T.C. HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ SAĞLIK BİLİMLERİ ENSTİTÜSÜ TÜRKİYE DİYETİSYENLER DERNEĞİ’NE KAYITLI DİYETİSYENLERİN İKLİM KRİZİNİN BESLENMEYE OLAN ETKİLERİ KONUSUNDAKİ FARKINDALIK DURUMLARININ VE İKLİM KRİZİNİ ÖNLEME KONUSUNDAKİ YAKLAŞIMLARININ SAPTANMASI ARAŞTIRMASI Dyt. Şeyma Nur TAŞIN Beslenme ve Gıda Bilimleri Programı YÜKSEK LİSANS TEZİ ANKARA 2023 T.C. HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ SAĞLIK BİLİMLERİ ENSTİTÜSÜ TÜRKİYE DİYETİSYENLER DERNEĞİ’NE KAYITLI DİYETİSYENLERİN İKLİM KRİZİNİN BESLENMEYE OLAN ETKİLERİ KONUSUNDAKİ FARKINDALIK DURUMLARININ VE İKLİM KRİZİNİ ÖNLEME KONUSUNDAKİ YAKLAŞIMLARININ SAPTANMASI ARAŞTIRMASI Dyt. Şeyma Nur TAŞIN Beslenme ve Gıda Bilimleri Programı YÜKSEK LİSANS TEZİ TEZ DANIŞMANI Prof. Dr. Dilek ASLAN ANKARA 2023 iv ONAY SAYFASI v ETİK BEYAN Bu çalışmadaki tüm bilgi ve belgeleri akademik kurallar çerçevesinde elde ettiğimi; görsel, işitsel ve yazılı tüm bilgi ve sonuçları bilimsel ahlak kurallarına uygun olarak sunduğumu, kullandığım verilerde herhangi bir tahrifat yapmadığımı, yararlandığım kaynaklara bilimsel normlara uygun olarak atıfta bulunduğumu, tezimin kaynak gösterilen durumlar dışında özgün olduğunu, Prof. Dr. Dilek ASLAN danışmanlığında üretildiğini ve Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Tez Yazım Yönergesine uygun olarak yazıldığını beyan ederim. (imza) Dyt. Şeyma Nur TAŞIN vi YAYIMLAMA VE FİKRİ MÜLKİYET HAKLARI BEYANI Enstitü tarafından onaylanan lisansüstü tezimin/raporumun tamamını veya herhangi bir kısmını, basılı (kağıt) ve elektronik formatta arşivleme ve aşağıda verilen koşullarla kullanıma açma iznini Hacettepe Üniversitesine verdiğimi bildiririm. Bu izinle Üniversiteye verilen kullanım hakları dışındaki tüm fikri mülkiyet haklarım bende kalacak, tezimin tamamının ya da bir bölümünün gelecekteki çalışmalarda (makale, kitap, lisans ve patent vb.) kullanım hakları bana ait olacaktır. Tezin kendi orijinal çalışmam olduğunu, başkalarının haklarını ihlal etmediğimi ve tezimin tek yetkili sahibi olduğumu beyan ve taahhüt ederim. Tezimde yer alan telif hakkı bulunan ve sahiplerinden yazılı izin alınarak kullanılması zorunlu metinlerin yazılı izin alınarak kullandığımı ve istenildiğinde suretlerini Üniversiteye teslim etmeyi taahhüt ederim. Yükseköğretim Kurulu tarafından yayınlanan “Lisansüstü Tezlerin Elektronik Ortamda Toplanması, Düzenlenmesi ve Erişime Açılmasına İlişkin Yönerge” kapsamında tezim aşağıda belirtilen koşullar haricince YÖK Ulusal Tez Merkezi / H.Ü. Kütüphaneleri Açık Erişim Sisteminde erişime açılır. o Enstitü / Fakülte yönetim kurulu kararı ile tezimin erişime açılması mezuniyet tarihimden itibaren 2 yıl ertelenmiştir. (1) o Enstitü / Fakülte yönetim kurulunun gerekçeli kararı ile tezimin erişime açılması mezuniyet tarihimden itibaren ... ay ertelenmiştir. (2) o Tezimle ilgili gizlilik kararı verilmiştir. (3) …… /………/…… (İmza) Dyt. Şeyma Nur TAŞIN 1 “Lisansüstü Tezlerin Elektronik Ortamda Toplanması, Düzenlenmesi ve Erişime Açılmasına İlişkin Yönerge” (1) Madde 6. 1. Lisansüstü tezle ilgili patent başvurusu yapılması veya patent alma sürecinin devam etmesi durumunda, tez danışmanının önerisi ve enstitü anabilim dalının uygun görüşü üzerine enstitü veya fakülte yönetim kurulu iki yıl süre ile tezin erişime açılmasının ertelenmesine karar verebilir. (2) Madde 6. 