Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Alman Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Dilbilim Bilim Dalı TÜRKÇEDEKİ DİL DEĞİŞİMİ “FAUST” ÇEVİRİLERİ ÖRNEKLEMİNDE DİLBİLİMSEL BİR ARAŞTIRMA Şehnaz AKYOL Doktora Tezi Ankara, 2024 TÜRKÇEDEKİ DİL DEĞİŞİMİ “FAUST” ÇEVİRİLERİ ÖRNEKLEMİNDE DİLBİLİMSEL BİR ARAŞTIRMA Şehnaz AKYOL Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Alman Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Dilbilim Bilim Dalı Doktora Tezi Ankara, 2024 KABUL VE ONAY Şehnaz AKYOL tarafından hazırlanan “Türkçedeki Dil Değişimi Faust Çevirileri Örnekleminde Dilbilimsel Bir Araştırma” başlıklı bu çalışma, 17.12.2024 tarihinde yapılan savunma sınavı sonucunda başarılı bulunarak jürimiz tarafından Doktora Tezi olarak kabul edilmiştir. Prof. Dr. Dursun ZENGİN (Başkan) Prof. Dr. Musa Yaşar SAĞLAM (Danışman) Doç. Dr. Gülnaz KURT (Üye) Doç. Dr. Meltem EKTİ (Üye) Doç. Dr. Mutlu ER (Üye) Yukarıdaki imzaların adı geçen öğretim üyelerine ait olduğunu onaylarım. Prof. Dr. Uğur ÖMÜRGÖNÜLŞEN Enstitü Müdürü YAYIMLAMA VE FİKRİ MÜLKİYET HAKLARI BEYANI Enstitü tarafından onaylanan lisansüstü tezimin tamamını veya herhangi bir kısmını, basılı (kağıt) ve elektronik formatta arşivleme ve aşağıda verilen koşullarla kullanıma açma iznini Hacettepe Üniversitesine verdiğimi bildiririm. Bu izinle Üniversiteye verilen kullanım hakları dışındaki tüm fikri mülkiyet haklarım bende kalacak, tezimin tamamının ya da bir bölümünün gelecekteki çalışmalarda (makale, kitap, lisans ve patent vb.) kullanım hakları bana ait olacaktır. Tezin kendi orijinal çalışmam olduğunu, başkalarının haklarını ihlal etmediğimi ve tezimin tek yetkili sahibi olduğumu beyan ve taahhüt ederim. Tezimde yer alan telif hakkı bulunan ve sahiplerinden yazılı izin alınarak kullanılması zorunlu metinleri yazılı izin alınarak kullandığımı ve istenildiğinde suretlerini Üniversiteye teslim etmeyi taahhüt ederim. Yükseköğretim Kurulu tarafından yayınlanan “Lisansüstü Tezlerin Elektronik Ortamda Toplanması, Düzenlenmesi ve Erişime Açılmasına İlişkin Yönerge” kapsamında tezim aşağıda belirtilen koşullar haricince YÖK Ulusal Tez Merkezi / H.Ü. Kütüphaneleri Açık Erişim Sisteminde erişime açılır. o Enstitü / Fakülte yönetim kurulu kararı ile tezimin erişime açılması mezuniyet tarihimden itibaren 2 yıl ertelenmiştir. (1) o Enstitü / Fakülte yönetim kurulunun gerekçeli kararı ile tezimin erişime açılması mezuniyet tarihimden itibaren ….. ay ertelenmiştir. (2) o Tezimle ilgili gizlilik kararı verilmiştir. (3) ……/………/…… Şehnaz AKYOL “Lisansüstü Tezlerin Elektronik Ortamda Toplanması, Düzenlenmesi ve Erişime Açılmasına İlişkin Yönerge” (1) Madde 6. 1. Lisansüstü tezle ilgili patent başvurusu yapılması veya patent alma sürecinin devam etmesi durumunda, tez danışmanının önerisi ve enstitü anabilim dalının uygun görüşü üzerine enstitü veya fakülte yönetim kurulu iki yıl süre ile tezin erişime açılmasının ertelenmesine karar verebilir. (2) Madde 6. 2. Yeni teknik, materyal ve metotların kullanıldığı, henüz makaleye dönüşmemiş veya patent gibi yöntemlerle korunmamış ve internetten paylaşılması durumunda 3. şahıslara veya kurumlara haksız kazanç imkanı oluşturabilecek bilgi ve bulguları içeren tezler hakkında tez danışmanının önerisi ve enstitü anabilim dalının uygun görüşü üzerine enstitü veya fakülte yönetim kurulunun gerekçeli kararı ile altı ayı aşmamak üzere tezin erişime açılması engellenebilir. (3) Madde 7. 1. Ulusal çıkarları veya güvenliği ilgilendiren, emniyet, istihbarat, savunma ve güvenlik, sağlık vb. konulara ilişkin lisansüstü tezlerle ilgili gizlilik kararı, tezin yapıldığı kurum tarafından verilir *. Kurum ve kuruluşlarla yapılan işbirliği protokolü çerçevesinde hazırlanan lisansüstü tezlere ilişkin gizlilik kararı ise, ilgili kurum ve kuruluşun önerisi ile enstitü veya fakültenin uygun görüşü üzerine üniversite yönetim kurulu tarafından verilir. Gizlilik kararı verilen tezler Yükseköğretim Kuruluna bildirilir. Madde 7.2. Gizlilik kararı verilen tezler gizlilik süresince enstitü veya fakülte tarafından gizlilik kuralları çerçevesinde muhafaza edilir, gizlilik kararının kaldırılması halinde Tez Otomasyon Sistemine yüklenir. * Tez danışmanının önerisi ve enstitü anabilim dalının uygun görüşü üzerine enstitü veya fakülte yönetim kurulu tarafından karar verilir. ETİK BEYAN Bu çalışmadaki bütün bilgi ve belgeleri akademik kurallar çerçevesinde elde ettiğimi, görsel, işitsel ve yazılı tüm bilgi ve sonuçları bilimsel ahlak kurallarına uygun olarak sunduğumu, kullandığım verilerde herhangi bir tahrifat yapmadığımı, yararlandığım kaynaklara bilimsel normlara uygun olarak atıfta bulunduğumu, tezimin kaynak gösterilen durumlar dışında özgün olduğunu, Prof. Dr. Musa Yaşar SAĞLAM danışmanlığında tarafımdan üretildiğini ve Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tez Yazım Yönergesine göre yazıldığını beyan ederim. Şehnaz AKYOL iv TEŞEKKÜR Bu doktora tezinin tamamlanmasında bana rehberlik eden, bilimsel bakış açısı, bilgi ve tecrübesiyle tezime yön veren, her zaman büyük bir sabır ve özenle tezimle ilgilenerek bana yardımcı olan kıymetli danışman hocam Prof. Dr. Musa Yaşar Sağlam’a en derin şükranlarımı sunarım. Değerli görüş ve önerileriyle tezime katkıda bulunan tez izleme komitesi üyeleri Sayın Prof. Dr. Dursun Zengin’e, Sayın Prof. Dr. Erkan Zengin’e ve Sayın Doç. Dr. Mutlu Er’e teşekkürlerimi sunarım. Çalışma sürecinde değerli katkılarından dolayı Prof. Dr. Birsel Oruç Aslan’a ve Tuğba Tursun’a çok teşekkür ederim. Tez çalışma sürecinde her zaman yanımda olan en büyük motivasyon kaynağım sevgili anneme ve babama sonsuz teşekkürlerimi sunarım. Doktora sürecinin her aşamasında yanımda olan ve bana güç veren eşim Tuğrul’ a, oğullarım Ahmet Benan ve Ertuğrul Akyol’a teşekkür ederim. En derin teşekkürlerimi bu dünyadan ayrılan Kardeşim Mehmet’e borçluyum. Bu tezi yazarken içimde hep derin bir boşluk bıraksa da onun varlığını kalbimde her zaman hissettim ve birlikte yaşadığımız anılar ve paylaştığımız hayaller motivasyon kaynağım oldu. Sen her zaman kalbimde yaşayacaksın. v ÖZET AKYOL, Şehnaz. Türkçedeki Dil Değişimi “Faust” Çevirileri Örnekleminde Dilbilimsel Bir Araştırma, Doktora Tezi, Ankara, 2024. Bu çalışma, Johann Wolfgang von Goethe’nin 1808 yılında yazdığı Faust eserinin Türkçeye yapılan çevirilerinde zaman içinde gerçekleşen dil değişimini artzamanlı bir yaklaşımla incelemektedir. Çalışmada, Galip Bahtiyar’ın 1926’daki Osmanlı Türkçesiyle yaptığı ilk çeviriden günümüze kadar, sırasıyla 1960’ta Sadi Irmak, 1983’te Hasan İzzettin Dinamo ve 2011’de İclal Cankorel tarafından yapılan çeviriler incelenmiştir. Elde edilen bulgular, dil değişiminin fonolojik, biçimbilimsel, sözdizimsel, sözcüksel ve anlam düzeylerinde nasıl geliştiğini ve hangi alanlarda en çok değişimin görüldüğünü örneklerle ortaya koymaktadır. Çalışmanın sonuçları, dil değişiminin en fazla sözcüksel alanda yaşandığını, bu değişimin Arapça ve Farsça kökenli kelimelerin yerini Türkçe karşılıkların almasıyla gerçekleştiğini göstermektedir. Bu süreç, Türk Dil Devrimi’nin bir yansımasıdır. Sözcüksel değişimin ardından en çok fonolojik ve sözdizimsel değişimler dikkat çekerken, biçimbilimsel ve anlam değişimleri daha az gözlemlenmiştir. Bu bulgular, Türkçedeki dil değişiminin tarihsel sürecini anlamak için önemli bir kaynak sunmakta ve alanındaki çalışmalara katkı sağlaması beklenmektedir. Anahtar Sözcükler Faust, Goethe, Çeviri, Bahtiyar, Irmak, Dinamo, Cankorel vi ZUSAMMENFASSUNG AKYOL, Şehnaz. Der Sprachwandel im Türkischen eine Sprachwissenschaftliche Untersuchung am Beispiel der “Faustübersetzungen” im Türkischen, Inauguraldissertation, Ankara, 2024. Diese Studie untersucht den sprachlichen Wandel in den türkischen Übersetzungen von Johann Wolfgang von Goethes Werk Faust, das 1808 geschrieben wurde, aus einer diachronen Perspektive. In der Arbeit wurden Übersetzungen analysiert, die von Galip Bahtiyar im Jahr 1926 in Osmanischem Türkisch als erste Übersetzung bis hin zu den Übersetzungen von Sadi Irmak im Jahr 1960, Hasan İzzettin Dinamo im Jahr 1983 und İclal Cankorel im Jahr 2011 erstellt wurden. Die gewonnenen Ergebnisse zeigen anhand von Beispielen, wie sich der sprachliche Wandel auf phonetischer, morphologischer, syntaktischer, lexikalischer und semantischer Ebene entwickelt hat und in welchen Bereichen der Wandel am stärksten ausgeprägt ist. Die Ergebnisse der Studie zeigen, dass der sprachliche Wandel vor allem im lexikalischen Bereich stattgefunden hat, wobei der Wandel durch die Ersetzung von arabischen und persischen Lehnwörtern durch türkische Entsprechungen stattfand. Dieser Prozess ist eine Auswirkung der Türkischen Sprachreform. Nach den lexikalischen Veränderungen fallen insbesondere phonetische und syntaktische Veränderungen auf, während morphologische und semantische Änderungen weniger häufig zu beobachten sind. Diese Ergebnisse bieten eine wichtige Grundlage für das Verständnis des historischen Sprachwandels im Türkischen und sollen zur weiteren Forschung in diesem Bereich beitragen. Schlüsselwörter Faust, Goethe, Übersetzung, Bahtiyar, Irmak, Dinamo, Cankorel vii ABSTRACT AKYOL, Şehnaz. Language Change in Turkisch - A Linguistic Research At The Sample Of “Faust” Translations, PhD Thesis, Ankara, 2004. This study examines the linguistic changes in the Turkish translations of Johann Wolfgang von Goethe’s 1808 work Faust from a diachronic perspective. The study analyzed translations ranging from the first translation by Galip Bahtiyar in 1926, in Ottoman Turkish, to those by Sadi Irmak in 1960, Hasan İzzettin Dinamo in 1983, and İclal Cankorel in 2011. The findings illustrate, with examples, how linguistic change developed at phonological, morphological, syntactic, lexical, and semantic levels and in which areas the change was most prominent. The results of the study indicate that the most significant linguistic change occurred in the lexical domain, with the replacement of Arabic and Persian loanwords by Turkish equivalents. This process reflects the influence of the Turkish Language Reform. After lexical changes, phonological and syntactic changes are most noticeable, while morphological and semantic changes were less frequently observed. These findings provide an important resource for understanding the historical process of linguistic change in Turkish and are expected to contribute to further research in the field. Keywords Faust, Goethe, Translation, Bahtiyar, Irmak, Dinamo, Cankorel viii İÇİNDEKİLER KABUL VE ONAY ……………………………………………………………… i YAYIMLAMA VE FİKRİ MÜLKİYET HAKLARI BEYANI ….………………... ii ETİK BEYAN ……………………………………………………………………. iii TEŞEKKÜR ……………………………………………………………………... iv ÖZET …………………………………………………………………………….. v ZUSAMMENFASSUNG ……………………………………………………….. vi ABSTRACT ……………………………………………………………………... vii İÇİNDEKİLER …………………………………………………………………... viii KISALTMALAR DİZİNİ ………………………………………………………... xiii TABLOLAR DİZİNİ …………………………………………………………….. xiv ŞEKİLLER DİZİNİ ……………………………………………………………… xv GİRİŞ …………………………………………………………………………….. 1 1. BÖLÜM: EDEBİ ÇEVİRİ ……………..…………………………………….. 8 1.1. ÇEVİRİ SÜRECİ …………………………………………………… 8 1.2. EDEBİ ÇEVİRİYE GENEL BAKIŞ ………………………………. 10 1.3. EDEBİ ÇEVİRİNİN ÖZELLİKLERİ ……………………………… 12 1.4. EDEBİ ÇEVİRİ VE ÇEVİRMENİN ROLÜ ………………………. 13 1.5. ÇEVİRİNİN ANADİL ÜZERİNDEKİ ETKİSİ ……………………. 16 2. BÖLÜM: TÜRK DİL TARİHİ ..……………………………………………... 18 2.1. CUMHURİYET ÖNCESİ TÜRKÇE ……………………………… 18 2.2. CUMHURİYET DÖNEMİ VE SONRASI TÜRKÇE …………….. 20 ix 3. BÖLÜM: DİL DEĞİŞİMİ …………………………………………….……... 26 3.1. SESBİLİMSEL (FONOLOJİK) DEĞİŞİM ………………………. 33 3.2. BİÇİMBİLİMSEL (MORFOLOJİK) DEĞİŞİM …………………... 35 3.3. SÖZDİZİMSEL DEĞİŞİM ………………………………………… 37 3.4. SÖZCÜKSEL DEĞİŞİM ………………………………………….. 39 3.5. ANLAM DEĞİŞİMİ ………………………………………………… 41 3.5.1. Anlam Genişlemesi (Bedeutungserweiterung) ………. 42 3.5.2. Anlam Daralması (Bedeutungserverengung) ………… 44 3.5.3. Anlam Kayması (Bedeutungsverschiebung) …………. 45 3.5.4. Anlam Değişimlerinin Nedenleri ……………………….. 46 4. BÖLÜM: DİL DEĞİŞİM TEORİLERİ ...