriyle yürütülmüş antropolojik bir alan araştırmasına dayanan tek 1 Kalkınma Merkezi (2006), Keser (2011), Yükseker (2006), TMMOB (1998), Göç-Der (2001, 2007) bu çalışmalara örnektir. 4 çalışmadır. Çalışmanın kuramsal tartışma kısmında daha ayrıntılı ele alındığı üzere zorunlu göç ve yerinden etme cinsiyetlendirilmiş, dolayısıyla toplumsal cinsiyet perspektifinden okunması mümkün bir olgudur. Söz konusu literatürde gerek nicel araştırma teknikleriyle kapsamlı ya da bölgesel veriler sunan çalışmalar, gerekse zorunlu göç olgusunu kent ve kentleşme tartışmaları ekseninde ele alan çalışmaların büyük bir kısmı, kadınları analizlerine sadece nicel veri ya da ampirik bir kategori olarak dahil etmiştir 2 . Dolayısıyla bu çalışma kapsam ve sınırlılıkları, yöntemi ve kuramsal dayanakları bakımından zorunlu göçe toplumsal cinsiyet perspektifinden yaklaşan özgün bir çalışma olmayı hedeflemektedir. Kuramsal dayanaklarını feminist antropolojiden alan bu çalışmanın yöntembilimsel yaklaşımı temel olarak feminist etnografyadır. Üçüncü bölümün yöntembilimsel tartışma kısmında daha ayrıntılı bir şekilde ele alınacak olan feminist etnografya çeşitli yaklaşım ve yöntemsel araçları bakımından çalışmanın amacı ve problematiğine uygun bir yöntembilimsel yaklaşım olarak belirlenmiştir. Bu tez çalışmasının ortaya çıkmasında kullanılan yöntemsel araçlar temel olarak iki aşamalıdır. İlk olarak çok yönlü bir literatür taraması yapılmış, hem Türkiye'de deneyimlenen zorunlu göç sürecine ilişkin, hem de zorunlu göç olgusunun küresel örneklemine ilişkin günümüze dek uzanan çeşitli türden kaynaklar incelenmiştir. Bu çalışmanın da konusunu oluşturan Türkiye'de 1990'lar ve takip eden yıllarda deneyimlenen zorunlu göç ve yerinden etme üzerine yapılmış araştırmalar üzerine yayınlanan çeşitli ulusal ve uluslar arası resmi raporlar, çeşitli sivil toplum örgütleri tarafından oluşturulmuş ve zorunlu göç sürecini çeşitli yönleriyle ele alan raporlar, kitaplar ve makaleler araştırma kapsamında değerlendirilmiştir. Literatür çalışmasının sonrasında bir alan çalışması takvimi oluşturulmuş ve çoğunlukla niteliksel yöntemlerden oluşan bir etnografik alan çalışması yürütülmüştür. Belirlenen çalışma alanının ortaya koyduğu sınırlılıklar gereği etnografik alan çalışmasının 2 Zorunlu göç ve sonrasını toplumsal cinsiyet perspektifinden ele alan bazı çalışmalar için bkz. Çağlayan ve diğerleri (2011), Demirler (2008), Demirler ve diğerleri (2008), Yılmaz (2005). 5 gerektirdiği katılımlı gözlem tekniği bütünlüklü bir biçimde uygulanamamış, ancak alan belirli ve sık aralıklarla bir buçuk yıl boyunca ziyaret edilmiştir. Bu alan çalışması kapsamında öncelikle Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi olmak üzere çeşitli devlet kurumları ve sivil toplum kuruluşlarında zorunlu göçe ilişkin araştırma ve projelerde yer almış kişilerle birlikte bir ön çalışma yürütülmüştür. Ön çalışma kapsamında ilgili kurum ve kuruluşlarda çalışan ve zorunlu göç ile zorunlu göç sonrası süreci takip eden üç görüşmeciyle röportajlar yapılmış, bu görüşmeler sesli kayıt altına alınmıştır. Bu ön çalışma sonrasında Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi'nin Benûsen, Hasırlı (Hançepek), Aziziye ve Yeniköy mahallelerinde Kadın ve Aile Şube Müdürlüğü'ne bağlı birimleri olan Çamaşırevlerinin, bu birimin sorumluları tarafından “göç mahalleleri” olarak işaret edilen Hasırlı (Hançepek) ve Benûsen'deki sorumluları eşliğinde söz konusu iki mahallede en kısası 30 dakika, en uzunu 1.5 saat süren toplam on beş yarı yapılandırılmış görüşme yapılmıştır. Görüşmeler, görüşmecilerin müsaade ettiği ölçüde sesli kayıt altına alınmıştır. Görüşmecilerin tamamı çalışmanın konusu ve amacı, araştırmacının bireysel ve kurumsal kimliği hakkında açıkça bilgilendirilmiş ve gerek görüşme soruları dâhilinde, gerek görüşme dışı diyaloglarda görüşmecilerin kimliğine dair güvenlik sorunu yaratabilecek herhangi bir bilgi talep edilmemiştir. Görüşmeler daha sonra tezin sunmayı amaçladığı analizde alan gözlemi notları ile birlikte temel başvuru kaynaklarından birini oluşturması amacıyla yazıya aktarılmıştır. 6 1. BÖLÜM KURAMSAL ÇERÇEVE 1.1.GÖÇ VE ZORUNLU GÖÇ TANIMLARI 1.1.1. Göç Tanımı İnsan göçü, takip edilebilen tarih boyunca evrensel gözlemlenebilirliğini koruması ve birçok bilimsel araştırma alanına konu olması itibariyle geniş tanımlı bir olgudur. Sosyal bilimler açısından temel olarak “insanın coğrafi hareketliliği ve bu hareketliliğin yol açtığı nüfus dinamiği” olarak tanımlanan göç (Emiroğlu, 2003) sebep, süreç ve sonuçları bakımından çeşitlilik arz eden, dolayısıyla beraberinde birçok sosyal, kültürel, ekonomik, politik ve demografik değişim örüntüsünü ortaya çıkaran bir tartışma olarak sosyal antropolojik çalışmalara da sıklıkla konu olan, toplumsal bir mesele haline gelmiştir. Sosyal bilimlerde insan hareketliliğinin “göç” olarak adlandırılması için belirlenen birkaç temel değerlendirme ölçütü bulunmaktadır. Bu ölçütlerin en belirleyicileri arasında söz konusu hareketliliğin gerçekleştiği iki yerleşim yeri arasındaki uzaklık, zaman ve kişilerin yönelinen yerleşim yerinde yaşadıkları süre sayılabilir (Ünalan, 1998: 92). Örneğin Akgür göçü “belli bir yerleşmede yaşayan nüfusun belli bir kesiminin çeşitli nedenlerle, bulunduğu yerden kalkıp başka bir yere yerleşmek üzere, ya da nispeten sürekli olarak gitmesi” olarak tanımlarken (1997: 41), Marshall “bireylerin ya da grupların sembolik veya siyasal sınırların ötesine, yeni yerleşim alanlarına ve toplumlara doğru kalıcı hareketi” olarak tanımlamaktadır (1999: 658). Ancak nüfus hareketliliğinin çok yüksek olduğu günümüz modern toplumlarında bu değerlendirme ölçütlerinin esnekleştiği ve göç süreçlerini etkileyen değişkenlerin yeni göç türlerini ortaya çıkardığı gözlemlenmektedir. Dolayısıyla göçü bu ölçütler bağlamında sadece demografik bir süreç olarak ele almak yetersiz kalmaktadır. Çeşitlenen göç sebep ve süreçlerinin çeşitlenen sonuçlara yol açması, göçü bir nüfus hareketinden öte bir sosyo-kültürel değişim olgusu, ekonomik bir dönüştürücü ve dolayısıyla durağan olmayan politik bir kavram haline getirmiştir (Kaygalak, 2009: 10). Kaygalak'ın belirttiği üzere, göçün sadece demografik bir hareket olarak ele alınması, 7 bu nüfusun yer değiştirmesinin etkilediği ve etkilendiği ekonomik dinamiklerin gözden kaçırılmasına sebep olabilmektedir (2009: 10). Tekeli, kapitalist toplumda göçün iki mantıksal temele dayandığını belirtir: “Birincisi, doğrudan sistemin devamlılığı ile ilgili olan, emeğin mekânsal olarak üretimi daha etkin kılacak bir biçimde dağıtılmasıdır. (...) İkincisi ise, göçün, bireylere mekânsal yer değiştirmeler yoluyla daha fazla ekonomik fırsatlar yakalama şansını vermesidir” (1998a: II, akt. Kaygalak 2009: 11). Antropoloji disiplininde ise göç ve göçmenlikle ilgili çalışmaların başlaması 1960 yılından sonra, disiplinde o zamana dek var olan, kültürlerin bölgeselleşmiş, kapalı, değişmeyen ve homojen bütünler olduğu algısı değişmeye başladığında mümkün olabilmiştir (Bretell, 2000: 113). Antropoloji disiplininde göç ve göçmen çalışmalarına olan ilgi, köylülük çalışmaları ve kent antropolojisinin gelişmesine bağlantılı olarak ortaya çıkmıştır (Bretell, 2000: 114). Farklı göç tiplerini ortaya çıkaran etkenler temel olarak göçün nedenleri, aktörleri ve mekanizmaları tarafından belirlenir (Kaygalak 2009: 11) Petersen, göç etme nedenine göre dört göç tipi belirler: ilkel, zorlayıcı (impelled), zorunlu (forced) ve serbest/özgür göç (1970: 291, akt. Kaygalak 2009: 11-12). Uzaklık faktörüne göre ise göçler, iç göç ve dış göç olmak üzere ikiye ayrılır. Göç etme biçimleri göz önüne alındığında, bireysel, kitlesel ve zincirleme olmak üzere üç göç tipinden söz edilebilir. “Akım yönüne” bağlı olarak ise göç “kırdan-kente, kentten-kente, kırdan-kıra ve kentten-kıra” olarak sınıflandırılabilir (Kaygalak 2009: 12-13). Göç etme biçimi bakımından sınıflandırılan bir göç türü olan kitlesel göç, çoğu zaman zorlayıcı göç türüyle örtüşmektedir (Kaygalak 2009: 13). Yer değiştirme olgusunun devlet ve birey arasındaki gerilimden kaynaklandığı bir göç tipi olan zorunlu göç ise bu çalışmanın ana eksenini oluşturacak ve aşağıdaki şekliyle ele alınacaktır. 1.1.2. Zorunlu Göç Tanımı Zorunlu göç, en genel tanımıyla “ mültecilerin ve ülke içinde (çatışma nedeniyle) yerinden edilenlerin ve doğal ya da çevresel afetler, kimyasal ya da nükleer afetler, kıtlık veya kalkınma projeleri nedeniyle yerinden edilenlerin hareketine işaret eder.” 3 3 24.01.2013. 8 Bir başka tanıma göre zorunlu göç, “devletin, kendi vatandaşı olan ya da olmayan çok sayıda insanı zorlayıcı yöntemler kullanarak yeniden iskân etmesi anlamına gelir. Bu zorlama direkt ya da dolaylı olabilir” (Polian, 2004: 1). Petersen'ın beş kategorili göç tipolojisinin ikisini oluşturan zorunlu göç (forced migration) ve zorlayıcı göç (impelled migration), itkileri açısından benzer, süreçleri açısından farklılık gösteren iki göç tipine işaret eder. Petersen'a göre Zorlayıcı ve zorunlu göç, ilkel göç türünün faili sayılabilecek ekolojik baskının aksine, devlet ya da eşdeğer bir toplumsal kurum tarafından harekete geçirilir. Bu kategoriyi ikiye ayırmak gerekirse, zorlayıcı göçte göçmenler göç edip etmeme konusunda belirli derecede bir karar verme gücüne sahipken, zorunlu göçte böyle bir karar verme gücü söz konusu değildir (Petersen, 1958: 261). Yine Petersen‟ın tanımıyla zorunlu ve zorlayıcı göç tipleri, devlet ya da eşdeğer bir kamusal gücün göç politikaları sonucunda gerçekleşen ve nihayetinde korunumlu biçimi ile zorunlu göçte yerinden edilme (displacement), zorlayıcı göçte ise kaçış (flight) yoluyla gerçekleşen göç tipleridir (Petersen, 1958). Petersen kitlesel göçe sebep olabilecek ekolojik itkileri ya da doğal afetleri ilkel göç başlığı altında incelerken, bazı diğer kaynaklar bu sebepleri de zorunlu göç kategorisinde ele almaktadır (örn. Kuhlman, 2000; Wood, 1994). Ancak günümüzde “çevresel mülteciler” olarak adlandırılan (Keser, 2011: 10) bu göçmen grubu, kamusal ve politik anlamda devlet eliyle uygulanan şiddet, tehdit ve zorlama gibi sebepler neticesinde zorunlu göçe tabi tutulan göçmen grubundan farklı kamusal ve politik uygulamaların öznesi olma durumundadırlar. Karayipler bölgesinde yürüttüğü alan çalışmasını temel alarak erken bir göç tipolojisi tanımlayan Nancy Gonzalez, beş türden oluşan bir ücretli işçi göçü formülasyonu önermiştir: “mevsimlik”, “mevsimlik olmayan geçici”, “devirli”, “devamlı” ve “kalıcı” (Gonzalez 1961: 1278, akt. Brettell 2000: 115). Bu tipolojiyi öne sürmesinden on sekiz yıl sonra, ana vatanda vuku bulan şiddetli çatışma nedeniyle meydana gelen nüfus hareketini tanımlamak için bu listeye “çatışma göçü” (conflict migration) kavramını eklemiştir (Gonzalez 1989, 1992, akt. Brettell, 2000: 115). Doreen Indra ise bu tür göçü “zorunlu göç” (enforced migration) olarak tanımlamıştır (1999). 