2. Yeni teknik, materyal ve metotların kullanıldığı, henüz makaleye dönüşmemiş veya patent gibi yöntemlerle korunmamış ve internetten paylaşılması durumunda 3. şahıslara veya kurumlara haksız kazanç imkanı oluşturabilecek bilgi ve bulguları içeren tezler hakkında tez danışmanının önerisi ve enstitü anabilim dalının uygun görüşü üzerine enstitü veya fakülte yönetim kurulunun gerekçeli kararı ile altı ayı aşmamak üzere tezin erişime açılması engellenebilir. (3) Madde 7. 1. Ulusal çıkarları veya güvenliği ilgilendiren, emniyet, istihbarat, savunma ve güvenlik, sağlık vb. konulara ilişkin lisansüstü tezlerle ilgili gizlilik kararı, tezin yapıldığı kurum tarafından verilir *. Kurum ve kuruluşlarla yapılan iş birliği protokolü çerçevesinde hazırlanan lisansüstü tezlere ilişkin gizlilik kararı ise, ilgili kurum ve kuruluşun önerisi ile enstitü veya fakültenin uygun görüşü üzerine üniversite yönetim kurulu tarafından verilir. Gizlilik kararı verilen tezler Yükseköğretim Kuruluna bildirilir. Madde 7.2. Gizlilik kararı verilen tezler gizlilik süresince enstitü veya fakülte tarafından gizlilik kuralları çerçevesinde muhafaza edilir, gizlilik kararının kaldırılması halinde Tez Otomasyon Sistemine yüklenir * Tez danışmanının önerisi ve enstitü anabilim dalının uygun görüşü üzerine enstitü veya fakülte yönetim kurulu tarafından karar verilir. vii TEŞEKKÜR Bu çalışmanın gerçekleşmesini sağlayan ve yürütülmesi sırasında desteğini aldığım danışman hocam Prof. Dr. Dilek ASLAN’a, Tezimin veri toplama sürecinde katkılarını aldığım Türkiye Diyetisyenler Derneği’nin yöneticilerine ve üyelerine, Yüksek lisans eğitimimin bütün süreçlerinde beni yönlendiren hocalarıma, Yaşamımın her anında yanımda olan ve beni her zaman destekleyen, yalnız bırakmayan sevgili aileme Teşekkür ediyorum. Dyt. Şeyma Nur TAŞIN viii ÖZET Taşın, Ş.N., Türkiye Diyetisyenler Derneği’ne Kayıtlı Diyetisyenlerin İklim Krizinin Beslenmeye Olan Etkileri Konusundaki Farkındalık Durumlarının ve İklim Krizini Önleme Konusundaki Yaklaşımlarının Saptanması Araştırması, Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü Beslenme ve Gıda Bilimleri Programı Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2023. Sürdürülebilir beslenme kavramı küresel halk sağlığının önemli konuları arasındadır. Kavram, sağlığın tümelci yaklaşımı ile ilişkilidir. Bu araştırmada, Türkiye Diyetisyenler Derneği üyesi diyetisyenlerin; iklim krizinin beslenmeye olan etkisi konusundaki farkındalık durumlarının belirlenmesi, iklim krizinin önlenmesi konusundaki görüş ve yaklaşımlarının saptanması, iklim krizi kavramının diyetisyenlik uygulamalarına yansıtılabilmesi için diyetisyenlerin görüşlerinin alınması amaçlanmıştır. Araştırma, tanımlayıcı bir çalışma olarak tasarlanmıştır. Çalışmaya, Türkiye Diyetisyenler Derneği’ne üye 114 gönüllü diyetisyen katılmıştır. Katılımcılara yönelik çevrimiçi olarak 12 Ağustos 2021 ve 18 Nisan 2022 tarihlerinde beş bölümden oluşan veri toplama formu uygulanmıştır. İstatistiksel verilerin analizi için SPSS (IBM SPSS Statistics23.0) paket programı kullanılmıştır. Araştırmanın yapılması için etik kurul ve kurumsal izinler alınmıştır. Araştırmaya katılan diyetisyenlerin %99,1’i iklim krizi kavramını ve %97,4’ü sürdürülebilir beslenme kavramlarını bilmektedir ve %89,6’sı iklim krizinin sürdürülebilir beslenmeyi gerektirdiğini düşünmektedir. Diyetisyenlerin %86,9’u iklim krizinin sürdürülebilir beslenmeyi gerektiğini düşünürken %90,4’ü iklim krizinin diyetisyenleri ilgilendirdiğini düşünmektedir. Fakülteden 2010 yılından önce mezun olan diyetisyenlerin daha çoğunun iklim krizi kavramını bildiği görülmüştür (p=0,022). Beslenme