Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Türk Dili Bilim Dalı DİL AKRABALIĞI VE ALTAY DİLLERİNİN AKRABALIĞI ARAŞTIRMALARI HAKKINDA BİR DEĞERLENDİRME Gülhan ÖZ AÇIK Doktora Tezi Ankara, 2017   DĠL AKRABALIĞI VE ALTAY DĠLLERĠNĠN AKRABALIĞI ARAġTIRMALARI HAKKINDA BĠR DEĞERLENDĠRME Gülhan ÖZ AÇIK Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Türk Dili Bilim Dalı Doktora Tezi Ankara, 2017   V     ADAMA SAYFASI Fatih’e...   VI     TEŞEKKÜR Lisans ve lisansüstü eğitim hayatım boyunca bilimsel bilgi birikiminden yararlandığım, insani ve ahlaki değerleri ile akademik hayatımın şekillenmesinde her zaman örnek aldığım ve son olarak bu çalışmanın gerçekleşmesinde büyük emeği olan ve çalışmamın ilk önerildiği günden savunma tarihine kadar her aşamasında bilgi ve tecrübesini benimle paylaşmaktan sakınmayan saygıdeğer hocam, danışmanım Prof. Dr. Emine YILMAZ’a; tez izleme komitemde yer alan, eleştirileri ve değerli yönlendirmeleriyle çalışmama şekil veren Prof. Dr. Ayşe EZİLER KIRAN ve Prof. Dr. Nurettin DEMİR’e teşekkürlerimi sunarım. Akademik ve bilimsel yardımların yanı sıra, psikolojik olarak zor bir dönem olan tez yazım sürecinde pozitif yaklaşımı ve desteği için Yard. Doç. Dr. Binnur ERDAĞI DOĞUER’e ve akademik hayata adım attığım ilk günden bugüne hep yanımda olan eşim Fatih AÇIK’a teşekkür ederim.   VII     ÖZET ÖZ AÇIK, Gülhan. Dil Akrabalığı ve Altay Dillerinin Akrabalığı Araştırmaları Hakkında Bir Değerlendirme. Doktora Tezi. Ankara, 2017. 19. yüzyılda karşılaştırmalı dilbilimin ilke ve yöntemlerinin tam olarak kurulmasıyla birlikte, bilimsel anlamda akrabalık çalışmaları da başlamıştır. Bu çalışmalarla kimi dillerin köken bilgileri ve genetik ilişkileri ortaya çıkarılmıştır. Yaşanan bilimsel ve teknolojik gelişmeler ve farklı disiplinlerden gelen bilgilerle, dillerin genetik akrabalığının incelenmesinde kullanılabilecek farklı ölçütler geliştirilmiş; var olan ölçütlerin güvenilirliği incelenmiştir. Bu çalışmanın amacı, dil akrabalığı konusunu kuramsal olarak incelemek ve Altay dilleri üzerinden örneklendirmektir. Genetik dilbilimin birçok farklı başlıkla iç içe geçmiş olması, alana ait özel bir terminolojinin gelişmesine neden olmuştur. Bu nedenle çalışmanın birinci bölümünde, konuyla ilgili terim ve kavramlar ayrıntılı olarak incelenmiştir. Çalışma iki temel konu üzerinden ilerlemektedir: Dil akrabalığı ve Altay dilleri kuramı. Bu temel iki başlıktan ilki olan akrabalık kuramı, çalışmanın ikinci bölümünde ele alınmıştır. Mevcut bilgiler ve son gelişmeler çerçevesinde, akrabalık çalışmalarında kullanılan ölçütler incelenmiştir. Bu incelemeler sonucunda, ölçütlerin dil akrabalığının tespiti için doğru sonuçlar verip veremeyeceği araştırılmıştır. Çalışmanın üçüncü ve son bölümünde, karşılaştırmalı dilbilim çalışmaları ve genetik dilbilimde kullanılan mevcut ölçütlerin Altay dilleri üzerinden verdiği/verebileceği sonuçlar incelenmiştir. Altay dilleriyle ilgili çalışmalar, çoğunlukla teorik değil uygulamalı çalışmalardır. Aile üyeleri arasında yapılan dilbilgisel karşılaştırmalar, kuramın bir sonuca ulaşmasını sağlamak için yeterli olmamıştır. Yapılan bu dilbilgisel çalışmalarda, kuramı destekleyen veya   VIII     karşısında olan araştırmacılar, kendi bilgi birikimleri ve kuram görüşleriyle paralel sonuçlara ulaşmıştır. Bu durum, Altay dilleri kuramının hâlâ olumlu veya olumsuz sonuçlanmamasına neden olmuştur. Bu bağlamda, Altay dilleri kuramını farklı ölçütlerle incelemek farklı sonuçların ortaya çıkmasına neden olabilir. Çalışmanın son bölümünde, karşılaştırma çalışmalarında sıklıkla kullanılan ve yeni önerilen ölçütlere göre Altay dillerinin karşılaştırma çalışmasının nasıl yapılabileceği üzerinde durulmuştur. Türkiye Türkolojisinde genetik akrabalık ve Altayistik alanlarında yapılan çalışma sayısı oldukça azdır. Bu nedenle çalışmanın bütün başlıklarında, ilgili konuya ait önde gelen çalışmalara gönderme ve yönlendirme yapılmıştır. Bu çalışma, sahip olduğu literatür özetleri ve kaynak listeleriyle, kendisinden sonra yapılacak olan çalışmalara yol gösterici olmayı amaçlamaktadır. Anahtar Sözcükler Dil Aileleri ve Genetik Sınıflandırma, Altay Dilleri Kuramı, Tarihsel ve Karşılaştırmalı Dilbilim, Karşılaştırmalı Dilbilim, Karşılaştırmalı Dilbilimin İlke ve Yöntemleri.   IX     ABSTRACT ÖZ AÇIK, Gülhan. Language Consanguinity And An Assessement About Research of Relations Among Altay Languages. Ph.D. Dissertation, Ankara, 2017. Along with the full establishment of the principles and methods of comparative linguistics in the nineteenth century, studies of language kinship in scientific terms have also begun. These studies have revealed the origins of language and genetic relationships of languages. Different scientific and technological developments and different disciplines have developed different criteria that can be used in studying the genetic relationship of languages; the reliability of existing criteria has been examined. The purpose of this study is to examine the theory of language consanguinity theoretically and to exemplify it through the Altaic languages. The fact that genetic linguistics has been interwoven with many different linguistics titles has led to the development of a specific terminology for the field. For this reason, in the first part of the study, the related terms and concepts have been examined in detail. The study is proceeding on two main topics: language consanguinity and Altaic theory. The kinship theory, which is the first of these two basic headings, is discussed in the second part of the work. In the framework of available information and recent developments, the criteria used in kinship studies have been examined. As a result of these examinations, it was researched whether the criteria could give the correct results for the determination of the language consanguinity. In the third and final part of the study, comparative linguistic studies and the conclusions that the existing criteria used in genetic linguistics can give / give   X     via the Altaic languages have been examined. Studies on Altaic languages are mostly not practical, but theoretical. Grammatical comparisons between family members have not been enough to ensure that the theory has reached a conclusion. In these grammatical studies, researchers who support or oppose the theory have reached parallel results with their own knowledge. This has caused the theory of the Altaic languages to still not be concluded positive or negative. In this context, examining the Altaic theory with different criteria may lead to different outcomes.  In the last part of the study, it is suggested how to compare the Altay languages according to the newly proposed criteria which are frequently used in comparison studies. The number of studies conducted in genetic kinship and Altaistics areas in Turkish Turkology is very few. For this reason, in all the titles of the study, reference and guidance were given to the leading studies related to the topic. This study aims to be a guide to the work to be done after the literature summaries and resource lists it has. Key Words Language Family and Genetic Classification, Altaic Theory, Historical and Comparative Linguistics, Comparative Linguistics, Principles and Methods of Comparative Linguistics.   XI     İÇİNDEKİLER KABUL VE ONAY ............................................................................................... I BİLDİRİM ............................................................................................................ II YAYIMLAMA VE FİKRİ MÜLKİYET HAKLARI BEYANI .................................. III ETİK BEYAN ..................................................................................................... IV ADAMA SAYFASI .............................................................................................. V TEŞEKKÜR ....................................................................................................... VI ÖZET ................................................................................................................ VII ABSTRACT ....................................................................................................... IX İÇİNDEKİLER .................................................................................................... XI KISALTMALAR ................................................................................................. XI RESİM, TABLO ve ŞEKİLLER DİZİNİ ............................................................. XII 0. GİRİŞ .............................................................................................................. 1 0.1. Diller Arasındaki İlişki Türleri ................................................................ 3 0.2. Dillerin Sınıflandırılması ......................................................................... 4 0.3. Dil Aileleri ................................................................................................ 6 0.4. Alt-Grupların Tespiti ve Soy Ağacı Oluşturma .................................... 8 0.5. Dalga Teorisi ........................................................................................... 9 1. BÖLÜM ......................................................................................................... 12 İLGİLİ TERİM ve KAVRAMLAR ...................................................................... 12 1.1. KARŞILAŞTIRMALI DİLBİLİM .............................................................. 12 1.1.1. Karşılaştırmalı Dilbilimin Temel İlkeleri ............................................. 12 1.1.2. Dilin Çift Eklemliliği ........................................................................... 16 1.2. KÖKENBİLGİSİ ...................................................................................... 16 1.2.1. Kökenbilgisinin Temel İlkeleri ........................................................... 17 1.3. YENİDEN YAPILANDIRMA ................................................................... 19 1.3.1. Yeniden Yapılandırmanın Temel İlkeleri .......................................... 20 1.4. GLOTTOKRONOLOJİ ve LEKSİKOİSTATİSTİK .................................. 23 1.5. EVRENSEL DİLBİLİM ............................................................................ 24 1.6. DİL TİPOLOJİSİ ..................................................................................... 27 1.7. DİL İLİŞKİLERİ ...................................................................................... 29 1.7.1. Picin ve Kreoller ............................................................................... 33 2. BÖLÜM ......................................................................................................... 38   XII     DİL AKRABALIĞI ve AKRABALIK ÖLÇÜTLERİ ............................................ 38 2.1. LİTERATÜR ÖZETİ ................................................................................ 39 2.2. AKRABALIK TEORİSİ ÜZERİNE GÜNCEL TARTIŞMALAR ............... 44 2.3. KARŞILAŞTIRMA ÇALIŞMALARINDA KULLANILAN YAYGIN ÖLÇÜTLER ................................................................................................... 46 2.4. TARTIŞILMAKTA OLAN ÖLÇÜTLER ................................................... 77 2.5. ÖLÇÜTLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ ................................................. 96 3. BÖLÜM ....................................................................................................... 102 ALTAY DİLLERİ KURAMI ve DİL İLİŞKİLERİ .............................................. 102 3.1. ALTAY DİLLERİ KURAMI ................................................................... 102 3.1.1. Altay Dilleri Ailesinin Üyeleri ........................................................... 103 3.1.2. Kuramın Tarihçesi .......................................................................... 