9 Bu kavramlar antropolojide “ zorunlu göçmen” ve “mülteci” kategorilerini ayırt etmenin yolları ve bunun gerekliliği hakkında bir tartışma ortaya çıkarmıştır (Brettell, 2000). Malkki (1995) ve Du Toit (1990) bu hususta mültecilerin deneyimlerini farklı kılan tek şeyin yurtlarına serbestçe dönememe durumları olduğunu ve bunun “antropolojik bilginin kendini sınırlayan bir alanını oluşturmadığını” ileri sürmüşler ve mültecilerin, diğer yerinden edilen halklarla aynı oranda kuramsallaştırılabileceğini ve aynı oranda dikkate alınması gerektiğini öne sürmüşlerdir (akt. Brettell, 2000). Yukarıdaki yaklaşımlardan da hareketle, bu çalışmada zorunlu göç, Petersen'ın tipolojisine uygun bir şekilde, devlet ya da eşdeğer bir kamusal güç tarafından kasıtlı olarak gerçekleştirilen ve güç aygıtlarının araçsallaştırılarak çoğunlukla belirli bir grup insanın mağduriyeti ile sonuçlanan bir göç türü olarak ele alınacaktır. Hem Petersen‟ın ortaya koyduğu sosyolojik tipolojide, hem de Gonzalez ve Indra‟nın çatışma temelli tanımladığı şekliyle bu teze konu olan ve “köy boşaltılmaları” olarak da bilinen Kürtlere yönelik yerinden etme uygulamaları, zorunlu göçün en açık örneklerindendir. Bu örnek bağlamında yaklaşık yedi yıl süren zorla göç ettirmenin bir sonucu olarak yerinden edilerek Diyarbakır‟a göç ettirilen ailelerdeki kadınların kentle bütünleşme süreçlerine odaklanan bu tez çalışmasının temel tartışması ve argümanı açısından göçün toplumsal cinsiyet bağlamı kuramsal açıdan özellikle önemlidir. Bir sonraki başlıkta zorunlu göç olgusuna eklenen bir kategori olarak, zorunlu göç ve toplumsal cinsiyet tartışmaları ele alınacaktır. 1.2.ZORUNLU GÖÇ VE TOPLUMSAL CĠNSĠYET Antropolojik çalışmalarda kadının alan çalışmasının ve etnografik verinin önemli bir parçasını teşkil etmeye başlaması gibi (Özbudun, Şafak ve Altuntek, 2007) göç çalışmalarında da toplumsal cinsiyetin analitik bir kategori olarak yer alması disiplinin tarihinde oldukça yakın zamanlara denk gelmektedir (Brettell, 2000: 126). Önceleri modernizasyon teorisinin bir parçası olarak göç çalışmalarında kadın, erkek göçmenin bağımlı ve pasif bir takipçisi olarak resmedilmekteydi (Brettell, 2000: 126). Ancak 1980'lerden sonra, antropoloji disiplini içinde toplumsal cinsiyeti çeperden merkeze alan çalışmalar, göçte kadınların rolü ve deneyimleri ve göçün bir sonucu olarak aile ve 10 akrabalık örüntülerinde meydana gelen değişimleri incelemeye başladılar (Brettell, 2000: 126). Bu çalışmalar, göç süreçlerinin, kadınların iş gücüne katılımına, evsel alandaki rollerinin değişmesine ve kadınların bu dolayımla güç kazanımlarına olanak sağladığına vurgu yaptılar. Kadınların kamusal alan ve özel alan olmak üzere farklı etkinlik alanlarındaki rollerini göç dinamikleri bağlamında tartışan akademik metinler, feminist antropolojinin analitik modellerini ve Marksist feminizmin üretim ve yeniden üretim arasındaki karşılıklı ilişkiye dikkat çeken yaklaşımı temel almaya başladılar (Brettell, 2000: 127). Doreen Indra zorunlu göç literatüründe toplumsal cinsiyet tartışmalarının konumu belirlemek için öncelikle toplumsal cinsiyet kavramının feminist antropoloji içinde analitik bir kategori olarak nasıl ortaya çıktığını ve bu kavramın antropolojinin yanı sıra diğer disiplinlerde de “araştırma sorularını” ve kabul edilmiş bilgileri nasıl değiştirdiğini tartışmanın gerekli olduğunu belirtir (2008: 8). Aynı zamanda zorunlu göç çalışmalarının birçok pratik ve teorik nedenden ötürü kalkınma çalışmalarıyla birlikte ele alınmasını önerir ve bunun dört temel sebebini şu şekilde açıklar: İlk olarak, öncelikle toplumsal ve politik bir mesele, aynı zamanda kuramlaştırılmış bir söylem ve de pratik bir uygulama olarak toplumsal cinsiyet, kendini kalkınma ve kalkınma çalışmaları alanlarında zorunlu göç alanında olduğundan daha erken göstermiştir. (...) İkinci olarak etnografik yönelimli feminist kalkınma araştırmaları oldukça ampirik temelli bir gelenek içinde yer alır. Dahası, zorunlu göç çalışmaları gibi, kalkınma çalışmaları ve kalkınma teorileri de mutlaka araştırma ve uygulama gerektirir. Üçüncüsü, zorunlu göç çalışmalarının önünde ve merkezinde geniş bir takım araştırma, politika ve programlar bulunur – ki bunlar aslında kalkınmanın meseleleridir. (...) Son olarak, yerel bilgiye ve belirli bir temele dayanan, feminist vurguya sahip kalkınma araştırmalarının bulguları, zorunlu göçe ilişkin fazlaca küresel, Kuzeyli bakış açısı ve yanıtlarla dolu olmaya devam eden görüş ve eylemlerle mücadele edebilir. (Indra, 2008: 3) Yukarıda da belirtildiği gibi, toplumsal cinsiyetin antropoloji disiplininde analitik bir kategori olarak ortaya çıkması ancak 1970'li yıllarda mümkün olabilmiştir. Bundan öncesinde kadın, etnografik metinlerde geleneksel antropolojinin başlıca çalışma alanlarından olan akrabalık ve evlilik tartışmalarının bir parçasını teşkil edecek şekilde ampirik olarak yer almaktaydı (Moore, 1988:1, akt. Özbudun, Şafak ve Altuntek, 2006: 333). Dolayısıyla 1970'lerin başlarında ortaya çıkan “kadın antropolojisi”nin temel hedefi, kadınların antropoloji yazımında nasıl temsil edildiğine yönelik problemle yüzleşmekti (Moore, 1988:1). Feminist antropologlar buna ilişkin olarak problemin kaynağının üç katmanlı bir erkek egemen ön yargı olduğunu öne sürdüler: Bunları 11 antropoloğun diğer kültürlerdeki erkeklerin o kültüre ilişkin önemli bilgiyi elinde tuttuğu inancıyla alana taşıdığı ön yargı, çalışılan toplumda, o toplumdaki kadınların ikincilliğine ilişkin var olan ön yargı ve son olarak Batı kültüründe var olan ve kadın- erkek ilişkilerindeki asimetri ve farklılıkların hiyerarşi ve eşitsizlik olarak varsayılmasına sebep olan ön yargı olarak sıralayabiliriz (Moore, 1988: 2). Buna karşın feminist antropologlar, bu üç katmanlı erkek egemen ön yargıyı yapısöküme uğratarak çalışmalarında kadınları merkeze almaya başladılar. Ancak bu ilk adım, kadınları antropolojiye analitik düzeyde dâhil etmek konusunda henüz yetersizdi (Moore, 1988: 2). Dolayısıyla feminist antropolojinin odağı “kadın” çalışmasından “toplumsal cinsiyet” çalışmasına, kadın ve erkek kavramlarının kültürel ve toplumsal olarak nasıl inşa edildiğinin ve bu kavramların insan toplumlarını, onların tarihlerini, ideolojilerini, ekonomilerini, politikalarını ve dinlerini nasıl yapılandırdığının çalışmasına evrildi (Indra, 2008: 6). Aynı zamanda, sorulması gereken soru artık “toplumsal cinsiyetin kültür dolayımıyla nasıl yapılandığı ve deneyimlendiği” değil, “ekonominin, akrabalığın ve ritüelin toplumsal cinsiyet dolayımıyla nasıl yapılandığı ve deneyimlendiği” sorusu haline geldi (Moore, 1988: 6). Bir başka deyişle bu çalışmalarda, bir kültürel inşa olarak toplumsal cinsiyetin ne sadece “kadın”la, ne de kadınların etkinlikleri, inançları, hedefleri ve ihtiyaçlarıyla eşitlenebileceği ifade buldu. Toplumsal cinsiyetin insanın düşünsel ve pratik etkinliklerinin anahtar bir ilişkisel boyutu olarak ele alınması gerektiği vurgulandı (Indra, 2008: 2). Indra aynı zamanda, kalkınma çalışmalarının toplumsal cinsiyete yaklaşımındaki belli başlı örüntülerin antropoloji disiplindeki yaklaşımlarla paralellik gösterdiğine ve bu yaklaşımların “ana akım” antropolojiyi büyük ölçüde etkilediğine işaret eder (2008: 9). Buna göre, 1972'de temel hedefleri kadınları süregelen kalkınma girişimlerine dahil etmek, bu girişimler dahilinde refah düzeylerini arttırmak ve yardıma çok muhtaç olan kadınlara çeşitli şekillerde yardım ve kalkınma kaynağı sunmak olan WID (Women in Development) yaklaşımını tanımlar (Indra 2008: 10). Bu yaklaşım “geleneksel modernizasyon teorisi” ile şekillenmiş, “verili sosyal yapıyı kabul eden” bir yaklaşımdır (Rathgeber 1990: 491, akt. Indra 2008). Bina Agarwal'a göre ise “bu tür yönerge ve programların altında yatan yaklaşım, toplumsal cinsiyeti kalkınmanın kendisinin de yeniden gözden geçirilmesi gereğini kapsayan bir mercekten çok, var olan kategorilerin 12 üzerine katılması gereken bir ek kategori olarak, kadını ise odak ya da hedef grup olarak ele alır.” (1994: 4, akt. Indra 2008: 11). Bu “bir tutam kadın ekle ve karıştır” (add- women-and-stir) yaklaşımı, birçok sürdürülebilir kalkınma projesinin başarılı olamamasının sebebi olarak görülmektedir (Harding 1987, akt. Indra 2008: 11). WAD (Women and Development) ise 1970lerin sonunda WID'ye eleştirel bir yanıt olarak ortaya çıkmış neo-Marksist bir söylemdir (Indra, 2008: 12). WAD, “kadın ve kalkınma süreçleri arasındaki ilişkiye” dikkat çekmiş ve klasik kalkınma söyleminin ulusal ve uluslararası elit güç yapılanmalarını sürdürmedeki rolüne odaklanmıştır (Rathgeber 1990: 492, akt. Indra 2008: 12). Son yirmi yılda ise çağdaş feminist antropolojik teoriyle beslenen kalkınma yönelimi, “kadın” kategorisi yerine “toplumsal cinsiyet” kategorisine odaklanan, “üretim ve yeniden üretimin toplumsal yapılanması” vurgusuyla ortaya çıkan GAD (Gender and Development) yönelimidir (Rathgeber, 1990 akt. Indra, 2008: 12). Bu yaklaşım temel olarak, kadının ekonomik ihtiyaçlarına yönelik vurgunun ekonomi teorisinin ve kalkınma politikasının köklü bir varsayımıyla çeliştiğini öne sürer. Bu doğrultuda hanenin, bir ortak menfaat birimi olduğu ve ulaşılabilir kaynakların hane üyeleri arasında cinsiyet farkı gözetilmeksizin eşit olarak paylaşıldığı (Beneria 1995: 1843, akt. Indra 2008: 13) önkabulünün kadının özgüllüğü doğrultusunda bilgi üretebilmenin olanağını ortadan kaldırdığına işaret edilir. Klasik kalkınma teorisinin ve uygulamalarının hane içindeki yapısal toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini durağan ve kabullenilmiş toplumsal ve kültürel sistemler ve kalkınmanın “yerel bağlamı” olarak tanımlaması, hane (household) kavramının yeniden tartışılmasına yol açmıştır (Indra, 2008: 13). GAD yönelimi, yalnızca ekonomik bir analiz yapmanın ötesinde toplumsal cinsiyet ilişkilerini ve toplumsal ideolojileri oluşturan ve canlandıran etkenlerin araştırılmasına odaklanır (Voutira 1995:1, akt. Indra 2008: 12). Bir başka deyişle GAD yönelimi “kültürel ve tarihsel olarak erilliğin ve dişilliğin toplumsal inşasına” işaret eden toplumsal cinsiyet kavramını merkeze alır ve eleştirel yaklaşımını “toplumsal cinsiyet sembolizmine içkin bir güç yapılanması” olduğu varsayımı üzerinden kurar (Lammers, 1999, akt. Torres, 2002). Daha önce de belirtildiği gibi, zorunlu göç literatüründe toplumsal cinsiyet tartışmaları 13 hem feminist antropoloji, hem de kalkınma çalışmalarındaki toplumsal cinsiyet yaklaşımlarıyla yakından ilişkilidir. 