alışkanlığı sağlıklı olan diyetisyenler sağlıksız olanlara göre iklim krizi kavramını daha fazla sıklıkta bilmektedir (p=0,01). İklim krizi kavramını bilenler bilmeyenlere göre anlamlı olarak daha fazla sürdürülebilir beslenme kavramını bilmektedir (p=0.00). Sonuç olarak; diyetisyenlerin iklim krizi ve sürdürülebilir beslenme konusunda farkındalıklarının geliştirilmesine yönelik faaliyetlerin yapılması önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Beslenme, bilgi, diyetisyen, iklim krizi, sürdürülebilirlik, yaklaşım. ix ABSTRACT Taşın, Ş.N., Research to Determine the Awareness of the Dietitians’ Registered at the Turkish Dietitians Association About the Impact of the Climate Crisis on Nutrition and Their Approach to the Preventing the Climate Crisis, Hacettepe University Graduate School Health Sciences Nutrition and Food Sciences Program Master Thesis, Ankara, 2022. Sustainable nutrition concept is one of the most important themes of global public health. The theme is linked with the holistic approach of health. In this research, it is aimed to determine the awareness of dietitians who are members of the Turkish Dietitians Association about the impact of the climate crisis on nutrition, to define their views and approaches on the prevention of the climate crisis, to have the opinions of dietitians on how to reflect the concept of the climate crisis in practice. The research was designed as a descriptive study. 114 volunteer dietitians who are members of the Turkish Dietetic Association participated in the study. A questionnaire including of five parts was applied online between 12 August 2021 and 18 April 2022. SPSS (IBM SPSS Statistics23.0) package program was used for the analysis of statistical data. Ethical Board approval and institutional permission were obtained. 99.1% of dietitians participated in the study know the concept of climate crisis and 97.4% of them know the concepts of sustainable nutrition, and 89.6% of them think that the climate crisis requires sustainable nutrition. While 86.9% of dietitians think that the climate crisis requires sustainable nutrition, 90.4% think that the climate crisis concerns dietitians. It has been observed that most of the dietitians who graduated from the faculty before 2010 know the concept of climate crisis. (p=0.022) Dietitians having healthy eating habits are more familiar with the concept of climate crisis than those with unhealthy eating habits (p=0.01). Those who know the concept of climate crisis are aware of the concept of sustainable nutrition significantly more than those who do not (p=0.00). In conclusion, activities in order to improve the awareness of the dietitians about climate crisis and sustainable nutrition are recommended to be conducted. Keywords: Dietitian, climate crisis, nutrition, sustainability, knowledge, approach. x İÇİNDEKİLER ONAY SAYFASI iv ETİK BEYAN v YAYIMLAMA VE FİKRİ MÜLKİYET HAKLARI BEYANI vi TEŞEKKÜR vii ÖZET viii ABSTRACT ix İÇİNDEKİLER x TABLOLAR xiv ŞEKİLLER xvi 1. GİRİŞ 1 1.1. Halk Sağlığı Kavramı 1 1.2. İklim Krizi Kavramı ve Kapsamı 2 1.3. Halk Sağlığı Perspektifinden İklim Krizinin Sağlık Üzerine Etkisi 2 1.4. Amaçlar 3 2. GENEL BİLGİLER 4 2.1. İklim Krizi 4 2.1.1. İklim Değişikliği Kavramı 5 2.1.2. Doğal Sera Etkisi ve Kuvvetlendirilmiş Sera Etkisi 7 2.1.3. İklim Değişikliğinin Etkileri 9 2.1.4. İklim Değişikliğinin Türkiye Üzerine Etkileri 13 2.1.5. İklim Değişikliği Politikası 14 2.1.6. İklim Değişikliği ile Mücadelede