108 3.1.3. Altay Dilleri Kuramını Destekleyen Görüşler .................................. 120 3.1.4. Altay Dilleri Kuramı Aleyhinde Görüşler ......................................... 124 3.2. ALTAY DİLLERİNİN AKRABALIK ÖLÇÜTLERİNE GÖRE DEĞERLENDİRİLMESİ .............................................................................. 127 4. SONUÇ ....................................................................................................... 160 5. DİZİN ........................................................................................................... 171 6. YARDIMCI KAYNAKÇA ............................................................................. 177 7. KAYNAKÇA ............................................................................................... 183 8. EKLER ........................................................................................................ 193 EK 1: Orijinallik Raporu ............................................................................ 193 EK 2: Etik Kurul Raporu ............................................................................ 195     XI     KISALTMALAR AA Ana Altayca AJap. Ana Japonca AKor. Ana Korece Alm. Almanca AMo. Ana Moğolca AT Ana Türkçe ATung. Ana Tunguzca Başk. Başkurtça BMo. Batı Moğolcası Bur. Buryat Çağ. Çağatay Türkçesi Çuv. Çuvaşça EBT Eski Batı Türkçesi EJap. Eski Japonca ET Eski Türkçe EMo. Eski Moğolca Evk. Evenki Evn. Even Gag. Gagauzca Go. Goldice (Goldi) Gür. Gürcüce Hak. Hakasça Hal. Halaçça Halh. Halha İT İlk Türkçe Kag. Kagoshima Karah. Karahanlı Türkçesi Kor. Korece Lam. Lamutça (Lamut) Mac. Macarca Man. Mançuca Mo. Moğolca Mod. Modern Nan. Nanay OJap. Orta Japonca OKor. Orta Korece OMo. Orta Moğolca Ord. Ordos Orh. Orhon Türkçesi Oroç. Oroçça (Oroch)   XI     Orok. Orokça (Orok) Özb. Özbekçe SUyg. Sarı Uygurca Tat. Tatarca Tok. Tokyo Trkm. Türkmence TT Türkiye Türkçesi Tung. Tunguzca Türk. Türkçe (turkic) Ud. Udehe Ulç. Ulçaca (Ulcha) Uyg. Uygurca VBulg. Volga Bulgarcası Yak. Yakutça EDAL An Etymological Dictionary of Altaic Languages MK Divanü Lûgat–it Türk (Kaşgarlı Mahmut) WALS The World Atlas of Language Structures   XII     RESİM, TABLO ve ŞEKİLLER DİZİNİ Resim 1. Dil Aileleri Haritası .............................................................................11 Resim 2. İnsanlarda Konuşmaya Yardımcı Ögelerden Larinksin Görünümü ...58 Resim 3. İnsan Türünün Afrika’daki Evriminden Sonraki Göç Yolları ..............89 Resim 4. Temel Renk Adları Hiyerarşisinin Şematik Gösterimi .......................93 Resim 5. Altay Dillerinin Konuşulduğu Bölgeler .............................................103 Tablo 1. Karşılaştırma Çalışmalarında Kullanılan Ölçütler Matrisi .................100 Tablo 2. Altay Dillerinde Temel Renk Adları ...................................................153 Tablo 3. Karşılaştırma Çalışmalarında Kullanılan Ölçütler ve Altay Dillerinin Bu Ölçütlere Göre Değerlendirilmesi ......................................................168 Şekil 1. Ramstedt’in Şeması ..........................................................................112 Şekil 2. Street’in Şeması ................................................................................112 Şekil 3. Poppe’nin Şeması .............................................................................113 Şekil 4. Robbeets’in Transavrasya Dilleri Şeması ..........................................115   1     0. GİRİŞ Amaç, hiç kimsenin görmediği bir şeyi görmek değildir. Herkesin gördüğü bir şey hakkında, kimsenin henüz düşünmediği bir şeyi düşünebilmektir. Erwin Schrödinger İlksel insanın dünyayı algılama ve anlamlandırma çabası mitlerin doğmasına neden olmuştur. Bütünüyle tanıyamadığı dünyasında karşısına çıkan her şey, yeni bir sorunu ve sorular yığınını da beraberinde getirmiştir. Dil de insanlığın mitler döneminden itibaren sorguladığı, araştırdığı bir olgu olarak zihinleri meşgul etmiştir. Öyle ki tek tanrılı dinler dönemine gelindiğinde, kutsal kitaplarda dahi dillerin doğuşu üzerine bilgiler verilir. Dinsel bakış açısı dillerin kökeninin tanrıdan geldiği konusunda hemfikirdir. Yine bütün kutsal kitaplarda bahsi geçen Babil Kulesi Efsanesi de dillerin çeşitliliği üzerine efsanevi bilgiler içermektedir. Efsaneye göre tanrı, kendisine ulaşmak isteyen insanları cezalandırmış ve başlangıçta tek bir dil varken, birbirlerini anlamalarını engellemek için dillerini farklılaştırmıştır. Bu bilgiler bilimsel bir değer taşımasa da insanın dile olan ilgisinin tarihi hakkında bilgi vermesi açısından önemlidir. Peki dillerin doğuşu ve çeşitliliği üzerine bilim neler söylemektedir? İnsanın dile olan merakı, modern zamanlarda da değişmemiş, dilin nasıl oluştuğu, doğuştan mı yoksa sonradan mı edinildiği, dillerin kökeni gibi birçok konu araştırmalara konu olmuştur. İlk insanın dilin kökenine bakışının modern dünyaya yansıması, bilimsel verilere dayandırılsa da kimi zaman ilksel düşüncelerle aynıdır. Örneğin Atkinson (2011, s.348), Afrika’daki diller üzerine yaptığı sesbilimsel araştırmalarının sonucuna dayanarak, bütün dünya dillerinin Afrika’da doğduğunu ve bu dillerin kökeninin aynı atadan geldiğini söylemiştir. Araştırmacı, yaptığı çalışmanın, yıllardır sürmekte olan tartışmalara son verdiğini, dillerin kökeni ve dil aileleri çalışmalarının artık yapılmasına gerek   2     olmadığını düşünmektedir. Antik düşünce tarzından çok da uzak olmayan bu görüşe rağmen dilin kökeni ve ilişki türleri üzerine çalışmalar hâlâ güncelliğini korumaya devam ediyor. Dil yetisinin1, insanın ayırıcı özelliği olması bakımından insanlık tarihi kadar eski olduğu kabul edilmektedir. Modern insanın atası ve daha eski zamanlarda yaşadığı bilinen Neandertallerin de dil yetisine sahip olduğu kanıtlanmış bir gerçektir (Lewin, 2008, s.221). Modern insanın atası olarak bilinen Homosapienslerin 60.000 yıl öncesine, son yapılan araştırmalarla da dil yetisine sahip olduğu belirlenmiş olan Neandertallerin 250.000 yıl öncesine kadar hayatta olduğu (Hall, 2008, s.103) düşünüldüğünde dil tarihinin ne kadar eskilere dayandığı ortaya çıkar. Dili bir iletişim aracı olarak kullanabilme yetisi, dünyayı algılama, toplumsal bir varlık olma ve kültür oluşturabilme yetileriyle paraleldir. Bu bağlamda yazılı kaynaklar, insanlık tarihine göre çok eskiye gitmese de dilin geçmişi hakkında farklı göstergeler bulunmaktadır. Dünyanın çeşitli yerlerinde yapılan arkeolojik kazılarda gün yüzüne çıkarılan kalıntılar, o dönem insanının yaşamına dair ipuçları verirken bazı konularda da tahmin edilebilir bilgiler sunar. Tarihi kazılarda ortaya çıkan alet ve eşyalar, insanın hayatta kalma çabasının vücut bulmuş bir örneğidir. Hayvanlar da bir dile ihtiyaç duymaksızın alet kullanımı örnekleri gösterirler. Kargalar, şempanzeler vd. canlıların doğadaki eşyaları kullanabildiklerine dair çok sayıda görüntü vardır. Laboratuvar ortamında ise birçok hayvana bu yetenekler kazandırılabilmiştir. Bu nedenle arkeolojik kazılarda ortaya çıkan aletler tek başına, insanın konuşma yetisi ile ilgili bilgi kaynağı olamaz. Ancak toplumsal insanın varlığını sezdiren kültür parçaları (kalıntılar, mezarlar, eşyalar vb.) dil çalışmaları açısından oldukça önemlidir. Örneğin, dünyanın tarihi belirlenebilmiş en eski tapınağı olan Göbeklitepe Tapınağı, MÖ 11.000 yıllarından kalan devasa bir yapıdır. Göbeklitepe’ye kadar en eski tapınak olduğu düşünülen Stonehenge’in aksine ilksel değil, oldukça gelişmiş bir                                                                                                                           1  Dil yetisi, insanın doğuştan sahip olduğu biyolojik bir özellikdir.   3     toplumun varlığını sezdiren ve mimarisiyle öne çıkan bu tapınak, dönem insanının büyük bir kültüre de sahip olduğunu ispatlamaktadır. Toplumsal insanın ürünü olan bu tarihi kalıntılar, yazı simgelerine sahip olmasalar da dilin varlığını düşündürmektedirler. Bu kadar büyük ve görkemli yapıların dilsel iletişim olmadan yapılması mümkün görünmemektedir. Ayrıca, sanat ve din gibi sosyal insan zekasına ve insanın yaratıcılığa ihtiyaç duyan alanların dil bilinci olmadan gerçekleşmesi zor görünmektedir. Görüldüğü üzere, dillerin ilişkilerini ve geçmişini anlamak için yalnızca dilsel verilere bakmak yeterli olmayacaktır. Arkeoloji, antropoloji, paleontoloji, tarih, etoloji, paleoantropoloji, nöroloji, genetik, biyoloji, coğrafya, halk bilimi vb. gibi birçok bilim dalı dillerin kökeni ve gelişimi hakkında bilgiler vermektedir. 0.1. Diller Arasındaki İlişki Türleri   Dilin kökeni sorunu bilim dünyasınca tartışılmaya devam ederken, diller arası ilişkiler, benzerlikler ve dil aileleri konuları da yüzyıllardır araştırmalara konu olmaktadır. Diller arasında var olan belirgin benzerlikler, biyolojik yapılarda olduğu gibi diller arasında da bir tür genetik ilişki olup olamayacağını düşündürmüştür. Bu bağlamda diller arasındaki ilişki türleri incelenmiş ve yapılan çok sayıda araştırma sonucunda farklı nedenlerden kaynaklı dil ilişkisi türleri olduğu tespit edilmiştir. Tespit edilen bu benzerliklerin olası nedenlerini, Róna-Tas (1975), 1. tarihsel ilişkiler, 2. bölgesel yakınlaşma, 3. tipolojik paralellikler, 4. bağımsız köklerin geçişmesi, 5. rastlantı, 6. genetik ilişki olarak sıralamaktadır. Diller arasında tesadüf olarak adlandırılan benzerlikler, dil evrensellikleri ve/veya tipolojik özelliklerden kaynaklanabilir. Bu özellikler, birbirinden çok uzak coğrafyalarda konuşulan ve tarih boyunca hiç bir araya gelmemiş olan dillerde dahi görülebilir. Bu tesadüfi özellikleri paylaşan diller, aynı dil grubu içinde toplanamaz. Ancak tipolojik sınıflandırmalarda yan yana gelebilirler. Tipolojik ölçütlerle aynı başlık altında toplanan diller, farklı başlıklar altında farklı dillerle   4     farklı özellikleri paylaşabilir. Bu nedenle dil aileleri, dil birlikleri oluşturulurken, tesadüfi benzerlikler ve tipolojik özellikler kullanılmaz. Aynı bölgede konuşulan ve yüzyıllarca aynı coğrafyada yaşamış olan diller arasında da bir tür ilişki söz konusudur. Bu ilişki kimi zaman, toplumsal, siyasal, kültürel ve politik nedenlerle karşı karşıya gelen toplumların dillerinin karışması şeklinde olurken; kimi zaman da ilişki düzeyi çok düşük olmakla birlikte coğrafya ve bilinç dünyasının ortaklığından da kaynaklanabilir. Bu tür ilişkilerin tarihi süreçte takip edilmesi mümkün olduğu gibi; çözümlenemeyen, yazı öncesi döneme ait derin ve yoğun ilişkiler de mevcuttur. İlişki düzeyi yoğun ve çok eski olan dillerde, genetik olmayan ikincil bir akrabalık oluşmaktadır. Bu tür ilişkiler, dilbilimsel açıdan çözümlenmesi en zor olan ilişki türlerindendir. Diller arasında var olan bir diğer ilişki türü, genetik akrabalıktır. Bu ilişki türü aynı zamanda, karşılaştırmalı dilbilim alanında en fazla araştırma yapılan dil ilişkisi türüdür. Bu çalışma da dil akrabalığı konusuna odaklanmıştır. 0.2. Dillerin Sınıflandırılması Dillerin ilişki türü tespit edilirken sınıflandırma yöntemlerinden faydalanılır. Bu sınıflandırma türleri coğrafi, tipolojik, genetik gibi çeşitli başlıklardan oluşur ve her bir sınıflandırma yönteminin kendine özgü yöntem ve teknikleri bulunur. Bu sınıflandırmalardan, temelleri 17. yüzyılda atılmış olan tipoloji çalışmaları 18. yüzyılda sistematik olarak kullanılmaya başlanmıştır. Dillerin sınıflandırılması üzerine araştırmacılar fikirler sunmuş ve her yeni çalışmayla bu fikirler biraz daha geliştirilmiştir: Friedrich von Schlegel dilleri bükünlü (flective) ve eklemeli (affixive) olarak ikiye ayırmış; kardeşi August Schlegel bu ayrımı, yapısı olmayan diller2 (Çince), eklemeli diller (Türkçe) ve bükünlü diller (Hint-Avrupa dilleri) olarak genişletmiştir. August Friedrich Pott, daha sonra bu sınıflandırmaya Eskimo dili gibi geçişimli dilleri (incorporating language)                                                                                                                           2   Yapısı olmayan diller (languages without structure) terimi Schlegel tarafından kullanılan bir terimdir.       