1970'lerde kalkınma alanında ortaya çıkan WID yaklaşımına paralel olarak, zorunlu göç çalışmalarında WIFM (Women in Forced Migration) yaklaşımı benimsenmiştir (Torres, 2002). Bu yaklaşım 1980'lerin ortalarından itibaren zorunlu göç, mülteciler ve kalkınma konuları üzerine yapılan araştırmaların ve ilgili kurumların tüzüklerinin egemen yaklaşımı haline gelmiştir (Indra, 2008: 17). Indra'ya göre bu yaklaşım, tıpkı paraleli olan WID yaklaşımının “istikrarsız tarihinin” işaret ettiği gibi, kalkınma teorisyenleri tarafından “demode” olarak tanımlanmasına rağmen, hala kadından söz bile etmeyen birçok kalkınma programını formüle etmeye devam etmektedir (2008: 18). WIFM yaklaşımının bu “cinsiyet ayrımı gözetmeyen” (gender neutral) tutumuna karşın kalkınma çalışmalarındaki GAD yöneliminden beslenen GAFM (Gender and Forced Migration) yaklaşımı, zorunlu göç ve kalkınma ilişkiselliğindeki bir takım etik problemlere işaret eder. Indra bu problemleri şu şekilde özetler: Politik, ekonomik, çevresel ya da kalkınma temelli itkilerin hangisinin sonucu olursa olsun, zorunlu göçün anahtar bir boyutu vardır: zorunlu olması. Dünya çapında zorunlu göçe maruz kalan toplulukların çoğunluğu en azından geçici bir süre için varoluşlarının temel boyutlarını kontrol edebilmekten yoksundurlar. Pratik ya da temsili anlamda zorunlu göçe maruz kalanlar üzerinde çalışan kişiler, kendilerini kaçınılmaz olarak bu bireyleri kontrol altına alan bir konuma getirirler. ... [GAD] ilkelerinden ilham alan feminist antropoloji ile kalkınma çalışmaları; GAFM yöneliminin son derece merkezsizleştirici olabileceğine, bunun sonucunda araştırmacı ve aktivistlerin dışsal ve çantada keklik beklentilerin, kavramların, ideolojilerin ve dünya görüşlerinin zorunlu göç bağlamlarına nasıl dayatıldığı hususunda özbilinçlilik düzeylerini arttırabileceğine işaret etmektedir (2008: 18). GAD yaklaşımında olduğu gibi, GAFM yaklaşımı da grupları ya da kurumsal kültürleri cinsiyetsiz ve kabullenilmiş bütünler olarak görmeyerek, bunun yanı sıra cinsiyetlendirilmiş güç yapılarını verili olarak ele almayarak, bu kültürlerin ve güç yapılarının kendilerine de çalışılabilme ve değiştirilebilme potansiyeline sahip nesneler olarak yaklaşır (Indra 2008: 20). 1.2.1. “CinsiyetlendirilmiĢ Göç” Kavramı: Toplumsal cinsiyet kavramı, daha önce de belirtildiği gibi, insanın düşünsel etkinlikleri 14 ve pratiklerinin anahtar boyutlarından biridir ve kadın ve erkek kategorilerinin söz konusu kültür ya da bireyler tarafından kavramsallaştırılma biçimlerine göre konumlanır. Başka bir deyişle kadının ve erkeğin sosyal ya da kültürel konumlanmaları ve hayatlarını nasıl deneyimledikleri, toplumsal cinsiyetin bir sonucudur (Indra 2008: 2). Bu nedenle insan kültürünün tüm boyutları “cinsiyetlendirilmiş” bir okumaya açıktır. (Stacey ve Thorne 1985: 305-6, akt. Pedraza 1991: 305). Göç ve zorunlu göç gibi toplumsal süreçlere yöneltilen bu “cinsiyetlendirilmiş” bakış, yukarıda da belirtildiği gibi temel olarak toplumsal cinsiyeti kalkınma denkleminin bir parçası olarak değil, analitik bir kategori, bir anlama yolu olarak ele almaktadır. Zorunlu göçün, sosyal hayatın bütün bileşenlerinin olduğu gibi “cinsiyetlendirilmiş” bir olgu olduğu bilgisi, göç süreçlerinin kadınlar ve erkekler açısından farklı deneyimlere işaret ettiği yaklaşımını da beraberinde getirecektir (Demirler 2007). Aynı doğrultuda, Buijs‟e göre göç eden kadın ve erkekler arasında “göç nedenleri, göçün sürecine katılım, bu süreç esnasındaki yaşam deneyimleri ve göçün etkileri, göç edenlerin tutumları ve tepkileri” açısından önemli farklılıklar bulunmaktadır (1996, akt. İlkkaracan ve İlkkaracan 1998) Ancak söz konusu literatür hala zorunlu göçe maruz kalan bireyleri etnisite haricinde cinsiyet, yaş ve diğer “belirleyici özelliklerden yoksun” bireyler olarak ele almaya eğimlidir (Colson 2008:24) Bu nedenle “cinsiyetlendirilmiş göç” ve “cinsiyetlendirilmiş zorunlu göç” kavramları, göç ve zorunlu göç/yerinden edilme/mültecilik olgularının bütün bileşenlerini (hukuki statüler, karar mekanizmaları, kalkınma, sağlık, iş gücü, eğitim, şiddet vb.) toplumsal cinsiyet perspektifinden görmek anlamına gelmektedir. Indra'nın da belirttiği gibi “zorunlu göç evini cinsiyetlendirilmiş bir alan olarak görmek, kadınlara bu evde kendilerine ait bir tavan arası bahşetmenin önüne geçmede belirleyicidir” (2008: 20). Göç ve zorunlu göç olgularına sebep, süreç ve sonuçları bakımından cinsiyetlendirilmiş olgular olarak yaklaşmak, aynı zamanda yöntembilimsel olarak kapsayıcı bir çalışmaya da işaret eder. Çağlayan‟ın Kürt kadınlarının zorunlu göç deneyimlerine yönelik çalışmasında da belirttiği gibi, toplumsal cinsiyet perspektifini merkeze almadan, başka bir deyişle göçü “cinsiyetlendirilmiş” bir süreç olarak görmeden yapılan çalışmalar, göçün toplumsal cinsiyet dolayımıyla nasıl deneyimlendiğine dair doğrudan bilgi 15 vermekte yetersiz kalmaktadır (Çağlayan vd. 2011: 28). Bu bağlamda Göç-Der ve Kalkınma Merkezi‟nin çalışmalarını örnek gösteren yazarlar, zorunlu göç araştırmalarında bir yöntemsel araç olarak kullanılan anket çalışmasının bir sonucu olarak kadınların araştırma çerçevesine dâhil edildiği alanların kısıtlılığına ve zorunlu göç bağlamında kadınların “mağdur” olarak resmedilmesinden öte bir analizin eksikliğine dikkat çekmektedir. Indra‟nın yukarıda yer alan ifadesine benzer bir şekilde, zorunlu göç ve beraberinde getirdiği bütün toplumsal dinamiğin toplumsal cinsiyet perspektifinden izlenmesi, araştırmacıya kadınları zorunlu göç çalışmalarında bir alt başlık olarak ele almak yerine, özne olarak merkeze alma olanağı sağlayacaktır. Böylece “cinsiyetlendirilmiş” bir analiz mümkün olabilecektir. Bir sonraki bölümde, zorunlu göç süreçleri yaşamış kadınların yurtlanma ve evini/ yurdunu kaybetme ve yeniden üretme deneyimlerini anlamaya dönük kuramsal bir çerçeve çizilecektir. 1.2.2. Bir Kadın Mekânı Olarak Ev/Yurt, Evin/Yurdun Kaybı ve Yeniden Üretimi: Kamusal alan/özel alan tartışmalarında sıklıkla bir kadın mekânı olarak analiz edilen ev, zorunlu göç bağlamında hem göç sürecinin ve yerinden kopmanın, hem de yeniden yerleşme, uyum ve bütünleşme süreçlerinin odağında yer alan bir mekândır. Yerinden edilme söz konusu olduğunda mekânı aşan anlamlarıyla birlikte ev hem paylaşılan bir travma üzerinden „yurt‟a gönderme yapar, hem de kolektif kimliklerin yeniden üretildiği ve bu travmanın rehabilite edildiği yeni bir gündelik alana dönüşür. Evin/yurdun kaybedilmesi ekonomik bir yıkım olmanın ötesinde, sadece barınma ihtiyacını karşılayan bir mülkün değil, yaşam alanının ve gündeliğin de tahrip edilmesi anlamına gelir. Bu nedenle zorunlu göç bağlamında ev sadece ekonomik ya da kamusal olanı anlamak için araçsallaştırılabilecek toplumsal bir birim değil, aynı zamanda yeniden konumlanmanın inşa edildiği, kimlik, aidiyet ve iyelik kiplerinin düzenlendiği geçirgen bir alan olarak ele alınmalıdır. Klasik kalkınma araştırmaları ve uygulamalarında ev/hane (household) genellikle tüzel, şeffaf olmayan, “girdileri” ve “çıktıları” bakımında ele alınabilecek bir “özel alan 'kara 16 kutusu'” olarak işlenmiştir. Erkek ve -bazen- kadın bireyler hanede üretici ve tüketici olarak ele alınır. Araştırmalarda zaman zaman hane içi cinsiyet eşitsizliklerine işaret edilmiş olsa da, WID ya da öncesindeki analitik yaklaşımlar hanenin cinsiyet temelli yapılanmasını, hane içindeki üretim, yeniden üretim, bölüşüm ve tüketim örüntülerini dikkate almamışlardır. WID ve öncesindeki yaklaşımların bu eksikliği Indra'ya göre, hane içi yapısal cinsiyet eşitsizliklerini durağan ve verili olarak görmelerinden, bu eşitsizlikleri “kalkınmanın yerel bağlamı” olarak tanımlamalarından kaynaklanmaktadır (2008: 12-13). Aynı zamanda WID yaklaşımındaki hane olgusunun bileşenlerine (erkek koca, kadın anne(ler) ve çocuklar) ilişkin bu türden bir ön kabul, normatif olmayan hane yapılanmalarını (örn. hane reisinin kadın olduğu durumlar) otomatik olarak basit, küresel ancak patolojik kategoriler olarak tanımlamıştır – ki bu kategoriler kalkınma çalışmaları tarafından “bilhassa korunmasız ve bilhassa yoksul” olarak nitelendirilerek değerlendirme dışı bırakılmıştır (Indra 2008: 14-15). Indra, GAD yaklaşımıyla birlikte haneyi sosyokültürel, dinamik ve cinsiyetlendirilmiş bir birim olarak kabul etmenin gerekliliğini ifade eder ve böylelikle bu yaklaşımın kalkınma çalışmalarında var olan verili ve durağan toplumsal cinsiyet statü ve rol nitelendirmelerini hanenin yeniden tanımlanmasıyla aştığını belirtir. Bu yeni hane modellerini hane içi “pazarlığı” ve karar alma mekanizmalarının yeniden gözden geçirilmesini içeren modeller olduğuna dikkat çeker (2008: 15-16). Indra, özellikle zorunlu göç bağlamında, ataerkil sistemlerde bile kadınların haneler arası sosyal ağlarının ve topluluk içindeki yetkilerinin, hem gündelik sağkalımda hem de kalkınmada stratejik bir öneme sahip olduğunu belirtir (2008: 16). Wenona Giles, ulusaşırı zorunlu göç ve cinsiyetçi şiddeti ev, hane ve içkinlik ekseninde tartıştığı çalışmasında haneyi şu şekilde tanımlamaktadır: … [Haneler], toplumsal