Aktörler 24 xi 2.2. Sürdürülebilirlik, Sürdürülebilir Beslenme ve İklim Krizi ile İlişkisi 26 2.2.1. Sürdürülebilirlik Kavramı 26 2.2.2. Ürünlerin Yaşam Döngüsü ve Sera Gazı 27 2.2.3. Sürdürülebilir Beslenme Kavramı 29 2.2.4. Besin Tercihlerinin Çevre Üzerindeki Etkileri 29 2.2.5. Sürdürülebilir Beslenme ile Uyumlu Diyet Modelleri 37 2.2.6. Beslenme Rehberlerinde Sürdürülebilirlik 42 2.2.7. Sürdürülebilir Beslenmede Diyetisyenlerin Rolü 43 2.3. İklim Krizi, Beslenme ve Gıda Güvenliği 44 2.4. İklim Krizinde Diyetisyenlerin Rolü 46 3. GEREÇ VE YÖNTEM 47 3.1. Araştırmanın Yeri 47 3.2. Araştırmanın Evreni, Örneklemi ve Araştırma Grubu 47 3.3. Araştırmanın Tipi 47 3.4. Araştırmanın İnsan Gücü 48 3.5. Araştırmada Kullanılan Veri Toplama Araçları 48 3.6. Araştırmada Kullanılan Tanımlar ve Terimler 48 3.7. Veri Toplama Yöntemi 49 3.8. Verilerin Analizi 49 3.9. Araştırmanın Ön Denemesi 49 3.10. Etik Konular ve Kurumsal İzinler 49 3.11. Araştırmanın Değişkenleri 50 3.11.1. Tanımlanan Değişkenler 50 xii 3.11.2. Tanımlayan Değişkenler 50 3.12. Araştırmanın Kısıtlılıkları 50 3.13. Araştırmanın Bütçesi 50 3.14. Araştırmanın Zaman Çizelgesi 50 4. BULGULAR 51 4.1.Kurumsal Bilgiler 51 4.2.Sosyodemografik Bazı Özellikler 52 4.3.Sağlık/Hastalık Durumu ve Sağlıklı/ Riskli Yaşam Davranışlarına İlişkin Bilgiler 54 4.4.İklim Krizi (Değişikliği) Konusundaki Farkındalık Durumu ile İlgili Bilgiler56 4.5. İklim Krizinin Önlenmesi ile İlgili Görüşler . 62 4.6. İklim Krizi ve Sürdürülebilir Beslenme Kavramı ile İlişkili Durumlar . 64 5. TARTIŞMA 83 6. SONUÇ VE ÖNERİLER 91 6.1. Sonuçlar 91 6.2. Öneriler 92 6.2.1 Diyetisyenlere Yönelik 92 6.2.2. Meslek Örgütlerine Yönelik 92 6.2.3. Kamusal Düzenlemelere Yönelik 92 6.2.4. Eğitim Sistemine Yönelik . 93 7. KAYNAKÇA 94 8. EKLER 105 EK-1: Veri Toplama Formu 105 EK-2: Etik Kurul Onayı 106 xiii EK-3: TDD Onayı 112 EK-4: Orijinallik Raporu 113 9. ÖZGEÇMİŞ 115 xiv TABLOLAR Tablo Sayfa 2.1 Gıda gruplarının diyet senaryolarında sera gazı emisyonlarına katkıları (%) 32 2.2 Gezegensel sağlık diyeti bileşimi (2500 kkal) 42 4.1 Çalışmaya katılan TDD üyesi diyetisyenlerin eğitim ve çalışma hayatıyla ilgili bazı bilgiler (Ağustos 2021-Nisan 2022) 52 4.2 Çalışmaya katılan TDD üyesi diyetisyenlerin bazı sosyo-demografik özellikleri (Ağustos 2021-Nisan 2022) 53 4.3 Çalışmaya katılan TDD üyesi diyetisyenlerin doktor tarafından belirlenmiş sağlık durumu ile ilgili bazı özellikler (Ağustos 2021- Nisan 2022) 54 4.4 Çalışmaya katılan TDD üyesi diyetisyenlerin sağlıklı/riskli bazı davranışları (Ağustos 2021-Nisan 2022) 56 4.5 Çalışmaya katılan TDD üyesi diyetisyenlerin iklim krizi ve sürdürülebilir beslenme konularındaki farkındalık durumu (Ağustos 2021-Nisan 2022) 58 4.6 Çalışmaya katılan TDD üyesi diyetisyenlerin iklim krizi ve sürdürülebilir beslenme ilişkisi hakkında farkındalık durumu (Ağustos 2021-Nisan 2022) 61 4.7 Çalışmaya katılan TDD üyesi diyetisyenlerin iklim krizinin önlenebilirliği ile ilgili görüşleri (Ağustos 2021-Nisan 2022) 62 4.8 Çalışmaya katılan TDD üyesi diyetisyenlerin sosyodemografik bazı özelliklerine ve beslenme alışkanlıklarına göre iklim krizi kavramını bilme durumları (Ağustos 2021-Nisan 2022) 65 4.9 Çalışmaya katılan TDD üyesi diyetisyenlerin sosyodemografik bazı özelliklere göre iklim krizi kavramını duyduğu kaynak (Ağustos 2021-Nisan 2022) 67 4.10 Çalışmaya katılan TDD üyesi diyetisyenlerin sosyodemografik bazı özelliklere göre sürdürülebilir beslenme kavramını bilme durumu (Ağustos 2021- Nisan 2022) 