5     eklemiştir. F. Misteli altı farklı sınıflandırma ölçütü önermiştir: 1. geçişimli diller, 2. kök-izole diller (root-isolating), 3. gövde-izole diller (stem-isolating), 4. sıralanan diller (serializing languages), 5. eklemeli diller ve 6. bükünlü diller. Franz Nikolaus Finck bu sınıflandırmanın bükünlü diller başlığını geliştirerek üç yeni başlık eklemiştir: Arapça gibi kök-bükünlü diller (root-inflecting lanaguages), Modern Yunanca gibi gövde-bükünlü diller (stem-inflecting languages) ve Gürcüce gibi grup-bükünlü diller (group-inflecting languages) (Anttila, 1972, s.311). Yapılan bu ilk sınıflandırma ölçütlerine ek olarak, Max Müller analitik (analytic) ve sentetik (syntetic) başlıklarını önermiş; W. D. Whitney ise bu başlıkları çokbireşimli diller (polysynthetic languages) altında birleştirmiştir. Bugün bu sınıflandırmaların yanı sıra birçok farklı başlık altında dillerin tipolojik sınıflandırması yapılmaktadır. Bu sınıflandırmaları incelemek için The World Atlas of Language Structure adlı veritabanı incelenebilir (www.wals.info). Dil tipolojisi, dillerin özgün özelliklerden yola çıkarak, dil evrenselleri ve tipolojik sınıflandırma yapılmasını sağlar. Diller arasındaki tipolojik ortaklıklar, genetik dilbilimi çalışmaları için karışıklık yaratan bir durumdur. Bu çalışmaların başında, tipolojik olarak benzer olan dillerin akraba olabileceği düşünülmüş daha sonra yapılan çalışmalarda ise, diller arasındaki ilişkinin yalnızca tipolojik benzerliklerden kaynaklandığı tespit edilmiştir. 19. yüzyılda tartışılmış ancak daha sonra akraba olmadıkları kanıtlanmış olan Ural ve Altay dil ailelerinin durumu buna örnek gösterilebilir. Artzamanlı değişimler, tiplerin oluşmalarını sağlamıştır. Dillerin yaşadığı benzeşme (assimilation), göçüşme (metathesis), örnekseme (analogy) gibi değişim ve gelişim unsurları, dilleri tipolojik olarak şekillendirmiştir. Yeniden yapılandırma (reconstruction) yöntemi ile bu gelişimlerin tespiti yapılabilmektedir. Böylece diller arasındaki evrensellikler, ortaklıklar ve paylaşılan özellikler karşılaştırılabilmektedir. Diller coğrafi olarak da sınıflandırılmıştır. Ancak bu yöntem günümüzde kabul görmeyen bir yöntemdir. Bunun nedeni, coğrafi olarak aynı bölgede yer alan   6     dilleri tek bir başlık altında toplamanın yanlış sonuçlar vermesidir. Örneğin, Asya kıtasındaki diller, Asya Dilleri diye genellendiğinde farklı dil ailelerini içine alan çok büyük bir grup oluşturulmuş olur. Bu da bilimsel yöntem ve tekniklerden uzak bir yaklaşımdır. Karşılaştırmalı dilbilimin alt başlıklarından bir diğeri, dillerin genetik olarak sınıflandırılmasıdır. Dillerin köken olarak aynı atadan geldiği ve akraba olduğu düşüncesine dayanan bu görüşe göre dillerin genetik ilişkisi tespit edilir ve böylece aileler ve üyeleri belirlenir. Bu sınıflandırma, dillerin tarihsel süreçlerini yeniden yapılandırır ve diller arasındaki ilişkinin türünü ortaya çıkarır. Karşılaştırmalı dilbilim, evrensel değişim tiplerinden faydalanarak diller arasında denklikler kurulmasını sağlamaktadır. Bu noktada tipoloji başlığı altına giren birçok ortaklık söz konusudur. Bu nedenle, diller arasındaki ortaklıkların tarihsel olarak da mevcut olması gerekmektedir. Genetik sınıflandırmanın ilk aşaması ses denklikleridir. Aynı aileden olduğu düşünülen diller arasında düzenli ve istisnasız ses denkliklerinin olması gerekmektedir. Daha sonra ise diller arasındaki biçimbilgisel, sözdizimsel, anlamsal gibi farklı dilbilgisel denklikler kurulmalıdır.   0.3. Dil Aileleri Dillerdeki varyasyonların çokluğu ve karmaşık bir değişke sisteminin (diasystem) olması, bu çeşitliliğin tek bir şema ile gösterilmesini imkânsız kılar. Kurulan çeşitli denklikler, diller arası ilişkinin gösterilebilmesi için yardımcı olur. Diller ailelere ve soy ağaçlarına, kurulan bu denklikler ile bağlanır. Dilleri aile başlıkları altında toplamak, diller arasındaki ilişkiyi göstermek için kullanılan bir sınıflandırma yöntemidir. Bu yöntem, biyoloji biliminin taksonomi yönteminden yararlanılarak dilbilime uygulanmıştır. Genetik dilbilimin inceleme alanı olan akrabalık çalışmalarında, karşılaştırmalı dilbilim, yeniden yapılandırma, glottokronoloji, leksikoistatistik, kökenbilgisi gibi çeşitli dilbilim dallarının ilke ve yöntemlerinden yararlanılır.   7     Diller arasındaki akrabalığın çeşitli türleri olabilir. Akrabalık denildiğinde ilk akla gelen aynı kökten türemiş kalıtsal akrabalıktır. Ancak diller, yoğun ilişki, bölgesel tipoloji ve dilbilimsel alan nedenleriyle de bir tür ikincil akrabalık ilişkisine sahip olabilir. Bu akrabalık türlerinin tespit edilebilmesi için, karşılaştırmalı dilbilim yöntemleri ve karşılaştırma ölçütlerinden yararlanılmaktadır. Ethnologue’da3 yer alan bilgilere göre, günümüzde 141 farklı dil ailesi bulunmaktadır. Bu ailelerden Afro-Asyatik (Afro-Asiatic), Avustronezya (Austronesian), Hint-Avrupa (Indo-European), Nijer-Kongo (Niger-Congo), Sino- Tibet (Sino-Tibetian) ve Trans-Yeni Gine (Trans-New Guinea) en büyük dil aileleridir ve dünyadaki dillerin %5’inden fazlasını bünyelerinde barındırırlar. Bilim dünyasınca kabul edilmiş bu dil aileleri dışında Altay dilleri gibi durumu tartışmalı olan dil aileleri de mevcuttur. Bu dil ailesinin durumu henüz olumlu veya olumsuz olarak kesinleşmemiş olsa da, genel yargı böyle bir genetik grubun olmadığı yönündedir. Bu genel görüşün de etkisiyle Ethnologue’da Altay dilleri, dil aileleri arasında gösterilmemektedir. Dil ailelerinden daha tartışmalı bir diğer konu ise, süper dil aileleri olarak adlandırılabilecek gruplardır. Bu görüş, mevcut dil ailelerinin de birbirleriyle akraba olabileceği düşüncesinden yola çıkmaktadır. Bu süper dil ailelerinden Nostratik dil ailesi (Nostratic Language Family), 1960’lı yıllarda Vladislav İlliç- Svitıç tarafından önerilmiştir. Bu dil ailesinin içinde, Hint-Avrupa, Ural, Altay, Kartveli, Hami-Sami ve Dravid dillerinin olduğu kabul edilir. Bir diğer süper dil ailesi, Greenberg tarafından önerilmiş olan Avrasyatik Dil Ailesidir (Eurasiatic Language Family). Indo-European and Its Closest Relatives, The Eurasiatic Language Family “Hint-Avrupa ve En Yakın Akrabaları, Avrasyatik Dil Ailesi” (2000) adlı çalışmasıyla bu teorisini bilim dünyasına tanıtan Greenberg’e göre, Hint-Avrupa dilleri ile Ural/ Altay/ Kore,                                                                                                                           3   Ethnologue, www.ethnologue.com web adresi üzerinden, dünyadaki dilleri kataloglayan veritabanıdır. Veritabanında sözlü veya yazılı birçok dille ilgili sınıflandırma ve bilgiler yer almaktadır.   8     Japon, Aynu/ Gilyak/ Çukçi-Kamçatka/ Eskimo-Aleut dilleri arasında kökenbirliği bulunmaktadır. Süper-aile düşüncesi her ne kadar tartışmalı olsa da, bu görüşü tartışan ve savunan pek çok araştırmacı mevcuttur. Farklı bir disiplin üzerinden, insan popülasyonu genetiği açısından inceleme yapan Luigi Cavalli-Sforza ve André Langaney, beş kıtadaki halkların, yaklaşık yüz bin yıl önce Doğu Afrika’da ya da Ortadoğu’da bir yerlerde yaşamış olan ilk insan topluluğundan geldiği görüşünü savunmuştur. Bu çalışmadan çıkan sonuçlar, Greenberg’in Afrika dilleri ve Amerikan Kızılderili dillerine yönelik hipotezini de desteklemektedir (Dessalles vd. 2014, s.53). Ethnologue’daki verilerde, süper-ailelere yer verilmez ve dünyada 107 dil ailesinin varlığını savunulurken; Greenberg ve Ruhlen süper-aile/makro-aile görüşlerinde yalnızca 12 dil ailesini kabul ederler. Ancak makro-aileler arasındaki denklikler bilimsellikten uzak görünmektedir. Yapılan birçok çalışmada hatalı denklikler kurulmuştur. Bu hataların büyük bir kısmı denkliklerde evrensel dilbilim kuralları ve tipolojik özelliklerin kullanılmasından kaynaklanmaktadır. Bu büyük dil ailelerinin eleştirilme nedenlerinden bir diğeri, çok eski tarihlerde var olduğu düşünülen dillerin tasarlanmasına imkan verecek ilke ve yöntemlerin olmamasıdır.   0.4. Alt-Grupların Tespiti ve Soy Ağacı Oluşturma Dil ailelerinin şematik gösterimi, küçük hacimli gruplar için çok daha kolay olsa da aile üyelerinin sayısının artmasıyla zorlaşmaktadır. Böyle durumlarda birçok ilke ve yöntem, diller arası ilişkinin türü ve boyutlarının tespiti için kullanılmaktadır. Dil ailesi içinde yer alan alt-grupların tespiti için diyalektoloji ilke ve yöntemlerinden yararlanılabilir. Diller arasındaki ilişkinin açıklanabilmesi için öncelikle bu diller arasında denklikler kurulması gerekmektedir. Ancak denkliklerin olması, soy ağacının varlığı için kesin kanıt değildir. Bu noktada, Anttila (1972, s.44), diller arasındaki   9     ilişkinin tespiti için, yazma eserlerin tarihlendirmesinde kullanılan yöntemden yararlanılabileceğini söylemektedir. Bir yazma eserde var olan hatalı bir yazım diğer yazmalarda da varsa bu, diğer yazmaların kopya olduklarını gösterir. Diller için de bu aynıdır. Eğer iki ya da daha fazla dil, aynı düzensizlikleri (shared irregularity) paylaşıyorsa, bu düzensizlik bu diller henüz farklı kollara ayrılmadan ortaya çıkmış demektir. Bir grup içindeki diller arasında bu tür özellikler artarsa, diller arasında kökenbirliği olduğu ve bu dillerin soy ağacı oluşturduğu sonucuna ulaşılabilir. Diller arasında kurulan denklikler, dilbilimsel ölçütlere uygun olarak biçim-anlam denkliği de göstermelidir. Biçim-anlam denklikleri iki ya da daha fazla dilde, mevcutsa ve bu diller arasında kopyalama tespit edilmemişse, bu dillerin aynı aile içinde olduğu kabul edilir. Ancak biçim-anlam denklikleri, aile içindeki alt- gruplar tespit edilirken çok daha önemlidir. Bu denkliği sağlayan diller aile içindeki kolların oluşturulmasını sağlamaktadır. Denklikler arasındaki anlamsal uzaklaşma, aile içindeki farklı kollara işaret eder. Soy ağacı oluşturmak temel olarak, bir diyalekt coğrafyasındaki yani eşdillilik çizgisindeki (isogloss) dilbilimsel farklılıklara dayanır. Bir eşdillilik çizgisi içinde yer alan a ve b dilleri arasındaki ilişki, a b şeklinde değil, a b şeklindedir. Bu gösterim, diller arasında tarihsel bir ilişki olduğunu gösterir (Anttila, 1972, s.304). Bu nedenle soy ağaçları, kökenbirliği olan diller için kullanılan bir yöntemdir. Bu yöntemin uygulanabilmesi için diller arası kopyalamaların karşılaştırmada kullanılmaması ve dillerin kronolojik tarihlendirilmesinin yapılması gerekmektedir. 0.5. Dalga Teorisi Dalga teorisi (wave theory), temel olarak bölgesel uzaklık ve dilsel uzaklık unsurlarının merkeze alındığı görüştür. Baskın bir dil, suya atılmış bir taşın su yüzeyinde oluşturduğu dalgalar gibi, halka halka bölgede yayılır. Böylece merkeze yakın olan diller ana dille daha fazla özellik paylaşırken, merkezden   10     uzaklaşan dillerde etki giderek zayıflar. Bu periferik diller, bu sebeple çok daha fazla eskicil özellikleri ve ana yapıları korurlar. Soy ağacı ve dalga teorilerinin her biri, dil ailelerinin ilişkisi ve tarihini açıklamaya yardımcı olur. Soy ağacı modeli, dilin konuşurları arasındaki iç değişikliklerin bulaşması (transmission) ile oluşurken; dalga modeli, dil ilişkisi yoluyla yayılma (diffusion) etkisinin bir yansımasıdır (Labov, 2007, s.344). Dillerin gruplandırılması yapılırken, kronolojiden yararlanılmaması durumunda, diller dağınık kollar oluşturur. Soy ağacı modellemesinin en büyük sorunu, oluşan düğümleri çözümleyebilecek dilbilimsel ölçütlere sahip olmamasıdır. Bu sebeple, bu modellemeden sonra dalga teorisi modellemesi ortaya çıkmıştır. Ancak dalga teorisi/eşdillilik haritalarının genel sorunu, kronolojik olmamalarıdır. Bu durum, araştırmacıların her iki modelin iç içe geçtiği bir yöntem kullanmalarını sağlamıştır. Böylece dillerin artzamanlı ve eşzamanlı ilişkileri tek bir şemada gösterilebilmektedir.   11     Resim 1. Dil Aileleri Haritası (Edwards, 1994).   