örgütlenmenin üyelerinin sağkalımını zaman boyunca ve zorunlu göç ile göçmenlik durumunda kıtalar ve ülkeler boyunca destekleyen küçük ölçekli biçimleridir. Kendi başlarına birer ekonomik müessese olmalarının yanı sıra diğer hanelerle bağlantılıdırlar ve her zaman içine gömülü oldukları daha geniş bir ekonomi ve kültür tarafından şekillendirilirler. Diğer hanelerle bağlantıları ekonomiktir; ancak aynı zamanda toplum ve aile ortaklıklarını içeren bir biçimde duygusaldır da. (1997: 388, akt. Giles 2008: 84) Hanenin ekonomik bir birim olduğu kadar toplumsal ve kültürel çevre tarafından tanımlanan (ve yerinden edilme/yeniden yerleşme durumlarında yeniden tanımlanan) bir 17 alan olarak ele alınması, beraberinde ev kavramının genişleyen anlamlarıyla tanımlanmasını gerektirir. Giles‟a göre ev, temelde ekonomik ve ilişkisel bir birim olan haneden farklı olarak “memleket” ve “ulusal aidiyet” gibi kavrayışlara işaret edebilen; aynı zamanda içinde yaşanan yerleşkeye, haneye ya da aileye karşılık gelebilen bir kavramlar bileşiğidir (2008: 85). Ev kavramının işaret ettiği üç farklı düzeyden söz eden Bhattacharjee‟nin çalışmasında da ev, benzer bir şekilde genişleyen anlamlara sahiptir: “heteroseksüel ve ataerkil ailenin (geleneksel) özel alanı”; “diğer etnik topluluklardan ayrılan ve farklılaşan geniş çaplı bir etnik grup”; “genellikle milliyetçi hareketler ve sömürgecilik tarihi tarafından oluşturulmuş ulusal köken” (1997: 313-4, akt. Giles 2008: 85) evi çerçeveleyen tanımlardan birkaç örnek olarak anılabilir. Aksu Bora da “Rüyası Ömrümüzün Çünkü Eşyaya Siner” başlıklı makalesinde evin bir “özel alan” olmaktan öte anlamlarını tartışırken, tarihsel olarak milliyetçilik ve millet sembolü olarak kullanıldığına dikkat çeker. Bora‟ya göre ev, kültürün tamamında izi sürülebilen, kişinin “dış”a karşı tanımladığı ve kişinin kendisini de biçimlendiren “iç”tir (2009: 72). Evin bu oldukça kapsamlı anlamlar dizisine işaret eden bir kavram olması, feminist tartışmalar bağlamında şu soruyu sordurur: “İkincileştirilmeden kurtulmanın yolu evden çıkmak mıdır?” (Bora 2009: 74). Feminist tartışmalarda evin ekonomik ya da özel alan olarak “baskıcı” bir birime indirgenmesi ve kadının özgürleşmesi yolunda evden çıkmanın olumlanması, kadınlar açısından “yersiz yurtsuzlaştırıcı” bir politika olarak da tanımlanmıştır (Aktaş 1992, akt. Bora 2009: 73). Benzer bir şekilde Bell Hooks (1990: 41-49), siyah özgürlük hareketinde ev mekânının kadınlar tarafından bir baskı alanının tersine, kolektif kimliklerin kurulmasına olanak tanıyan bir “direniş alanı” olarak kurulduğuna işaret eder. Hooks‟a göre ev, özellikle sömürgecilik sonrası bağlamlarda erişimin yıkıcı bir değer haline geldiği, politik örgütlenme ve dayanışmaya zeminlik eden bir “özel alan”dır. Bu noktadan hareketle Hooks, Güney Afrika‟daki ırkçı sistemi örnek göstererek ev alanının böylesi rejimler tarafından sürekli olarak bir saldırı ve yıkım nesnesi haline getirildiğine işaret eder; çünkü ev alanı, direnişin inşa edilebildiği “iç”tir. 18 Başlangıçta Indra‟nın da işaret ettiği gibi ev, genişleyen anlamlarıyla ele alındığında kamusal/politik olandan bağımsız, ya da kalkınma bağlamlarında cinsiyet eşitsizliklerinin mikro düzeyde gözlemlenebildiği bir baskı alanı olmaktan öte gündeliğin ve toplumsalın kurulduğu, geçirgen bir alandır. 1.3.ZORUNLU GÖÇ TARĠHĠNĠN KISA ÖZETĠ Türkiye'de zorunlu göç ve yerinden etme uygulamaları, Kürdistan İşçi Parti'sinin 1984 yılında 1974 yılında fiili olarak yapılanmasının ve 1984 yılında eyleme geçmesinin ardından, Türkiye'nin doğu ve güneydoğusunda devlet tarafından başlatılan “düşük yoğunluklu ve gayri nizami savaş” halinin en kitlesel ve önemli bileşenlerindendir (Keser 2011: 52). Örgütün eyleme geçmesinden kısa bir süre sonra uygulanmaya başlayan zorunlu göç ve yerinden etme, “örgüte bölgenin kırsalından gelen desteği kesme” ve “bölge coğrafyasının savaş koşullarınca yeniden düzenlenmesi” adına uygulanan bir devlet stratejisi haline gelmiştir (Saraçoğlu 2011: 88). TBMM İnsan Hakları Araştırma Komisyonu'nun verilerine göre, 1987-1994 yılları arasında 3438 yerleşim yeri boşaltılmıştır (GÖÇ-DER). Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü'ne göre göç ettirilen nüfusa ilişkin rakamsal veri ise 953.680 – 1.201.200 arasındadır (HÜNEE). 1987 yılından 1994 yılının başlarına dek süren zorunlu göç ve yerinden etme uygulamalarının yöntemsel hareket noktasının başlangıcını bölgede yaşayan halkın geçim kaynaklarını yok etme (yayla yasakları, gıda ambargosu vb.) ve “koruculuk sistemi” oluşturmaktadır (Çağlayan 2011: 18). Gazeteci Necati Bozkurt, bu başlangıç uygulamalarını şu şekilde aktarmaktadır: Rejim güçleri önce köylünün geçim kaynaklarına yöneldi. Ardından köylüleri gerilla için düşman haline getirmek istedi. Bunun için koruculuk uygulaması başlattı ve köylüleri buna zorladı. Ancak uygulamanın direnişle karşılaşması üzerine bunları göçertmeyi planladı. ... Korucu olmayı kabul eden bazı köylere ise bir süre daha izin verildi. Ancak bunların da bu süre içinde gerillaya direnmemeleri, gerek savaş süresince tümüyle işbirliği yapmamaları, bunların da göçertilmeye başlanmasına neden oldu (2000: 82). Söz konusu zorunlu göç ve yerinden etme uygulamaları, sadece nedenleri ve süreci bakımından değil, sonuçları ve göç sonrası süreçler bakımından da büyük ölçüde dönüştürücü olmuştur (Saraçoğlu 2011: 89). “Hiçbir kurumsal düzenleme olmadan, 19 tamamen enformel bir süreçle ve olağanüstü koşulların baskısıyla” (Erder 1997, akt. Kaygalak 2009: 101) yerinden edilen bu Kürt nüfusunun Türkiye'nin birçok ilinde yarattığı kentsel dönüşüm dinamikleri, “kalkınmacı stratejilerden çok, neoliberalizmin ekonomik mantığına bağımlı olarak” gerçekleşmiştir (Saraçoğlu 2011: 89). İlgili TBMM komisyonunun raporuna göre yerinden edilen bu nüfus Doğu ve Güneydoğu'nun büyük il merkezlerinde ya da İstanbul, Adana, İzmir, Mersin ve Bursa gibi Türkiye'nin batısında yer alan büyük illerde ucuz emek gücü olarak yeni yaşam alanları arayışına girmiştir (Keser, 2011: 53). Zorunlu göçün deneyimlendiği coğrafyada bu uygulamanın dönüştürücü etkisinin en yoğun gözlemlenebildiği bölge içi kentlerden biri de Diyarbakır'dır. 1.3.1. Diyarbakır'da Zorunlu Göç Diyarbakır'a yönelik zorunlu göç ile ilgili kapsamlı bir araştırmayı 2011 yılında yayınlamış olan sosyolog İnan Keser, 1950'den başlayarak Diyarbakır'ın göç kapsamındaki nüfus hareketlerini inceleyerek 1990lardaki zorunlu göç hareketinin kent üzerindeki demografik etkisini ortaya koymuştur. Buna göre Diyarbakır'a göç etme yoluyla yerleşen ailelerin %13.7'si 1970 yılından önce gelmiş, ancak 1970li yıllarda bu oran %16.7'ye yükselmiştir. 1980 yılında kentin nüfusu %38.9 oranında artarken, bu artış 1985 yılında %29.8'e ulaşarak kentin nüfusunu 305.940 kişiye yükseltmiştir. 1990lara gelindiğinde ise kentin “göç ve sosyal tarihindeki temel kırılma” yaşanmış ve 1990'da %24.5 ve 2000'de %43.2 oranlarında yaşanan nüfus artışı, kentin nüfusunu 545.983 kişiye eşitlemiştir (Keser, 2011: 59-60). Kalkınma Merkezi'nin konu ile ilgili 2006 tarihli raporunda belirtildiğine göre 1990- 1995 yılları arasında kentin nüfusu iki katına çıkmıştır (Kalkınma Merkezi 2006). TESEV'in “Zorunlu Göç ile Yüzleşmek” adlı raporunda da, Diyarbakır ilinde toplam 90 köy ve 305 mezranın boşaltıldığı ve 43.664 kişinin yerlerinden edildiği açıklanmaktadır. (Yükseker, vd. 2006: 145). Zorunlu göç ve yerinden etme uygulamaları sırasında Diyarbakır'ın hem göç alan, hem de göç veren bir kent olarak özgün bir konumunun olduğu söylenebilir. Bu süreçlerin bir sonucu olarak Diyarbakır, Keser'in ifade ettiği biçimde “belirli bir nüfus kesiminin uzun yıllar yaşadığı bir kentten daha çok, sürekli 20 bir nüfus akışının, buna bağlı olarak da insanlar arası gelip geçici ilişkilerin egemen olduğu bir terminal kente dönüşmüştür.” (Keser 2011: 62) Bağlı ve Binici‟nin, Diyarbakır‟ın kentleşme sürecine ilişkin çalışmalarında da belirttikleri gibi, Diyarbakır‟ın nüfus dinamikleri, doğal nüfus hareketlerinden farklı bir eğilim izlemiştir. Kentin ve göçmenlerin bu harekete “hazırlıksız yakalanma” durumu, “tutunamayanların” “kentsel yaşama yönelik tutumları benimseme/benimsememe konusunda” yaşadıkları problemle sonuçlanmıştır. Bu problem de kırdan kente göç edenlerin kente “hoyratça” yerleşmelerine sebep olmuştur (Bağlı ve Binici 2005: 108- 109). Diyarbakır kentinin maruz kaldığı bu hızlı ve bir bakıma dengesiz nüfus artışı ve söz konusu sosyal ve politik atmosferde kentsel planlama imkânlarının kısıtlılığı, kentin “uyum/uyumsuzluk ekseninde yapılanmasına” ve köy-kent ayrımındaki sınırların muğlâklaşmasına neden olmuş, fiziki ve sosyal açıdan Diyarbakır kentini bir “mega köy”e çevirmiştir (Bağlı ve Binici 2005: 11) Diyarbakır Büyükşehir Belediye‟sinin “Kentin Mekansal Oluşumu” isimli çalışmasında ise bu durum, kente göçü tarihsel olarak daha esnek biçimde ele alarak, 1960 sonrası kentleşmeden “plansız, yağ lekesi gibi yayılma eğilimi gösteren” bir genişleme olarak bahsetmiştir. Yine aynı çalışmaya göre Diyarbakır kentinde 1930-1960 yılları arasında demiryolu istasyonun doğusunda planlı bir kentleşmeden söz edilebilirken, kırdan kente göçün başladığı 1960 - 1985 yılları arasında demiryolu istasyonun batısında altyapısız ve plansız bir şekilde kentleşmeye devam etmiş, bu sebeple Diyarbakır‟da kentleşmeye ilişkin ikili bir yapı oluşmuştur. 21 Diyarbakır kentinin tarihi gelişim haritasında da gözlemlenebildiği gibi, Diyarbakır‟ın kırsal göç almaya başladığı 1960‟ta sonra kent demiryolu hattının batısında parçalı ve plansız bir şekilde yayılma eğilimindedir. Bu genişleme zaman içinde eski kırsal bölgeleri de kentsel alana dâhil etmiştir. 1985-1990 ve 1990-2000 yılları arası bölgelere göre nüfus değişimi haritaları incelendiğinde, Diyarbakır kent merkezine zorunlu göç sonucu gelen nüfusun çoğunlukla kent çeperlerine yerleşmiş olduğu görülmektedir. Özellikle 1985-1990 arası yerinden edilen nüfus, ana aksların dışında kalan bölgelere yerleşmiş, 1990-2000 arası kente gelen daha yoğun nüfus ise eski kırsal bölgeleri kent merkezine dâhil edecek şekilde kentsel sınırları genişletmiştir. 