69 xv 4.11 Çalışmaya katılan TDD üyesi diyetisyenlerin sosyodemografik bazı özelliklere göre sürdürülebilir beslenme kavramını duyduğu kaynak (Ağustos 2021- Nisan 2022) 71 4.12 Çalışmaya katılan TDD üyesi diyetisyenlerin beslenme alışkanlıklarına göre iklim krizi kavramını bilme durumları (Ağustos 2021-Nisan 2022) 72 4.13 Çalışmaya katılan TDD üyesi diyetisyenlerin beslenme alışkanlıklarına göre sürdürülebilir beslenme kavramını bilme durumu (Ağustos 2021-Nisan 2022) 73 4.14 Çalışmaya katılan TDD üyesi diyetisyenlerin iklim krizi kavramını bilme durumuna göre sürdürülebilir beslenme kavramını bilme durumu (Ağustos 2021- Nisan 2022) 74 4.15 Çalışmaya katılan TDD üyesi diyetisyenlerin sağlık durumlarına göre iklim krizi kavramını bilme durumu (Ağustos 2021-Nisan 2022) 75 4.16 Çalışmaya katılan TDD üyesi diyetisyenlerin sağlık durumlarına göre sürdürülebilir beslenme kavramını bilme durumu (Ağustos 2021- Nisan 2022) 76 4.17 Çalışmaya katılan TDD üyesi diyetisyenlerin sağlık durumlarına göre beslenme durumu (Ağustos 2021-Nisan 2022) 77 4.18 Çalışmaya katılan TDD üyesi diyetisyenlerin sosyodemografik bazı özelliklere göre iklim krizi önlenebilirliği konusundaki düşünceleri (Ağustos 2021- Nisan 2022) 79 4.19 Çalışmaya katılan TDD üyesi diyetisyenlerin iklim krizinin önlenebilir bir sağlık sorunu olmasını düşünme durumlarına göre kavramı bilme durumu (Ağustos 2021-Nisan 2022) 80 4.20 Çalışmaya katılan TDD üyesi diyetisyenlerin iklim krizinin önemli bir sağlık sorunu olduğunu düşünme durumuna göre iklim krizinin sürdürülebilir beslenmeyi gerektirdiğini düşünme durumu (Ağustos 2021-Nisan 2022) 81 4.21 Çalışmaya katılan TDD üyesi diyetisyenlerin iklim krizinin gıda güvencesi yaratacağı düşünme durumuna göre iklim krizinin diyetisyenleri ilgilendireceği görüşüne katılma durumları (Ağustos 2021-Nisan 2022) 82 xvi ŞEKİLLER Şekil Sayfa 2.1. Gıda üretimi sebebiyle oluşan küresel sera gazı salınımı 31 2.1. Gıda üretiminin aşamalarından kaynaklanan küresel sera gazı emisyonları 31 xvii SİMGELER VE KISALTMALAR ABD Amerika Birleşik Devletler AR Assessment Report BCFN Barilla Gıda ve Beslenme Vakfı BMİDÇS Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çevre Sözleşmesi CO2 Karbon Dioksit CH4 Metan Gazı ÇYDH Çevrimiçi Yemek Dağıtım Hizmetleri DASH Dietary Approaches to Stop Hypertension DSÖ Dünya Sağlık Örgütü FAO Gıda ve Tarım Örgütü ECMWF Avrupa Orta Vadeli Hava Tahmin Merkezi GCM Küresel Dolaşım Modellemeleri HFC Hidroflorokarbonlar IEA Devletlerarası Enerji Ajansı INDC Intended Nationally Determined Contributions IPCC Birleşmiş Milletler Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli İDES İklim Değişikliği Stratejisi İDEP İklim Değişikliği Eylem Planı MGM Meteoroloji Genel Müdürlüğü NF3 Nitrojen Triflorit N2O Nitröz Oksit O3 Ozon OECD Ekonomik Kalkınma ve İş Birliği Örgütü PFC Perflorakarbonlar SF6 Sülfürhekzaflorit UK Birleşik Krallık WCED Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu WMO Dünya Meteoroloji Örgütü 1 1. GİRİŞ 1.1. Halk Sağlığı Kavramı Bir Birleşmiş Milletler kuruluşu olan Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) 1946 senesinde sağlık kavramını “yalnızca hastalık ve sakatlık durumu olmaması değil; ruhen, bedenen ve sosyal olarak tam iyilik hali” olarak tanımlamıştır. Tanımdan da anlaşılacağı üzere sağlığın toplumsal iyi oluşuna odaklanmak, sağlığın toplumsal boyutunun göz ardı edilemeyeceğinin önemli bir göstergesidir. Fiziksel, ruhsal ve sosyal iyilik halini içeren bütüncül yaklaşım, toplum sağlığı tarafından sürekli kullanılan bir yaklaşımdır. 