……………………………………. 50 4.1. “SOYAĞACI TEORİSİ” (STAMMBAUMTHEORIE) ………….. 50 4.2. “DALGA TEORİSİ” (WELLENTHEORIE) ……………………… 51 4.3. “AÇILIM TEORİSİ” (ENTFALTUNGSTHEORIE) ……………... 52 4.4. “YAKINSAMA TEORİSİ” (KONVERGENZTHEORIE) ……….. 52 4.5. “GÖRÜNMEYEN EL KURAMI” (THEORIE DER UNSICHTBAREN HAND)……………………………………... 52 5. BÖLÜM: YAZAR / JOHANN WOLFGANG VON GOETHE VE ESERİ . 54 5.1. JOHANN WOLFGANG VON GOETHE ………………………… 54 5.2. FAUST I …………………………………………………………….. 57 5.2.1. İthaf (Zueignung) ………………………………………… 60 5.2.2. Tiyatroda Ön Gösteri (Vorspiel auf dem Theater) …… 61 5.2.3. Gökte Ön Konuşma (Prolog im Himmel) ……………… 61 5.2.4. Gece (Nacht) …………………………………………….. 62 x 5.2.5. Şehrin Girişi (Vor dem Tor) …………………………….. 62 5.2.6. Çalışma Odası I (Studierzimmer I) ……………………. 63 5.2.7. Çalışma Odası II (Studierzimmer II) …………………... 63 5.2.8. Auerbach Meyhanesi (Auerbach Keller in Leipzig) ….. 63 5.2.9. Cadı Mutfağı (Hexenküche) ……………………………. 64 5.2.10. Sokak (Straβe) …………………………………………. 64 5.2.11. Akşam (Abend) ………………………………………… 64 5.2.12. Gezinti (Spaziergang) …………………………………. 65 5.2.13. Komşu Kadının evi (Die Nachbarin Haus) ………….. 65 5.2.14. Sokak II (Straβe II) …………………………………….. 65 5.2.15. Bahçe (Garten) ………………………………………… 65 5.2.16. Bahçede Bir Kulübe (Ein Gartenhäuschen) ………… 66 5.2.17. Orman ve Mağara (Wald und Höhle) ………………... 66 5.2.18. Grechen’in Odası (Gretchens Stube) ………………... 66 5.2.19. Marthe’nin Bahçesi (Marthes Garten) ……………….. 66 5.2.20. Çıkrık Başında (Am Brunnen) ………………………… 67 5.2.21.Kale İçi (Zwinger) ……………………………………….. 67 5.2.22. Gece (Nacht) …………………………………………… 67 5.2.23. Katedral (Dom) …………………………………………. 67 5.2.24. Walpurnis Gecesi (Walpurnis Nacht) ………………... 68 5.2.25. Walpurgis Gecesi Rüyası (Walpurgisnachtstraum oder Oberons und Titanias goldene Hochzeit) ……………… 68 5.2.26. Kasvetli Bir Gün Kırlar (Trüber Tag Feld) …………… 68 5.2.27. Gece Açık Alan (Nacht – Offenes Feld) …………….. 68 5.2.28. Zindan (Kerker) ………………………………………… 68 5.3. FAUST II ……………………………………………………………. 70 xi 5.3.1. 1. Perde …………………………………………………... 71 5.3.2. 2. Perde …………………………………………………... 71 5.3.3. 3. Perde …………………………………………………... 72 5.3.4. 4. Perde …………………………………………………... 72 5.3.5. 5. Perde …………………………………………………... 73 5.4. FAUST’DA RİTM VE ÖLÇÜ ……………………………………... 74 5.4.1. Madrigalvers (Çapraz Uyak) …………………………… 76 5.4.2. Knittelvers (Düz Uyak) ………………………………….. 78 5.4.3. Blankvers (Kafiyesiz Şiir) ……………………………….. 79 5.4.4. Freie Rhythmen (Serbest Ölçü) ……………………….. 81 5.4.5. Prosa (Nesir) …………………………………………….. 82 5.4.6. Strophische Formen: Margaretes Lieder ……………... 84 5.5. STURM UND DRANG, KLASİSİZM VE ROMANTİZM DÖNEMLERİNİN ETKİLERİ …………………………………………... 85 5.5.1. Sturm und Drang Döneminin Etkileri ………………….. 86 5.5.2. Klasik Dönemin Etkileri …………………………………. 86 5.5.3. Romantizmin Etkileri ……………………………………. 87 6. BÖLÜM: ESER ANALİZİ …………………………………………………. 88 6.1. FONOLOJİK (SESBİLİMSEL) DEĞİŞİM ………………………. 88 6.1.1. “ile” Edatının Yazılışı …………………………………… 89 6.1.2. “Y” Sesinin Daraltma Etkisi …………………………….. 96 6.1.3. Ünsüz Yumuşaması …………………………………….. 99 6.1.3.1 Yabancı Dilden Alıntı Kelimeler …………….. 99 6.1.3.2 Türkçe Kelimeler ……………………………… 109 xii 6.1.4. Ayrı Yazılan Bileşik Fiiller ………………………………. 113 6.1.5. Ünlü Daralması ………………………………………….. 115 6.1.6. Ünlü Düşmesi ……………………………………………. 117 6.1.7. Düzeltme İşareti …………………………………………. 119 6.1.8. Kesme İşareti ……………………………………………. 126 6.2. MORFOLOJİK (BİÇİMBİLİMSEL) DEĞİŞİM …………………... 134 6.3. SÖZDİZİMSEL DEĞİŞİM ………………………………………… 136 6.4. SÖZCÜKSEL DEĞİŞİM ………………………………………….. 154 6.5. ANLAM DEĞİŞİMİ ………………………………………………… 209 SONUÇ ………………………………………………………………………….. 212 KAYNAKÇA …………………………………………………………………….. 221 EK 1. ORİJİNALLİK RAPORU ……………………………………………….. 234 EK 2. ETİK KURUL / KOMİSYON İZNİ YA DA MUAFİYET FORMU ……. 236 xiii KISALTMALAR DİZİNİ Ar. : Arapça bkz. : bakınız EM : Erek Metin F. : Farsça Fr. : Fransızca ISBN : International Standard Book Number (Uluslararası Standart Kitap Numarası) KM : Kaynak Metin M.Ö. : Milattan Önce s. : sayfa TDK : Türk Dil Kurumu Tr. : Türkçe vb. : ve benzeri vs. : ve saire Y. : Yunanca xiv TABLOLAR DİZİNİ Tablo 1. Fonolojik Değişimle İlgili Örnekler …………………………………..129 Tablo 2. Bahtiyar Çevirisinde Yer Alan Arapça Sözcüklerin Yıllara Göre Değişimi ……………………………………………………………......155 Tablo 3. Bahtiyar Çevirisinde Yer Alan Farsça Sözcüklerin Yıllara Göre Değişimi ………………………………………………………………..172 Tablo 4. Bahtiyar Çevirisinde Yer Alan Arapça&Farsça Sözcüklerin Yıllara Göre Değişimi ……………………………………………………….. 174 Tablo 5. Bahtiyar Çevirisinde Yer Alan Farsça&Arapça Sözcüklerin Yıllara Göre Değişimi …………………………………………………………176 Tablo 6. Bahtiyar Çevirisinde Yer Alan Rumca Sözcüklerin Yıllara Göre Değişimi ………………………………………………….…………….178 xv ŞEKİLLER DİZİNİ Şekil 1. Dilbilimsel Düzlemde Soğan Modeli …………………….………….30 Şekil 2. Fonolojik Değişim ile İlgili Örneklerin Türlerine Göre Dağılımı ...128 Şekil 3. Bahtiyar (1926) Çevirisindeki Örnek Arapça Sözcüklerin Irmak (1960) Tarafından Arapça ve Farklı Kökenli Sözcüklerle Karşılanma Oranları ……...………………………………………...203 Şekil 4. Bahtiyar (1926) Çevirisindeki Örnek Arapça Sözcüklerin Dinamo (1983) Tarafından Arapça ve Farklı Kökenli Sözcüklerle Karşılanma Oranları ………...……………………………………...204 Şekil 5. Bahtiyar (1926) Çevirisindeki Örnek Arapça Sözcüklerin Cankorel (2011) Tarafından Arapça ve Farklı Kökenli Sözcüklerle Karşılanma Oranları ……….……………………………………….204 Şekil 6. Bahtiyar (1926) Çevirisindeki Örnek Arapça Sözcüklerin Irmak (1960), Dinamo (1983) ve Cankorel (2011) Tarafından Farklı Kökenli Sözcüklerle Karşılanma Oranları …………………..……205 Şekil 7. Bahtiyar (1926) Çevirisindeki Örnek Farsça Sözcüklerin Irmak (1960) Tarafından Farsça ve Farklı Kökenli Sözcüklerle Karşılanma Oranları…………………………………………………206 Şekil 8. Bahtiyar (1926) Çevirisindeki Örnek Farsça Sözcüklerin Dinamo (1983) Tarafından Farsça ve Farklı Kökenli Sözcüklerle Karşılanma Oranları ………………………………………………..207 Şekil 9. Bahtiyar (1926) Çevirisindeki Örnek Farsça Sözcüklerin Cankorel (2011) Tarafından Farsça ve Farklı Kökenli Sözcüklerle Karşılanma Oranları ………………………………………………..207 Şekil 10. Bahtiyar (1926) Çevirisindeki Örnek Farsça Sözcüklerin Irmak (1960), Dinamo (1983) ve Cankorel (2011) Tarafından Farklı Kökenli Sözcüklerle Karşılanma Oranları ……………………..…208 Şekil 11. Faust’un Türkçe Çevirilerinin Kronolojik Sıralaması ……………219 1 GİRİŞ Dil, bizi diğer canlı organizmalardan ayıran, insanlığın tanımlayıcı özelliklerinden biridir. Kültürel ilerlemede çok önemli bir rol oynar ve ulusal ve kişisel kimliğin temelini oluşturur. Dil çalışmaları alanındaki temel ilgi alanlarından biri de dil değişimi olgusudur. Teknoloji ve ilerlemenin hayatımızın her alanında kendini gösterdiği günümüzün küreselleşmiş dünyasında, iletişimsel hedeflerimize ulaşmak için kullandığımız dil, yüz yıl öncesine kıyasla önemli ölçüde evrim geçirmiştir. Dil değişimi olgusu ister günümüze ister geçmişe bakıyor olalım, sürekli ve yaygın bir olgudur. Bu nedenle, uzun yıllardır tarihsel dilbilim çalışmalarının odak noktası olmuştur. Nübling'in (2017, s. 13) belirttiği gibi, tüm doğal diller sürekli bir değişim halindedir. Keller ve Kirchbaum da tüm diller aktif kullanımdayken sürekli değişim geçirir diyerek bu iddiayı desteklemektedir. Değişimin hızlandığı ya da yavaşladığı dönemler olsa da, bir dilin durağan kalması mümkün değildir. Dilin tüm unsurları, dil değişiminin bir sonucu olarak değişime açıktır (Keller, Kirchbaum, 2003, s. 7-9). “Platon'dan Quintilian'a ve Rousseau'dan Kemal Pascha, Helmut Kohl ya da Prens Charles'a” kadar (Keller, 2004a, s. 3), tüm kültürel uluslarda dil her zaman değişim geçirmektedir. Bu değişimle birlikte, dilin gerilemekte olduğu, yabancı dillerden etkilendiği ve yanlış kullanıldığı yönündeki endişeler de sıklıkla dile getirilmektedir. Bu durum, gerçek dilin ilahi kökeninden uzaklaşmasının bir günah ve ceza olduğu görüşüne yol açmıştır. Aydınlanma döneminden bu yana, dilsel değişim ve dilsel çeşitliliğin insanlık tarihi bağlamında doğal bir olgu olduğu giderek daha fazla kabul görmektedir. Weinrich’e göre, diller, sürekli değişim geçiren karmaşık sosyal yapılardır. Makinelere benzemezler. Diller, insanlar tarafından tamamen bilinçli olarak planlanamazlar ve insandan tamamen bağımsız olarak kendi yasalarına göre 2 gelişemezler. Diller, insan eyleminin bir önkoşulu, bir aracı ve bir sonucudur (Schiewe, 2007 s.131-132). Dil değişimi olgusunu daha iyi anlayabilmek ve dil değişimine daha fazla ışık tutabilmek için dil ve değişim kavramlarını açıklamak gerekir. On dokuzuncu yüzyılda hâkim görüş, dilin bir organizma olduğu yönündeydi. Bu dönemin en önde gelen dilbilimcisi August Schleicher (1821-1868), dilin yalnızca insan iradesiyle belirlenemeyecek doğal bir varlık olduğunu ileri sürmüştür. Belirli yasalara uygun olarak ortaya çıkar, büyüme, olgunlaşma ve nihayetinde gerilemeyi içeren bir yaşam döngüsünden geçer. Dili doğal bir organizma ya da insan planlamasının bir sonucu olarak tanımlamak doğru değildir. Dil, insan kullanımının bir ürünüdür. Aynı durum dil değişimi için de geçerlidir. Konuşmacının rolünü dikkate almayan bir dil anlayışı, dilin özünü ve değişimlerini açıklamakta yetersiz kalır (Bechmann, 2016, s. 40). Dil, insan topluluklarının hayati bir unsurudur ve ulusal kimlik duygusu sağlar. Durağan bir varlık değil, kültürü etkileyen ve şekillendiren dinamik bir güçtür. Ünlü dilbilimci ve düşünür Wilhelm von Humboldt, dili salt bir iş ya da “ergon” olarak değil, bir etkinlik ya da “energia” olarak görmüştür. Humboldt'un dil kavramı, dili durağan bir varlıktan ziyade devam eden bir süreç olarak görmesi bakımından önceki teorilerden ayrılır. Dil bitmiş bir ürün değil, sürekli yenilenmeyi gerektiren ve sürekli gelişen bir faaliyettir. Doğan Aksan’ın da vurguladığı şekilde “dil, insanın dünya üzerinde sahip olduğu yeri ve değeri tanımlamada çok önemli bir rol oynayan karmaşık ve çok yönlü bir olgudur. Bu büyük etkisine rağmen dil, birçok sırrı henüz çözülememiş, büyük oranda keşfedilmemiş bir alan olmaya devam etmektedir”. “Dil, kullanıldığı toplumun dünya görüşünün, yaşam felsefesinin, geleneklerinin, inançlarının, bilim, sanat ve tekniği katkılarının bir yansımasıdır” (Aksan, 2015, s.11-13). Türk Dil Kurumu değişim kavramını “Bir zaman dilimi içindeki değişikliklerin bütünü, değişme” (Türkçe Sözlük, 1988, s.540-541) şeklinde tanımlamaktadır. Boretzky, değişimin bir nesnenin zaman içinde aynı kalmaması anlamına 3 geldiğini söyler. Bu durumda nesne farklı zamanlarda farklı özelliklere sahip olur (Berner, 2009, s.16). Yirminci yüzyıl, dilbilimde önemli ilerlemeler ve temel ilkelerin ortaya konmasıyla karakterize edilen önemli bir dönemin başlangıcına işaret eder. Bu alandaki gelişmelerin ve yargıların en önemli ismi Ferdinand de Saussure’dür. Onun “Genel Dilbilim Dersleri” başlıklı çalışmasında artzaman/artsürem (diachronie) ve eşzaman/eşsürem (synchronie) arasındaki ayrıma açıklık getirmiştir. “Dil hem artzamanlı hem de eşzamanlı bir olgudur”. Başka bir deyişle, “dil hem tarihsel hem de evrimsel süreçlere tabidir” (Vardar, 2001, 117). Bu bağlamda Vardar, dilin durağan yönünün eşzamanlı olarak tanımlanabileceğini, oysa değişimi ilgilendiren her şeyin artzamanlı olarak nitelendirilebileceğini ifade eder. Benzer şekilde, Helbig (1986, s.37) eşzamanlılığın bir dil durumuna, artzamanlılığın ise bir evrim aşamasına işaret ettiğini söyler. Bir başka deyişle eşzamanlılk dilin durağan yönleriyle ilgiliyken, artzamanlılık ise dilin evrimsel süreçlerini kapsar. Artzamanlı (diachronic) terimi dilin zaman içindeki değişimini tanımlamak için kullanılır. Bu aynı zamanda dil değişiminin tarihsel bir perspektiften incelenmesi olarak da bilinir. Buna karşılık eşzamanlı terimi ise, geçmişi hesaba katmadan belirli bir zamandaki bir dil durumunun analizini tanımlamak için kullanılır. Saussure, dildeki tüm artzamanlı değişimleri yönlendirenin söz olduğunu belirtmektedir (Vardar, 1999, s.29). Dil değişimi, doğal dillerin hangi koşullar ve sınırlandırmalar altında değiştiğini inceleyen tarihsel dilbilim konusudur. Dil