22 23 Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi‟nin 25 Eylül 2006 tarihli “Nazım İmar Planı Raporu”nda Diyarbakır Belediyesi‟nin 2004 yılında 5216 sayılı Büyükşehir Kanunu „na bağlı olarak Büyükşehir Belediyesi olduğu, devamında kentsel sınırların yaklaşık beş kat genişlemesi sonucunda çevre düzeni planı ile imar planları arasındaki kademeli bütünlüğün bozulduğu, dolayısıyla Diyarbakır kentinde öngörülen nüfus-alan dengelerinin hedeflerinin dışında bir kentleşme eğiliminin ortaya çıktığı belirtilmektedir (Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi 2005). Hızlı nüfus artışıyla birlikte kentin plansız bir şekilde yayılmasının ve zorunlu göç ile ortaya konulan demografik boyutun yanı sıra Diyarbakır‟a yönelik zorunlu göç hareketinin sosyolojik sonuçları çoğunlukla kentte artan işsizlik oranı, yoksulluk, altyapı sorunları, suç oranlarının artması gibi etkenlerle özetlenmiştir. Özellikle “kentle bütünleşme” ve “uyum sağlayabilme” sorunu olarak tanımlanan bu durum, Diyarbakır‟ın “kentsel kimlik” kazanmasını engelleyen bir faktör olarak sunulmuştur (Erkan ve Bağlı 2005: 106). Zorunlu göç sonucu kente yerleşen nüfusun “kenti benimsememe probleminin” en sıklıkla belirtilen göstergelerinden biri, özellikle ana akım medyada sürekli haber haline gelen suç oranlarının artması olmuştur. Bu türden köşe yazısı ve haberlere çoğunlukla zorunlu göç ile çeşitli kurumlar tarafından hazırlanan raporlar kaynaklık etmektedir 4 . Zorunlu göç sonrası kent çeperlerinde oluşan “göç mahallelerinin” aynı zamanda “suç mahalleleri” olarak görüldüğü, bu mahallelerin güvenliliğine şüpheyle yaklaşıldığı söylenebilir. Özellikle Diyarbakır kentinin eski kent merkezi olan, şimdi ise turistik çekim alanına dönüştürülen Suriçi ve Şehitlik semtleri uyuşturucu madde kullanımı ve alım-satımı, kapkaç ve hırsızlık anlatılarıyla sürekli gündeme gelmektedir. Kır kökenli nüfusun zorunlu göçün ardından yerleştiği bu mekânlar, Erkan ve Bağlı tarafından “hızlı ya da daha kapsamlı değişme hallerinde (…) değişmenin bunalımsız olmasını sağlayan, çözülmenin önüne geçen ve her iki sosyal yapıya da ait olmayan” “tampon 4 Bahsedilen türde haber ve köşe yazılarına örnek olarak şu metinler gösterilebilir: “Göçler kentleri göçertiyor” Hürriyet. 07.11.2005. Erdilek, Neşe. “Zorunlu göç ve şiddet” Radikal. 27.06.2004. İflazoğlu, Nazif. “Bütün suçların anası: Göç” Radikal. 09.07.2006. 24 mekanizma”lar olmaktan öte, kentsel yapı içinde “emilemeyen” “sefalet bölgeleri” olarak tanımlanmıştır (2005: 111). Kentle göçle gelen nüfusun yığılması ve bu yığılmanın ortaya çıkardığı problemlerin hala tam anlamıyla çözülememiş olması, bir yandan kentsel dönüşüm projeleriyle birlikte şehrin batısında adeta bir “yükselen değer” haline gelen yeni kentleşme ve sosyalizasyon örüntüleri dikkate alındığında, yıllar içinde kentsel nüfus arasındaki sınıfsal ayrımı derinleştirmiştir. Kayapınar ve Diclekent gibi alım gücü yüksek, üst-orta sınıf nüfusun oluşturduğu yeni, planlı ve “hijyenik” semtler, Diyarbakır‟ın kentsel yüzünü temsil etmeye başlamış, “sefalet bölgeleri”nin karşısında yeni ve özel sağlık kuruluşları, alışveriş merkezleri, “prestijli” toplu konut ve kapalı site türü yerleşim alanlarıyla birer “cazibe merkezi” haline gelmişlerdir. Türkiye‟nin güneydoğusunun ticari, sosyal ve kültürel olarak en gelişkin anakenti olan Diyarbakır‟ın aynı zamanda Kürt siyasi hareketi bağlamında önemli bir politik merkez haline gelmesinde zorunlu göçün kent üzerinde yarattığı etkinin hatırı sayılır bir payı olduğundan söz edilebilir. Erkan ve Bağlı, zorunlu göç ile Diyarbakır‟a gelen nüfusun kentle bütünleşme aşamasında yukarıda bahsedildiği şekliyle “marjinal” konuma düştüklerini belirtirler. Zorunlu göçle gelen nüfusun kentte maruz kaldığı bu marjinalizasyon, aynı zamanda göçmenlerin de kente karşı güvensiz bir tutum almalarına ve bunun sonucunda kentsel değerlere karşı tepkisel bir konum alarak radikal ideolojileri benimsemelerine yol açmıştır (Erkan ve Bağlı 2005: 107). Diyarbakır‟a zorunlu göç sonucunda yerleşen nüfusun Kürt siyasal hareketinden yana bir tutum benimsedikleri, hatta Diyarbakır‟da “parti”nin tabanının önemli bir kısmını oluşturdukları söylenebilir. Ancak devlet eliyle yerlerinden edilen, politik şiddete maruz kalan ve uğradıkları zararı ancak kısmen tazmin edebilen bu nüfusun “radikal ideolojilere” yatkın olmasının sebebini söz konusu grubun kentle güven ilişkisi kuramamalarıyla açıklamak, indirgemeci bir yaklaşım olacaktır. Diyarbakır‟ın sahne olduğu hızlı nüfus artışı ve kentsel problemlerin çoğalması, direkt olarak zorunlu göç ve yerinden edilen nüfusa yönelik olan, ya da bu nüfusu da içermek 25 üzere kentsel nüfusun tamamına hitap eden yeni kurumsallaşmaların ortaya çıkmasına neden olmuştur. 2006 yılında kurulan Sarmaşık Yoksullukla Mücadele ve Sürdürülebilir Kalkınma Derneği, 2001 yılında İstanbul merkezli derneğin şubesi olarak kurulan ve daha sonra 2004 yılında bağımsız bir dernek olan Diyarbakır Göç-Der, 1999 yılında Mersin‟de kurulan ve 2010 yılında merkezi Diyarbakır‟a taşıyan Göç Vakfı ve 2004 yılında kurulan Kalkınma Merkezi Derneği, Diyarbakır‟da göç sonrası faaliyete geçen sivil toplum kuruluşlarından bazılarıdır. Diyarbakır Göç-Der 2010 yılında “bölücü faaliyet yürüttüğü” iddiasıyla kapatılmış, Sarmaşık Yoksullukla Mücadele ve Sürdürülebilir Kalkınma Derneği‟nin Gıda Bankası ise yine 2010 yılında Diyarbakır Valiliği‟nin itirazıyla faaliyetine ara vermek durumunda kalmıştır. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi‟nin 2005 yılında başlattığı Sümerpark Projesi ve Habitat projesi, bunların yanında Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı kapsamında uygulanan bir proje olan Yerel Gündem 21 de Diyarbakır‟da zorunlu göç sonrası ortaya çıkan kurumsal yapılar arasında yer almaktadır. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi‟nin 2005 yılında başlattığı Sümerpark Projesi, eski Sümer Halı Fabrikasının yerel yönetime devredilmesinin ardından bir “sosyal yaşam merkezi”ne dönüştürülmesini kapsamaktadır. Yenişehir ve Şehitlik semtlerinin arasındaki hatta bulunan Sümerpark sosyal yaşam alanı, bünyesinde Sosyal Hizmetler binası, Güneşevi, Kent Konseyi binası, nikâh salonu, amfi tiyatro gibi bileşenlerle düzenlenmiş, her türden kültürel ve sosyal aktiviteye mekân oluşturan bir “sosyal yerleşke” haline getirilmiştir. Yerel Gündem 21 ise Habitat projesinin bir parçası olarak Türkiye‟de altmıştan fazla ilde örgütlenen, yerel yönetimler, sivil toplum kuruluşları, akademik çevreler ve özel sektörü bir araya getiren bir platform olarak Diyarbakır‟da 2009 yılında faaliyete geçen bir projedir. “Demokratik yerel yönetişim temelinde sürdürülebilir kalkınmanın yerelleştirilmesini hedefleyen” 5 Yerel Gündem 21, çeşitli alanlardaki çalışma gruplarının kent konseyleriyle işbirliği içinde bir tür “toplumsal sorunlara yerelden çözüm üretme mekanizması” olarak işlev görmektedir. Söz konusu çalışmalarla birlikte, devam eden bölümde, Diyarbakır‟daki yerel 5 Diyarbakır Kent Konseyi, , 04.05.2013. 26 yönetimlerin ve sivil toplum kuruluşlarının zorunlu göç ile kente gelen kadın nüfusa yönelik çalışmalarından söz edilecektir. 1.3.2. Diyarbakır'da Zorunlu Göç ve Kadın Türkiye'de yerinden olmuş nüfusa ilişkin rakamsal tahminlerin değişkenliğine benzer şekilde, söz konusu nüfusun ne kadarını kadınların ve kız çocuklarının teşkil ettiğine ilişkin de kesin bir veri bulunmamaktadır. Ancak yerinden etme uygulamalarının cinsiyete dayalı istisna ölçütlerinin bulunmadığı göz önüne alındığında, bu nüfusun yaklaşık yarısını kadınlar ve kız çocuklarının teşkil ettiğini söylemek mümkün olabilir. Merkezi yönetimin “Tazminat Yasası” ve “KDRP” gibi zorunlu göç sonrasına ilişkin “iyileştirme” çalışmalarının içeriğinde ya da uygulama aşamalarında toplumsal cinsiyete ve bu dolayımla farklılaşan deneyim ve ihtiyaçlara yönelik herhangi bir vurgu yapılmamıştır. Devletin zorunlu göçten kaynaklanan sorun ve ihtiyaçları “rehabilite” etmeye yönelik çabaları yukarıda bahsedildiği şekliyle “cinsiyet farkı gözetmeyen” bir tutuma sahiptir ve bu tutum, yerinden edilen nüfusun kaçınılmaz biçimde içerdiği cinsiyet, yaş ve etnisite gibi değişkenlerini etkisizleştirmiştir. Göçle birlikte meydana gelen hızlı nüfus artışından ve bu artışın Diyarbakır kenti üzerindeki etkilerinden en çok etkilenen kurumsal yapılardan biri olarak Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi'nin uyum ve bütünleşme yılları içerisinde planladığı ve yürürlüğe koyduğu projeler ve çalışmalara bakıldığında ise, bu çalışmaların belirli ölçüde toplumsal cinsiyet vurgusuna sahip olduğu görülmektedir. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi Sosyal Hizmetler Daire Başkanlığı bünyesinde çalışma yürüten Kadın ve Aile Şube Müdürlüğü'ne bağlı birimler olan DİKASUM, Beyaz Kelebekler Çamaşır Evleri ve Kadın Sığınma Evi, özel olarak zorunlu göç ile yerinden edilen kadınlara yönelik çalışmalar yürütmeseler de, Diyarbakır'da zorunlu göç ve kadın ilişkisine belirli ölçüde dikkat çekmekte ve kadına yönelik çalışmalarda zorunlu göç olgusunun yöntem, amaç ve araçları belirleyen bir faktör olduğuna işaret etmektedir. “[K]adının kadınlık haliyle ilgili karşılaştığı sorunların çözümü ve çözümüne yönelik politikalar geliştirmek amacıyla” 2001 yılında faaliyete geçen 27 DİKASUM, kurumsal amacını “Göçle gelen kadın nüfusunun sorunlarını araştırmak ve çözüm yolları konusunda danışmanlık yapmak, kadına yönelik şiddetle mücadele yolları konusunda bilinçlendirme çalışmaları yapmak, toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dikkat çekmek, toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlama konusunda etkin rol oynamak, kadının ekonomik ve sosyal statüsünü yükseltme amacıyla çalışmalarda bulunmak” olarak tanımlamaktadır 6 . “[Ö]zellikle göç alan dört mahallede” çalışma yürüten birimler olan Beyaz Kelebekler Çamaşır Evleri ise sırasıyla 2003-2004 yıllarında Benûsen, Hasırlı, Aziziye ve 2010 yılından itibaren de Yeniköy mahallesinde hizmet vermeye başlamıştır. Çamaşırevlerinin kurulmasında Avrupa‟nın çeşitli bölgelerindeki sığınma evlerinin bir bölümü olarak işleyen çamaşır yıkama odaları