12     1. BÖLÜM İLGİLİ TERİM ve KAVRAMLAR 1.1. KARŞILAŞTIRMALI DİLBİLİM Karşılaştırmalı dilbilim (comparative linguistics), diller arasındaki köken, gelişim tarihi ve ilişkileri yeniden yapılandırmak amacıyla 19. yüzyılda ortaya atılmış bağımsız bir dilbilim alanıdır. Bu disiplinle, diyalektler, varyantlar gibi dil türleri arasındaki karakteristik özellikler karşılaştırılabilir veya bir dilin farklı tarihi dönemleri incelenebilir. 19. yüzyıl boyunca karşılaştırmalı dilbilim, Sanskrit, Yunan ve Latin dilleri ailesinin tarihi incelemesinde kullanılan bir yöntem olmuş ve bu çalışmalar günümüz Hint-Avrupa dil ailesinin kurulmasında temel oluşturmuştur. İlk başta akraba olduğu düşünülen diller arasındaki karşılaştırmalarda ve bu dillerin tarihi ilişkileri ve kökenlerine odaklı çalışmalarda kullanılan yöntem, 20. yüzyılın başlarından itibaren, dillerin tarihi ve karşılaştırmalı incelemelerinin yanı sıra, dillerin genel tipoloji karşılaştırmaları ve insan dilinin evrensel özelliklerinin kurulmasında kullanılmaya başlanmıştır. Karşılaştırmalı dilbilimde, özellikle ilk/eski diller (primitive languages) üzerinde uygulanan ilke ve yöntemler, açık ve genel kabuller mevcuttur. Bu dalın amacı, diller arasında mümkün olan genetik ilişkileri ve kopyalamaları tespit etmek ve günümüz dillerinin atalarını yeniden yapılandırmak, tasarlamaktır. Bu çalışmalarla, yalnızca tarihsel rekonstrüksiyon değil, aynı zamanda dilin çeşitli şartlar altındaki genel tarihsel değişimlerinin de tespiti yapılır. 1.1.1. Karşılaştırmalı Dilbilimin Temel İlkeleri     13     Akrabalık çalışmalarında, karşılaştırmalı dilbilim alanında ilk çalışmalar, diller arasında sırasıyla sözlüksel denklik, ses denkliği, biçimsel denklik, sözdizimsel denklik ve anlambilimsel denklik karşılaştırması üzerinedir. Daha sonraki çalışmalarda diller birçok farklı dilbilimsel başlık altında karşılaştırılmıştır. Bu aşamalar tamamlandığında, diller arasındaki denklik oranı, dillerin genetik ilişkisi hakkında bilgi verir. Bu karşılaştırmalar yapılırken, daha sonra ayrıntılı olarak ele alınacak olan belirli ilkelere dikkat etmek gerekmektedir. Karşılaştırmalı dilbilimin temel ilkelerine uyulmadan yapılan çalışmalar, büyük yanılgılara sebep olmakta ve bilimsel bir değer de taşımamaktadır.4 Karşılaştırmalı dilbilimde, eşzamanlı (synchronic) ve artzamanlı (diachronic) olmak üzere iki ayrı yöntem kullanılmaktadır. Yapılan ilk çalışmalar, yaşayan kardeş diller arasındaki eşzamanlı çalışmalardır. Yapılan bu ilk karşılaştırmalı dilbilgisi çalışmaları, karşılaştırmalı dilbilimin yolunu açmıştır. Örnek olarak, Great Gymiro/ Greald of Wales’in Latince ve Yunanca ile Galce, Keltçe, Bretonca çalışması; Joseph Scaliger’in, Avrupa dillerini ilk kez yedi gruba ayırarak yaptığı sınıflandırma ve 1643 yılında Salmasius’un yayımladığı ve Latin, Yunan, Pers ve Alman dillerinin kayıp bir ortak atadan geldiğini söylediği De hellenistica adlı çalışmalar gösterilebilir. 18. yüzyıla gelindiğinde, Sanskritçenin bilim dünyasınca tanınması, artzamanlı çalışmaların da başlamasını sağlamıştır. Bu bağlamda, yapılan ilk çalışmalara William Jones ve Franz Bopp’un çalışmaları örnek gösterilebilir. Ancak elbette ki, Rasmus Rask, Jacob Grimm ve Friedrich Müller’in çalışmaları gibi eşzamanlı çalışmalar da yapılmaya devam edilmiştir5. Karşılaştırmalı dilbilim çalışmalarında, izlenmesi gereken bazı ölçütler vardır. Winter (1970) ve Comrie (2009), karşılaştırmalı dilbilimin en temel ilkelerini şu şekilde derlemiştir: • İki ya da daha fazla dil karşılaştırılırken, evrensel dilbilim ilkelerine dikkat edilmelidir. Evrensel özellikler denklik olarak ele alınmamalıdır. Örneğin,                                                                                                                           4    Konuyla ilgili bir değerlendirme için bk. Yılmaz (2011). 5  Bu çalışmalarla ilgili ayrıntılı anlatım için çalışmanın ikinci bölümündeki Literatür Özeti başlığına bakınız.   14     dünya dillerinin birçoğunda ‘anne’ sözcüğü ma hecesinden oluşur veya ma hecesiyle başlar: Mandarin Çincesi mâ, İspanyolca madre, Rusça mat’ vd. • Yansıma sözcükler karşılaştırmalarda kullanılmamalıdır. • Diller arasındaki tesadüfi benzerlikler karşılaştırmalarda kullanılmamalıdır. Örneğin, İngilizce dog ‘köpek’ ve Avusturalya Aborjin dillerinden Mbabaram’daki dog ‘köpek’, birebir denklik gibi görünmektedir. Ancak kökenbilgisel olarak incelendiğinde, Mbabaram dilindeki dog biçiminin, daha eski *gudaga biçiminden geliştiği görülmektedir. • İki ya da daha fazla dil arasında ortak kökler varsa, bu diller arasında ya dil ilişkisi ya da genetik ilişki vardır. Karşılaştırma çalışmalarında genetik ortaklıklar araştırılıyorsa, her zaman artzamanlı yöntem kullanılır/kullanılmalıdır. • Diller arasında kurulan ses denklikleri düzenli olmalı, istisnalara yer verilmemelidir. • Ses denklikleri oluşturulurken, çoğunluk ilkesine (majority wins) bağlı kalınmalıdır. Bu ilkeler, bu çalışmanın ilerleyen bölümlerinde, Altay dillerinden verilen örneklerle ayrıntılı olarak incelenmiştir. Ancak burada çoğunluk ilkesi konusunda dikkat edilmesi gereken bazı unsurlar vardır. Örneğin, ayak sözcüğü Türk dilleri arasında yalnızca Halaççada h- ile başlar. Ancak yine de Ana Türkçe biçim sözbaşı h- ile tasarlanır. Bunun nedeni daha büyük çerçeveden bakıldığında Altay dillerindeki biçimlerdir. Halaçça, sözbaşı h-‘yi korumasıyla, diğer Altay dilleri ile bu ortaklığı paylaşan tek Türk dilidir. Türk dillerinde, ayak sözcüğünü incelediğimizde; ET adaḳ; Hal. hadāḳ, hadaḳ; Hak. azaḳ; Çuv. ura; Yak. ataḫ biçimlerini görürüz. Sözcüğün Altay dillerindeki biçimi incelendiğinde, BMo. adaġ, Ord. adaḳ < AMo. *(h)adag; Evk. hagdikī, Ud. ḥagdiġi < ATung. *pagdi(-kī); Tok. hìzume < AJap. *pí(n)túmai (~-ia) ‘toynak’ biçimleri görülür. Bütün bu örneklerden yola çıkılarak Ana Altayca için *pʿágdi ‘ayak, ayak tabanı’ biçimi tasarlanır (EDAL, s.1118).   15     Altay dillerinde bu sözcük h-, ḫ, f, p, ø şeklinde gelişmiştir. Türk dilleri içinde Halaçça diğer Türk dillerine göre eskicil (archaic) olan bu özelliği taşımaktadır. Böylece çoğunluk ilkesine göre, ayak sözcüğü Altay dillerinde yeniden yapılandırılırken söz başında p- sesi tasarlanır. Bu ilkeler dışında, Vovin (2005, s.72-84), Altayistik çalışmalarından yola çıkarak karşılaştırma yaparken dikkat edilmesi gereken ilkelere şunları eklemektedir: • Diğer dillerle dış karşılaştırma (external comparison) yapmadan önce, dilin kendi iç karşılaştırması (internal comparison) yapılmalıdır. Örneğin, A dilindeki *al-ga ve B dilindeki *al-du sözcüklerindeki *-ga ve *-du biçimleri iç karşılaştırma ile araştırılmadığı sürece, *al kökünün A ve B dilindeki ortaklığı sadece tesadüf olabilir. • Karşılaştırmalı dilbilim, boşlukta var olamaz. Her dilin bir tarihi vardır ve tarih de kültür ve sosyo-politik tarihle ilişki içindedir. Bu nedenle diller arasında karşılaştırma yaparken, dilin kültür tarihi dikkate alınmalıdır. Karşılaştırmada kullanılan ya da yeniden yapılandırılan bir sözcüğün, toplumun o tarihlerdeki sosyal yapısı içinde olup olmadığı konusunda dikkatli olunmalıdır. • Tarihsel dilbilim çalışmalarında kelime listeleri ve sözlüklerden yola çıkarak karşılaştırma yapmak, hatalı sonuçlar verir. En güvenilir bilgi, metinlerden alınan verilerdir. Özellikle konuşuru kalmamış ölü diller için bu ölçüte dikkat etmek gerekmektedir. • Ses denklikleri, genetik ilişkinin ispatı için kullanılıyorsa, bilgilerin güncel olmasına dikkat edilmelidir. • Kökenbirliği olduğu düşünülen diller arasında paradigmatik biçimbilgisi çalışmaları yapılmalıdır. Bu çalışmalar, tasarlanan ailenin kanıtlanması için en önemli ölçüttür. • Karşılaştırmanın anlamsal kısmında, bazı üst sınırlar olmalıdır. Bu bağlamda EDAL’da sıklıkla yapılan hatalardan örnek verilirse, herhangi bir kuş isminin açıklamasını ‘bir kuş türü’ olarak verip farklı türlerdeki kuş adlarını birbiri ile karşılaştırmak hatalı bir durumdur. Bu bakış açısıyla, altanlamlı yengeç, ıstakoz ve midye sözcükleri de üstanlamlı ‘kabuklu deniz canlısı türü’ olarak birbirleriyle kıyaslandığında yanlış sonuçlar çıkar.   16     • Tarihsel karşılaştırmalarda kronolojik uyuşmazlık (anachronism) yapılmamalıdır. Özellikle sözcük denklikleri oluştururken, dillerin iç ses gelişimlerine dikkat etmek gerekmektedir. Bir sesin hangi tarihi dönemde ne tür bir gelişim/değişim gösterdiği konusunda hata yapılmamalıdır. • Akraba olduğu düşünülen diller arasında yapılan karşılaştırma çalışmalarında kopya sözcükler kullanılmamalıdır. 1.1.2. Dilin Çift Eklemliliği Bilindiği gibi çağdaş dilbilimin kurucusu F. de Saussure ve devamında yer alan işlevselci akımın önemli ilkelerinden biri de “dilin çift eklemliliği” idi. Birinci eklemlilik düzeyi anlambirimler ikinci eklemlilik düzeyi ise sesbirimler (fonemler) olarak kabul edilmiştir. Anlambirimler “gösteren” ve “gösterilenler”i içlerine alırken sesbirimler sadece “gösterenler”den ibarettir. Bir bakıma anlambirimler en küçük anlamlı birimlerken sesbirimler anlam taşımazlar. Hem anlambirimler hem de sesbirimler başka birleşimlerin içinde yer alarak yeni anlamlı birimler yaratabilirler. Bu da dillerin sınırlı sayıda sesbirim ve anlambirimle sonsuz sayıda sözcük üretmesine imkân tanır. 1.2. KÖKENBİLGİSİ “Etimoloji sözcüğü Eski Yunanca étümos ‘gerçek’ ve lógos ‘bilgi; mana’ sözcüklerinin birleşiminden meydana gelir ve genellikle ‘gerçek anlam’ veya ‘gerçek anlam bilgisi’ diye açıklanır” (Stachowski, 2011, s.1). Bir dilbilim terimi olarak ise, sözcüklerin anlam ve biçimlerinin tarihini ve kökenlerini araştıran bilimsel yöntemin adıdır. Kökenbilgisi, tarihsel dilbilimin alt dallarından biridir ve etimon (etymon) adı verilen, dildeki ögelerin tarihsel biçimlerini inceler. Kısacası, bir dildeki modern biçimlerin, eski dönemlerdeki biçim ve anlam özelliklerini araştıran yöntemin adıdır (Crystal, 2008, s.175). Kökenbilgisi çalışmaları, bir dile ait ögelerin anlam ve biçim gelişmelerinin yanı   17     sıra, aynı kökten gelen dillerdeki sözcükler arasındaki ilişkiyi de inceler. 19. yüzyılda karşılaştırmalı dilbilim alanında yapılan artzamanlı çalışmalarla, kökenbilgisi araştırmaları da başlamıştır. Genetik dilbilimin inceleme alanları olan, akraba diller arasındaki ses ve biçim denklikleri, kopyalamalar, sözcük oluşturma süreçleri ile tarihsel ve sosyo-kültürel birikimlerinin incelenmesi, kökenbilgisi araştırmalarının içinde yer almaktadır. 1.2.1. Kökenbilgisinin Temel İlkeleri Kökenbilgisi çalışmalarında uygulanan bazı temel yöntemler mevcuttur. Bu yöntemleri uygulayarak sözcüklerin geçmişi hakkında bilgi edinmek mümkündür. Ancak bütün sözcükler, bu yöntemlere aynı oranda cevap veremeyebilir. Bazı sözcüklerin köken araştırmaları daha kolay yapılabilirken, bazıları tarihsel ve karşılaştırmalı dilbilimin yardımıyla açıklanabilir. Kökenbilgisi, dilin somut verilerinden yararlanılarak uygulanan tarihsel bir yöntemdir. Yazılı olmayan dil dönemlerine ait köken çözümlemeleri yeniden yapılandırma olarak adlandırılır. Bu konu, bir sonraki başlıkta açıklanacaktır. Kökenbilimin en temel işlevleri, Yılmaz (2007, s.619) tarafından şu şekilde sıralanmıştır: “Eski metinlerde bulunan ve diyalektler arasında çeşitlenme gösteren sözlerin anlam ve biçimleri bu sözlerin geçmişlerine kılavuzluk yapar; akraba dillerin sistemli karşılaştırmaları sözlerin en eski biçimlerinin tasarlanmasını (rekonstrüksiyon) sağlar; dillerde yaygın olarak görülen anlamsal değişme tipleriyle yapılacak karşılaştırmalar, özel bir anlamsal değişim için de kanıt oluşturur.” Mevcut yöntemler uygulanarak, sözcüğün kökenbilgisine ulaşmak tek başına yeterli değildir. Toplumların coğrafyası, kültür tarihi, sosyo-kültürel yapısı, politik ve dini geçmişleri hakkında yeterli bilgiye sahip olunmadan yapılan çözümlemeler, hatalı sonuçların doğmasına neden olabilir. Bu ve bunun gibi birçok ilke ve yöntem çalışmalarda dikkate alınmalıdır. Bir kökenbilim çalışmasında izlenmesi gereken başlıca yöntemler şu şekilde sıralabilir:   18     • İnsanların dil duygusuyla yaptığı ve bilimsel olmayan çözümlemeler, halk etimolojisi (folk etymology) olarak adlandırılır. Stachowski (2011, s.9-21), halk etimolojisinin üç önemli özelliğini şöyle sıralar: 1. Yüzeysel benzerliklere, çağrışımlara dayanır. Nesnenin ve dilin tarihi ile filolojik bilgiler dikkate alınmaz. 