değişimi insanlarla başlayan ve zamanla yayılan bir süreçtir. Bu durum insan iletişiminin kasıtsız, planlanmamış bir sonucudur. İnsan iletişiminin bir sonucu olarak, dil değişimi yaşayan tüm dillerde sürekli ve kaçınılmaz bir durumdur. Fakat bu değişim aniden değil, zaman içinde aşamalı olarak gerçekleşir. Bunun nedeni, toplumdaki bir değişimin dilsel sonuçlarının ancak uzun bir süre içinde kendini göstermesidir. Başka bir deyişle toplumdaki değişimlerin dili etkilemesinin zaman almasıdır. Bu 4 sebeple, dil değişiminin analizi dar bir zaman aralığıyla sınırlandırılmamalı, tarihi bir perspektiften artzamanlı olarak ele alınmalıdır. Bu çalışmada, Alman yazar Johann Wolfgang von Goethe’nin 1808 tarihli “Faust” başlıklı eserinin Türkçe çevirilerindeki dil değişimi artzamanlı bir bakış açısıyla incelenmiştir. Goethe, “Şiir ve Hakikat” adlı eserinde, dünya klasikleri içinde en üst sıralarda yer alan Faust’u “hayatının eseri” olarak tanımlamaktadır. Goethe’nin seksen iki yıllık tüm yaşamının, altmış yılına yayarak tamamladığı bu eser, manzum olarak yazılmış bir tragedyadır. Bu bağlamda Doğan Şerife, Musa Yaşar Sağlam ve Nihat Ülner (1994) “Geçmişten Günümüze Dek Yapılan Faust Çevirilerine Eleştirel Bir Bakış” başlıklı çalışmalarında bu tiyatro eserini “farklı ölçü ve birimlerden oluşan alışılmışın dışında şiirsel bir yapı olarak tanımlamakta ve bu yapının, sanki eserin karmaşık dokusu ile adeta yarış içinde olduğunu” vurgulamaktadır. Ayrıca Sağlam ve Gök (2017) “Faust” eserinin dünya klasikleri arasında önemli bir yere sahip olduğunu ve Goethe’nin edebi mirasının bir sentezi sayıldığını ifade etmektedir. “Faust I” (1808) ve “Faust II” (1832) adlı iki büyük bölümden oluşan eser, insan ve şeytan arasındaki iddiaları konu alan çok bilinen eski bir öyküye dayanmaktadır. Ulaşılabilen en eski Türkçe çevirisi 1926 yılında Galip Bahtiyar tarafından yapılan ve ilk olarak “Hayat” dergisinin ekinde yayımlanan eser (Sağlam ve Gök, 2017), daha sonra farklı yıllarda, Seniha Bedri Göknil (1935), Recai Bilgin (1941), Sadi Irmak (1960), Vasfi Mahir Kocatürk (1965), Hasan İzzettin Dinamo (1983), Nihat Ülner (1992), İsmet Zeki Eyüpoğlu (2001), Zeynep Güleç (2005), Celal Öner (2006) İclal Cankorel (2011), Mustafa Özdemir (2011), Seda Cingay (2012), Kazım Özdoğan (2013), Yadigâr Şahin (2014), Oğuz Özügül (2015) ve Genç Osman Yavaş (2016) tarafından da Türkçeye çevrilmiştir. Tarihsel dilbilimin temel görevi, dillerin nasıl ve neden değiştiğini açıklığa kavuşturmaktır. Fonolojik (sesbilimsel), morfolojik (biçimbilimsel), sentaktik (sözdizimsel), sözcüksel ve anlam değişimi düzeylerinde görülebilen dil değişimi 5 hem konuşma hem de yazı dilinde meydana gelebilmektedir. Ortaya çıkan bu değişiklikler konuşma dilinde oldukça kısa süreli olup fark edilmezken, yazı dilinde oldukça belirgindir. Bu nedenle bu çalışmada, yazı dilindeki dil değişimi incelenmiştir. Dilin hem artzamanlı hem de eş zamanlı bir olgu olduğu bilinmektedir. Artzamanlı terimi dilin zaman içinde nasıl değiştiğini tanımlamak için kullanılabilir, başka bir deyişle dilin zaman içindeki değişimiyle ilgili olduğu da söylenebilir. Bu durum yaşayan tüm diller için geçerlidir. Ancak bu değişim aniden gerçekleşmez, zaman içinde kademeli olarak değişir. Bu nedenle dil değişimine sadece zamanın belirli bir noktasında değil, daha uzun bir zaman diliminde bakılmalıdır. Bu itibarla, bu çalışma, Goethe’nin Faust eserinin farklı yıllarda farklı çevirmenler tarafından yapılan Türkçe çevirilerindeki dil değişimini kapsamaktadır. Çalışma, tarihsel süreçte Faust çevirilerindeki dil değişiminin hangi aşamalardan geçtiğini net bir şekilde ortaya koyabilmek adına bu değişimi yansıtabilecek farklı yıllarda seçilen dört Faust çevirisine dayanmaktadır. Çalışmada referans çeviri olarak incelenen kitap Harf Devriminden iki yıl önce 1926 yılında Galip Bahtiyar tarafından Almanca aslından Osmanlı Türkçesine aktarılan ve ulaşılabilen en eski çeviri olarak bilinen “Faust” adlı çeviridir. Faust çevirilerindeki dil değişiminin tarihsel süreçte nasıl gerçekleştiği, Bahitiyar çevirisi referans alınarak yapılan tahliller sonucu ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır. Çalışmada incelenen diğer çeviriler ise 1960 yılında Sadi Irmak, 1983 yılında Hasan İzzettin Dinamo ve 2011 yılında İclal Cankorel tarafından Türkçeye aktarılan “Faust” isimli çevirilerdir. Çalışmada, farklı yıllarda yapılan bu çevirilerde fonolojik, biçimbilimsel, sözdizimsel, sözcüksel ve anlam değişim düzeylerinde nasıl değişiklikler olduğu belirli bir sınıflandırma dahilinde somut örnekler verilerek ortaya koyulmaya çalışılmıştır. Çalışmada referans erek metin olarak incelenen kitap, Galip Bahtiyar (1926) çevirisinin, Prof. Dr. Musa Yaşar Sağlam ve Dr. Ömer Gök tarafından çeviri yazı 6 yoluyla bugünkü alfabemize aktarılarak, başka bir deyişle latinize edilerek 2017 yılında Darüttıba Yayınevi tarafından 1.baskı olarak yayımlanan kitabıdır. Kitabın girişinde edebi çeviri ve edebi çevirinin önemine, eserin içeriğine, yazarın hayatına yer verilmiş ve eserin Türkçeye hangi çevirmenler tarafından aktarıldığı bilgisi paylaşılmıştır. İki bölümün (Faust I ve Faust II) bir arada yer aldığı kitap 345 sayfadan oluşmaktadır. Erek metin olarak incelenen ikinci kitap “Faust” adıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin 17.Başbakanı Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak tarafından yapılan çeviridir. Kitabın künyesinde 1960 yılında Ahmet Said Matbaası tarafından yayımlandığını gösteren kaşe yer almaktadır. İki bölümün bir arada yer aldığı kitap 352 sayfadan oluşmaktadır. Kitabın girişinde, Goethe ve Faust üzerine düşünceler başlığı altında, Goethe’nin şahsiyeti, sanatı, dünya görüşü, Goethe ve zamanımız ve Faust’a dair ayrıntılı bilgilere yer verilmiştir. Almanca, Fransızca ve Arapça bilen Sadi Irmak’ın bu çevirisi dilimize nesir halinde aktarılmıştır. Erek metin olarak incelenen üçüncü kitap Hasan İzzettin Dinamo tarafından “Faust” adıyla Türkçeye çevrilen ve 1983 yılında Yazko Yayınevi tarafından yayımlanan çeviridir. İki bölümün bir arada yer aldığı kitap 426 sayfadan oluşmaktadır. Dinamo, kitapta “Faust üzerine düşünceler” başlığı altında bir bölüm yazmış ve eseri şiir dilinde aktarmıştır. Çalışmada erek metin olarak incelenen dördüncü ve son kitap İclal Cankorel tarafından “Faust” adıyla Türkçeye aktarılan ve Aralık 2011’de Doğu Batı Yayınevi tarafından 1. baskı olarak yayımlanan çeviridir (ISBN:978-975-8717- 77-4/ Sertifika No: 15036). Almanca aslından çevrilen kitap 575 sayfadır. Kitapta Johann Wolfgang von Goethe’nin ve çevirmenin özgeçmişine yer verilmiştir. Ayrıca kitapta önsöz yer almakta olup yazar ve eseri yorumlamaya yardımcı olacak bilgiler yer almaktadır. 7 Çalışmada kaynak metin olarak kullanılan orijinal Almanca “Faust” kitabı, Erich Trunz tarafından düzenlenerek C. H. Beck yayınevi tarafından 1996 yılında 16.baskı olarak yayımlanan ISBN 3 406-45214 0 numaralı kitaptır. Çalışmada özetle, dil değişim literatürü incelenerek dil değişimi, dil değişiminin kapsadığı alanlar ya da alt sistemleri tüm yönleriyle anlaşılmaya çalışılmıştır. Bu bilgiler doğrultusunda Faust eserinin Almanca orijinali ile seçilen dört Türkçe çevirisi detaylı bir şekilde incelenerek, Faust çevirilerinin referans çeviri olan Bahtiyar (1926) çevirisinden hareketle tarihsel süreçte fonolojik (sesbilimsel), morfolojik (biçimbilimsel), sentaktik (sözdizimsel), sözcüksel ve anlam değişimi düzeyinde nasıl değiştiği somut örneklerle ortaya koyulmaya çalışılmıştır. 8 1. BÖLÜM EDEBİ ÇEVİRİ 1.1. ÇEVİRİ SÜRECİ Dil, insanların düşüncelerini, duygularını, algılarını ve isteklerini, kendilerini ifade edebilecekleri ve birbirleriyle iletişim kurabilecekleri bir forma dönüştürdükleri en önemli araçtır. Dil olmaksızın iletişim mümkün olmayacağı gibi, onun kaybı da varlığımızı ortadan kaldıracaktır. İnsanlar her zaman dillerin gelişmesiyle birlikte fikirlerini yaymak ve farklı kültürlerden fikir almak istemiş, zamanla bu fikir alışverişinde çevirinin yeri önem kazanmış ve çevirinin önemi arttıkça çevirmen ön plana çıkmıştır. Çeviri ve çeviri düşüncesinin başlangıcının, ilk olarak Mezopotamya (Sümerler, Asurlular, Babilliler) ve Mısır'da ortaya çıktığı ancak bu erken tarihsel evreye ait daha geniş anlamda teorik kayıtların olmadığı belirtilir. Sadece M.Ö. 3. yüzyılda Mezopotamya'da kelimesi kelimesine çeviri yapıldığına dair kanıtlar vardır (Vermeer, 2000, s.88). Küresel dünyamızda iletişim önemli bir yere sahiptir ve bu bağlamda çeviri değişen toplumlar ve kültürlerle birlikte zaman içinde çeşitli tanımlara sahip olmuştur. Koller “Einführung in die Übersetzungswissenschaft” kitabında çeviri terimini, bir metni kaynak dilden (Ausgangsprache) erek bir dile (Zielsprache) dönüşme süreci olarak tanımlar. Koller’e göre çeviri ürünü belirli eşdeğerlik gerekliliklerini yerine getirmelidir. (2004, s. 80). Çeviri teriminin, kaynak ve erek diller aynı dilin tarihsel dil aşamaları olduğunda da kullanıldığı vurgulanır. Örneğin Orta Yüksek Almanca / Eski yüksek Almanca ve Modern Yüksek Almanca. Bu örneği Türk dilinde, Osmanlıca / Cumhuriyet öncesi Türkçe / Cumhuriyetten sonra Türkçe şeklinde söyleyebiliriz. Son olarak, çeviri terimi aynı dil seviyesi içinde yeniden ifade etme veya açımlama yaparken 9 de kullanılır; örneğin, bir metnin resmi Türkçeden günlük dile çevrilmesi gibi. Türk Dil Kurumuna göre çeviri kavramı, “1. Bir dilden başka bir dile aktarma, çevirme; tercüme, 2. Bir dilden başka bir dile çevrilmiş yazı veya kitap; tercüme” anlamlarına gelmektedir (bkz. TDK Sözlük). Bilim insanlarının çevirinin doğasına ilişkin görüşleri bazı açılardan farklılık gösterebilir ancak her zaman ortak bir temele sahiptir. Bu durum aşağıdaki tanımlardan açıkça görülebilir. “En genel biçimiyle çeviri, bir içeriğin belirli bir dilsel ifade biçimine (kaynak dil) bağlı olan ve belirli koşullar altında iletilmeye değer görülen yönlerinin başka bir dilsel ifade biçimi (erek dil) kullanılarak çoğaltılmasıdır” (Albrecht, 1990, s.26). E.A. Nida/C.R. Taber, çevirinin dil ve metinle ilgili yönünü vurgular ve çevirinin kaynak dildeki ifadenin erek dilde ilk önce anlam, ikincisi üslup yönünden “en yakın eşdeğerini” yaratmak anlamına geldiğini savunur. Bir çevirinin, kaynak dildeki ifadeyi hedef dilde hem anlamı hem de üslubu mümkün olduğunca doğru bir biçimde aktararak yeniden üretmesi anlamına gelmektedir. Çeviribilim literatüründe muhtemelen en çok alıntılanan bu tanım, çevirinin iki yönlü olduğunu vurgulamaktadır (1969, s.12). Wills bir adım daha ileri giderek çeviri tanımında iki ana aşamanın altını çizer ve çeviriyi bir kaynak metinden (Ausgangtext) mümkün olduğunca eşdeğer bir erek metne (Zieltext) götüren ve kaynak metnin içeriğinin ve üslubunun anlaşılmasını öngören bir “metin işleme ve metni söze dökme süreci” olarak tanımlar. Bu nedenle çeviri süreci iki ana aşamaya ayrılabilir: Çevirmenin kaynak dildeki metni anlam ve üslup açısından analiz ettiği anlama aşaması ve çevirmenin içerik ve üslup açısından analiz ettiği kaynak dildeki metni “iletişimsel eşdeğerlilik unsurlarını en iyi şekilde göz önünde bulundurarak” yeniden ürettiği dilsel yapılandırma aşaması (Koller, 2004, s.92). Bu tür tanımlar, çeviride rol oynayan çeşitli faktörleri vurgulamaktadır: Kaynak dil (Ausgangsprache), erek dil (Zielsprache), içerik (anlam), üslup, alıcı, vb. 10 Güttinger’in “Zielsprache - Theorie und Technik des Übersetzens” kitabında çevirinin bir değişim olduğu ifade edilir (bkz. Güttinger, 1963, s.15). Son olarak her çevirinin niyeti kaynak metni olası bir hedef kitle için erişilebilir kılma niyetine sahiptir. Schleiermacher’in ünlü ifadesinde belirttiği gibi, her çevirinin sosyolojik bir bileşeni vardır; buna göre çevirmen ya yazarı mümkün olduğunda yalnız bırakır ve okuru ona doğru hareket ettirir ya da tersine okuru mümkün olduğunda yalnız bırakır ve yazarı ona doğru hareket ettirir. 