model olarak alınmış, ancak bu model yalnızca kadınlara ekonomik olarak yardımcı olan bir modelin ötesine taşınmış ve bölge kadınlarının gündelik yaşam profilleri dikkate alınarak bu modellere çamaşır makinelerinin bulunduğu odaların yanı sıra çocuk odaları, oturma salonları, eğitim odaları ve idari ofisler eklenmiştir. Kurumsal amacını “göç alan yoğun mahallelerde hızlı toplumsal değişme, kentleşme ve göçün yarattığı sorunlar doğrultusunda bireylerin, grupların, toplumun sorunlarla baş edebilmesi, katılımcı, üretken ve kendine yeterli hale gelmesi amacıyla da birer toplum merkezi statüsüne getirmek” olarak tanımlayan bu birimler 7 , mahallelerdeki kadınlara çamaşırlarını ücretsiz yıkama olanağı sağlarken, aynı zamanda çeşitli kurs, seminer ve eğitim çalışmaları düzenlemekte, mahalledeki çocuklar için kurulan çocuk odalarında beş yaş ve üstü çocuklar için okul öncesi eğitim sağlamaktadır. Kuruluş aşamasında OHAL döneminin devam ediyor olmasından kaynaklı işleyiş sorunlarıyla karşılaşan DİKASUM, bir kadın merkezi olarak kurulmasına rağmen, alanında ilk kuruluş olması itibariyle birçok toplumsal sorunla ilgili başvuruların yapıldığı bir “sosyal ofis” olarak algılanmıştır. Açılış döneminde Suriçi‟nde bulunan eski belediye binasında hizmet veren DİKASUM, konum itibariyle mahallelere yakın olmasının yanı sıra, yakınında bir sağlık merkezi bulundurması itibariyle çeşitli sebeplerle sağlık merkezine başvuran kadınlarla da iletişime geçebilme imkânı bulmuştur. Dönemin DİKASUM sorumlusu, bir kadın merkezi olarak kitlenin merkeze 6 DİKASUM, , 04.01.2013. 7 Beyaz Kelebekler Çamaşırevleri, , 04.01.2013. 28 akışının bu şekilde sağlandığını belirtmektedir. Birim günümüzde Sümerpark‟ta hizmet vermeye devam etmektedir. Sosyal Hizmetler Daire Başkanlığı‟na bağlı olarak 2008 yılında açılan Kadın Konukevi (Sığınma Evi), Bağlar Belediyesi‟ne bağlı olarak 2005 yılında açılan Kardelen Kadın Evi ve bağımsız bir kadın derneği olarak 2002 yılında kurulan SELİS Kadın Derneği zorunlu göç sürecinden sonra Diyarbakır‟da faaliyete geçen diğer kurumlardır. Zorunlu göçle gelen nüfusun yoğun olarak yerleştiği bir bölge olan Bağlar‟da faaliyet yürüten Kardelen Kadın Evi, direkt olarak zorunlu göçle gelen nüfusun kadın bireylerine yönelik çalışma yürütmese de, yönetmelik ve faaliyet raporlarının bir kısmında zorunlu göçün kadına yönelik çalışmalar dâhilinde önemli bir faktör olduğu belirtilmiştir 8 . Sosyal hizmet anlayışında kadın kategorisi ekseninde örgütlenen bu yapılar kendilerini genellikle aile içi şiddetle mücadelede çeşitli yollara (ekonomik destek, adli destek, psikolojik destek) başvuran ve sosyal ve kültürel anlamda toplumsal cinsiyet eşitliği için mücadele veren kurumlar olarak tanımlamaktadırlar. Aynı zamanda hem kadının istihdamına yönelik, hem de kadınların sosyal ve kültürel hayata katılımının arttırılması amacıyla çeşitli seminer, kurs ve atölye çalışmaları düzenlemektedirler. Diyarbakır‟da kadınlara yönelik çeşitli hizmetler sunan bu kurumlar genel olarak kadınlara yönelik sosyal politika üretme çabasında olan kurumlar olarak tanımlanabilir. Takip eden bölümlerde çalışmanın yöntemine ilişkin bir tartışmanın ardından, çalışmanın alanını teşkil eden Hasırlı ve Benûsen mahallelerinde söz konusu kurumların çalışmalarıyla ilgili daha kapsamlı bilgi aktarılacak ve konuya ilişkin bir analiz sunulacaktır. 8 Kardelen Kadın Evi, < kardelen.baglar.bel.tr >, 04.05.2013. 29 2. BÖLÜM YÖNTEM 2.1. METODOLOJĠK BĠR TARTIġMA: FEMĠNĠST ETNOGRAFYA: Tarihsel olarak bakıldığında etnografya alanda hatırı sayılır uzunlukta vakit geçiren, görüşmeler ve katılımlı gözlem yoluyla veri toplayan antropologlar tarafından geliştirilmiş geleneği takip eden bir yöntemdir (Lengel 1998: 229). Antropolojik araştırmalarda disiplinin temel yöntembilimsel yaklaşımı olarak etnografya niteliksel bir araştırma türü olmakla birlikte antropolojiyi diğer disiplinlerden ayırır, “ „orada olmayı‟, „deneyim‟i ve „gözlem‟i imler.” (Altuntek 2009: 9) Etnografya, antropoloji disiplini içinde yerelin bilgisine ulaşmak amacıyla kullanılan bir araştırma yöntemi olmanın ötesinde, bu amacın ortaya çıkardığı “bilen öznenin neyi, nasıl bildiği” sorusuna da yanıt olmaya çalışan bilgikuramsal tartışmaları da içerir (Honer, Hunt ve Okholm 2003: 136, akt. Altuntek 2009: 10). Bir başka deyişle, etnografya “her bir paradigmanın perspektifinden yeniden inşa edilmektedir.” (Altuntek 2009: 11) Altuntek, etnografyanın tanımlandığı üç çift gerilimli yöntembilimsel ilkeden söz eder: Bunlardan ilki pozitivizm-doğalcılık, ikincisi betimleme-kuram, üçüncüsü ise açıklama-anlama ilkeleridir. Doğa bilimlerinde ve toplum bilimlerinde değişkenler arası ilişkiyi ortaya koyabilmek için niceliksel yöntemlere başvuran ve temelde doğrudan gözlemlenebilir görüngülere başvuran pozitivizm, bilimsel kuramların test edilebilirliğini ve doğrulanabilirliğini öngören bir bilimsel yaklaşımdır. Doğalcılık ise, pozitivizmin aksine, bilimsel verinin birincil kaynağını “doğal” ortamlar olarak belirler ve pozitivist anlamda doğrulanabilir ve tekrarlanabilir deneysel verinin toplumsal ve kültürel dünyayı açıklamada doğru yöntem olmadığını öne sürer. Bir başka deyişle; “sayımerkezli pozitivist araştırmalar, evrensel ve yasacı ilkelere dayanırken sözmerkezli etnografik araştırmalar, tekil ve göreli bir perspektife dayanır.” (Altuntek 2009: 15) Antropoloji disiplini tarihinde, sadece kültürel farklılıkları değil, aynı zamanda “kültürel görüngülerin yasalarını ve düzenliliklerini açık ve kesin bir şekilde” ortaya koyma çabası 1970‟lere dek gözlenebilen bir olgu iken, bu yönelim yakın zamanda yerini yorumcu paradigmalar ve 30 doğalcı bir yöntembilimsel yaklaşımı benimsemeye bırakmıştır. “[T]oplumsal dünyanın nedensel ilişkilere dayanarak açıklanamayacağını veya evrensel yasaların bütün toplumsal olayları kapsayamayacağını” öne süren bu paradigmalar, pozitivizmi bir model olarak reddetmişlerdir (Altuntek 2009: 16). Betimleme-kuram gerilimi, “doğal ve kültürel görüngülerle ilgili kapsamlı bir açıklama modeli” olarak tanımlanan kuramsal yaklaşım ile “olguları açık ve seçik bir şekilde öne sürme işlemi” olarak tanımlanan betimleme yaklaşımı arasındaki öncelik tartışmasından kaynaklanmaktadır (Altuntek 2009). Betimleme, kuramın oluşmasında bir tür ilk evre olarak tanımlanabilmektedir. Fakat bunun yanı sıra betimlemeler de belli başlı kavram ve kuramlara dayandıklarından dolayı, betimlemelerin aynı zamanda kuramsal metinler olduğundan söz etmek mümkündür (Hammersley 1992: 12, akt. Altuntek 2009: 17). Betimleme ve kuramın iç içeliğine dair bu görüşün yanı sıra yorumcu paradigmalar, pozitivizm-doğalcılık ikiliğindeki konumlarına benzer bir şekilde, betimleme-kuram gerilimine farklı bir açıdan yaklaşırlar: “saf” betimlemenin mümkün olmadığına, buna bağlı olarak değerden bağımsız bir betimleme yapmanın imkânsızlığına dikkat çekerler (Altuntek 2009: 18). Düşünümsel ve eleştirel bir konum benimseyen bu paradigmalar, toplum bilimlerinde nesnel ve tarafsız bir gözlem dilinin mümkün olmadığını iddia etmektedirler. Bunlara ek olarak, açıklama-anlama ikiliği de birbirine tamamen karşıt olmamakla birlikte, yöntembilimsel bir gerilimin konusudur. Temelde açıklama yöntemini “görüngülerin oluş biçimini değil, oluş nedenini” göstermeyi amaçlayan, görüngüleri neden-sonuç ilişkisi içinde okuyan bir yöntem, anlama yöntemini ise “ „olayları bir değer-eylem, simge-eylem bağıntısı temelinde kavramak‟” (Özlem 1998: 60, akt. Altuntek 2009: 20) amacı doğrultusunda yöntembilimsel bir yaklaşım olarak tanımlamak mümkündür. Açıklama yönteminin olgular arasındaki değişmeyen ilişkileri ve dolayısıyla bu ilişkilerin evrenselliğini gösterme çabasına karşın, anlama yöntemi anlam dünyasının sürekli olarak değişime tabi olduğu gerçeğinden yola çıkar, doğrulanabilir/yanlışlanabilir yasacı açıklama modelininin toplum bilimleri için yeterli bir yöntembilimsel perspektif öneremediği sonucuna ulaşır. Diğer gerilimli ilkelerle bağlantılı olarak; Brian Fay etnografik antropolojinin “çalışma nesneleri”nin “kendi 31 özgüllükleri içinde anlaşılan, tarihsel olarak özel” ve “ tekil” varlıklar olduğundan yola çıkarak yasabilimsel açıklamaların toplum bilimleri için yetersiz olduğunu belirtmiştir (2005: 230). 1980lerin sonundan itibaren postmodern düşüncenin de etkisiyle yukarıda bahsedilen ikilikler arasındaki ayrımlar daha da keskinleşmiştir ve yeni boyutlar kazanmıştır. Fay‟in belirttiği gibi, doğa bilimlerinin önerdiği şekliyle “öznelliği dışarıda bırakmanın imkânsızlığını” savlayan düşünümsel etnografya aracılığıyla “geleneksel etnografyada „gözlenen‟e (kültüre) odaklanmış bakışlar, „gözleyen‟e (araştırmacıya)” çevrilmiştir (Altuntek 2009: 134). Temelde “ırk, cinsiyet, sınıf sorunları bağlamında antropolojide bir „temsil krizi‟”nin var olduğu tespitinden yola çıkan düşünümsellik perspektifi, böyle bir krizden yola çıkarak Bourdieu‟nun “bireysel olandaki toplumsalı, mahremin altında gizlenen gayri şahsiyi, özelin en derinine gömülmüş evrenseli keşfettirerek bizi (…) yanılsamalardan kurtaran” bir sosyal bilim çağrısını yöntembilimsel bir öneri olarak yinelemiştir (Wacquant 2003: 40, akt. Altuntek 2009: 135). “ „[K]endine geri dönme‟ sürecini” ve “kendini referans almayı” (Altuntek 2005: 135) belirten düşünümsellik, yöntembilimsel kendi üzerine düşünme yoluyla toplum bilimcilerin „kendilerinin kim ve ne olduklarının, toplumsal analize ne getirdiklerinin, üzerinde çalıştıkları insanlar tarafından nasıl görüldüklerinin, varlıklarının bu insanlarda hangi davranışlara (öz-bilinçlenme dâhil) yol açtığının ve dolayısıyla da belli duygu, ilişki ya da etkinlik biçimlerini değiştirdiklerinin‟ farkına varabileceği görüşünü ileri sürer (Fay 2001: 315-316, akt. Altuntek 2005: 135). Ancak düşünümsellik yalnızca bir içebakış yöntemi değildir: aynı zamanda “ötekini kavrayarak kendini kavrama yöntemidir.” (Altuntek 2005: 136) Geleneksel etnografyada da var olan bu özneler arası ilişkiden doğan anlamaya yönelik yöntembilimsel yaklaşım, düşünümsel etnografyada aynı zamanda araştırmacının “incelenen grup üzerinde hegemonik bir konuma gelmekten sakınarak, daha eşitlikçi bir ilişki kurmaya çalışması” anlamına da gelmektedir (Altuntek 2009: 136). Etnografik yönteme ilişkin tartışmalar, feminist antropoloji içinde, düşünümsel antropoloji etrafında şekillenen yeni bir yöntembilimsel tartışmayı, feminist 32 etnografyayı ortaya çıkarmıştır (Altuntek 2009: 151). Feminist etnografya Visweswaran tarafından “erkeklerin, kadınların ve çocukların yaşamlarının karşısındaki sosyal eşitsizlik problemini ön plana alan etnografya” olarak tanımlanır (1997: 593). Bir önceki bölümde de bahsedildiği gibi etnografik metinlerde kadının ampirik düzeyde temsil edilişine dair bir itirazla yola çıkan feminist antropolojik tartışma, daha sonra kadının analitik ve kuramsal olarak temsiline dair bir krizle yüzleşir. 