2. Yöntemsiz ve düzensizdir. Her kelime için ayrı ayrı etimolojik ilgiler, kurallar, değişmeler bulunabilir. 3. Sık sık kelimenin bir parçasını ‘açıklar’, öbür parçası ise anlamsız kalır. Halk etimolojisi, tanımından ve özelliklerinden de anlaşılacağı üzere, bilimsel değildir. • Kökenbilgisi çalışmalarında, kopya sözcüklere dikkat etmek gerekmektedir. Bazı sözcükler bir dilden diğer dile tarihi dönemler içinde giriş yapmış ve artık yeni dilin kendi ögesi gibi davranmaya başlamış olabilir. Bu durumda bu sözcüğün yerli olduğunun düşünülmesi mümkündür. Ancak etimoloji yapılırken, bu hatalı düşünce, yanlış sonuçlar çıkmasına neden olabilir. Bu tür durumlarda, kökenbilgisi sözlüklerin yanı sıra, bir dilden diğer dile geçen kopyaların listelendiği çalışmalardan yararlanılabilir. Türkoloji alanında, A. Tietze’nin Anadolu ağızlarındaki Rumca, Slavca, Arapça ve Farsça alıntılara yer verdiği Wörterbuch der griechischen, slavischen, arabischen und persischen Lehnwörter im anatolischen Türkisch (1999), S. Stachowski’nin Osmanlıcadaki Arapça alıntılara yer verdiği Studien über die arabischen Lehnwörter im Osmanischen-Türkischen I, II, III (1975, 1981, 1986) ve Osmanlıcadaki Farsça alıntılara yer verdiği Yeni Farsça Alıntılar Sözlüğü (1998) gibi yayınlardan yararlanılabilir. • “Bazı sözcüklerin kopya olduğu tahmin edilebilirken; bu iddiayı doğrulayabilecek kanıtlar bulunamayabilir. Örneğin, İngilizce skunk ‘kokarca’ sözcüğünün, Algonkiyen dilinden kopyalandığı bilinse de bu dille ilgili hiçbir veri bulunmamaktadır. Ancak, diğer akraba dillerde bu sözcüğün olmaması ve Yeni Dünyada6 kullanılan bir sözcük olması kopya olduğunu kanıtlamaktadır.” (Thomason, 2001, s.91).                                                                                                                           6   Bu terim gönderme yapılan kaynakta modern, çağdaş dünya anlamında kullanılmaktadır.     19     • Köken çözümlemesi yapılan sözcüğe ait bütün ögelerin (ses, biçim, anlam vb.) açıklamasının yapılması gerekmektedir. Aksi takdirde çözümleme yarım kalmış olacaktır. • Sözcüklerin anlamlarında gerçekleşen ama net olmayan değişimler açıklanırken, kültürel etkenler ve başka dillerde var olan paralel örneklerle desteklenmelidir. • “Etimoloji bir bilişimsel bilim dalıdır. Onun için, bir kökenbilimcinin vardığı sonuçlar, başka bilimlerin sonuçlarına ters düşmez.” (Stachowski, 2011, s.82). Türk dillerinin köken araştırması yapılırken, Genel Türk dilleri içinde eskicil özellikleri taşıyan dillerden yararlanmak gereklidir. Bu bağlamda Çuvaşça, Altay dillerine yakın olması sebebiyle kökenbilgisi ve yeniden yapılandırma alanlarında ilk başvurulması gereken Türk dilidir. Çuvaşça, Türk dilleri ve diğer Altay dilleri arasında bağ kurması nedeniyle Altayistik çalışmalarının bel kemiği durumundadır. Bir diğer eskicil özellikler taşıyan Türk dili Halaçça, Türkçenin tarihi dönemlerdeki formlarını göstermesi bakımından önemli bir yere sahiptir. Ünlü niceliği üzerine yapılan çalışmalarda Türkmence, Yakutça ve Tuvaca gibi diller başvuru kaynağı olarak kullanılır. Bu diller dışında periferik olarak adlandırılan ve diğer Türk dillerine oranla daha izole olan Türk dilleri de kökenbilgisi ve yeniden yapılandırma çalışmaları için önemli kaynaklardır. 1.3. YENİDEN YAPILANDIRMA Tarihsel ve karşılaştırmalı dilbilimin bir yöntemi olan yeniden yapılandırma (rekonstrüksiyon), dilin, artık var olmayan, erken dönemlerindeki ses ve biçim özelliklerinin (ana dildeki ana biçimler) varsayımsal gösterimidir. Yazılı metinlerde bulunmayan ses ve biçimlerin tümdengelim yöntemiyle kurulması, yeniden yapılandırılmasıdır. Yeniden yapılandırma çalışmaları, yazılı kaynaklar, birkaç akraba dil ve bunlar arasında kurulan ses denkliklerine dayanır (Crystal, 2008, s.405). Bu yöntemle tasarlanan biçimler, hiçbir yazılı kaynakta karşılaşılmadığını belirtmek için yıldız (*) işareti ile gösterilir. Yeniden   20     yapılandırma sürecinde, akraba olan diller arasında yapılan eşzamanlı çalışmalardan alınan verilerle, dilin kayıt altına alınmamış dönemlerine ait ses ve biçim özellikleri tasarlanır. Yeniden yapılandırma iki farklı yöntemle uygulanır: İlki, iç rekonstrüksiyon (internal reconstruction) olarak adlandırılan, bir dilin kendi içinde yapılan ve tarihsel özelliklerinin tasarlandığı yöntemdir. İkincisi ise, dış rekonstrüksiyon (external reconstruction) olarak adlandırılan ve genetik olarak ilişkili olan diller arasında uygulanan yöntemdir. Bu yöntem, özellikle 19. yüzyılda Hint-Avrupa dilleri üzerinde uygulanmıştır. Bu dönemde yapılan çalışmalar, yeniden yapılandırma çalışmalarına temel oluşturması açısından önemlidir. Tarihsel karşılaştırmalı dilbilim çalışmalarında kullanılan yöntemler arasında, yeniden yapılandırma ilk sırada gelmektedir. Yeniden yapılandırma çalışmalarında dil evrensellerinden yararlanılarak varsayımsal tarihi dönemler ve ana diller yaratılır. 1.3.1. Yeniden Yapılandırmanın Temel İlkeleri Ortak bir atadan gelen kardeş diller arasındaki ses denkliklerine dayanan bu yöntemde, dillerdeki tarihsel ses değişimleri, anlam farklılıkları ve gelişimler karşılaştırılır. Karşılaştırmada ortaya çıkan farklılıklar, evrensel dilbilim kurallarına göre tarihlendirilir ve ana biçim tasarlanır. Yeniden yapılandırma, kalıtsal biçimlerin karşılaştırılmasıyla ana dilin tasarlanması ve ana dilden günümüz dillerindeki değişikliklerin saptanması için veri sağlar (Malmkjær, 2006, s.253). Daha önce Karşılaştırmalı Dilbilim başlığı altında söz edilen çoğunluk ilkesi kuralı, yeniden yapılandırma ilkelerinden biridir. Modern biçimlerden alınan verilerin, çoğunluk ilkesi ve evrensel dilbilim kurallarından yola çıkılarak dilin eskicil biçimlerinin tasarlanmasıyla rekonstrüksiyon yöntemi uygulanmış olur.   21     Yeniden yapılandırma ile bir dilin sesbilgisel, biçimbilgisel, sözdizimsel ve anlambilimsel incemeleri yapılabilir. Tarihsel karşılaştırmalı dilbilim çalışmalarında ilk sırada sesbilgisel karşılaştırmalar yapılmıştır. Sesbilgisel rekonstrüksiyon temel olarak akraba olduğu düşünülen diller arasındaki sesbilgisel değişim ve gelişimlerin saptanmasına dayanmaktadır. Bu temel doğrultusunda, sesbilgisel rekonstrüksiyonun temel ilkelerini Koch (2015, s.221), şu şekilde sıralamıştır: • Akraba olduğu düşünülen diller arasında temel söz varlığı karşılaştırılır. Böylece akraba sözcüklerden yola çıkılarak ses denklikleri oluşturulur. • Sesbilgisel olarak değişken yapılar tespit edilir. • Diller arasındaki her bir ses karşılaştırılarak, ses denklikleri oluşturulur. • Denk sesler, bulundukları konuma göre sınıflandırılır. • Ana sesbirimlerin gelişimleri, akraba olduğu düşünülen dillerdeki biçimleriyle karşılaştırılır. • İki ya da daha fazla dilde meydana gelmiş olan aynı değişim, kronolojik olarak belirli bir dönemi ifade eder. Gerçekleşen değişimlerin hangi zamana ait olduğu belirlenir. • Oluşturulan rekonstrüksiyonlu sesbilimsel sistem, eş zamanlı sistemlern tipolojileri ile karşılaştırılır. • Kardeş dillerdeki biçimlerden yola çıkılarak, bütün sözcüklerin rekonstrüksiyonu yapılmalıdır. • Oluşturulan ana sözcük listesi, ana dildeki fonotaktik biçimler ve ana sesbirimler hakkında bilgi verir. Genetik olarak ilişkili olduğu düşünülen diller arasında ses denklikleri oluşturulduktan sonra ikinci aşama, biçimbilgisel denkliktir. Sesbilgisel rekonstrüksiyona göre, çok daha zor olan bu yöntem için kılavuz niteliğinde yayın sayısı da oldukça azdır. Kaynakların görece azlığının yanı sıra, biçimbilgisel yapılarda gerçekleşen değişim ve gelişimlerdeki düzensizlikler de biçimbilgisel rekonstrüksiyonu sesbilgisel rekonstrüksiyona göre daha zorlaştırır. Yaygın kanının aksine, biçimbilgisel rekonstrüksiyon, biçimler arasındaki ses denkliklerini tespit etmez. Biçimler kimi zaman anlamsal,   22     biçimsel, kimi zaman sesbilgisel değişimler gösterebilir. Bu da bu değişimlerin saptanması ve eski biçimlerin tasarlanmasını zorlaştırmaktadır. • Biçimbilgisel rekonstrüksiyonda eskicil (archaic) yapılar önemlidir. Bu yapılar ana dilin rekonstrüksiyonu için temel alınabilir. • Akraba olduğu düşünülen dillerdeki düzensizlikler ve anomaliler (anomalous) incelenmelidir. İlişkili diller arasındaki paylaşılan düzensizlikler, ana dildeki biçimlere en yakın biçimlerdir. • Diller arasındaki düzenli biçimbilgisel denklikler, akrabalığın göstergelerinden biridir. Biçim-anlam denkliğinin yanı sıra işlev ve görev denkliği de olan yapılar, kökenbirliğine işaret edebilir. • Dillerdeki iç rekonstrüksiyonlar, biçimlerin eski sesbilgisel yapılarının belirlenmesini sağlar.7 Tarihsel karşılaştırmalı dilbilimde uygulanan yeniden yapılandırma yönteminde sesbilgisel ve biçimbilgisel rekonstrüksiyondan sonra, sözdizimsel rekonstrüksiyon (reconstructing syntax) gelmektedir. Bir dilde var olan sözcükler ve tümceler, hiyerarşik bir şekilde o dilin yapısını oluşturur. Bu ögeler aynı zamanda dilin dilbilgisini de meydana getirmektedirler. Dilin erken dönem gramerinin nasıl olduğu ve bunun nasıl modellenebileceği üzerine yapılan çalışmalarda, sözdizimsel rekonstrüksiyon yöntemi kullanılır. Eşzamanlı biçim- işlev (form-function) çiftlerinden yola çıkılarak yapılan çalışmalarla, tarihsel biçimlerin rekonstrüksiyonu yapılır. Bu çalışmalarda iki temel amaç vardır: 1. Geçmişte konuşulduğu düşünülen dili yeniden yapılandırmak; 2. Bir dilin erken dönemlerini yeniden yapılandırarak, dilin değişme mekanizmasını daha iyi anlamak. Başlıca neden ikincisidir, yani, sadece dil değişim mekanizmasını anlamak değil, aynı zamanda eşzamanlı yapıların gelişim aşamalarını tespit etmektir (Barddal ve Eythorsson, 2012, s.5). Sözdizimi incelemeleri, diğer karşılaştırma çalışmalarına göre çok daha az sayıdadır. Bunda, artzamanlı olarak sözdizimsel yapıların incelenmesindeki zorluklar etkilidir. Bu zorluğun nedeni, ses kuralları (sound laws) gibi genel                                                                                                                           7  Biçimbilgisel rekonstrüksiyonun bu temel ilkelerinin ayrıntılı incelemesi için Koch’un (2015) Reconstruction in Morphology adlı yayınına bakılabilir.     23     sözdizimsel kurallar (syntactic laws) olmamasıdır. Bir diğer zorluk nedeni ise, sözdizimsel yapıların oldukça tutucu olması ve değişime daha dirençli olmasıdır. Özellikle karşılaştırma yapılan dillerin yazılı tarihi çok eski tarihlere gitmiyorsa –Altay dilleri gibi- bu tür karşılaştırmalar yapmak oldukça zorlaşır. Tarihsel ve karşılaştırmalı dilbilim araştırmacıları için sıklıkla kullanılan bir yöntem olan yeniden yapılandırma, varsayımsal bir olgu olduğu için, bilim dünyasında tamamen kabul edilen bir yöntem değildir. Kökenbilim araştırmalarında uygulanan ve dillerin yazılı tarihinin çok eskiye gitmemesi nedeniyle uygulanmak zorunda olan bu yöntem sonucunda ortaya çıkan bilgilerin doğruluğunu teyit etmek için yeterli veri bulunmamaktadır. Bu da bu bilgilerin ‘bilimsel’liğini kimi araştırmacılara göre tartışmalı hale getirmektedir. Örneğin Fischer (2013), “... yeniden inşa edilmiş ana diller gerçek olamayacak kadar düzenli ve homojendirler. Yalnızca Esperanto gibi modern yapay diller düzenlilik bakımından yeniden inşa edilmiş ana dillerle boy ölçüşebilir, bu da yeniden inşanın gerçeklikten ne kadar uzak olduğunu bize göstermektedir... Dilin yeniden inşası, ‘gerçek’ dile olsa olsa kısmi bir yaklaşma sağlar, hiçbir zaman tam doğal bir ‘dil’ üretmez.” diyerek bu yöntemi desteklemediğini belirtmiştir. Sonuç olarak, yeniden yapılandırma yöntemi eşzamanlı yapılardan yola çıkılarak artzamanlı biçimlerin oluşturulması temeline dayanmaktadır. Bu yöntem ile, dilin yazıdan önceki biçimlerinin tasarlanması göreceli olarak sağlanır. 