19. yüzyılda bilimsel ve hukuki alanda gündeme gelen ve toplumdaki tüm bireylerin sağlığını korumayı ve geliştirmeyi amaçlayan halk sağlığı kavramının tanımı ve ortaya çıkışı zaman alarak çok eski tarihlere dayanmaktadır (1). Halk sağlığının ilk kurumsal tanımı 1988 yılında Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Tıp Enstitüsü tarafından "Halk sağlığı, nüfusun sağlıklı olabileceği koşulların sağlanması, herkesin sağlığının ve esenliğinin geliştirilmesi ve herkesin sağlığının korunması" şeklinde yapılmıştır. Halk sağlığı; İnsan sağlığını iyileştirmek, halk sağlığını korumak ve iyileştirmek, hastalıkları erken teşhis yoluyla önlemek ve teşhis, tedavi ve rehabilitasyon olanakları sağlayarak insan ömrünü uzatmak için mevcut kaynakları seferber etmek için gerekli bilgi, beceri ve değerleri birleştirme girişimidir (2). Halk sağlığı kavramını tanımlarken bazı terimleri bir arada ifade etmek gerekir. Bu terimlerden en çok kullanılanlar koruyucu hekimlik, toplum hekimliği, sosyal tıp, hijyen ve halk sağlığıdır (3). Dünya Sağlık Örgütü'nün 1948 yılında kurulmuş olması halk sağlığının gelişmesine katkı sağlamıştır. Örneğin, 2. Dünya Savaşı sonrasında özellikle beslenme sorunları nedeniyle bebek ve çocuk ölümlerinin yüksek düzeylerde olmuştur. Bu duruma ilişkin uzun tartışmalar ve çalışmalar sonucunda hem çocuk ve bebek ölümlerinin hem de bulaşıcı hastalıkların temel nedeninin toplum ve aile olduğu tespit edilmiştir. Örneğin, bir şehirde bir su temini hastalığı yayılırsa, bu bireysel bir sorun değil, kamusal bir sorundur. 2 Böylece sağlık ve tıp nüfusa girmiş, faaliyetler sosyal odaklı hale gelmiş ve bu anlayışa halk sağlığı adı verilmiştir (4). 1.2. İklim Krizi Kavramı ve Kapsamı Dünya; insan nüfusu baskısı, kaynak kıtlığı, ekosistem bozulması ve iklim değişikliği karşısında sürdürülebilir şekilde üretilen, besleyici gıdaya yönelik artan talebi karşılamak için giderek artan bir zorlukla karşı karşıyadır. İddialı Binyıl Kalkınma Hedefleri yerini Sürdürülebilir Kalkınma Hedeflerine bırakırken, dünya genelinde yaklaşık 795 milyon insan hala yeterli kaloriden yoksun ve en az iki milyarı da yeterli besinden yoksun (4). İklim krizi; İklim değişikliğini azaltmak veya durdurmak ve çevreye ciddi ve kalıcı zararı önlemek için acil eylemin gerekli olduğu bir durumdur (5). İklim değişikliğinin gıda arzının sürdürülebilirliği üzerindeki etkisi, üzerinde düşünülmesi ve araştırılması gereken öncelikli bir alandır. Birleşmiş Milletler Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli'nin (IPCC) 5. Değerlendirme Raporu, su kıtlığının ve daha yüksek sıcaklıkların mahsul verimi üzerindeki etkilerini ve bunun sonucunda ortaya çıkabilecek yüksek gıda fiyatları ve azalan gıda güvenliğini vurgulamıştır (6). 1.3. Halk Sağlığı Perspektifinden İklim Krizinin Sağlık Üzerine Etkisi Tıp ve halk sağlığı literatüründe iklim değişikliği ile ilgili yapılan çalışmalar daha çok iklim değişikliğine bağlı olarak hastalıkların sıklık, dağılım ve karakterindeki değişiklikler üzerinedir. İklim değişikliğinin sağlık etkileri doğrudan (sıcak dalgaları gibi) ve dolaylı (vektör sayısında artışa bağlı enfeksiyon hastalıkları gibi) etkiler olarak sınıflandırılabilir. İklim değişikliğine bağlı olarak su kaynaklarının azalması, kuraklık, tarımsal üretimin düşmesi ve benzeri nedenlerle dolaylı olarak yeterli ve dengeli beslenmeden yoksunluk, gıda güvencesizliği, hastalıklara karşı direncin düşmesi gibi mortalite ve morbiditeyi artıran büyük halk sağlığı sorunları da iklim değişikliğinin doğrudan olmayan sağlık etkileri arasında sayılabilir. Yukarıda belirtilen gerekçeler nedeniyle bu çalışma diyetisyenlerin, iklim krizi kavramının beslenme üzerine olan etkisi konusundaki farkındalık durumlarını ve iklim 3 krizinin önlenmesi konusundaki görüş ve yaklaşımlarının ortaya konulması için planlanmıştır. 