1.2. EDEBİ ÇEVİRİYE GENEL BAKIŞ Bir çeviri türü olarak ele alındığında edebi çeviri, “edebi” olarak nitelendirilen metinlerin bir dilden diğerine aktarılması olarak tanımlanabilir. Toury, bunlar arasında sanatsal, dini ve felsefi metinleri saymaktadır. Stolze’ye göre edebi metinler, yaratıcı tasarımlarıyla, yani ritim, ses, yaratıcı biçimler, metaforlar gibi unsurları içeren belirli üslup özellikleriyle diğer metin türlerinden ayrılır (Schiedges, 2008, s. 278). Zengin, edebi eserlerin kendine has özellikleri nedeniyle (yani dil ve üslup) edebi çevirinin salt çeviri eyleminin sınırlarını aşarak yaratıcı bir eylem haline geldiğini, başka bir deyişle estetik işlevlerinin söz konusu olduğunu ve bunun da onu bir tür sanat haline getirdiğini ifade eder (2016, s. 71-72). Akay ise, edebi çevirinin yalnızca bir dilden diğerine aktarma amacına indirgenemeyeceğini, başka yönlerin de dikkate alınması gerektiğini, özellikle estetik yönüne vurgu yapar (2002, s. 27). Duygular, düşünceler, kültürel özellikler ve hepsinden önemlisi, dilin arka planında yer alan yazarın niyeti, çeviride en az metnin dilsel özellikleri kadar önemlidir. Kaynak metnin etkisini ve yazarın niyetini korumak kolay bir şey değildir, başka bir deyişle çevirmenin kendi yorumunu orijinal metnin niyetiyle dengelemesi çoğu zaman zordur, bu nedenle edebi çeviri kaynak metnin yorumlanması ile çevirmenin kendi dil anlayışı arasında gidip gelen bireysel bir başarı olarak 11 tanımlanabilir. Bu bağlamda Apel ve Kopetzki “edebiyat çevirisi” kavramının bir edebi eserin yorumunu çevirmek anlamına geldiğini vurgular (2003, s.42-44). Bu tanımdan edebi çevirinin bir eserin sadece yeniden üretimi olarak algılanamayacağı anlaşılabilir. Çünkü edebi çevirmen öncelikle kaynak metne ilişkin yorumunu geliştirir, bunu erek bir dile aktarır ve böylece kendi eserini de yaratmış olur. Tarabya Ödüllü Çevirmen Gerhard Meier edebi çeviri üzerine düşüncelerini 2011 yılında verdiği bir röportajda anlatmaktadır. Ona göre edebi bir çeviri “orijinalinden bağımsız olarak” değerlendirilebilir. Çevirmenin orijinal metnin dilbilgisi ve gramer yapılarından sıyrılarak metnin aslına uygunluğuna yaklaşmaya çalışmasının önemli olduğunun altını çizer. Hatta pek çok edebi eserde, kaynak metnin dilbilgisel yapılarından ne kadar uzaklaşılırsa, metne sadakate o kadar yaklaşılır ve dolayısıyla çevirmenin sahip olduğu bu özgürlük aslında bir özgürlük değil, bir zorunluluktur şeklinde ifade eder (Gülmüş, 2021, s.71-72). Dilsel çalışmaların yanı sıra edebi çeviri daha geniş anlamda kültürel çalışma olarak da görülebilir. Bu bağlamda bir ulusun edebiyatını, o ulusun kültürel özelliklerini, kültürel tarihini, dünya görüşünü, yaşam biçimini, geleneklerini, göreneklerini hedef kitleye tanıtmak, bilinir kılmak ve böylece yabancı olanı hedef kitleyle bir araya getirerek kültür arası iletişimi sağlamak düşünülebilir. Edebi çeviri kültürlerarası bir aktarım, yani farklı kültürler arasında bir iletişim aracı olarak tanımlanabilir (Koller 2004, s.112). Nida’ya göre (1945) diller temelde kültürün parçasıdır ve dil sistematik olarak organize edilmiş semboller kümesidir (Prunč, 2002, s.105). Aytaç “Edebiyat Yazıları” adlı kitabında, başka ulusların kültürel mirasının aktarıldığı edebi çevirinin ne kadar önemli olduğunu belirtir. Kültürlerarası bir iletişim aracı olan edebi çeviri sayesinde başka ulusların edebiyatlarının, 12 kültürel mirasının, edebiyat alanında kullanılan yeniliklerin, tekniklerin ve yöntemlerin öğrenilebileceğini vurgular (1990, s. 125). Wolfgang Pöckl (2024, 370) edebi çeviriyi yabancı dildeki edebiyatın okuyuculara yaklaştırıldığı bir edebiyat aracılığı olarak tanımlar. Bu anlamda edebiyat çevirmeni, okurlar ile diğer edebiyatlar ve dolayısıyla kültürler arasında çeviri yoluyla sınır ötesi temas kurduğu için bir edebiyat aracısı olarak tanımlanabilir. 1.3. EDEBİ ÇEVİRİNİN ÖZELLİKLERİ Edebi çevirinin özelliklerini açıklayabilmek için, edebi ve edebi olmayan metinlerin çevirisi arasında bir ayrım yapılması faydalı olacaktır. Zengin, edebi çevirilerde “sözcüklerin, deyimlerin, kalıp ifadelerin, atasözlerinin, söz sanatlarının” önemli olduğunu ve belli bir amaç için kullanıldığını ifade eder. Bu bağlamda edebi eserlerin estetik yönlü eserler olduğunu ve estetik işlevlerinin söz konusunu olduğunu vurgular (2016, s. 72). Edebi olmayan metinlerin çevirisi nispeten sorunsuz kabul edilir, çünkü edebi olmayan metinlerde metnin anlamı ya da içeriği ön planda; metinlerin biçimsel özellikleri ikinci planda yer almaktadır. Edebi çeviri ise “ne”’nin yanı sıra “nasıl”ın yani kaynak metnin kendine özgü dilsel biçiminin de erek metne aktarılmasının ya da en azından yansıtılmasının önemli olduğunu, bu bağlamda anlatma biçimi diğer bir deyişle “dil ve üslup” açısından etki yaratması gerektiğine işaret eder (2016, s.71). Edebi çeviri uzmanlık çevirisinden tamamen farklı bir niteliğe sahiptir. Günlük kullanıma yönelik metinlerde mesajın doğru bir şekilde iletilip iletilmediğini belirlemek daha kolaydır. Bu tür çevirilerde karşılaşılan sorun öncelikle sözcüksel niteliktedir. Teknik ve bilimsel metinlerde amaç, çevirinin orijinal metne mümkün olduğunca yakın olması ve herhangi bir yanlış yorumlama 13 olasılığının bulunmamasıdır. Bunun en iyi örneğini kullanım kılavuzlarında görebiliriz. Jiry Levy edebi çeviriyi, yeniden üretim ile yaratıcı sanat arasında yer alan bir tür olarak görür (Prunĉ, 2002, s.218). Ona göre edebi çeviri, yeniden üretim ile yaratıcı sanat arasındaki geçiş alanında yer alır. İster düzyazı ister manzum olsun, dilsel sanatın tüm edebi eserlerinde üç unsur (içerik, üslup, dil) etkileşim halindedir. Levy bu süreci metni anlama, metni yorumlama ve kaynak metnin dilinin erek metin diliyle yer değiştirmesi şeklinde ifade eder. İyi bir çevirmen, kaynak dildeki bu unsurları tanıma, değerlendirme ve hedef dilde bunların değerini en üst düzeye çıkarma yeteneğine sahiptir (Patzschke, 2001, s.100). Koller’e göre, edebi eserlerin çevirisi söz konusu olduğunda sözcüklerin birincil anlamlarının yanı sıra, atasözleri, deyimsel ifadeler, kelime oyunları, metaforlar gibi ikincil anlamlar da söz konusudur. Bu nedenle edebi eserler, estetiği olan sanatsal eserler olarak adlandırılır. Zengin (s.81), edebi eserde “dilin sanatsal yani şiirsel işlevlerinin” önemli olduğunu, sözcüklerin sözlükteki ilk anlamlarının yanı sıra ikincil anlamları, çağrışımsal anlamları ve deyimsel anlamlarının estetik duygular uyandırdığının altını çizerek bu düşünceyi desteklemektedir. 1.4. EDEBİ ÇEVİRİ VE ÇEVİRMENİN ROLÜ Farklı dillere sahip insanların birbirleriyle ilişki kurdukları ve kurmaya devam ettikleri her yerde, önce sözlü sonra yazılı iletişimde aracılık etmek ve iletişim kurmak için tercümanlara ve çevirmenlere ihtiyaç duyulmuştur. Hepimizin bildiği gibi, aynı metnin farklı çevirmenler tarafından yapılan çevirileri her zaman farklı olur. Çeviriler farklıdır çünkü çevirmenlerin dili kullanımı ve üslupları birbirlerinden farklıdır. Güttinger’in belittiği üzere bir zamanlar yetmiş çevirmenin İncil’i Yunancaya çevirmek için yetmiş ayrı hücreye kapatıldığı ve birbirinden bağımsız olarak aynı ifadelerle yetmiş çeviri ürettikleri söylenir. Güttinger, çeviriyi bir metinle ilişki kurmak ve bu ilişkinin sonucunu artık eser 14 değil, eserin belli bir bakış açısıyla yorumlanması olarak değerlendirir (Güttinger, 1963, s. 55). Bir sanat eseri okuyucuya ulaşma yolunda çeşitli aşamalardan geçer. Bu estetik nesne ve yaratıcı sürecin inşasında çevirmen önemli rol oynamaktadır (Prunĉ, 2002, s.216). Bu noktada çevirmenin yaratıcılığı ve uzmanlığı ön plandadır. Çevirmen çevireceği eserin öncelikle okuru olarak ilgili metni okur, daha sonra ise yazar konumunda bireysel olarak alımladığını aktarır. Bu süreç çevirmenin bilgi birikimi, dili kullanım becerisi, erek dile hakim olma durumu gibi konular bakımından önemlidir. Levy (1969) “Die literarische Übersetzung” adlı kitabında, “çevirmenin yaratıcı faaliyeti dilbilimsel alanla sınırlıdır. … Yaratıcı etkinliği dilsel dönüşümle sınırlı olduğu için, çevirmen bağımsızlığını ve yaratıcı yeteneklerini en azından bu alanda kanıtlamaya çalışır ve bunu yaparken kolayca kendi kendine yeten bir virtüözlüğe düşer, gerekli olmadığı halde yeni sözcükler yaratır ve eski sözcükleri sebepsiz yere yeniden şekillendirir" şeklinde ifade eder (Koller, 2004, s.82). Bu bağlamda çevirinin yaratıcı bir faaliyet olduğu, ancak bu faaliyetin dil ile sınırlı olduğu söylenebilir. Zengin, iyi bir edebiyat çevirmeninin “her şeyden önce hem kendi dilini hem de çeviri yaptığı dili iyi bilmesi ve hâkim olması, aynı zamanda dili çok iyi derecede kullanabilme yetisine sahip” olması gerektiğini ifade eder ki erek dil okuyucusuna orijinal eserle aynı zevki ve anlaşılırlığı sunan yeni bir metni sanatsal olarak üretebilsin (s.96). Bir çevirmennin, her iki dile hakim olmanın dışında, “sosyal, kültürel, tarihsel vs. alanlara ilişkin bilgisi, aldığı eğitim, biyolojik, sosyolojik, psikolojik ve fizyolojik özellikleri, çeviri yaptığı alanla ilgili bilgisi, edebi yönü, eserin özellikleri, dönemi ve yazarı ile ilgili bilgisi, çeviriye başlamadan önce hazırlık yapıp yapmaması, çeviri yaptığı alanda olup bitenleri takip edip etmemesi ve kendini yenileyip yenilememesi, çeviride kullandığı yöntem, teknik ve stratejiler, çeviriye ayırdığı 15 zaman, çeviride kullandığı araç ve gereçler ya da onları kullanıp kullanmaması, çevirinin kapsamı, çevirinin amacı,……. çeviri konusundaki deneyimi gibi özellikler çeviriyi dolaylı ya da doğrudan etkilemektedir” (s.133-134). Bu noktada çevirmenin dilsel göstergeleri yalnızca biçimsel, anlamsal ve biçemsel yönleriyle aktarmakla yetinmeyip, bunların ardındaki kültürü de aktarması gerektiğinden bahsedilebilir. Özyer, çevirmenin kaynak dilin kültürünü, dünya görüşünü, yazarın dilsel özelliklerini ve yazarın diğer eserlerini, üslubunu, eserin hangi yılda yazıldığını ve ülkenin hangi ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmelerden geçtiğini de bilmesi gerektiğini ifade eder. Ancak o zaman çevirmen edebi metni doğru anlayabilir ve ona göre yorumlayabilir. Bu nedenle çevirmenin bilinçli bir kültürel yetkinliğe sahip olması gerekir (Seymen, 2010, s.52). Koller’e göre çeviri geniş anlamda - her zaman kültürel bir iş, dar anlamda ise dilsel bir iştir. Dolayısıyla çevirmenin görevi hem diller arasında hem de kültürler arasında aracılık yapmaktır. Bir başka deyişle iki açıdan görülmesi gereken yani kültürel ve dil temas yönüyle, iletişimsel bir meydan okumadır (2004, s. 59). Heine’ye göre “Nasıl ki duyular dünyasında herkes belli bir nesneyi farklı bir şekilde görüyorsa, herkes belli bir kitapta da diğerinden farklı şey görür” (Güttinger, 1963, s. 224). Çeviri işi kaynak dildeki sözcüklerin erek dilde birebir aktarılma işleminden çok daha fazlasıdır. Bu noktada çevirmen önemli bir rol oynamaktadır. Konuyla ilgili olarak Heine bir gramer kitabını okuyan ve bir sözlük satın alan herkesin kelimelerin anlamını, fiziksel anlamını aktarabileceğini fakat herkesin eserin ruhunu tercüme edemeyeceğini (Güttinger, 1963, s. 224) ifade eder. Çevirmenin benzer etkiyi yaratabilmesi de ancak onun alanında uzman bir çevirmen olması ile mümkündür. Edebi eser çevirilerinde kaynak metnin üslubunun yansıtılmasının yanı sıra erek kültürde benzer bir etki yaratması da beklenmektedir. 16 1.5. ÇEVİRİNİN ANADİL ÜZERİNDEKİ ETKİSİ Dil ve kültürün birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğu gerçeğiyle, insanoğlunun geçmişten geleceğe uzanan yolda farklı sanatları tanıma ve kültür mirasından pay alma çeviri etkinliğini her daim canlı tutmuştur. Çevirinin salt diller ve kültürler arasında iletişim sağlamadığı aynı zamanda ‘düşünsel ve sanatsal’ gelişmelere fayda sağladığı bir gerçektir (Yücel, 2006, s.224). Bu nedenle toplumların düşünsel gelişme ve açılım dönemlerinde çeviriye büyük önem verilmiştir. 