1.4. GLOTTOKRONOLOJİ ve LEKSİKOİSTATİSTİK   Tarihsel karşılaştırmalı dilbilim ve genetik dilbilim çalışmalarında kullanılan temel yöntemlerden olan glottokronoloji (glottochronolgy) ve leksikoistatistik (lexicostatistic), temel olarak dillerin tarihlendirilmesinde kullanılmaktadır. Arkeoloji biliminde keşfedilen radyoaktif izotopu C14 sayesinde, kazılarda ortaya çıkan malzemeler zaman skalasına göre tarihlendirilmektedir. Bu karbon   24     testi sayesinde, dünya tarihinde kronolojik sınıflandırma yapılabilmektedir. Disiplinlerarası bir bakış açısı ile Swadesh, 1950’li yıllarda bu tekniğin dillerin tarihini araştırırken de kullanılabileceğini önermiştir. Bu öneri ile glottokronoloji ve leksikoistatistik terimleri, dilbilim literatürüne girmiştir. Glottokronoloji, dillerdeki değişim oranları ve dil aileleri içindeki iç ilişkiler üzerine veri sağlarken; leksikostatistik, söz varlığının tarihsel gelişimindeki istatistikleri tespit eder (Yılmaz, baskıda 2). Bu yöntem temel olarak, belli bir sürenin sonunda, dillerdeki temel söz varlığının bir kısmının korunduğu düşüncesine dayanmaktadır. Bu görüşe göre, her bin yılda korunan sözcük oranı %86’dır. Yani, aynı atadan ayrılan iki kardeş dil, 1000 yılın ardından ata dildeki temel sözcüklerin %86’sını muhafaza etmeye devam eder. Ata dilden ayrılmış bu iki kardeş dil arasındaki söz varlığı denkliği ise %70 oranındadır (Comrie, 2009, s.9). Glottokronolojinin ikinci bir türü, genetik araştırmalar dışında da kullanılmaktadır. Bu tür çalışmalarda, farklı diller arasındaki ses denklikleri ve bunların anlamsal bağları araştırılmaktadır. Bu ölçekle, tesadüfi benzerlikler de ortaya çıkarılmaktadır. Bu yöntemi uygulamadaki amaç, ilişkili olmayan diller arasındaki benzerliklerde bir üst sınır deneysel olarak gözlemlenebilir mi; bu benzerliklerin ne kadarı ilişkili olmayan diller arasında paylaşılmaktadır; hangi etkenler diller arasındaki bu tesadüfi benzerliklerin oluşmasına yardım etmektedir, gibi sorulara cevap vermektir. Bu sorulara bulunabilecek cevaplar, akraba diller arasındaki ilişki mesafesini ve ailenin ne kadar eski olduğu konularını aydınlatabilecektir (Wichmann, 2010, s.304). 1.5. EVRENSEL DİLBİLİM Evrensel dilbilim, dünya dillerinde görülen ortaklıkları belirlemeye yönelik bir alandır. Sonsuz çeşitliliğin ortasında, dil yetisi nedeniyle bütün diller temelde aynı özelliklere sahiptirler. Bu bağlamda, dil evrenselliği teorisi, insan dilinde var olması muhtemel veya muhtemel olmayan özelliklere odaklanmaktadır.   25     Evrensel dilbilim kuralları, dillerin tarihsel köken sorunları ve ilişkilerinin tespitinde kullanılan önemli kurallardır. Tarihsel karşılaştırmalı dilbilim yöntemlerinin birçoğu, evrensel dilbilimin kurallarından faydalanmaktadır. Bu bağlamda genetik dilbilim çalışmaları için, evrensel dilbilim vazgeçilmezdir. Evrensel dilbilimin ilke ve yöntemleri, doğrudan karşılaştırma çalışmalarında kullanılmaz. Ancak bu ilkeler tarihsel karşılaştırmalı dilbilim kurallarının oluşturulması ve uygulanmasında yardımcı olmaktadır. Örneğin, evrensel olarak bir sesin hangi sese değişebileceğini bilmeden, bir sesin tarihsel gelişiminin tespit edilebilmesi mümkün değildir. Evrensel dilbilim, diller arasında var olabilecek muhtemel değişke sınırlarının kurulmasını amaçlar. Böylece diller arasındaki tipolojik ayrımın da yapılmasını sağlamaktadır. Bu nedenle evrensel dilbilim ve tipoloji birbiriyle doğrudan bağlantılı disiplinlerdir. Örneğin, evrensel dilbilim kurallarına göre, bütün dillerde ünlülerin varlığı belirlendiyse, tipolojik olarak dilleri ünlülerin varlığına göre sınıflandırmak gereksiz bir çalışma olacaktır. Comrie (2005), evrensel dilbilim ve tipolojiyi farklı iki alan olarak değil, bir alanın iki yüzü olarak değerlendirir. Bu yargıya uygun olarak Fischer (2013, s.135), dil tipolojisi ve evrenselliklerle ilgili şu bilgileri vermektedir: “Büyük eğilimler binyıllar süren gelişmelerde kendilerini gösterir. Örneğin bu dillerin pek çoğu, çekimli dil türünden (bireşimcilik) izole türe (ayrışımcılık) dönüşmüştür; yani proto-dilde, grameri göstermek için kelime sonekleri kullanılmış, fakat proto-dilden türeyen dillerde, bu son ekler düşmüş ve yerlerine tanımlık ya da edatlara dayanan sabit sözdizim geçmiştir. Hemen hemen tüm dil değişimleri döngüseldir, yani diller çekimli, bitişken ya da izole dönemler geçirmiştir ve temel niteleme (fiil ekleri), bağlı niteleme (özne/nesne ekleri) ve katı sözdizimsel düzen arasında gidip gelmiştir. Mısır dili, yaklaşık 3000 yıl içinde, çekimli dilken bitişken dile dönüşmüş, daha sonra tekrar çekimli bir dil hale gelmiştir. Bütün dillerin geçirdikleri tipolojik döngüler birbirine çok benzer.” Yapılan sınıflandırma çalışmalarını evrensel dilbilim veya dil tipolojisi altında sınıflandırırken sınırları belirlemek bazen zor olsa da, ulaşılan sonuçlar karşılaştırmalı dilbilime katkı sağlamaktadır. Dil evrensellikleri, farklı araştırmacılarca çalışılmış ve çok sayıda özellik tespit edilmiştir. Tespit edilen bu özellikleri, dört temel bölüme ayırmak mümkündür:   26     • Mutlak evrenseller: her dil sisteminde en az üç ünlünün olması, renk adlarında siyah ve beyaz bulunması vb. • Eğilimsel evrenseller: [p, t, k] süreksiz patlamalı ünsüzlerdir ve başka duraklar [p, t, k] mevcut değilse dile eklenemez. Yani bu sesler, kendileri gibi ötümsüz ünsüzlerden sonra eklenirler. • İçerimsel evrenseller: Koşullara bağlı evrenselliklerdir. Örneğin, kırmızı bir renk adı olarak bir dilde mevcutsa o dilde siyah ve beyaz renk adlarının olması beklenir. • İçerimsel olmayan evrenseller: Herhangi bir ön şartı olmayan evrenselliklerdir. Bu nedenle, mutlak ve eğilimsel evrensellikler altında ele alınabilirler (Fischer, 2013). Evrensel dilbilim çalışmalarında iki farklı yaklaşım vardır: Chomsky yaklaşımı (Chomskian approach) ve Greenberg yaklaşımı (Greenberg’s approach). Chomsky yaklaşımına göre, bir veya daha fazla dilin ayrıntılı çözümlemesiyle o dilin evrensellikleri belirlenir. Dil insanda doğuştan var olan bir yeti olduğu için, herhangi bir dilin yüzey yapısı, bütün dillerin paylaştığı özellikleri açıklamak için yeterlidir. Greenberg yaklaşımı, Chomsky’ninkinden farklı olarak, dünya dillerinden gelen geniş çaplı veriler üzerinden kuram oluşturur. Bu kuramın sorunu, dünya üzerindeki bütün dillerin kayıt altına alınmamış olması ve dünya üzerinde çok fazla dilin bulunmasıdır. Bu nedenle, diller arasında bir seçim yapılması gerekmektedir. Bu seçim yapılırken özellikle, farklı dil ailelerinden diller seçilmelidir. Çünkü genetik olarak akraba olan diller, evrensel dilbilim kuralları dışında da ortaklıklara sahiptirler. İdeal olarak, her bir karşılaştırma numunesi 478 dil grubundan oluşmalıdır ve her bir grup, ortak atalarından 3.500 yıl önce ayrılmış olan genetik ilişkili dilleri içermelidir. Ancak pratikte, numuneler genellikle çok daha küçüktür. Greenberg, çalışmasında 30 dilden oluşan bir numune oluşturmuştur. Bu diller, Bask dili, Sırpça, Galce, Norveççe, Modern Yunanca, İtalyanca, Fince, Yoruba, Nubia dili, Swahili dili, Fulani dili, Masai dili, Songhai dili, Berber dili, Türkçe, İbranice,   27     Buruşaski dili, Hindi dili, Kannada dili8, Japonca, Tayca, Birmanya dili, Malayca, Maori dili, Loritja dili, Maya dili, Zapotek dili, Quechua dili, Chibcha dili ve Guarini dilidir. Greenberg bu diller üzerinde çalışarak 45 dil evrenselliği belirlemiştir (Malmkjær, 2006, s.376). Yöntem olarak bu iki araştırmacının ismi ön plana çıksa da onların çalışmalarını devam ettriren ya da geliştiren birçok araştırmacı mevcuttur. Language Universals and Linguistic Typology: Syntax and Morphology (1989) adlı çalışmasıyla B. Comrie, Explaning Language Universals (1988) kitabıyla L. A. Hawkins, Universal Grammar (1987) çalışmasıyla E. L. Keenan bu isimlerin başında gelir. Dillerdeki evrensellik konusunda dilbilim tarihinde iki dönüm noktasını yaratan iki dilbilimci vardır: Saussure ve Chomsky. Bu dilbilimcilerin biçim-anlam ve derin yapı-yüzey yapı kavramları dilbilimin en önemli kavramlarıdır. Bu görüşlerden yola çıkılarak, dünya üzerindeki bütün dillerin ortak bir derin yapısının olduğu ancak yüzey yapıda tipolojik farklarının olduğu söylenebilir. 1.6. DİL TİPOLOJİSİ Dil tipolojisi, dillerin coğrafi veya genetik ilişkilerini dikkate almadan, dilbilgisel özelliklerine dayalı olarak yapılan sınıflandırma çalışmalarıdır. Tipoloji çalışmaları, hangi dillerin nasıl değişebileceği, bu değişim ve çeşitlenmenin sınırları ve bunları açıklarken de dilin doğası hakkında bilgiler verir. Her dil, yalnızca tek bir sınıf altında ele alınmak zorunda değildir. Tipoloji çalışmaları tarihdışı (ahistorical) çalışmalardır. Oysa genetik sınıflandırma, tarihsel ve karşılaştırmalı dilbilimin alanına girmektedir. Bu nedenle tipoloji çalışmaları, dillerin genetik ilişkileri hakkında bilgi vermez. Akraba diller arasındaki tipolojik ortaklıklar, bu dillerin aynı başlık altında listelenmesini sağlayabilir. Ancak sınıflandırmada kullanılan ölçüte göre, genetik veya coğrafi olarak ilişki içinde olmayan dillerin de aynı listede yer alabileceği                                                                                                                           8  Kannada dili, Hindistan’da konuşulan Dravid dil ailesinin üyelerinden biridir.   28     unutulmamalıdır. Bu yöntem, doğrudan genetik dilbilim çalışmalarında kullanılmamakla birlikte, dillerin tipolojik özelliklerinin bilinmesi, akrabalık çalışmalarında bu özelliklere daha dikkatli yaklaşılmasını sağlamaktadır. Tipoloji terimi dilbilim literatüründe ilk kez, 1928 yılında düzenlenen I. Slav Dilbilimcileri Kongresinde, Praglı dilbilimciler tarafından kullanılmıştır. Bu zamana kadar diller çoğunlukla genetik olarak sınıflandırılmıştır. Bu tarihten itibaren ise, diller, yalınlayan (isolating) , eklemeli (agglutinating/agglutinative), bükünlü (inflecting/ flectional), kaynaşmalı (fusional) ve gövdeleyici (polysynthetic/ incorporating) diller başlıkları altında, biçimbilgisel olarak sınıflandırılmıştır (Malmkjaer, 2006, s.366). Klasik tipoloji, A. W. von Schlegel’in (1818) analitik ve sentetik dillerin ayrımında kullandığı biçimbilgisel ölçütlere dayanmaktadır. Klasik Çince gibi analitik dillerde, bir cümledeki sözcükler arasındaki dilbilgisel ilişkiler, bağımsız sözdizimsel biçimlerce ifade edilmektedir. Sentetik dillerde ise, bu ilişkiler biçimbilgisel yapılar tarafından gösterilmektedir. Schlegel, sentetik dilleri eklemeli (örn. Türkçe) ve bükünlü (örn. Sanskritçe) olarak ikiye ayırmıştır. Bu ayrıma daha sonra, Humboldt (1836), gövdeleyici diller (polysynthesis) terimini eklemiştir. Bu terimle, bir sözcüğün bazen özel bir anlam içinde, birden fazla sözcük köküyle birleşmesini sağlayan diller kast edilmektedir (örn. Iroquoian ‘İroki dili’). Dil tipolojisinin bu erken döneminde, diller hakkında, bükünlü dillerin eklemeli dillerden daha gelişmiş olduğu gibi hatalı yargılara varılmıştır. Ancak daha sonra yapılan çalışmalarla, bu geleneksel görüşün, dilin temel ögeleri (hece, morfem, sözcük, ses uyumu gibi) üzerindeki teorik bilgilerden yoksun olduğu anlaşılmıştır (Bussmann, 1998, s.655). Sözdizimsel tipoloji yaklaşımı, çoğunlukla Greenberg’in sözdizimsel türler üzerine yaptığı çalışmalara dayanmakla birlikte alanın diğer önemli çalışmalarının başlıcaları, Altmann ve Lehfeldt’in Allgemeine Sprachtypologie: Prinzipien und Messverfahren (1973), Lehmann’ın Syntactic Typology (1978) ve Language Typology (1987), Vennemann’ın Agglutination- Isolation- Flexion: zur Stimmigkeit typologischer (1982), Comrie’nin Language Universals and Language Typology (1981) adlı çalışmalardır. Elektronik ortamda hazırlanmış   29     ve en kapsamlı tipoloji çalışması olan The World Atlas of Language Structure (WALS) bir diğer önemli çalışmadır. Bu çalışmada, 2679 dil üzerinde sesbilgisel, dilbilgisel ve sözlüksel açılardan tipoloji sınıflandırmaları yapılmıştır. Veritabanındaki diller, genetik sınıflandırma, 100 dil numunesi ve 200 dil numunesinin incelendiği stoklar şeklinde sıralanmıştır.9 Nadir Engin Uzun’un Wals Yapabilir miyiz? (2012/yayımlanmamış) ve Wals-tabanlı Tipolojik Sıralamalar İçin Bir Öneri (2012) bildirileri, bu veritabanı üzerine Türkiye’de yapılmış akademik çalışmalardır. 