1980lerden sonra ise feminist antropolojide “kadın” analitik kategorisinin yerini “toplumsal cinsiyet” kavramı alır. Aynı zamanda “insanlar ve toplumlar arası farklılığı yaratan kültürel ve siyasal boyut, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin etnosantrizm, ırkçılık, sınıfsal ayrımcılık gibi olumsuz değer yüklü anlayışlardan ve birbirini karşılıklı kesen toplumsal cinsiyet/cinsel bölünmelerden ayrı düşünülemeyeceği” tartışması ortaya çıkar (Altuntek 2009: 155). Bu nedenle feminist etnografyada kadınlar yalnızca feminist etnografyanın çalışma nesneleri, yazarları ya da okurları olarak düşünülmemelidir. Yazarları, okurları ya da çalışma nesneleri kadınlar olmayan birçok eleştirel etnografya metni de etkin bir şekilde feminist etnografya olarak okunabilir (Visweswaran 1997: 594). Feminist etnografyada yöntemsel soruna ilişkin tartışma da bahsedilen kuramsal/kavramsal tartışmayı takip eder. Feminist çalışmalara özgü bir yöntemin varlığına ilişkin tartışma temel olarak araştırılan/araştırmacı ikiliğinde var olan hiyerarşik ilişkinin sorgulanması ile başlar. Örneğin Judith Stacey, feminist etnografyanın empati ve insani ilgi gibi kadınların geleneksel olarak güçlü yanlarını kullanarak bilen ve bilinen arasında daha eşitlikçi ve karşılıklı bir ilişkiyi mümkün kıldığını söyler. Ancak aynı şekilde, araştırmacı ile araştıran arasında kurulan bu yakın ilişkinin daha büyük bir risk taşıdığını da ifade eder: Buna göre böyle bir ilişki durumunda araştırılan kişi her daim araştıran tarafından ihanete uğrama ve terk edilme riski altındadır. Stacey‟e göre bu nedenden dolayı feminist etnografya “daha derin ve tehlikeli bir sömürü biçimini maskeler.” (1988: 21) Bu nedenden ötürü, Stacey bütünlüklü bir feminist etnografya olamayacağını, ancak feminist perspektiflerle geliştirilen kültürel anlatılar olarak etnografyaların kısmen feminist olabileceğini ileri sürer (1988: 26). Bazı araştırmacılar ise, benzer şekilde, “feminist etnografyanın tamamen feminist 33 metinler üretemeyeceğini, çünkü etnografik metni kontrol edenin, „ötekini yorumlayanın‟ nihayetinde hep etnograf olduğunu ileri sürer.” (Altuntek 2009: 157). Strathern ve Abu-Lughod gibi feminist araştırmacılar etnografyanın doğası gereği „ben‟ ve „öteki‟ ayrımına ihtiyaç duyduğunu, dolayısıyla bu ayrımın hiçbir şekilde ortadan kalkamayacağını ileri sürerler: Farklılık, feministlerin söylediği gibi, hiyerarşiyi hep işin içine sokar mı? Görünüşe bakılırsa insanbilimin, bizimkinden ayrık, farklı ve ayrı olarak tanımlanabilecek kültürlerin varlığına olan inancın korunması ve sürdürülmesinde önemli bir çıkarı var. (…) Amacı ister kültürel özeleştiri ister görecelilik yoluyla aydınlanmış bir hoşgörü olsun, insanbilimin ben‟den farklı ötekilere ihtiyacı var. Yine de ben ve öteki ayrımı hiyerarşik olmaya mahkûmdur, çünkü ben (…) hep yorumlayan, öteki ise yorumlanandır (Abu- Lughod 2004a: 37, akt. Altuntek 2009: 157). Bu görüşe karşılık Sanda Harding ve bazı diğer feminist araştırmacılar, feminist araştırmanın “kaynağını, öncelikle herhangi sıradan bir „kadın deneyimi‟nden değil, ama siyasi mücadele sürecinde ortaya çıkan kadın deneyiminden” aldığı sürece mümkün olabileceğini ileri sürer (Harding 1995: 41, akt. Altuntek 2009: 157). Başka bir deyişle “kadın araştırmacının çelişkili varoluşsal-ideolojik konumunu yeni bir yöntembilimsel yaklaşımın başlangıcı olarak değerlendiren görüşler ortaya çıkar”: Bunu gerçekleştirmek için feminist kadınlar bilerek ve cesaretle kendi bastırılmış bilinçaltı kadınsı özelliklerini, yani kendi ezilmişlik ve ayrımcılık yaşantılarını araştırma sürecine katmalıdırlar. Bu demektir ki, kadın sosyal bilimciler kendi „ikili bilinçlilik‟ hallerini bir engel gibi değil yöntembilimsel ve politik bir fırsat olarak değerlendirmelidir (…) Bu „ezilenlere özgü içe bakış‟ (…) nedeniyle kadın sosyal bilimciler ezilen grupların bilimsel bir incelemesini yapmaya erkeklerden daha donanımlıdır (Mies 1995: 51, akt. Altuntek 2009: 158) Anne Williams, Martyn Hammersly‟nin “On Feminist Methodology” 9 (1992) isimli makalesine eleştirel nitelikte kaleme aldığı “Diversity and Agreement in Feminist Ethnography” (1993) adlı makalesinde, feminist etnografya tartışmalarının ayrışma ve kesişme noktalarını “düşünümsellik”, “güç” ve “bilgi” kavramları ekseninde ele alır. Willams düşünümsellik kavramının feminist araştırmacılar için farklı anlamlara gelebildiğini ve bu sebeple bu kavramın farklı odak noktaları üzerinden tartışılıp ele alınabileceğini ileri sürer. Hammersly‟nin öne sürdüğü şekliyle feminist etnografyada 9 Martyn Hammersly, söz konusu makalesinde, çalışmalarda toplumsal cinsiyete yapılan vurgunun, çalışmayı etkileyen diğer olguları görünmez kıldığını ve feminist etnografilerde deneyime yapılan vurgunun „yanlış kültürel çıkarımlara‟ yol açabileceğini iddia etmektedir. Yanı sıra araştıran/araştırılan arasındaki hiyerarşik olmayan ilişkiyi sorgulamakta ve gerçeği ararken politikayı bilimin önüne koymaya karşı çıkmaktadır (1992). 34 araştırmacının deneyiminin, araştırmanın yönteminden önce gelmesi gibi bir sorun söz konusu değildir; çünkü deneyim ve yöntem arasında bu denli keskin bir ayrımdan söz edilemez: Hammersly deneyimden „sürekli gözlem‟ ve „ötekilerin‟ hikâyelerini „dinleme‟nin bir ürünü olarak söz eder. Böylelikle „araştırmanın yapılma yollarını açıklamak (ve böylece kolektif değerlendirmeye ve geliştirmeye açık hale getirmek) olarak tanımladığı „yöntem‟i, deneyimden ayırır (1992b: 192). Kısacası deneyimi araştırılanlarla eşitlerken yöntemi de araştırmanın kendisiyle eşitler. Böylesi bir eşitlemenin sonucu hem araştırılanın, hem de araştırmacının deneyim ve kendiliklerine yönelik ilginin üstünü kapatmak olacaktır (Williams 1993: 587). Williams aynı zamanda yöntemin kendisinin de deneyimsel bir boyutunun olduğundan ve „araştırmanın yapılma yolları‟nın da araştırmacının kendisini ve deneyimlerini içermesi gereğinden söz eder. Bununla birlikte feminist etnografyada deneyimin öncüllüğünün, yani araştırmacının toplumsal cinsiyetinin ciddi bir şekilde göz önünde bulundurulmasının yöntemsel yaklaşımı açığa kavuşturmada önemli bir rol oynadığını ileri sürer (Williams 1993: 584). Williams, aynı zamanda, düşünümsellik kavramının bazı feminist araştırmacılar tarafından etnografik metinlerin üretiliş süreçlerine odaklanan bir yaklaşım olarak ele alındığını öne sürer. Buna göre etnografik metinlerde “alanı” ve “öteki”yi kurmak, aynı zamanda “kendi”yi ve “kendilik”leri de kurmaktır. Bu bağlamda düşünümsellik deneyim ve yöntem arasındaki ilişkiye dair ayırt edici bir feminist perspektif ortaya koymak anlamına da gelir. Feminist çalışmalarda düşünümsellik kavramının farklı şekillerde ele alınması, araştırmacıyı araştırmanın metinsel halinin içinde tutmakla beraber, bir metnin diğerinden daha doğru ya da gerçek olarak görülebilmesini öncülleyen bir temel olmadığını da ifade eder (Williams 1993: 580). Son olarak Williams, düşünümsellik kavramının feminist çalışmalarca hem kabul edilen, hem de sürekli olarak sorgulanan ve genişletilen bir kavram olduğunu belirtir (1993: 584). Feminist etnografyanın tartışmalı olduğu bir diğer kavram, güç kavramıdır. Williams‟a göre güç kavramı, düşünümsellik tartışmalarında da bahsedildiği üzere, çeşitli kutupsal karşıtlıklara işaret eden ve feminist araştırmacılar tarafından farklı biçimlerde ele alınmış bir kavramdır (1993: 581). Williams, feminist etnografyada güç tartışmasını Oakley (1974, 1980) ve McRobbie (1982) örnekleri üzerinden açıklar: “Her iki yazar da araştırılan-araştırmacı ilişkisinin karmaşık dinamiklerinin farkındadır, fakat ilki kadın 35 araştırmacılar ve araştırılan kadınlar arasında yakın bir benzerlik ilişkisi görür, diğeri ise kadınların araştırmacılarla konuşma konusundaki istekliliğinin bir güçsüzlük göstergesi olduğundan endişelidir.” (Williams 1993: 581) Daha önce de bahsedildiği üzere feminist etnografyada yönteme ilişkin problemler araştırmacı/araştırılan arasındaki hiyerarşik olmaya mahkûm olduğu iddia edilen ilişki çerçevesinde gelişmiştir. Williams bu hiyerarşik güç ilişkisiyle ilgili olarak feministlerin üstünlük kurmanın üstesinden gelmenin yollarını bildiğini ifade eder. Buna örnek olarak feminist etnografyanın zaten var olan kutupsal karşıtlıkları (özellikle bilgi üretimi, öznel/nesnel, mantık/duygu, araştırmacı/araştırılan gibi karşıtlıkları) sorgulama çabasında olduğunu ve araştırma ürünü olan veri ile araştırmayı mümkün kılan veri arasında bir değer hiyerarşisi gözetmediğini belirtir (1993: 581). Son olarak Williams‟ın feminist etnografyada bilgi kavramı üzerine yürüttüğü tartışma, genel olarak sosyal bilimlerde bugüne dek tartışılagelmiş olan belirgin sınırlara işaret eder ve bunları bilim insanı/bilim insanı olmayan kişi, araştırmacı/araştırılan, analitik bilgi/pratik bilgi olarak kategorilendirir. Bu noktada Williams feminist araştırmacıların “bilginin doğası ve durumuna ilişkin” farklı tavırlara sahip olduklarını belirtir. Bununla birlikte bahsedilen türden ikili karşıtlıkların, feministler tarafından bilmenin politik bir süreç olduğu ve bu ikili karşıtlıkların araştıran özne ve araştırılan nesne arasında hiyerarşik bir ilişki yaratarak bilmenin önüne geçtiği temelinde reddedildiğini de öne sürer (Stanley 1984b, akt. Williams 1993: 582): “Yapmaya çalıştığımız şey „bilimsel bilgi‟nin, „nesnel bilgi‟nin tamamen toplumsal kurgular olduğuna ve bu itibarla ortaklaşa sahip