1.4. Amaçlar Kısa dönemli amaç: 1. Türkiye Diyetisyenler Derneği’ne kayıtlı diyetisyenlerin; a. İklim Krizinin beslenmeye olan etkisi konusundaki farkındalık durumlarının belirlenmesi, b. İklim Krizinin önlenmesi konusundaki görüşlerinin ve yaklaşımlarının saptanması amaçlanmıştır. Uzun dönemli amaç: 1. İklim Krizi konusunda diyetisyenlerin farkındalık durumunu arttırmak ve diyetisyenlerin iklim krizi ile ilgili uygulamaların arttırılmasının sağlanması amaçlanmıştır. 4 2. GENEL BİLGİLER 2.1. İklim Krizi Dünyada çeşitli nedenlere bağlı olarak her yıl milyarlarca ton CO2 atmosfere salınmakta ve yaşamsal faaliyetlerin yavaşlamaya ilişkin belirtisi olmaksızın en üst seviyede sera gazı emisyonları ürettiği ve buna bağlı olarak dünyamızın nihai sıcaklığının her geçen gün arttığı gösterilmiştir (7). Önceki dönemlerde çoğunlukla ‘Küresel Isınma’ olarak adlandırılan konu yerini ‘Küresel İklim Değişikliği’ terimine bırakmıştır. Bununla birlikte, kavram için günümüzde ‘İklim Krizi’ (Climate Crisis) ya da ‘İklim Acil Durumu’ (Climate Emergency) terimleri kullanılmaktadır (8). İklim krizi kavramı, Oxford Sözlüğünde “İklim değişikliğini azaltmak veya durdurmak ve çevreye ciddi ve kalıcı zararı önlemek için acil eyleme geçilmesi gereken bir durum” olarak tanımlanmıştır (5). İklim krizinin gündemde olmasının başlıca nedeni sanayi devrimi ve sonrasında küresel karbon döngüsünü tamamen değiştiren fosil yakıt ya da tarihsel olarak ilk kez kullanıldığı sıraya göre kömür, petrol ve doğalgaza dayalı bir enerji sistemi kurulmasıdır (8). Yaklaşık 40 yıl önce, 50 ulustan bilim adamları Birinci Dünya İklim Konferansı'nda (Cenevre 1979) bir araya gelmiş ve iklim değişikliği endişe verici ve acilen harekete geçmenin gerekli olduğunu göstermişlerdir. O zamandan günümüze, benzer uyarılar 1992 Rio Zirvesi, 1997 Kyoto Protokolü ve 2015 Paris Anlaşması ile diğer küresel meclislerin puanları ve bilim adamlarının yetersiz ilerleme konusunda açık uyarıları aracılığıyla yapılmıştır (9). Bunlara rağmen son yedi yıl, kaydedilen en sıcak dört yıl olmuştur. Avrupa Orta Vadeli Hava Tahmin Merkezi’nin (ECMWF) ERA5 küresel değerlendirme raporlarına bakıldığında, 2016 yılı dünyada “en sıcak yıl” şeklinde kaydedilmiştir. 2021 yılı ise en sıcak beşinci yıl olarak kaydedilmiştir. 2021 yılında dünyada yıllık sıcaklık ortalamasının 1991-2020 yılları arasındaki sıcaklığın 0,3°C üzerinde olmuştur. Sanayi devrimi öncesi dönem ortalama 1,1-1,2 derece üzerinde olmuştur. Böylelikle dünya genelinde 2015-2021 dönemi kayıtlara geçen "en sıcak 7 yıl" olmuştur (10). Eylül 2019 Dünya Meteoroloji Örgütü (WMO) raporu, endüstri öncesi seviyelerin en az bir derece üzerinde ve bilim adamlarının "kabul edilemez bir risk" olarak tanımladığı duruma daha yakın olduğumuzu belirtmiştir. İklim değişikliğine ilişkin 2015 5 Paris Anlaşması ve Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli’nde (IPCC), nihai ısınmanın 2°C’nin “çok altında” tutulması ve artışı 1,5°C ile daha da sınırlandırmaya yönelik çalışılması gerektiğini söylemiştir. Ancak küresel emisyonlar yavaşlatılmazsa, sıcaklıkların 2100 yılına kadar yaklaşık 