1.7. DİL İLİŞKİLERİ   Küreselleşmenin doğal bir sonucu olarak, dünya üzerinde tek dilli toplumların sayısı giderek azalmaktadır. Bir toplumun, Amazon’daki yerli kabileleri gibi izole bir hayat yaşamadığı sürece, başka bir dille etkileşmemesi pek mümkün görünmemektedir. Özellikle İngilizce gibi lingua franca/hakim dil olan dillerin dünya toplumları üzerindeki etkisinin büyüklüğü düşünülürse, tek dilli (monolingual) insanların oranının da ne kadar düşük olduğuve olacağı tahmin edilebilir. Toplumlardaki iki dillilik (bilingualism) ve çok dillilik (multilingualism) oranları arttıkça, diller ilişki içinde oldukları dillere benzeme yönünde gelişme gösterecektir. Öyle ki, Crystal’a (1997) göre, önümüzdeki yüzyıl içinde bugün var olan yaklaşık 6000 dilin %80’inin yok olması beklenmektedir. Coğrafi, ekonomik ve sosyal ilişkiler, dil ilişkisine neden olmaktadır. Bu etkenlerden en önemlisi, coğrafi yakınlıktır. Ortak yaşam alanlarında karşı karşıya gelen farklı toplumlar arasındaki kültürel, ticari ve sosyal alışverişler, bu toplumların dillerinin de etkileşimine neden olmaktadır. Diller arasındaki bu ilişki, alan veya alan dışı araştırmacıların dikkatini çekmiş ve bu nedenle farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Bu görüşler, popüler tartışmalardan bilimsel çalışmalara kadar geniş bir yelpaze oluşturur. Bugüne kadar yapılan bilimsel çalışmalarda diller arasındaki etkileşimin sonucu olan kopyalamalar için,                                                                                                                           9  Bu veritabanının resmi web sayfası www.wals.info şeklindedir.     30     ödünçleme (borrowing), transfer/geçiş (transfer), alıntılama (switching), karışma (interference), dil karışması (language mixing), birleşme/entegrasyon (integration) ve yer değiştirme (substitution) gibi terimler kullanılmaktaydı. Ancak Johanson (2002b, s.288), bu terminolojinin belirsiz ve yanlış anlamalara açık olduğunu savunur. Ona göre, yaşanan etkileşimi ve sonuçlarını en iyi anlatan terim kod kopyalamadır (code-copying). Kopyalama terimini kullanan Johanson’a göre, dil ilişkilerinde hiç bir öge ödünçlenemez veya alıntılanamaz. Bunun nedeni verici dildeki ögenin, alıcı dilde aynen korunmasının mümkün olmamasıdır. Bu tür kopyalamalarda kopyalanan öge, alıcı dile uyum sağlayarak verici dildeki biçiminden sesbilgisel, biçimbilgisel, anlambilgisel ve sözdizimsel farklılıklar gösterir. Bu bakış açısından yola çıkıldığında da yaşanan bu dil olayına kopyalama demek daha doğru bir ifadedir. Yine aynı çalışmada kopyalama türleri, genel ve seçilmiş kopyalar olarak ikiye ayrılmıştır. Her iki kopyalama türünün birlikte gerçekleştiği durumlar için ise karışık kopyalama terimi önerilmektedir.10 Toplum düzeyindeki baskınlığın, dilin baskınlığına da neden olduğu takip edilebilir bir durumdur. Diller arasındaki hiyerarşide bir dili diğeri karşısında daha baskın yapan nedenlerin başında, dilin konuşur sayısı, dilin ait olduğu toplumun ekonomik üstünlüğü, siyasal, politik ve dinsel nedenler, bilimsel ve kültürel öncülük gibi prestij sağlayan unsurlar sayılabilir. Ancak bunun dışında dilbilimsel nedenlere bağlı görece çekicilik de dil ilişkilerinde önemli bir olgudur. Bu konuda Johanson’un (2007, s.61-2) düşünceleri açıklayıcı olacaktır; “Uzun zamandır, önemli ölçüde benzer, genel A ve B yapılarının ilişki kaynaklı etkiyi kolaylaştırdığı tahmin edilmektedir. Tipolojik yakınlık hem ödünçleme hem de karışma için önemli görünmektedir. Tipolojik benzerlik bu yüzden kopyalamayı kolaylaştırmaktadır, çünkü sürecin kendisi, söylendiği gibi, (subjektif olarak) diller arası eşdeğerliğin tespitine dayanıyor. Örnek alınan B ögeleri belli özellikleri açısından A ögeleriyle özdeşleştirilmektedir. Fonolojide, morfolojide, semantik ve sentaksa yakın A karşılıklarına sahip görünen B unsurlarının tercihen kopyalandıkları sık sık gözlenmektedir. Her şeyden önce kopyalama ‘ortak’ yüzeysel yapılar çerçevesinde kolaylaştırılmıştır. A ve B’de, bir parça örtüşen birleşme kalıpları, A çerçevesine B kopyalarının eklenmesi için eşdeğer pozisyonlar                                                                                                                           10  Ayrıntılı bilgi için Johanson’a (2007) bakınız.     31     yaratırlar. Diller arasında tipolojik farkların çok olması durumunda, eklenmeye adeta davetiye çıkaran pek az eşdeğer pozisyon vardır.” Bu alıntıdan da anlaşılacağı üzere (ayr. bkz. Siemund, 2008), aynı tipolojik gruptan olan dillerde etkileşim yani kopyalama tipolojik farklılıkları olan dillere göre daha kolay olacaktır. Altay dilleri birçok tipolojik başlık altında benzerlik gösteren dillerdir. Bu durum da yine teoriyi reddeden araştırmacıların genetik ilişkiyi kabul etmemesine neden olmaktadır. Bu görüşe Johanson’un (2007, s.130) sözleri örnek gösterilebilir: “Mesela akrabalıkları ispat edilmiş olarak görülemeyecek durumdaki Japonca ile Korece, bugün birbirlerine çok benzer durumda olup tipik “Ural-Altayca” sentaks özelliklerine sahip iseler de bu durum söz konusu iki dil ile Tunguzca ve Moğolcanın (muhtemelen Gilyakçanın) eski türleri arasında var olan eski kıtasal ilişkinin sonucunu teşkil ediyor olabilir.” T’sou (2001), Johanson’un söylediklerine paralel olarak Japonca ve Çince arasındaki dil ilişkisini incelemiştir. Ona göre, ilişki içindeki diller arasında sesbilgisel olarak uyarlanmış sözcüksel kopyalamalar Sınırlı Yakınlaşma (narrow approach) olarak adlandırılır. Sesbilimsel benzerlikler olmadan gerçekleşen daha geniş çaplı kopyalamalar ise, genel yakınlaşma (broad approach) olarak adlandırılmalıdır. Kültürel ilişki ve kültürel yayılmanın dil ilişkilerine olan etkisi üzerine yoğunlaşan T’sou, kopyalanan sözcükler için sözlüksel ithalat (lexical importation) terimini önermektedir. Sözlüksel ithalat, dil ilişkilerinde ilk aşamadır. Devam eden ilişkiler sonucunda iki dillilik ortaya çıkacaktır. Bu çalışma, dil ilişkilerinin katmanlarını örneklerle göstermesi dolayısıyla oldukça aydınlatıcı bilgiler içermektedir. Yoğun dil ilişkisine bağlı dil ölümlerine ise, Han Çincesi tarafından Mançuca ve diğer Tunguz dilleri tarafından asimile edilen Kitan dili örnek gösterilir. Dil ilişkileri dünya üzerindeki bütün diller için genel bir durum olduğu halde; ilişkinin boyutu, yoğunluğu ve sıklığı toplumlara göre değişiklik göstermektedir. Dil ilişkilerinde en zayıf halkanın yalnızca konuşma dili olarak kullanılan diller olduğu bir gerçektir. Dilin iç özellikleri dışında diğer büyük etkenler ise, dili kullanan toplumun içinde bulunduğu durumdur. Kültürel, askeri, siyasal,   32     ekonomik, ticari ve bilimsel açıdan geride olan toplumların dilleri, güçlü toplumların dilleri karşısında tehdit altındadır. Ancak bu baskın dillerin dahi, başka dillerden etkilendiği unutulmamalıdır. Örneğin, İngilizce konuşurları –özellikle Amerikalı İngilizce konuşurları-, iki dil öğrenimi konusunda dünya toplumlarının gerisindedir. Bunun nedeni ana dilleri olan İngilizcenin lingua franka olması ve dünyanın en ücra köşelerinde bile dillerinin kullanılması ve/veya öğrenilmesidir. İngilizcenin diğer dillerden kopyaladığı dilbilgisel ögeler ise ülke içindeki göçmen politikasıyla ilgilidir. Ülkeye iltica eden bireylerin ülkeye getirdikleri kültürel ögeler, İngilizcenin etkilenmesine neden olmuştur. Bugün dünya dilleri üzerinde baskın olan İngilizceye artzamanlı olarak baktığımızda “söz varlığının %75’nin kopya sözcüklerden oluştuğunu ve bu kopya sözcüklerin çoğunluğunun da Fransızca ve Latince sözcükler olduğunu görürüz. Bu alıntı sözcüklerin büyük bir kısmı, 1066 yılında Normandiyaların İngiltere’yi kuşatması sırasında dile girmiştir.” (Thomason, 2011, s.10). Dil ilişkileri üzerine yapılan çalışmalar, dünya üzerinde başka bir dil ile etkileşime girmemiş dil sayısının yok denecek kadar az olduğunu göstermektedir. Bu etkileşim çoğunlukla baskın dilin zayıf olana etkisi şeklinde gerçekleşse de karşılıklı alışverişin örnekleri de oldukça fazladır. Dillerin ilişki sınırları genişledikçe ve bu dillerin kullanıcısı olan toplumlardan biri diğerinin karşısında üstünlük kazandığında –politika, din, nüfus, ekonomi, bilim, teknoloji, sosyo-kültürel etkenler vd.- geride olan dilin asimile olarak zayıflaması bazen de hâkim dilin içinde yok olup gitmesi muhtemeldir. Dil ilişkilerinden kaynaklanan kopyalamaların izlerini günümüzde takip etmek kolaydır. Eşzamanlı çalışmalar, ilişkinin boyutlarını, katmanlarını ve ne zaman gerçekleştiğini kolaylıkla söyleyebilmektedir. Ancak bu durum, artzamanlı çalışmalara gelindiğinde oldukça zorlayıcıdır. İlişki içindeki dillerin yazılı tarihinin çok eskilere gidememesi, sözlüklerinin olmaması ya da yetersiz olması diller arasındaki ilişkinin izlenmesini zorlaştırır. Özellikle çok uzun süreli ilişkilerde katmanlar o kadar üst üste binmiştir ki, diller birbirinden kopyalar almaktan   33     öteye geçip, birbirine benzemeye başlamışlardır. Bu durumdaki diller arasında bulunan yoğun paralelliklerin, bu dilleri genetik olarak ilişkili gibi göstermesi doğaldır. Bu tip ilişkiler sonucu oluşan dil birliklerini aile olarak kabul etmek dilbilimsel açıdan yanlış olmayacaktır. Tespit edilemeyen ilişki dönemleri ve açıklanamayan ilişki katmanları üzerine yeni veriler sağlayabilecek keşifler - arkeolojik veya teknolojik gelişmeler açısından- gerçekleşmediği sürece bu diller akraba olarak kabul edilebilir. Tarihin bilinmeyen bir döneminde, tespit edilemeyecek ve bilimsel olarak kanıtlanamayacak olan bir dil ilişkisi varsayımı nedeniyle dilleri akraba değil, ilişki dili olarak kabul etmeyi de bilimsel açıdan hatalı sayan araştırmacılar bulunmaktadır. 1.7.1. Picin ve Kreoller   Picin ve kreoller oluşma şekilleri sebebiyle akrabalık çalışmaları içinde önemli bir yere sahiptirler. Bu dillerin oluşma evreleri, dil ailelerinin oluşma aşamalarıyla benzerlik göstermektedir. Özellikle bölgesel tipoloji ve uzun süreli komşuluk ilişkisi içinde olan dillerin zaman içinde nasıl birbirine benzeyebileceği konusunda, kreoller kılavuz niteliğindedir. İlişki içindeki diller, karşılaştıkları dillerden sesbilgisel, biçimbilgisel, anlambilgisel, sözdizimsel veya söz varlığı katmanlarında kodlar kopyalayarak gelişirler. Ancak dil ilişkilerinde bambaşka bir boyut daha vardır. Yine benzer nedenlerle ancak çoğunlukla ticari ve ekonomik nedenlerle baskın dil ile karşılaşmış olan zayıf dilin iletişim amaçlı geliştirdiği ikincil diller, dil ilişkilerindeki bir başka olgudur. Bu tarz ikincil diller üzerindeki baskın diller/hakim diller lingua franka olarak adlandırılır. Bugün dünya çapındaki lingua frankaların İngilizce, Çince gibi diller olduğu herkesçe bilinmektedir. Ancak her ilişki içinde, genellikle baskın bir dil yani o ilişkinin bir lingua frankası mevcuttur. Doğal dillerin yanı sıra farklı nedenlerle oluşmuş ikincil diller, picin (pidgin) ve   34     kreol (creol) olarak adlandırılmaktadır. Oluşumları gereği bir ailenin üyesi veya ana dili olmayan bu diller, farklı dilleri konuşan ve birbirleriyle iletişim kurmak zorunda kalan toplulukların, baskın olan dilden yola çıkarak oluşturdukları ve picin olarak adlandırılan yeni bir dildirler. Özellikle ekonomik ve ticari nedenlerle iletişim kurmak zorunda kalan topluluklarda, baskın olan dil, diğer topluluk tarafından uyarlanarak yeni bir görünüm kazanır. Picinlerin oluşabilmesi için, iki farklı dilin karşı karşıya gelmesi ve bu dilleri kullanan insanların ortak bir iletişim dilinin olmaması gerekmektedir. Bu ihtiyaçtan doğan picinler, sosyal, ekonomik veya politik nedenlerle birbirinin dilini bilmeyen grupların yeni bir dil oluşturmasıyla ortaya çıkar. İki grubun karşı karşıya gelmesiyle oluşan picinler, bir toplumun ana dili değil; aksine ikinci (ya da üçüncü, dördüncü vb.) konuşma dilidir. Bu nedenle de doğal dillere oranla çok daha az dilbilimsel malzemeye sahiptirler. Özellikle biçimbilgisel yapılar son derece sadeleşmiştir. Literatürde ticaret dili, temas dili, karma dil, karışım dil gibi adlarla anılan bu dil, konuşurların ihtiyacına cevap vermekle birlikte, dilin özgün biçiminin bozulmuş halidir. Yaratılan bu yeni dil, kaynak dil ile karşılaştırıldığında, gramer kuralları bozulmuş, söz varlığı daralmış görünür. Ancak bu durum, bu dillerin yetersiz olduğunu göstermez. Bu dilleri ele alırken, iletişim ihtiyacıyla ve belirli konulara –özellikle ticaret- değinmek üzere oluşturulduklarını unutmamak gerekir. Aksi takdirde bu diller, yetersiz dil, bebek dili, yabancı konuşması, bozuk konuşma gibi hatalı adlandırmalara maruz kalır. Bu diller, içinde bulunulan ortamın/kültürün ihtiyacını karşılamak üzere ortaya çıkmıştır; sanat, kültür, bilim gibi üst seviye bir ihtiyaçtan doğan diller değildirler. Bu nedenle de içinde bulundukları ortam için yeterli dillerdir. Kaynak dilin geçirdiği değişiklik örnek üzerinde daha açık görünecektir; The poor people ate only patatoes. “Fakir insanlar sadece patates yedi.” (Kaynak dil -> İngilizce) da pua pipl awl poteito it (Picin Dil -> Hawaii Picin İngilizcesi) (Demirci, 2004, s.45).   