1940’lı yıllarda büyük devlet adamı İsmet İnönü’nün çevirilere yazdığı önsöz şöyledir. “Edebiyatımızda, sanatlarımızda ve fikirlerimizde istediğimiz yüksekliği ve genişliği bol yardımcı vasıtalar içinde yetişmiş olanlardan beklemek tabii yoldur. Bu sebeple tercüme külliyatının kültürümüze büyük hizmetler yapacağına inanıyoruz” (Kocaman, 1994, s.42). Gerçekten, “Çeviri süreci yoluyla kişi kendi dilini daha derinden kavrar. Yabancı dilin sözcükleriyle etkileşim kişinin anadilini geliştirir. Kaynak dildeki kimi eğretilemelere eşdeğer bulmak için çevirmen… olağan olarak genel kullanımın bir parçası olmayan sözcükler bulmak zorunda kalabilir. Böylece çeviri ile uğraşan yazarlar kendi dillerini varsıllaştırırlar. Öyleyse daha geniş bir bağlamda… başka kültürlerden yazarları çevirmek bir yazının aşırı ulusçu ve taşralı olmasını önler” (S.ve Biguenet 1992, s.8; Aktaran: Kocaman, 1994, s.42). Yazarlar, yayıncılar, eleştirmenler ve çevirmenlerin kendileri, bir çevirmenin yabancı dil bilgisinden başka bir şeye gereksinim duymadığına dair yaygın görüşün tam tersi, sahip olması gereken ilk ve en önemli şeyin çeviri yaptığı dili yani anadili iyi bilmek olduğu konusunda hemfikirdir. Bu durum, iki dilden hangisini çevirebilmenin daha önemli olduğunu yeterince açık bir şekilde ortaya koymaktadır. 17 Bir insanın gördüğü zaman öğrendiği kelime sayısı, konuşurken ya da yazarken kendi isteğiyle kullandığı kelime sayısından her zaman daha fazladır. Kaynak dilde mutlaka geniş kelime dağarcığına ihtiyacınız yoktur, o dil hakkında pasif bilgi yeterlidir, öte yandan erek dilde, yani ana dilde geniş aktif kelime dağarcığına ihtiyaç vardır. Bu nedenle asıl becerinin nerede rol oynadığı, hangi dilin daha önemli olduğu konusu aşikardır. Ana dildir, erek dildir (Güttinger, 1963, s.218). Bundan yüzyıl kadar önce Türkiye’de etkin olan yabancı dil Fransızca, ikinci sırada Almanca, daha sonra ise İngilizce yer almaktaydı. Küreselleşen dünyada ekonomik, siyasal alanda güçlü olan kültürlerin dilleri başka dilleri etkilemektedir. Buna yol açan sadece dilsel ve kültürel etkenler değil, ekonomik ve politik nedenlerdir. Sözgelimi batılılaşmanın başladığı Tanzimat döneminde çeviri faaliyetleri hız kazanmış, Türk toplumu Fransızcanın etkisinde kalmış ve birçok eser Fransızca’dan Türkçe’ye çevrilmiştir. Günümüzde ise ABD’nin birçok alanda söz sahibi olmasından dolayı diğer dillerde olduğu gibi İngilizce Türkçe’yi de etkilemektedir. Dolayısıyla toplumun içinde bulunduğu sosyo- kültürel koşullar çeviriye yön vermesi, ana dile çevrilecek eserlerin niteliği ve sayısının bu doğrultuda değiştiği görüşü ifade edilmektedir (Yücel, 2006, s.232). Bu çerçevede Yücel, Sağlam’ın “Zur Rezeption der deutschen Literatur in der Türkei” (2002, s.289-296) adlı çalışmasında toplumun içinde bulunduğu bunalımlı dönemlerin edebiyat eserlerine ve yazarlarına olan ilgiyle bağlantılı olduğu görüşüne yer vermiş ve bu ilginin anadil üzerinde birtakım değişikliklere yol açtığını vurgulamıştır (s.232). 18 2. BÖLÜM TÜRK DİL TARİHİ 2.1. CUMHURİYET ÖNCESİ TÜRKÇE Yeryüzünde her şeyin değişime tabi olduğu gerçeği bilinmektedir. “Evrende değişmeyen biricik şey, her şeyin değişmekte olduğu gerçeğidir” (Başkan, 2006, s.96). Doğadaki canlı ve cansız varlıklar ve doğanın kendisi, yaşam tarzı, anlayışlar vb. değişmektedir. Teknoloji ve ilerlemenin hayatımızın her alanında kendini hissettirdiği dünyamızda, iletişimsel amaçlarımıza ulaşmamızı sağlayan dil de bu kurala uymaktadır. Türkler, X. yüzyılda İslam medeniyetine girmeden önce çeşitli uygarlıklarla hem düşünsel hem kültürel hem de edebi alanda etkileşim içinde olmuşlardır. Türkler farklı medeniyetlerin dillerinden birçok sözcüğü kendi dillerine uyarlamış ve kendi lehçe ve sesletimlerine uydurmuşlardır (Öksüz, 2004, s.1). İslamiyet’in X. yüzyıldan itibaren Türkler arasında yayılmasıyla Türk dili önemli ölçüde Arapça ve Farsçanın etkisinde kalmıştır. Bu durum Türkçenin ilk sözlüğü Divanü- Lûgat- it Türk’ün Arap dilinde yazılmasıyla kendini gösterir (İmer, 2001, s.37). Öksüz, Türklerin İslam medeniyeti çerçevesine girdiğinde durumun farklı olduğunu dinsel sistemin öne çıkan ve yönlendirici yapısının, Arapça ve Farsçanın öğrenmenin oradaki insanlar için bir zorunluluk olduğunu şu cümlelerle vurgular: “Arapça, bir yandan din ve ilim dili olarak; Farsça ise kısa sürede klasik bir İslami edebiyat dili olarak öne çıkmıştır. Bu dilleri öğrenmek, İslam inanç ve medeniyetini derinlemesine anlamak, bilim ve düşünce dünyasını kavramak açısından Türkler için bir zorunluluk haline gelmiştir. Bu durumun bir sonucu olarak, Türk âlimleri ve şairleri kısa sürede Arapça ve Farsça eserler üretmiş, ancak Türkçe bilim, edebiyat ve hatta devlet dili olarak geri planda kalmış ve eski önemini büyük ölçüde kaybetmiştir. Bu bağlamda Arapça ilim dili, Farsça ise edebiyat dili olarak benimsenmiştir” (Parlak, 2000, s.10). 19 XVI. yüzyılda Tanzimat’a kadar olan süre içinde ise Türkçenin değişme süreci iki yönde olmuştur. Bunlardan ilki şairler ve yazarlar arasında Arapça ve Farsça sözcüklerin yanında ağır gramer kurallarıyla yüklü, divan edebiyatı olarak yer alan Osmanlıca, diğeri ise Arapça ve Farsça sözcüklerin az yer aldığı halk edebiyatı olarak yer alan Türkçedir (İmer, 2001, s.40). Böylelikle iki farklı çevre tarafından kullanılan iki farklı Türkçe türü ortaya çıkmıştır. Birincisi Arapça ve Farsça sözcüklerin baskın olduğu dil, diğeri ise halk tarafından kullanılan dil. X. yüzyıldan itibaren başlayan Türk dilindeki bu değişme Tanzimat’a kadar süregelmiştir. 1839 yılında batılılaşma hareketi ya da dönemi olarak adlandırılan Tanzimat hem toplumsal hem de dilsel açıdan yenileşme ve gelişmenin başlangıcı olarak sayılmaktadır. Çünkü X. yüzyıldan bu yana İslam medeniyeti çevresinde Arapça ve Farsçanın etkisinde kalan Türkler, Tanzimatla birlikte yeni bir kültür çevresine girmiş ve batıya yönelmiştir: “Tanzimat Fermani ile birlikte resmiyet kazanan Batılılaşma süreci, bir taraftan geleneksel değerlerin sarsılmasına ve yok olmasına yol açarken, diğer taraftan toplumsal hayata ve düşünce sistemine yeni bir perspektif kazandırmıştır. Medeniyet değişiminin toplumsal yapı ve düşünce dünyasında yarattığı bu yenilik ve değişim, hiç şüphesiz dilimiz üzerinde de etkisini göstermiş ve dilin yapısında önemli değişimlere neden olmuştur” (Öksüz, 2004, s.13). Türk toplumunun önemli geçiş evrelerinden biri olarak kabul edilen Tanzimat döneminde, dil meselesi önceki yüzyıllarda olduğu gibi kişisel tutum ve eğilimlere göre belirlenmiyordu. Devlet işlerinin yürütülmesinde eski, karmaşık dil yerine daha sade ve anlaşılır bir dil kullanılması fikrine sahip Tanzimat öncüleri, bu yöndeki çalışmaları destekliyordu. Tanzimatçıların hedeflediği amaç “Türkçeyi sevmek, dilin büyüklüğüne ve üstünlüğüne olan inançlı varlığını muhafaza etmek, yabancı dillere karşı dilin üstünlüğünü korumak ve sadeliğini koruyarak güçlü bir edebiyat dili haline getirmek” idi (Öksüz, 2004, s.14). 20 Bu dönemin en önemli hedeflerinden biri yukarıda belirtildiği gibi Türk dilinin sadeleştirilmesi konusunda atılan adımlardır. Tanzimat aydınları dilimize giren yabancı sözcüklere karşı olmadıklarını fakat yabancı dilin kuralları ve sözdizimsel özelliklerinin kabul edilemeyeceğini öngörmekteydiler. Bu durum dönemin öncüleri tarafından farklı şekilde ifade edilmiştir. Ahmet Midhat (1844- 1913) dilin sadeleştirilmesi konusunda “Arapça ve Farsçadan dilimize giren bütün sözcüklerin dilden atılmasının doğru olmayacağını, fakat bu dillere ait olan kuralların Türk dilini bozacağını” dile getirir. Bu hususta Şemseddin Sami “dilimizi sadeleştirelim, dilimizi Türkçeleştirelim diye bağırmaktan vazgeçmeyeceğiz” sözüyle dilde sadeleşmenin önemini vurgular. Necip Âsım da “hemen her dilden birtakım yabancı kelimelerin alınabileceğini ve bunun da tabii bir şey olduğunu; ancak tabii olmayan bir şey varsa, o da yazımızda, Arapça ve Farsçanın kaidelerini de kabul ederek, dilimizin istiklâlini bozarcasına, dilimizde tutmuş olmamızdır” şeklinde ifade eder (Öksüz, 2004, s.49). 2.2. CUMHURİYET DÖNEMİ VE SONRASI TÜRKÇE Dil, insanoğlunu diğer canlılardan ayıran, kültürel gelişimin en önemli aracı ve aynı zamanda ulusal ve kişisel kimliğin en önemli unsurudur. Dil var oldukça değişim de kaçınılmaz bir süreçtir. Dil değişimi üzerine önemli etkisi olan olaylar arasında İslam’ın yayılması, Avrupa’daki otuz yıl savaşları, Amerika’nın keşfi vb. yer almaktadır (Prokosch, 2007, s.205). Türkiye Cumhuriyeti’nin 1923’te kurulması, Türk dili tarihinde bir dönüm noktası olmuştur. Türkçenin Osmanlı-İslam evresinin sona ermesi ve Batı kültürünün etkisiyle karakterize edilen yeni bir dönemin başlamasıyla köklü bir değişim gerçekleşmiştir. Bunun sonucunda bir dizi reform hayata geçirilmiştir. Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirilen reformların başında 1928 yılında yapılan Türk Harf Devrimi özel bir önem taşımaktadır. 21 X. yüzyıldan itibaren İslamiyet’in Türklerin arasında yayılmaya başlamasıyla Türkçenin Arapça ve Farsçanın etkisinde kalması, XVI. yüzyılda Anadolu’da yer alan Türkçenin iki farkı çevrede iki farkı türde kullanılmasının, ardından Tanzimat ile birlikte Türkçenin sadeleştirilmesi konusunda atılan adımların Harf Devrimine ivme kazandırmayı amaçladığı söylenilebilir. “Atatürk’ün ilkeleri içinde yer alan ulusçuluk, ırkçılığın olmadığı, diğer ulusların ve etnik grupların dışlanmadığı ve sömürülmediği bir ulusçuluk biçimi olarak tanımlanabilir. Bu anlamda ulusçuluk, dil devrimini temel taşları bağlamında da anlaşılmalıdır. Ulusun ve ülkenin kalkınmasını hedefler” (Aksan, 1994, s.68). Bu nedenle Atatürk, bağımsız bir ulusal devletin kendi ulusal diline sahip olması gerektiğini savunuyordu. Bu ilke doğrultusunda Atatürk, 1930 yılında Sadri Maksudi (Arsal) tarafından yazılan “Türk Dili İçin” adlı eserdeki sözleriyle Türkçenin konumuna açıklık getirmiştir: “(…) Türk dili dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla işlensin. Ülkesinin, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır” (İmer, 2001, s.53). Bu bağlamda Doğan Aksan, Türk Dil Devriminin esas konumunu şu sözlerle ifade eder: “Türkçeyi kendi benliğine döndürmek, eski gücüne kavuşturmak, ileri bir toplumun gereksinmelerini karşılayacak bir kültür diline dönüştürmek Türk Dil Devriminin başlıca doğrultusu olmuştur” (Aksan, 1994, s.68). Bir diğer önemli adım ise 1932 yılında Atatürk’ün önderliğinde Türk Dil Kurumu’nun kurulmasıdır. 17 Ekim 1932’de Atatürk’ün başkanlığında Türk Dil Kurumu’nun ilk toplantısı yapılmış ve bu toplantıda dil devrimin başlıca amaçları ele alınmıştır: 22 “1. Türk dilini ulusal kültürümüzün eksiksiz bir anlatım aracı haline getirmek; 2. Türkçeyi çağdaş uygarlığımızın önümüze koyduğu gereksinmeleri karşılayacak bir güce ulaştırmak; 3. Bunun için Türkçe ’ye yabancı kalmış öğeleri yazı dilinden atmak, halkçı bir yönetimin istediği biçimde halk ile aydınlar arasında nitelikçe iki dil varlığını ortadan kaldırmak ve ana öğeleri Türkçe olan ulusal bir dil yaratmak…” (Ercilasun, 2004, s.17-18, Aktaran: Özdoğan, 2015, s.250). Bu açıklama ile birlikte ulusal kültür ve dil devriminin hedefleri belirlenmiştir. Bilindiği gibi ülkemizde Türk Dil Kurumunun kurulmasıyla başlayan derleme- tarama çalışmaları önemli bir başarıya ulaşmıştır. Basılı ve el yazması kaynaklar incelenerek, dilin daha önceki evrelerinde yaklaşık 125.000 fiş tespit edilmiştir. 1934 yılında “Osmanlıcadan Türkçeye Söz Karşılıkları Tarama Dergisi” ve “1935 yılında ise “Osmanlıcadan Türkçeye ve Türkçeden Osmanlıcaya Cep Kılavuzları” yayımlanmıştır. Halk ağızlarından birinci ve ikinci derleme seferberliklerinin sonuçlanmasının ardından, çeşitli dil gruplarından yaklaşık 600.000 fiş toplanmıştır. Bu girişim, Söz Derleme Dergisi’nin ve ardından 12 ciltlik Derleme Sözlüğü ’nün hayata geçirilmesini sağladı. Bu çabaların sonucunda, Türkçe sözlükte farklı tarihsel dönemlerde kullanılmış olan “us, yanıt, danışma, gerçek, nitelik, nicelik, olası, giysi, tanık” gibi çok sayıda öğe günümüz Türkçesini yerleşmiştir. Ayrıca halk ağızlarında yer alan “ivedi, kuzey, güney, yoz, yozlaşmak, albeni” gibi sözcükler de ortak dilde yer almaktadır. Tarihsel süreç içinde Türk Dil Devrimi, belli bir kesime ya da dile değil, tüm halka yönelik olarak başlatılmış ve yürütülmüştür. Devrimin amacı sadece bilim ya da konuşma dilinde reform yapmak değil, tüm dilsel yelpazede değişiklikler gerçekleştirmekti” (Aksan, 1994, s.64). Bilindiği gibi Atatürk, Türk Dil Kurumu’nun dil devriminin geleceğini ve sürekliliğini güvence altına alabilecek ve gerçekleştirebilecek yegâne kurum olduğuna inanıyordu. Vefatından kısa bir süre önce vasiyet ettiği gibi, 23 mirasından Türk Dil Kurumuna pay ayırmış olması bu inancın en açık göstergesidir. Atatürk’ün vefatının ardından dil çalışmaları etkin biçimde ilerlemeye devam etti. 1940-1950 arasında özellikle, Türkçe kök ve eklerden sözcük türetme yoluyla gerçekleştirilen bir özleşme yaşandı. 