olduğumuz diğer bilgi türleriyle tamamen aynı olduğuna dikkat çekmektir.” (Stanley ve Wise 1983: 130-1, akt. Williams 1993: 583). Sonuç olarak feminist etnografyanın yukarıda bahsedildiği türden tartışmalar içermekle birlikte düşünümsellik/özdüşünümsellik yaklaşımları çerçevesinde gelişen yöntembilimsel bir perspektif sunduğu söylenebilir. Altuntek‟in özetlediği şekilde Bu durum aynı zamanda feminist araştırmaların ethik boyutunu açığa çıkarır – yani araştırma konusunun, kaynak kişilerin vb. seçiminden, alana girişe, ilişkilere, yorumlamaya ve temsile kadar araştırma sürecinin birçok boyutu niçin düşünümselliğin feminist etnografyanın ayırt edici bir motifi olduğunu gösterir (Skeggs 2001: 434). Bunu Abu-Lughod (2004a: 31) şöyle formüle eder: “feminist 36 olmak egemenliğe duyarlı olmak demektir; etnograf için bunun anlamı, betimlenen toplum içinde olduğu kadar yazarla (ve okuyucularla) haklarında yazılan insanlar arasındaki ilişkide de egemenliğin farkında olmaktır”. Bu nedenle feminist etnografyanın “hiyerarşik, otoriter ve yönlendirici olmayan bir üslupla anlama çabası” ilkesine dayandığı söylenebilir (Kümbetoğlu 2005: 54). Feminist yöntembilim, etnografik yaklaşım ve düşünümsellik/özdüşünümsellik vurgusu etrafında aktarılan bu kısa özet, bu araştırmanın yöntembilimsel yaklaşımının belirlenmesinde yol gösterici olmuştur. Bu yaklaşım, zorunlu göç bağlamında kadın deneyiminin aktarılması ve kuramsal tartışma kısmında da belirtildiği üzere zorunlu göç ve sonrası sürecin toplumsal cinsiyet dolayımıyla nasıl deneyimlendiğine ilişkin soruların yanıt bulması açısından önemlidir. Feminist perspektifin yanı sıra bu çalışma, yine kuramsal tartışma kısmında belirtildiği üzere kadın özneleri merkeze alması ve araştırılan ve araştıran arasında epistemik bir ortaklık kurma çabası açısından da önemlidir. Takip eden bölümlerde araştırmanın yöntemine ilişkin bilgi aktarılacaktır. 2.2. ARAġTIRMANIN YÖNTEMĠ: Zorunlu göç sonrası Diyarbakır‟a yerleşen yerinden edilmiş kadınları konu edinen bu araştırmanın yöntemi temel olarak alan araştırması ve literatür taraması olmak üzere iki aşamalıdır. Çoğunlukla nitel araştırmaya dayanan bu çalışma kapsamında öncelikle zorunlu göç, toplumsal cinsiyet ve Diyarbakır kenti ekseninde çok yönlü bir literatür taraması yapılmış, daha sonra araştırma alanı olarak belirlenen Hasırlı ve Benûsen mahallelerinde aralıklı olmak üzere yaklaşık bir yıl süren alan araştırması gerçekleştirilmiştir. Literatür taraması kapsamında öncelikle Türkiye‟de ve Türkiye üzerine oluşmuş göç literatürü incelenmiştir. Daha sonra bu literatür konuyla ilişkilendirilmek üzere Türkiye‟de zorunlu göç literatürüne daraltılmıştır. 1990lı yılların başından itibaren Türkiye‟nin doğu ve güneydoğusunda uygulanmaya başlanan zorla göç ettirmeye ilişkin 2000li yıllarda oluşmaya başlayan literatür, konuya ilişkin kitaplar, akademik makaleler, tezler ve çeşitli kurumlarca hazırlanmış raporları kapsayacak şekilde incelenmiş ve değerlendirilmiştir. Literatür taramasının sonucunda Kürt zorunlu göçüne ilişkin halihazırda sınırlı olan kaynakların çok azının Diyarbakır yereline dair ve zorunlu göçte toplumsal cinsiyet perspektifine dayalı olduğu gözlemlenmiştir. 37 Alan çalışması kapsamında öncelikle Diyarbakır‟da Kürt zorunlu göçü ile ilgili başvurulabilecek ilk kurumsal adreslere başvurulmuştur. Bu kurumlar arasında Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, Yerel Gündem 21, Göç-Der, Sarmaşık Yoksullukla Mücadele ve Sürdürülebilir Kalkınma Derneği ve SELİS Kadın Derneği sayılabilir. Kurum ziyaretlerinin ardından Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi‟ne bağlı DİKASUM‟un yönlendirmeleri doğrultusunda Hasırlı ve Benûsen‟de bulunan Beyaz Kelebekler Çamaşırevlerine ziyaretler yapılmıştır. Bu ön alan araştırmasını takiben bir alan takvimi oluşturulmuş ve alan çalışmasının yürütüleceği mahalleler bir yıl boyunca kısa aralıklarla ziyaret edilmiştir. Bu ziyaretler kapsamında Çamaşırevleri aracılığıyla mahallelere zorunlu göç sebebiyle yerleşmiş olan aileler tespit edilmiş ve bu ailelerdeki on beş kadınla en kısası otuz dakika, en uzunu bir buçuk saat olmak üzere derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Görüşme soruları yarı yapılandırılmış nitelikte hazırlanmıştır. Zorunlu göç ile Diyarbakır‟a yerleşen kadınların yanı sıra, biri DİKASUM‟un kurucu kadro çalışanı, ikisi Çamaşırevi sorumlusu olmak üzere toplam üç belediye çalışanı ile yarı yapılandırılmış sorular üzerinden derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Görüşmeler görüşmecilerin izin verdiği ölçüde ses kaydına alınmış ve daha sonra bu tez çalışmasının temel başvuru kaynağını teşkil etmesi amacıyla yazıya aktarılmıştır. Görüşmecilerin anadillerinin Kürtçe olması nedeniyle, belediye çalışanları dışındaki tüm görüşmecilerle yapılan mülakatlarda çevirmen desteği alınmıştır; bu desteği Çamaşırevleri çalışanları sağlamıştır. Alan araştırması kapsamında gerçekleştirilen mülakatların yanı sıra Çamaşırevleri yoğunluklu olmak üzere mahallelerin tamamında uzun süreli gözlemler yapılmış ve düzenli olarak alan günlükleri tutulmuştur. Görüşmelerde dil desteğinin Çamaşırevi çalışanları tarafından sağlanıyor olması ve Çamaşırevlerinin çalışma saatlerinin akşamüzeri sonlanması sebebiyle mahallelerde gerçekleştirilen alan çalışması gündüz saatleriyle kısıtlanmıştır. Yanı sıra mahallelerde düzensiz aralıklarla görsel veri toplanmıştır. 38 Çalışmaya temel oluşturacak verinin çeşitlendirilmesi amacıyla Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi‟nin çeşitli birimleri ziyaret edilmiş ve Diyarbakır kentinin zorunlu göç sürecinde takibini kolaylaştırabilecek istatistikî veriler, haritalar, kent planları, ilgili yıllara ait imar, nazım ve çevre plan raporları edinilmiş ve bu veriler konuya ilişkin literatürün ortaya çıkaracağı tartışmayı desteklemesi amacıyla analiz edilmiştir. Bir önceki başlıkta tartışılan yöntembilimsel yaklaşım çerçevesinde, araştırmanın yöntemi çeşitli açılardan önemlidir. Öncelikle; araştırmanın deneyimsel boyutu yöntemsel araçlar üzerinde yol gösterici olmuştur. Hem araştırmacının, hem de araştırılanların araştırma konusuna ve araştırmanın kendisine dair deneyimleri, görüşme sorularını, alan çalışmasının dilini ve alan takvimini belirlemiştir. İkinci olarak alan çalışması tamamıyla görüşmeci profillerine göre ve görüşmecilerle birlikte yapılandırılmış, bu yolla araştırmacı/araştırılan arasındaki hiyerarşik bir ilişki kurulmamıştır. Aynı zamanda yöntemin çok yönlü olması, konunun bütünlüklü olarak ele alınmasını desteklediği gibi, araştırma alanının ve araştırılan bağlamın tekilliğiyle anlaşılmasını sağlamıştır. Bir başka deyişle zorunlu göçte kadın deneyiminin özgünlüğüne çeşitli yöntemsel araçlar vasıtasıyla dikkat çekilirken, söz konusu araçlar aynı zamanda bu deneyimin bu bağlamda özgün olduğu gerçeğine de vurgu yapmaktadır. 2.3. GÖRÜġMECĠLERĠN PROFĠLLERĠ: Araştırma kapsamında, Diyarbakır‟ın Hasırlı ve Benûsen mahallelerinde toplam on beş derinlemesine görüşme gerçekleştirilmiştir. Bu görüşmelerin tamamı zorunlu göç sebebiyle yerlerinden edilen ailelerdeki kadınlar ile yapılmıştır. Zor yoluyla göç yaşamış kadınlar, Diyarbakır‟a yaklaşık 14 ile 20 yıl önce geldiklerini ifade etmişlerdir; bu bilgi zorunlu göçün en yoğun yaşandığı döneme, 1990‟ların tamamına yayılan bir zaman aralığına işaret etmektedir. Görüşülen kadınların en genci 34, en yaşlısı ise 68 yaşındadır. Çoğunluğu ellili yaşlarında olan kadınların sadece bir tanesi zorunlu göç esnasında çocuk yaşta (yedi yaşında) olduğunu belirtmiştir. 39 Görüşme yapılan kadınların büyük çoğunluğu zorunlu göç esnasında evli ve çocuk sahibi olduklarını belirtmişlerdir. Yalnızca iki kadın kente göç sırasında evli olmadığını ifade etmiştir; bu iki kadın kente göç ettikten sonra evlenmişlerdir. Derinlemesine görüşme yapılan kadınların tamamı güncel durumda evli ve çocuk sahibidir. Ailelerin çocuk sayısı on ve iki arasında değişmektedir. Görüşmeci kadınların tamamının da dile getirdiği üzere, aileler göç öncesi yaşamlarında, köylerinde geçimlerini hayvancılık, bahçecilik ve tarım gibi işlerden sağlamaktaydılar. Oradayken işgücü ve emek süreçlerine kadınlar da aktif olarak katılmaktaydılar. Görüşmeci profilinin de ana hatlarıyla ortaya koyduğu üzere, kente göçten sonra ailelerin geçim olanakları ve yöntemlerinde, buna bağlı olarak kadınların aile içindeki konumlarında önemli değişimler olmuştur. Görüşmeciler arasında köydeki geçim yöntemini kısıtlı da olsa devam ettiren, belirli aralıklarla köye gidip geldiklerini ve bahçecilikle uğraştıklarını ifade eden sadece bir aile vardır. Görüşmeci kadınların bir tanesi hariç tamamının eşi yaşamaktadır. Eşlerden ücretli bir işte çalışan iki ve emekli olmuş bir kişi dışında kalanların tamamı işsizdir. Eşin çalışmadığı durumlarda evin geçimini düzensiz işlerde çalışan büyük erkek çocukların üstlendiğini ifade eden kadınların sayısı ise ikidir. Buna ek olarak, görüşülen kadınlardan iki tanesi evin dışında da çalışmakta, ailenin geçimine ekonomik katkı sunmaktadır. Kadınlardan bir tanesi kapıcılık yapmakta, bir diğeri de mahallede yaptığı tandır ekmeğini satarak ev geçindirmektedir. Görüşülen diğer kadınlar ev haricinde ücretli bir işte çalışmamaktadır. Görüşülen ailelerden ikisi mevsimlik tarım işçiliği yaptığını belirtmiştir. Görüşmelerde, mevsimlik tarım işçiliği de görüşülen ailelerin geçim yollarından biri olarak belirtilmiş, iki kadın görüşmeci aile olarak mevsimlik tarım işçiliği yaptıklarını vurgulamıştır. Üç görüşmeci dışındaki bütün görüşmecilerin zorunlu göç öncesi yerleşimleri, bir başka deyişle memleketleri, Diyarbakır‟ın ilçelerine bağlı köylerdir. Görüşmecilerden altısı Lice‟ye, ikisi Silvan‟a biri Çınar‟a, biri Hazro‟ya, ikisi Kulp‟a ve biri Ergani‟ye bağlı köylerden göç etmişlerdir. Bunların yanında, Bingöl‟e bağlı bir köyden göç eden bir aile ve Mardin‟e bağlı Mazıdağı ilçesinin bir köyünden göç eden iki aile vardır. 40 Aktarılan yöntembilimsel tartışma ve görüşmeci profilleri çerçevesini takiben, bir sonraki bölümde alan çalışmasıyla ilgili betimsel bilginin yanı sıra, alana ilişkin analitik bir çerçeve sunulacaktır.