35     Örnekten anlaşılacağı üzere, cümle yapısının bozulmasının yanı sıra birçok ses ve ek kaybı söz konusudur. Cümle yapısındaki bozulmanın nedeni, konuşurun, öğrendiği yeni dilin sözcüklerini, ana dilindeki sözdizim yapısına göre sıralamasıdır. Picin dillerde, edinilen yeni dilin söz varlığının kısıtlı olması ve yeni dile hakimiyetin zayıf olmasından dolayı ana dilinden sözcük kullanma, ana dilin gramer kurallarına uyarlama gibi eğilimler yaygındır. Bu durum ikinci dil öğrenimi sırasında da gözlemlenen bir durumdur. Özellikle tipolojik olarak farklı olan ikinci dilin edinimi esnasında, farklı dilbilgisel özellikler, öğrenimi zorlaştırır. Örneğin, ana dili Türkçe olan bir konuşuru, Almanca öğrenimi sırasında en çok zorlayan özellik dilbilgisel cinsiyettir. Sözcüklerde cinsiyet kimliği olmayan Türkçe konuşuru için Almanca die tasche ‘çanta’ sözcüğünün dişil olduğunu öğrenmek çok zordur. Bunun sebebi, konuşurun iki dil arasında dilbilgisel eşleşme kuramamasıdır. Aynı şekilde oluşturulan picin dillerde, ana dildeki gramer yapılarıyla uyuşmayan dilbilgisel ögeler ilk vazgeçilenlerdir. İletişim ihtiyacını karşılamak üzere ortaya çıkan picin dilinin, bir sonraki nesle aktarılmasıyla ortaya çıkan dil ise kreol olarak adlandırılmaktadır. Picinler ana dili olduğu anda kreolleşme (creolization) başlar. Ana dil olan kreoller, picinlere göre daha zengin bir söz varlığına sahiptir ve grameri de daha gelişmiştir. Picin ve bundan doğmuş olan kreoller, genellikle gelir seviyesi düşük toplumların yaşadığı sömürge ülkeleri, kıyı ülkeleri ya da yoğun ticari ilişkilerin olduğu ada ülkelerinde yaygındır. Kullanıcıları tarafından yaratılan kreoller, dillerden yalnızca birinin dilbilgisel özeliklerini değil; genellikle her iki dilin de farklı yapısal özelliklerini alırlar (Fischer, 2013, s.181-2). Bugün dünya üzerinde birçok kreol dil bulunmakla birlikte, en iyi örnek Jamaika İngilizcesi olarak gösterilebilir. Bu dil dünya üzerinde konuşulan kreoller arasında en yaygın olanıdır. Bu tanınmışlık Jamaika İngilizcesiyle üretilen müziklerle olmuştur. Öyle ki, Jamaika Rap müziği dünya müzik türleri arasına girmiştir. Afro-Amerikan İngilizcesi, ticaret sebebiyle gelişen Çince-İngilizce karışımı diller de bunlara örnektir. Ticari ilişkiler nedeniyle gelişmiş Chinglish ve sömürge ülkeleriyle ilişki sonucu gelişmiş Spanglish, bugün o kadar yaygındır ki, filmlerde bu dillerde alt yazılar hazırlanmaktadır. İngilizcenin Japonca   36     üzerindeki yoğun etkisiyle oluşmuş Engrish de bu dillerden biridir. Bu dil adlarıyla internette yapılacak aramalarda sayısız veri bulunmaktadır. Dil ilişkisi sonucu ortaya çıkan dil, eski dilin devamı değil yeni bir dildir ve bu nedenle bir dil ailesinin üyesi değildir. Bununla birlikte, diğer dillerle tarihi bir ilişkisi olduğu söylenebilir. Picinlerin ilk nerede ve ne zaman oluştuğunu söylemek mümkün değildir. Ancak tarihte lingua franka olmalarıyla ünlü diller vardır. Örneğin, 1095’ten 15. yüzyılın ortalarına kadar Haçlı Seferleri sırasında kullanılan İtalyanca ağırlıklı picin dili bunlardan biridir. Elbette bir lingua frankanın varlığı, picin ve kreollerin varlığını ispatlamaz. Kayıtlara geçen ilk picin dili, 11. yüzyıl İspanyasında Arapçanın baskın dil olarak oluşturduğu karma dildir (Thomason, 2001, s.163). Türk dünyası tarafına baktığımızda 14. yüzyılda yazıldığı tahmin edilen Codex Cumanicus’un ticari nedenlerle oluşturulmuş dili de benzer özellikler göstermektedir. Kıpçak Türkçesi, Almanca ve İtalyanca sözcük listeleri ve Hristiyanlara ait ilahilerin dili, picin örneği olarak gösterilebilir. Ama devamında bu dillerin karışımından meydana gelmiş bir dil örneğinin bulunmaması kreol dilinin oluşmadığını gösterir. Johanson (2002c, s.249), 19. yüzyılın karşılaştırmalı dilbilim araştırmacılarının söylediği, dil canlı bir varlıktır; doğar, büyür ve ölür, düşüncesinin artık geleneksel olduğunu ve bu popüler görüşün doğru biçiminin, dış etkenlere maruz kalan dilin uzun bir süreç içinde bozularak öldüğü olduğunu söyler. Ancak bu görüşün içerdiği olumsuz anlam bir tarafa, kod-kopyalamanın dili zenginleştirme gibi olumlu özelliklerinin de olduğu bir gerçektir. Ayrıca hiçbir dille ilişki içinde bulunmamış izole dillerde dahi ölümler gerçekleşebilir. Bu da dil ölümlerine yalnızca kopyalamanın neden olduğu düşüncesine karşıt bir görüştür. Johanson’a göre, kod kopyalamalar dillerin ölümüne neden olmaz, dillerin ölme nedeni bir sonraki nesle aktarılmamasıdır. Bu görüşü Thomason da (2001) desteklerken, Cook (1989, s.253), “Ölen dillerde ortaya çıkan varyasyonlaşma, nicelik ve tür bakımından sağlıklı bir dildekinden daha fazladır. Alt-biçimbirim küçülmesi ve sesbirimsel birleşmeyi de kapsayan hece daralmasıyla yani sadeleşmeyle oluşan varyasyonlar, dil ölümü (ve picinleşmenin) en karakteristik özelliğidir.” demektedir. Bu durumda, diller,   37     kullanılmamaya başladığında ya da başka bir dil ile yer değiştirmeye başladığında ölmektedir. Yine Johanson’un (2002c) makalesinde, diller arasındaki yoğun ilişkinin, bu diller arasında yeni bir dil ailesi oluşmasına neden olabildiği vurgulanır. Bu ikincil kardeş diller arasındaki denkliklerde, yerel ve kopya yapıların ayrımını yapmak çok zordur. Bu da bu dillerin kardeş diller gibi görünmesine sebep olur. Özelikle büyük biçim-sözdizimsel kopyalamalar, birleşimsel özellikler (combinational properties) ve işlevleri bu ayrımın yapılmasını daha da zorlaştırır. Yine de, geleneksel genetik ilişki modellemesine göre, karışım dillerin genetik sınıflandırmasını yapmak mümkün değildir. Çünkü bu diller, tek bir koddan türememiştir. Bu dillerin birden fazla ailesi vardır.   38     2. BÖLÜM DİL AKRABALIĞI ve AKRABALIK ÖLÇÜTLERİ The greater the degree of linguistic differentiation within a stock, the greater the period of time that must be assumed for the development of such differentiation.11 Edward Sapir, 1915 Dillerin akraba olabileceği üzerine düşünceler, tarihin çok eski zamanlarına kadar uzanmaktadır. Dillerin kökeni ve akrabalığı, skolastik düşünceden analitik düşünce evresine kadar bütün düşünce sistemlerinde, insanların dikkatini çeken bir konudur. Düşünür ve araştırmacıların dillerin kökenini araştırırken diller arasında keşfettikleri benzerlikler, akrabalık çalışmalarının başlamasına neden olmuştur. Diller arasındaki ilişkinin farklı türleri mevcuttur. Diller genetik ilişki, bölgesel tipoloji, coğrafi ve kültürel ortaklık, uzun süreli ilişki sonucu ikincil akrabalık gibi farklı boyutlarda ilişki içindedirler. Bu ilişkinin türünü tespit etmek ve incelemek için diller arasında farklı boyutlarda karşılaştırma çalışmaları yapılır. Ancak dillerin karmaşık bir yapıda olması, bu tür hipotezlerin kurulmasını zorlaştırır. Her dilin biçimbilgisel, sesbilgisel, sözdizimsel yapıları ve gramerleri farklıdır. Akrabalık çalışmaları iki temel koldan ilerlemektedir. İlki genetik dilbilim için yöntem ve ilkelerin belirlendiği ve araştırıldığı kuramsal çalışmalar; ikincisi ise belirli diller arasındaki ilişkiyi açıklamaya çalışan uygulamalı, tarihsel karşılaştırmalı dilbilim çalışmaları. Bu çalışmada, akrabalık konusu kuramsal olarak ele alınırken, örneklerde karşılaştırmalı çalışmaların verilerinden                                                                                                                           11  Bir grup içindeki dilbilimsel farklılaşma derecesi ne kadar büyükse, bu farklılaşmanın gerçekleşebileceği zaman dilimi de o kadar büyüktür.   39     yararlanılmıştır. Akrabalık çalışmalarında ne tür ölçütler kullanılabilir, Altay dilleri bu ölçütlere nasıl ve ne kadar cevap verebilmekte, gibi sorular bu çalışmanın temelini oluşturmaktadır. Çalışmanın bu temel bölümünde kuramın esasları açıklanmıştır. İlk olarak kuramın tarihi süreçte ele alınışı, alanın önemli araştırmacıları, çalışmaları ve görüşler anlatılmıştır. Devamında dillerin akrabalığını belirleyen ölçütler alt başlıklar olarak verilmiş ve ayrıntılı bir biçimde açıklanmaya çalışılmıştır. Bu araştırmada dil akrabalığı konusunun ele alınmasında, Türkoloji alanında bu konu üzerine yapılan çalışmaların sınırlı olması rol oynamıştır. Altayistik alanında uygulamalı çalışmalar yapılabilmesi için yalnızca Türk dilleri değil, diğer Altay dilleri üzerinde de dil hakimiyetinin oldukça fazla olması gerekmektedir. Bu hakimiyetin sağlanabilmesi için de Türkoloji ve Altayistik alanlarında uzun zaman çalışmak gereklidir. Bütün bu nedenler bu çalışmada teorik bir yaklaşımın tercih edilme nedenidir. Kuramsal ve uygulamalı çalışmalar birbirini destekleyen çalışmalardır. Johanson’un (2002d) belirttiği gibi, “Ampirik ve teorik araştırmalar birbirinin tamamlayıcısıdır”. Teorik çalışmalar, alandan derlenen bilgilerin karşılaştırılmasını, teorik bir yöntemle ele alınmasını, verilerin işlenmesini ve bir sonuca bağlanmasını sağlar. “Genel ve karşılaştırmalı tipolojik ve genetik sorunlar üzerindeki çalışmalar için teorik çerçeve çok önemlidir” diyen Johanson’un belirttiği üzere, bu çalışmada da, Altayistik alanında var olan veriler, teorik bir çerçevede ele alınmıştır. 2.1. LİTERATÜR ÖZETİ Dilin yazıya dökülmesinden çok daha önce, insanoğlu skolastik bir bakış açısıyla, dilin ve yazının insanlara doğaüstü yollarla bahşedildiğini düşünmekteydi. Bu görüş, yalnızca belirli bir toplum veya dini öğretide değil, dünya üzerindeki birçok kültürde geçerliydi. Çin kültüründe, bir su kaplumbağası, sırtındaki çizgili şekillerde yazının sırrını taşıyarak imparatora   40     yazıyı öğretirken; Babillerde, yarı balık yarı insan olan bir deniz canavarı, insanlara yazıyı öğretmiştir. Hint kültüründe Vak, Mısır kültüründe ise Tot gibi tanrılar, insanlığa dili getirmiştir. Günümüzde toplumlar üzerinde etkisi devam etmekte olan büyük dinlerde de, benzer bir şekilde dil ve yazı bilgisi tanrısal nedenlere bağlanmaktadır. Beklenildiği üzere, dini bakış açısı dilin kökenini tanrısal nedenlere bağlamaktadır. Bu skolastik düşünce boyutundan felsefi düşünce düzlemine geçişle birlikte, dil olgusu üzerine bilimsel düzeyde ilk fikirler ortaya çıkmaya başlamıştır. Dünyada bilinen ilk dilbilgisi çalışmaları, Hindistan’da MÖ 800-150 yılları arasında kaydedilmiş olan Vedaları korumak amacıyla yapılmıştır. İlk dilbilgisi çalışması, MÖ 600-300 yılları arasında yazılmış olan Sanskritçe dilbilgisidir. Yani ilk dilbilgisi çalışmaları batıda değil, Hindistan’da başlamıştır. Batıda ilk dil çalışmalar