1945’te Anayasanın, ya da o güne kadar bilindiği şekliyle “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu”nun Türkçeleştirilmesi, dil devriminin başarısının en güzel kanıtı olarak ortadaydı (Rona, 1994, s.69). Dil Devriminde türetilen ve önerilen unsurların önemli bir kısmı, özellikle, 1950’lerden sonra, herhangi bir zorlama olmaksızın ve zaman zaman olumsuz eleştiri ve tepkilere rağmen halk tarafından benimsenmiştir. Dil Devriminin sonucu olarak bugün, kırsal ve kentsel tüm toplum kesimleri tarafından benimsenen ve günlük konuşma dilinin bir parçası olan pek çok öğe bulunmaktadır. Bu anlamda “durum, konu, eşit, yetki, yetkili, özel, yakıt, üretim, üretici, tüketici, sakınca, seçenek” gibi pek çok sözcük bu durumu örneklemektedir (Aksan, 1994, s.65). 1950'ye kadar Türkçe dikkate değer bir şekilde kullanılmış ve geliştirilmiştir. Çeşitli gazetelerin haber dilindeki sayımlardan elde edilen ortalama değerler, 1931 yılında Türkçe kelimelerin %35 oranında kullanıldığını göstermektedir. Bu oran 1946'da %57'ye yükselmiştir Gazetelerin haber dilindeki Türkçe sözcüklerin oranı, dilin ne kadar hızlı değiştiğini göstermektedir (bkz. İmer, 1973, s.181; Aktaran: İmer, 2001, s.86). Türk Dil Devrimi yurtdışında da övgüyle karşılanmıştır. Goeffrey Lewis, Dil Devrimi üzerine yazdığı kitapta, Latin alfabesinin kuşkusuz Türk dili için en iyi seçim olduğu olduğunu ifade eder. Bu sayede okuryazarlığın artmasına önemli ölçüde katkıda bulunduğunu ifade eder (Menz, 2008, s.41). 24 Bazı kaynaklar Türkiye’deki Türk Dil Devriminin Atatürk’ün modernleşme programının bir parçası olduğunu, yazı biçiminde değişiklikleri, sözvarlığının genişletilmesini ve bazı terimlerin özleştirilmesini kapsayan önemli bir girişim olarak değerlendirmekte ve (Heyd 1950 ve 1954), Hazai (1974) ve Gallagher (1971) ve ayrıca Aram (1974:107) ve Cabarrubias (1983:59-60); Nahir 1984:303) Atatürk’ün yalnızca yazı dilini değil, sözvarlığını da kapsayan önemli ve çok başarılı bir devrime öncülük ettiğini söylemektedirler (İmer, 2001, s.157). Türk Dil Devriminin bir başka açıdan değerlendirilmesinde, devrimin başarısına katkıda bulunan faktörler dilsel ve sosyopolitik nedenlere, Atatürk ve İnönü gibi liderlerin kişisel etkisine, TDK üyelerinin heyecanına ve halkın aktif katılımına bağlanmaktadır (Doğançay-Aktuna 1995a:242; Aktaran: İmer, 2001, s.158). Tarihsel olarak Türk Dil Devrimi'nin ilk 50 yılı, mevcut sorunların ele alındığı, çözümlere ulaşıldığı bir dönem olmuştur. 1980 sonrasında ise hem dünyada hem de Türkiye'de kutuplaşmanın yerini küreselleşmeye bıraktığı bir dönem yaşanmıştır. Aynı zamanda bu dönem içinde, aynı alan içinde birbiriyle çelişen özellikleri barındıran çoğulcu bir bakış açısı kendini göstermektedir. Bu bağlamda bir yandan kendi değerlerimizle, diğer yandan küresel kültürle bütünleşmenin izleri görülmektedir. Bu sürecin ardından, 1980'lerden itibaren İngilizcenin Türkçe üzerindeki etkisi belirginleşmiştir. İngilizcenin küresel bir dil olarak yükselişi, özellikle 1980 sonrası Türkçe üzerinde etkili olmuş, özellikle sözvarlığının genişlemesinde kendini göstermiştir. Bu dönemde hem ödünçlemeler hem de çeviriler açısından Türkçe üzerinde en büyük etkiyi İngilizce yapmıştır. Türkiye bundan bir asır önce Fransızcanın hâkim yabancı dil olduğu, Almancanın ikinci, İngilizcenin ise üçüncü sırada yer aldığı bir ülkeydi. Biraz İngilizce bilenlere halk arasında “İngiliz” denirdi (Belge, 2008, s.20). Önceki dönemde kelimeler İngilizce’den ödünç alınmış olsa da Türkçede çoğunlukla Fransızca telaffuzla kullanılmaktaydı. Örneğin “koleksiyon” yerine “kolekşın”, “prodüksiyon” yerine “prodakşın” kullanılması gibi. Bununla birlikte, uygulanan ekonomik politika birçok tanınmış markanın ürettiği yabancı malların önemli ölçüde Türkiye’ye 25 ithalatına yol açmıştır. Türkiye’nin büyük şehirlerindeki alışveriş merkezlerinde yer alan mağazaların çoğunun adı İngilizcedir ve İngilizce yazılışları vardır (Rona, 1994, s.72). Teknoloji ve bilimin ilerlemesi, modern dünyada sürekli yeni terminolojiye ihtiyaç duyulmasına neden olmuştur. Arapça ve Farsçanın dilimiz üzerindeki etkisine karşılık yürütülen dil özleştirme çalışmaları başarılı olmuştur. Bu başarı gelecekte de sürdürülmelidir. Türkçenin, başta İngilizce olmak üzere Batı dillerinden gelen sözcüklerden etkilenmesi arzu edilen bir durum değildir. Burada amaç, Türk dilini güçlendirerek modern bir toplumun ihtiyaçlarını karşılayan önemli bir kültür dili haline getirmektir. 26 3. BÖLÜM DİL DEĞİŞİMİ İnsanı insan yapan niteliklerin başında gelen ve bizleri diğer canlılardan ayıran dil, kültürel gelişimin en önemli aracı ve aynı zamanda ulusal ve kişisel kimliğin en önemli unsurudur. Dil üzerine yapılan çalışmaların ilgi alanlarından biri de dil değişimi olgusudur. Teknoloji ve ilerlemenin hayatımızın her alanında kendini hissettirdiği küreselleşmiş dünyamızda, iletişimsel hedeflerimize ulaşmamıza hizmet eden dil, yüz yıl önceki halinden farklıdır. İster bugün ister yüz yıl önce olsun, dil değişim fenomeninin tüm dünyada her alanda sürekli olarak karşımıza çıkması, onu, uzun yıllardır tarihsel dilbilim çalışmalarının odak noktası haline getirmiştir. Dilin sürekli değişmesi çoğunlukla bilgimiz olmadan, gözlerimizin önünde tamamen fark edilmeden gerçekleşse de, yakından incelendiğinde dildeki bu sürekli gelişim ve değişimin boyutu açıkça görülmektedir. Nübling’e göre (2017, s.13) “Alle natürlichen Sprachen befinden sich in staendigem Wandel” - [Tüm diller etkin kullanımda oldukları sürece sürekli bir değişim içindedir]. Keller, Kirchbaum ise bu açıklamaya vurgu yaparak, “Alle Sprachen unterliegen, so lange sie in aktivem Gebrauch sind, einem kontinuierlichen Wandel. Es mag Zeiten geben, in denen sich eine Sprache schneller wandelt oder langsamer, aber es gibt keine, in denen sich eine Sprache überhaupt nicht wandelt. Vom Sprachwandel sind alle Aspekte einer Sprache betroffen” [Tüm dillerin etkin kullanımda oldukları sürece sürekli bir değişikliğe tabi olduğunu, bir dilin daha hızlı veya daha yavaş değiştiği zamanlar olabileceğini, ancak bir dilin hiç değişmediği zamanların olmadığını ve dilin tüm yönlerinin dil değişiminden etkilendiğini dile getirir] (Keller, Kirchbaum, 2003, s 7-9). 27 Platon’dan Quintilian’a ve Rousseau’dan Kemal Pascha’ya, Helmut Kohl’a veya Prince Charles’a (Keller, 2004a, s.3) tüm kültürel uluslarda dil her zaman değişmektedir/değişmiştir. Bu değişim bağlamında dilin gerilemesini, yabancı dillerden etkilenmesi ve yanlış kullanılmasını öngören görüşler sıklıklı dile getirilmektedir. Bu nedenle Keller, dil değişikliği olgusunun olumsuz anlaşılmasını şu sözlerle açıklamaktadır: Dil, karmaşık kurallar sistemidir. Bir kuraldaki herhangi bir değişiklik, zorunlu olarak onu bozmakla başlar ve dil kurallarının ihlaline hata denir. Nihayet hata sıradan hale geldiğinde, hata olmaktan çıkar ve yeni bir kurala dönüşür (Keller, 2004b, s.4). Bu bağlamda Keller, gelecekte kendini gösterecek olan gelişmelerin, şu anda gerçekleşmekte olan iletişimin bir sonucu olduğunu belirtir (Puschner 2009 s.17). İnsanoğlu eskiden beri dilin anlaşılmaz değişiminden endişe duymuş ve gerçek dilin ilahi kökeninden uzaklaşmasını bir günah ve ceza olarak yorumlamıştır. Aydınlanma döneminden bu yana dilsel değişim ve dilsel çeşitlilik insanlık tarihinin doğal olguları olarak daha fazla kabul görmeye başlamıştır. “Sprachen wachsen nicht wie Bäume. Sie funktionieren nicht wie Maschienen. Sie sind feinstrukturierte Sozialgebilde, die ihren Ort und Bewusstsein vieler Sprecher haben und sich nach den wechselnden Bewusstseinszuständen dieser Sprecher unaufhörlich verändern” - [Diller ağaç gibi büyümez. Makine gibi çalışmazlar. Birçok konuşmacının bilincinde olan ve bu konuşmacıların değişen bilinç durumlarına göre sürekli değişen, ince yapılandırılmış sosyal yapılardır.] Harald Weinrich’in Paths of Language Culture kitabından alınan bu sözler, dikkatimizi önemli bir şeye çekmektedir: Diller, insan tasarımının yapay ürünlerinden daha doğal organizmalar değildir. Ne insan tarafından tamamen kasıtlı olarak planlanabilirler ne de insandan tamamen bağımsız olarak kendi yasalarına göre gelişebilirler. Diller, insan eyleminin bir önkoşulu, aracı ve sonucudur (Schiewe, 2007 s.131-132). Dil değişikliği olgusunun perde arkasını daha yakından görebilmek, terminolojiyi açıklığa kavuşturmak ve özellikle dil değişikliğine daha fazla ışık tutmak için dil 28 ve değişim terimlerini açıklamak yerinde olacaktır. Dil üzerindeki çalışmalar her dönemde olduğu gibi bilim insanlarının dikkatini çekmiş olup, farklı görüşlere göre yapılan dil kavramı tanımlarında dilbilim açısından bazı benzerlikler olduğu görülmektedir. Burada, bu görüşlerden bazılarına değinmek yerinde olacaktır. 19.yy’da dilin bir organizma olduğu düşüncesi hâkimdi. Bu dönemin en önemli dilbilimcisi August Schleicher’e (1821-1868) göre dil, insan iradesi tarafından belirlenemeyen, belirli yasalara göre ortaya çıkan, yaşayan, büyüyen ve gelişen, tekrar yaşlanan ve ölen doğal organizmalardır. Aslında dil ne doğal bir organizma ne de insan planlamasının bir sonucudur. Dil, insan kullanımının sonucudur. Aynı şey dil değişimi için de geçerlidir. Konuşmacıyı hesaba katmayan, bunun yerine doğal yasalara dayanan bir dil anlayışı, dilin özünü ve değişimlerini açıklamak için yeterli değildir (Bechmann 2016, s. 40). Buβmann’a göre dil, bizimle aynı dili konuşan insanlarla iletişim kurabilmemiz için bilişsel süreçlere dayalı sosyal olarak belirlenmiş bir araçtır. Tüm araçlar gibi, bu da zaman içinde tarihsel gelişmelere tabidir. Asla mükemmel değildir ve zamanla değişebilir ve değişecektir. Başka bir deyişle dil, düşüncelerimizi diğer insanlarla paylaşmamıza ve dil dışı dünyaya bakış açımızı başkalarına aktarmamıza izin verir (Buβmann, 2008, s.643). Özünde bir canlılığın mevcut olduğu, insan topluluklarına milli kimlik veren ve durgun bir yapı olmayan dil, bir kültürün en güçlü ögesi olup, ünlü dilbilimci düşünür Wilhelm von Humboldt tarafından “eser” (yapıt) “(ergon)” olarak değil de bir “faaliyet” “(energia)” olarak nitelendirilir (bkz. Gesammelte Schriften, Band 7 Berlin, 1907, s.45). Humboldt’un bu düşüncesini önceki dil kavramlarından ayıran özelliği, dilin bitmiş bir eser, yapıt (Werk) değil, sürekli yenilenmesi gereken bir faaliyet, oluş, iş (energia) ve aklın sonsuz tekrarlayan bir çalışması olmasıdır. Dil, genel olarak, "kendi ilkelerine” göre, çeşitli "bölümlerden veya alt sistemlerden” oluşan karmaşık bir sistem olarak anlaşılabilir (Nübling,2017, 29 s.14). Keller’e göre (2004b, s.4) dil, içinde yaşam güçleri olan, karmaşık bir geleneksel kurallar sistemidir. Edward Sapir dil kavramını, “istemli olarak üretilen bir simgeler düzeni aracılığıyla düşünce, duygu ve isteklerin bildirilişinde kullanılan, içgüdüsel olmayan, yalnızca insana özgü bir yöntemdir” şeklinde açıklar (Demircan, 1999, s.53). Doğan Aksan’a göre ise, “İnsanın dünyadaki yerini ve değerini belirleyen, düşünemeyeceğimiz kadar çok yönlü, kimi sırlarını bugün de çözemediğimiz büyülü bir varlık olarak tanımladığımız dil, kullanıldığı toplumun da pek çok özelliklerini, yaşayışını, geleneklerini, dünya görüşünü, yaşam felsefesini, inançlarını, bilim, sanat, tekniğe katkılarını yansıtır” (Aksan, 2015, s.11-13). Değişim terimini Lüdtke, (1979, s.4) “belirli bir zaman dilimi içindeki değişiklik” olarak tanımlar. Boretzky’e göre ise değişim, sadece “bir nesnenin zaman içinde aynı kalmayışı, yani farklı zamanlarda, farklı özelliklere sahip olması” anlamına gelir (Berner, 2009, s.16). Türk Dil Kurumuna göre ise değişim sözcüğü “Bir zaman dilimi içindeki değişikliklerin bütünü, değişme” dir (bkz. TDK). Dil değişikliğini yeterince açıklayabilmek için zamanın farklı noktalarında dil durumlarını karşılaştıran tarihsel-dilsel bir bakış açısına sahip olmalı ve farklılıkların neye dayandırılabileceğine dair hipotezlere varılmalıdır. Dil ve dil değişikliği ayrılmaz bir şekilde bağlantılıdır. Biri olmadan diğeri düşünülemez. Dil değişikliği olmadan dil olmaz, dil olmadan dil değişikliği olmaz. Biri doğrudan diğerini takip eder. Fakat değişimi belirleyen dil mi yoksa dili şekillendiren değişim mi? Değişim için koşulları yaratanın başlangıçta dilin kendisi olduğunu varsaymak mantıklıdır (Bechmann, 2016, s.68). 30 Nübling ve diğerleri (2017, s.14) “karmaşık” dil sistemini olabildiğince basit bir “Zwiebelmodell” ile görselleştirmeye çalışmıştır (Şekil 1). Daha önce de belirtildiği gibi tüm doğal diller sürekli değişim içindedir ve farklı alt sistemlerden oluşur. Bu modele göre, dil teması, dil politikası, kültürel-tarihsel ve sosyal değişim gibi dil dışı etkilere karşı oldukça savunmasız olan dış tabakalar (Pragmatik), dış etkilere karşı tepki veren çekirdek yapı (Fonoloji, Morfoloji, Sözdizimi, Semantik) arasında ayrım yapmaktadır. Sözcük/Anlam (lexik/semantik) ve Yazı (Graphie) dış tabaka ile çekirdek arasında yer alır. Bunun nedeni, bu alanların hem dışarıdan değiştirilebilir olması hem de belli bir şekilde çekirdeği temsil edebilmesidir. Değişim dilin tüm alanlarını ve birbirini etkileyebilir. Nübling bu durumu tetiklenebilen zincir reaksiyonlar (Kettenreaktion) olarak ifade eder. (a.g.e.s.4). Keller’e göre dil değişimi fonoloji (Phonologie), morfoloji (Morphologie), sözdizimi (Syntax), sözcükbilim (Lexikologie) ve anlambilim (Semantik) alanlarında görülmektedir (2004b, s.4). Şekil 1. Dilbilimsel Düzlemde Soğan Modeli. 31 Lewandowski, Nübling’in dil modelindeki dil değişikliği tanımına vurgu yaparak, dil değişikliğini sürekli devam eden çeşitli dönüşüm, kayıpların ve yeni dilsel unsurların oluşum süreçleri olarak tanımlar (Berner, 2009, s.17). Bussmann’ın Dilbilim Sözlüğünde (Lexikon der Sprachwissenschaft), dil değişimi terimi “dil unsurlarını ve dil sistemlerini zaman içinde değiştirme süreci” olarak tanımlanmaktadır (Dill, 2015, s.30). Her dilin sürekli gelişim içinde olduğu bir gerçektir. Değişebilirlik, dilin evrenselliğine aittir. Bu nedenle dil değişimi, dilin evrensel bir özelliğidir. Sürekli değişim süreçleri olmayan dil düşünülemez. Yukarda bahsedilen, dil değişikliğine neden olabilecek tüm faktörler genellikle o kadar uzun süreler boyunca gerçekleşir ki konuşmacılar bunu neredeyse fark edemezler (Lüdtke, 1979, s.1-4). Cumhuriyet dönemindeki bir edebi eseri veya gazeteyi okuduğumuzda anadilimizin son 100 yılda köklü değişiklikler geçirdiğinin farkına varmak bizlere şaşırtıcı gelmeyebilir. Ya da büyükanne ve büyükbabalar torunlarıyla konuştuğunda, farklı dil gruplarının farklı temsilcileri olarak çok uç noktalarda modası geçmiş sözcüklere rastlamak mümkündür. Bu gruplardaki insanlar arasındaki iletişimde birtakım zorluklar yaşanması dilin değişebileceğinin göstergesidir. Günlük yaşamda da her birimiz dilin değişebileceğini deneyimleyebiliyoruz. Bu bağlamda dil değişikliğinin kalıcı bir süreç olmadığını, iletişim ihtiyacının dilin sürekli değişmesi için itici bir güç olduğunu varsayarak en yaygın ve en temel değişikliğin sözcükte (Lexik/Wortschatz) olduğunu söylemek yerinde olacaktır (Schippan, 2002, s.241). Modern dilbilim terminolojisine göre, dil değişimi veya dil dinamikleri, doğal dillerin değiştiği koşuları ve kısıtlamaları inceleyen tarihsel dil bilimin konusudur. Dilsel değişim ya da dil değişimi bireyden kaynaklanan, kökeni bireyde olan ve zaman içinde bir sistem değişikliği olarak yayılarak gözlemlenebilir ve tanımlanabilir hale gelen süreçsel bir olgudur. Bu, insan iletişiminin istenmeyen kasıtsız bir yan etkisidir. Çünkü biz insanlar iletişimimiz aracılığıyla dil değişimi yaratırız. Bu nedenle tüm yaşayan diller sürekli değişime tabidir. Ancak, bu değişim bir günden diğerine değil, zaman içinde gerçekleşmektedir. Çünkü 32 toplumdaki bir değişimin dilsel sonuçları sadece daha uzun bir süre boyunca etkili olur. XX. yüzyıl, dilbilimde alanında biz dizi önemli gelişmenin başlangıç noktası olmuştur. Bugün hala geçerli olan bazı temel ilkeler ortaya çıkmıştır. Bu gelişmelerin ve yargıların en önemli temsilcisi Ferdinand de Saussure’dür. Saussure’ün Genel Dilbilim Derslerinde ortaya koyduğu gerçeklerden biri artsürem/eşsürem (diacronic/senkronic) çalışmasıdır. “Dil hem artsüremli hem de eşsüremli gerçekliktir. Yani dil hem tarihsel hem de evrimsel bir süreç içerir.” (Vardar, 2001, s. 117) Saussure artsürem ve eşsürem arasındaki gerçekliği şöyle açıklar: (…) Bilimimizin dural yönünü ilgilendiren şey eşsüremli, evrimlere ilişkin her şey ise artsüremlidir. (…) Aynı biçimde, eşsürem bir dil durumunu, artsürem ise bir evrim aşamasını belirtecektir (Vardar, 1999, s.25). Aslında eşzamanlılık ve artzamanlılık yakından ilişkilidir, çünkü eşzamanlılık, zamansal artzamanlı süreklilik içinde bir değerdir ve diğer yandan artzamanlılık eşzamanlılıkların bir toplamıdır (Helbig, 1986, s.37). Artsürem/artzaman (diachronic) zaman içerisinde dilin evrim geçirmesine yani dil değişimini tarihsel bir bakış açısıyla incelemeye ve eşşürem/eşzaman (senkronic) geçmişi hesaba katmadan belirli bir zamanda bir dil durumunu analiz etmeye denir. Saussure göre, “(…) Dilde artsüremli ne varsa onu yaratan sözdür. Bütün değişimlerin tohumu söz düzeyinde yer alır: Bunların her biri kullanıma girmeden önce belli sayıda bireyce ortaya atılır. (…)” (Vardar, 1999, s.29). Bu nedenle dil değişikliğini dar bir süre içinde (yani belirli bir zamanda) değil, artzamanlı (diachronic) düzlemde yani tarihsel bakış açısıyla incelemek gerekir. Bu çalışmada, Goethe’nin Faust adlı eserinin farklı yıllarda farklı çevirmenler tarafından Türkçeye aktarılan çevirilerindeki dil değişimi, aşağıdaki başlıklar altında incelenmiştir. 33 3.1. SESBİLİMSEL (FONOLOJİK) DEĞİŞİM Değişim dilin doğal bir özelliğidir. İnsanlığın bir parçası olan dil sürekli gelişen ve değişen, çevresine uyum sağlayan dinamik bir yapıya sahiptir. O yüzden dile ait kelimeler toplum tarafından kullanıldıkça eskir ve yerine yenileri geçer. Toplum tarafından kabul gören yenilikler kural olurken, eski kurallar artık geçerliliğini yitirir. Yaşayan her dil, gerek dil içi (dilin kendi bünyesinden kaynaklanan nedenler, en az çaba yasası), gerekse dil dışı nedenlerle (dil ilişkileri, toplumsal, kültürel, teknolojik ilerlemeler, vs.) pek çok sözcüğünü ve dilbilgisini değiştirir ve geliştirir. “Kısacası gösteren düzleminde de, gösterilen düzlemde de dil artsüremli boyutta oluşur ve kesintisiz bir değişim süreciyle özdeşleşir” (Vardar, 2001, s.118). Dilde meydana gelen değişimlerden biri de sesbilimsel değişimdir. Ergin, sesbilimsel değişimi şöyle ifade eder: “Ses değişmeleri değişiklik ve gelişme şeklinde olmak üzere ikiye ayrılır. Ses değişikliği, bir kelimede bir sesin yerini umumiyetle kendisine yakın başka bir sese bırakmasıdır. Ses gelişmesi ise bir kelimede bir sesin, yerini, gelişme yolu ile kendisinden türemiş başka sese terk etmesidir” (Öztürk, 2003, s.1-5). Sözcüğü oluşturan sesler öteki seslerle etkileşime girerek başkalaşmaya uğrar, değişir ve söyleyişi farklılaşır. Örneğin, “ağabey” sözcüğü zamanla ses değişimine uğrayarak, bazı sesleri düşerek ya da kısalarak daha kolay söyleniş şekli olan “abi” sözcüğüne dönüşmüştür. Toprak yerine “torpak, kibrit yerine “kirbit”, ekşi yerine “eşki” şeklini almıştır. Türkçede yaygın olan bu ses değişmeleri, çoğu zaman söyleyişi kolaylaştırma, sesleri birbirine yakınlaştırma ya da benzer sesler çıkarma eğiliminin bir neticesidir. Bu eğilimin en önemli nedeni ise dildeki ekonomidir “en az çaba yasası”. En az çaba yasası ses değişiminde başlar ve dilin tüm dinamiklerinde kendini gösterir. Dil ekonomisi, dil araştırmalarında en eski konulardan biridir. 19. yüzyılda Hermann Paul, “Prinzipien der Sprachgeschichte” kitabında dil ekonomisini dil değişiminin temel faktörlerinden biri olarak kabul eder (bkz: Paul, 1995). Vardar (2001, 34 s.119), en az çaba ilkesini dildeki birimleri “yalınlaştırmaya, genelleştirmeye” yönelik bir denge olarak dile getirir. Aynı doğrultuda A. Martinet, en az çaba yasasını minimum dil çabasıyla maksimum iletişimsel etki elde etme çabası olarak tanımlar. En az çaba yasası ekonomi kanuna göre “mümkün olduğu kadar az enerji ve madde sarfıyla, birim zamanda, mümkün olduğu kadar çok ve eksiksiz mesaj kodlayıp iletme bütün doğal ve yapay dillerin eğilimidir” (Efendioğlu, İşcan, 2010, s.133). Artzamanlı süreçte sesbilimsel değişimin farklı başlıklar altında toplandığı saptanmıştır. Sesbilimsel değişim başlıca şu üç başlıkta toplanabilir: Ses değişimi, ses türemesi ve ses düşmesi. Ses Değişimi (Türkçe Sözcüklerde): Eski Türkçede kullanılan “edgü” kelimesi zamanla değişime uğrayarak bugün iyi anlamında kullanılmaktadır. Örn.: adak>ayak, ana>anne, alma>elma, üçün>içün>için, tengri>tenri>tanrı, köynek> könlek>gömlek, yargu>yargı, budgay>buğday vb. Ses değişimi (Yabancı Sözcüklerde): Örn.: divar>duvar, hâce>hoca, çerçübe>çerçeve, şeftalü>şeftali, zerdalü>zerdali, gayb>kayıp, kefgir>kevgir, anbar>ambar, çenber>çember, pantalon>pantolon, parlamento>parlemento, faide>fayda, maimur>memur, tefter>defter, ataş>ateş, murdar>mundar, muşamma>muşamba vb. Ses Türemesi: Özellikle yabancı kökenli sözcüklerin başında ya da ortasında ünlü türemesine rastlanır. Bunun nedeni ise ses dizgesine uymayan yapıların ortadan kaldırılmasıdır. Örn.: skarpin, skarpino>iskarpin, squelette, skelle>iskelet, scartare, scarto>ıskarta, station>istasyon, fikr>fikir, akl>akıl, sabr>sabır, şükr>şükür, zaif>zayıf mai>mavi vb. Ses Düşmesi: Türkçenin artzamanlı süreç içerisinde gerek ünlü gerekse ünsüz düşmesi olayı önem arz etmektedir. Günümüzde kullandığımız sözcüklerin 35 birçoğunun ön sesinde, iç sesinde ve son sesinde ünlü ve ünsüz düşmesine uğradığı görülmüştür. Bunun nedeni ise dildeki en az çaba yasasıdır. Örn.: kayın ana>kaynana, tokkuz on>doksan, ayine>ayna, çaher şenbih>çarşanba>çarşamba, penç şenbih> perşenbe>perşembe, hastahane>hastane, postahane>postane, eczahane>eczane, dilbilimi>dilbilim, çeviribilimi>çeviribilim, toplumdilbilimi>toplumdilbilim, ne için>niçin, sütlü aş>sütlaç, pek iyi>pekiyi, pek ala>pekala, karındaş>kardeş vb. 3.2. BİÇİMBİLİMSEL (MORFOLOJİK) DEĞİŞİM Dilbilimin temel alanlarından biri olan biçimbilim (Alm. Morphologie), 18.yy. sonlarına doğru Johann Wolfgang von Goethe tarafından ileri sürülen (yunanca “morpfé” biçim, şekil, -loji: bilimi, öğretimi) ve bir süre sonra biyolojide “Lehre von den organischen Formen” olarak kullanılan neolojizmdir. Daha sonra dilbilime “Lehre von den sprachlichen Formen” şeklinde aktarılmıştır (Drügh ve d. 2012, s. 48). Biçimbilgisi “isim, sıfat, fiil gibi çeşitli söylem ulamlarını, bükümün çeşitli biçimlerini (tekil / çoğul, dişi / erkek vb) ön ve soneklerle yapılan türetme sorunlarını, bu eklerin çeşitli görevlerini ve çekim özelliklerini inceler” (Kıran, 2010, s.242-243). Aksan (2015, s. 29) ise biçimbilgisini, “dildeki kökler, ekler, bunların birleşme yolları, eklerin çeşitli görevleri incelenerek dilin türeme ve çekim özellikleri, biçimle ilgili değişik sorunlar üzerinde durulur” şeklinde ifade eder. Morfoloji, kelimelerin içyapısıyla ilgili olmasından dolayı sözdizimi ve fonolojiden farklıdır. Sözdizimi sözcükleri cümle içindeki hiyerarşik düzenlemeleri ve dilbilgisel yapı ve uyum açısından inceler. Fonoloji ise dildeki seslerin nasıl düzenlendiğini, nasıl kombine edileceğini ve bunların işlevlerini ve kurallarını ele alır. Aynı zamanda tek başına bir anlam taşımayan ancak anlam ayırt eden en küçük birim olan fonemleri kapsarken (z.B. [b]ahn vs. [h]ahn) (Nübling, 2017, 36 s.61), morfolojinin inceleme alanına giren morfem, belirli bir ses ve anlama sahip, daha küçük birimlere bölünemeyen, dilin anlam taşıyan en küçük birimidir (z.B. das Kind, die Kind-er (Pl). (a.g.e). Dilde meydana gelen değişmelerden biri morfolojik değişimdir. Bu değişiklikler morfemlerin kazanılmasına, kaybolmasına veya biçim ve içeriklerindeki değişiklere yansıyabilir. Morfolojik değişim bir dilin sözcük türetme (alm. Wortbildungswandel) veya çekimini (alm. Flektionsmorpholigischer Wandel) etkileyebilir. Her iki alanın ortak noktası kelimelerin yapısını ele almalarıdır. Çekim daha çok dilbilgisinin parçası ve yeni kelimeler yaratmazken sadece aynı kelimenin gramer formunu oluştururken, kelime türetme daha çok sözcüksel bir alanı kapsar (Buβmann, 2008, s.670). Örneğin “das Buch” (kitap) sözcüğü çekimlendiğinde “die Bücher (Pl), den Büchern (Pl. Dativ), des Buches” (Sng.Genitiv) sadece dilbilgisel olarak değişir ve ne temel anlamlarında ne de kelime türlerinde farklılık göstermez. Dolayısıyla fleksiyon (alm. Flektion) yoluyla yeni kelimeler değil, sadece aynı kelimenin biçimsel değişikliğe uğramış farklı dilbilgisel formları ortaya çıkabilir. Türkçe gibi aglünatif (bağlantılı) bir dilde böyle bir duruma rastlanmaz. Türkçe çekimsel (bükümlü) bir değildir. Değişmez köke birçok ek eklenerek farklı kavramlar türetilmesine değişik sözcüklerin yansıtılmasına yarayan aglünatif (bağlantılı) bir dildir. F. Schlegel bütün bu tipolojiyi aglünitasyon ve fleksiyon arasında farka dayandırmıştır (Lehmann, 2021, s.y). Her kelimenin bir biçime sahip olduğu diller vardır. Çince ve Vietnamca gibi dillerin çekim morfolojisi yoktur ve tek heceli diller arasında yer alır. Sözcüğün başına önsesten önce gelen eklere önek (Präfix), kelimenin sonuna eklenen parçaya ise sonek (Suffix) adı verilir. Türkçede Präfix bulunmaz, çoğunlukla sözcük türetmede kimi zamanda çekimde rastlanan Hint-Avrupa dillerinde pek çok örneğine rastlanabilir. Örn: Almancada “kaufen” “satın almak” eyleminin yanında “einkaufen” “alışveriş yapmak”, “verkaufen” “satmak”, “abkaufen” “birinden bişey satın almak” eylemleri birer önekle (ein-, ver-, ab-) 37 türetilerek kullanılmaktadırlar. Dilin morfolojik düzeyindeki değişiklikler çok yavaş gerçekleşir. 3.3. SÖZDİZİMSEL DEĞİŞİM Geçmişi çok eskilere dayanan sözdizimi (Syntax, Satzlehre) cümledeki sözceleri ve söz öbeklerini düzenleyen, sözcükler arasındaki hiyerarşik ilişkileri gösteren kurallar bütünüdür (Hartmann, 2018, s.22). Volmert’e (2005, s. 115) göre söz dizimi, bir dilin cümle yapısının incelenmesidir. Bir şey konuştuğumuzda veya yazdığımızda sözlerimiz tek ya da ayrık kelimeler değil daha büyük kelime kombinasyonlarından oluşan cümlelerdir. Cümle içindeki sözcüklerin düzeni hiçbir şekilde keyfi değildir. Aksine çok özel bir işlevi yerine getirir. Sözdiziminin en belirgin özelliği bu düzeni oluşturmaktır. Dilin yapısına göre bu düzen ya çok önemlidir ya da değildir. “Yapısal açıdan dilde esas birimin, anlam biriminin cümle olduğuna, cümlenin kelimelere, kelimelerin de fonemlere ayrıldığını, dolayısıyla dilbiliminde en alt basamakta fonem, en üst basamakta cümlenin bulunduğu bilinir” (Bayrav, 1998, s.115). Cümle içindeki sözcükleri anlamlı bir şekilde birbirine bağlamanın en önemli yollarından biri de tümcelerin düzenidir. Cümle sırası, iki dil arasındaki temel farklılıkları tanımlayan en önemli faktörlerden biri olarak kabul edilmektedir. Bilindiği gibi yapılarına göre diller, tek heceli diller, eklemeli diller, bükümlü diller, bitişken(kaynaştıran) diller gibi gruplara ayrılır. Türkçe eklemeli diller grubuna, Almanca ise bükünlü diller grubuna girer. Dolayısıyla cümle yapılarında daha doğrusu cümle öğelerinin cümledeki yerleri birbirinden farklıdır. Joseph Greenberg 20. Yüzyılda dilleri, cümlenin temel unsurlarını göz önünde bulundurarak, yani özne, nesne ve yüklemi, basit bir cümledeki konumuna göre sınıflandırmaya çalışmıştır. Temel sözcük diziliminin, tüm dillerde baskın bir yan 38 tümce düzeni olduğunu ve özne, nesne ve yüklem gibi kategorilerin cümlenin sözdizimsel yapısında özel bir yere sahip olduğunu varsayar. Greenberg’e göre çoğu dilin temel sözcük dizilimi (Grundwortstellung) üç farklı türde olabilir: ÖNY (Özne, Nesne, Yüklem), ÖYN (Özne, Yüklem, Nesne), YÖN (Yüklem, Özne, Nesne). Söz edilen tipoloji, bütün dil ailelerinde söz sırası dizilişi olduğu savına dayanmaktadır (Ulutaş, 2005, 262-268). Türkçenin sözdizimi düzeni ÖNY (Özne, Nesne, Yüklem) iken, Almancada ÖYN (Özne, Yüklem, Nesne) şeklindedir. Eklemeli dil grubuna giren, çekim ekli bir dil olan Türkçede, sözcüklerin düzeni yani cümle öğelerinin dizilişi Hint-Avrupa dil grubuna giren Almancadakinden farklıdır. Örneğin Türkçede yüklem genel olarak bütün cümlelerde cümlenin sonunda yer alırken Almancada yüklemlerin yerleri cümlenin şekline göre değişir (Zengin, 2016, s.25-30). Sözdizimsel değişim, bir dilin sözdiziminde meydana gelen değişimdir. Diğer bir ifadeyle, zaman içerisinde tümcedeki söz öbekleri arasındaki ilişkilerde, sözcük dizilişinde görülen değişimler ya da morfosentaktik/ biçim-sözdizimsel yapıda oluşan dilbilgisel değişim şeklinde ifade edilebilir (Nübling ve d.2017, s.118). Weiβ ve diğerlerine göre sözdizimsel değişim, cümle yapısının düzeninde meydana gelen değişikliktir. Cümle ögelerinin birbiriyle olan düzeni ve hiyerarşik ilişkisi iç ve dış etkiler nedeniyle değişebilir (Drügh ve d. 2012, s.143). Daha öncede belirtildiği gibi, sözdizimi, kelimelerin ve kelime öbeklerinin hangi ilkelere göre birleştirildiği sorusuyla ilgilenir. Kelime sırası hiçbir şekilde keyfi değildir. Dolayısıyla sözcük dizisi varyantlarının olasılıkları, sözdizimsel değişimin en iyi gözlenebilen türüdür. Sözcük dizisi değişimi, söz konusu dilde cümle yapılarının hangi özelliklerinin bulunduğuna da bağlıdır. Sözdizimsel değişim, dilin anlamsal kutbuyla da ilişkilidir. Anlam değişiminin sözdizimsel değişim üzerinde etkisi pek azdır, fakat sözdizimsel değişimin 39 anlam değişimi üzerinde etkisi olduğu söylenebilir. Örneğin: Öğretmen romanı okuyor ile Romanı öğretmen okuyor cümleleri arasındaki farklılık dilin anlamsal işlevini ortaya koymaktadır. Yukarıdaki tanımlardan yola çıkarak sözdizimsel değişim ile ilgili farklı görüşlere yer verilmiş ve detaylandırılmıştır. Johann Wolfgang von Goethe’nin Faust eseri, 1926’dan günümüze kadar farklı yıllarda farklı çevirmenler tarafından Türkçeye aktarılmıştır. Farklı çevirmenlerce Türkçeye aktarılan bu çevirilerde kaynak ve erek dildeki sözdizimsel değişim, bu çalışmada artzamanlı bir bakış açısıyla ele alınmıştır. 3.4. SÖZCÜKSEL DEĞİŞİM Sözcükbilim (Alm.Lexikologie) terimi, eski yunanca “leksikon” (sözcükler) ve “logos” (bilgi, bilim) sözcüklerinden türemiştir. 19.yy’da temelleri atılan bu bilim dalının 20. yüzyılın ortalarında bağımsız bir bilim olarak geliştiği bilinmektedir. Sözcükbilimin konusu, dilbilimsel bir birim olan sözcüktür. Sözcüğün bilimsel olarak incelenmesi dilin incelenmesi kadar eskidir. Aydınlanma dönemi dil ve düşünce, kelime ve gerçeklik arasındaki ilişkiyi ele alır. Herder’e göre sözcük (kelime), düşüncenin önkoşulu ve aracısıdır. Sözcükbilim, bir dilin söz varlığının gelişimini, kökenini inceleyen, sözcüklerin temel yapı taşları ve sözvarlığı içindeki ilişkilerle ilgilenen bir dilbilimsel alandır (Lutzeier, 1995, s.1-14). Aksan (2015, s.31) sözcükbilimi “dilin sözvarlığına, söz hazinesine eğilen ve dildeki öğelerin özellikli biçimbilgisi açısından niteliklerini, kökenlerini, tarihsel gelişmelerini, kısacası, başlarından geçenleri inceleyen bilim” olarak tanımlamaktadır. Dolayısıyla değişik yaklaşımlara açık, sesbilimden, biçimbilimden, anlambilimden ve kökenbilimden yararlanır ve ortak çalışır (Günay, 2007, s.209). Bir dilin sözvarlığı insan yaşamının tüm yönlerini yansıtır ve zaman içinde değişir. Nübling’in (2017, s, 14) dilbilimsel soğan modelinde sözvarlığı (Alm. Lexik) en dıştaki katmanlardan birini oluşturur, bu da sözvarlığının diğer dil 40 seviyelerine göre çok daha fazla dış etkilere maruz kaldığı ve kolay değiştiği anlamına gelmektedir. Dil değişimini incelemenin mümkün olduğu düzeylerden biri ödünçleme (Alm. Lehnwort), diğeri ise yabancı kelime (Alm. Fremdwort) olgularıdır. Bu nedenle bir dilin kalıtsal sözvarlığına ek olarak ödünçleme ve yabancı kelimeler içermesi şaşırtıcı değildir. Yabancı ve ödünç alınan kelime dağarcığı arasındaki niceliksel ilişki, dilden dile büyük ölçüde farklılık gösterebilir ve bu her şeyden önce tarihsel nedenlerin ürünüdür. Çünkü ödünçleme kelimeler tarih içerisinde meydana gelen dil temasının kaçınılmaz bir sonucudur (Drügh ve diğerleri. 2012, s.141). Bussmann ödünçlemenin nedenleri arasına kültürel, siyasal, ekonomik, sosyal gelişmeleri ve prestij duygusunu alır (Arslan, 2014, s.121). Tarihsel süreç içinde Türk dili farklı medeniyetler ve kültürlerle temas içinde olmuştur. Zira değişik kültürlerle ilişki içinde olması ve buna bağlı olarak birçok ödünçleme ve yabancı kelimeyi içine alması kaçınılmazdır. Ödünçleme ya da alıntı kelime yabancı kelime dağarcığının bir parçasıdır yani alıcı dilin söz varlığına dahil olan ve benimsendikleri dile çeşitli şekillerde uyum sağlayan ve kaynak dilin özelliklerini koruyan sözcüklerdir. Buna göre ödünçlemeler benimsendikleri dilin dil sistemine uyarlanmış ve artık yabancı olarak tanınmayan kelimelerdir. Örneğin modern, filolog, klima, vb. Yabancı kelime yabancı bir dilden ana dile uyarlanmış, ödünçleme alınan kelimenin aksine telaffuz, imla ve çekim açısından dil sistemine uymayan, var olan özelliklerini koruyan kelimelerdir. Diğer bir ifadeyle yabancı kelime özümsenmemiş alıntı bir kelime olarak da tanımlanabilir. Dolayısıyla ödünçleme ile yabancı kelime arasındaki ayrımın net bir şekilde tanımlanamayacağını birçok durumda zor olabildiğini ve sadece çoğu zaman küçük farkların söz edilen kelimeleri birbirinden ayırabileceğini belirtmektedir. Örneğin filika, laptop, pizza, vb. 41 3.5. ANLAM DEĞİŞİMİ Antik çağdan günümüze gelinceye değin birçok bilim adamı ve düşünür tarafından dilin kökeni, işlevi, gelişimi ve değişimi üzerinde durulduğu bilinmektedir. 19. yüzyılın başlangıcında, dilin zaman içerisindeki değişimini inceleyen tarihsel dilbilimin çığır açmıştır. Bununla birlikte, dil tarihi boyunca kelimelerin anlamlarının değişime uğradığı görülmüştür. Bu duruma, anlam ve anlam değişmelerini ilk olarak A. Darmesteter dikkat çekmiş, ardından Michel Breal 1897’de yayınlanan “Essai de sémantique” (Anlambilim Denemesi) çalışmasıyla anlam değişiminin ana konusu olan anlamı ve sözcükleri bilimsel olarak incelemiş bunların değişme biçimlerini ve nedenlerini saptamaya çalışmıştır (Kıran,2010, s.245-246). Anlambilim (Semantik) genel olarak yaşayan (doğal) dillerde var olan dilsel ifadelerdeki sözcüklerin anlamı ile ilgilenen bilim olarak tanımlanır (Schwarz, Chur, 2004, s.15). Anlambilim, “dili anlam yönünden ele alan, göstergenin gösterilen bölümünü ya da içeriği eş süremli ve art süremli açılardan inceleyen bilim dalıdır” (Vardar, 1999, s.18). Anlam değişimi konusuna değinmeden önce anlam kavramını açıklamak yerinde olacaktır. Wittgenstein anlamı “die Regel seines Gebrauchs in der Sprache” olarak tanımlar (Keller-Kirchbaum, 2003, s.7). Anlam, “bir kelime, bir ses birleşimiyle yansıtılan ve kapsamla kesinleşen kavram” olarak ifade edilir (Aksan,1987, s.118). Kelimelerin fonetik, morfoloji alanları gibi anlamları da dil değişiminin bir parçasıdır ve yüzyıllar boyunca değişirler. Geçmişten bir gazete ya da metin okuduğumuzda pek çok sözcüğün bize tanıdık geldiğini, bugün olduğundan farklı bir anlama sahip olabileceğini deneyimleyebiliriz. Bir sözcüğün anlamı durağan olmayıp zaman içinde değişime tabidir. Sözcüğün kullanım gereksinimlerine ve diğer sözcüklerle ilişkisine bağlı olarak, zaman içerisinde bir sözcüğün anlamı farklılaşır. Dil değişikliğinin bir alt dalı olan anlam değişimi 42 gösterge ile gösterilen arasındaki var olan ilişkinin zaman içerisinde az çok değişmesi olarak görülebilmektedir. Diğer bir deyişle bir sözcüğün başlangıçta bir temel anlam ögesi olduğu bilindiğine göre, sözcüğün daha sonraki çağlarda ya da belirli bir süre içinde temel anlamından uzaklaşmasına ya da yeni bir anlam yansıtması durumuna anlam değişimi olarak görülebilir (Aksan, 1987, s,118). Anlam değişmelerinin alt dal