3°C (1,5-6°C) üzerine çıkabileceği ve bunun da ekosistemlerimize geri dönüşü olmayan bir zarar vereceği tahmin edilmektedir (6,11). İklim krizi, toprağın ve suyun yapısının bozulmasında doğrudan bir etken olması nedeniyle insanlığın gıda ve su güvenliğini de etkilemektedir. Günümüzde toplam gıdanın yaklaşık %30'unun iklim krizi ve beraberindeki sebeplerle kaybolduğu veya israf edildiği düşünülmektedir. Pek çok bölgede, yüzyıllardır gelişen mahsuller hayatta kalmak için mücadele etmekte ve bu gıda güvencesini daha güvencesiz hale getiriyor. Aynı zamanda iklim krizi, içme ve tarım için su bulunabilirliğini ve kalitesini sınırlıyor (12). Artan nüfusa yeterli miktarda gıda sağlamak için daha sürdürülebilir yöntemlerle başa çıkmanın mevcut yollarının, Dünya gezegeninin kaynaklarının sınırları içinde yerine getirilemeyeceği belirgin hale gelmiştir (13). 2.1.1. İklim Değişikliği Kavramı İklim değişikliği sorununu tam manasıyla anlamak için öncelikle iklim tanımına yer vermek gerekir. İklim dünya üzerinde bir yerde seneler boyunca yaşanan ve gözlemlenen yağış, rüzgâr, sıcaklık ve nem gibi tüm atmosferik olayların ortalama durumudur. “İklim” kavramı değerlendirilirken mekân ve zaman ölçüleriyle birlikte gözlemlenen uç değerler de dikkate alınmaktadır. Dünya Meteoroloji Örgütü iklim için 30 yıllık ortalamayı dikkate almaktadır. “İklim değişikliği” kavramı ise iklimin ortalama durumunda ve değişkenlerinde meydana gelen anlamlı değişimler, istatistiksel sapmalar olarak tanımlanmaktadır. Değişkenlik ve değişim/değişiklik kavramları birbirleriyle karıştırılmamalıdır. İklim değişkenliği aylar, mevsimler ve yıllar gibi kısa vadede meydana gelen değişimleri ifade etmektedir (14). İklim düzeni tabiatı gereği değişiklik göstermektedir. Aynı bölgede yaşanan bir mevsiminin yaklaşık değerlerinin değişim göstermesi örnek olarak verilebilir. İklim değişikliği ise çok daha uzun dönemlerde gözlemlenen ortalamalardaki sapmaları kapsamaktadır. İklim kabaca uzun dönemde atmosferde meydana gelen değişimler olarak 6 tanımlanabilir. İklim değişkenliği sadece hava hadiselerine odaklanmamak şartıyla genel vakit ve mekân sınırlamasında iklimin ortalama vaziyeti, standart sapmaları ile aşırı hava hareketlerine benzer sayısal değerlerindeki değişimler şeklinde tanımlanmaktadır (15). Bu değişimler doğal veya insan kaynaklı olabilir. İklim değişikliği küresel atmosfer dengesini bozan insan faaliyetleri neticesinde oluşmuştur. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nde (BMİDÇS) iklim değişikliği kavramı “kıyaslanabilir zaman aralığında gözlemlenmiş doğal iklim olaylarına ek doğrudan veya dolaylı yoldan küresel atmosfer yapısını bozan insanlardan kaynaklanan faaliyetler sonucunda iklim üzerinde oluşan değişiklik’’ şeklinde tanımlanmaktadır (16). İklim değişikliği, doğal ekosistemlerin ve sosyo-ekonomik sistemlerin işleyişinin üzerinde önemli zararlar (küresel ısınma, deniz seviyesinin yükselmesi, seller, kuraklık, biyolojik çeşitliliğin azalması, salgın hastalıklar vs.) oluşturduğu ve oluşturmaya devam edeceği öngörüldüğü için birçok bilim insanı ve siyasetçi tarafından insanlığın refahını tehdit eden çok büyük bir sorun olarak görülmektedir. İklim değişikliği sebepleri ve sonuçları bakımından karmaşık bir sorun (wicked problem) oluşturmaktadır. Tek bir sebebi olmaması, birden çok sebebe bağlı olarak gelişmesi, tek bir çözümü olmaması, sonuçlarının birbirlerini etkilemesi ve birden fazla olması bunun göstergesidir (17). Okyanusları ve volkanik patlamaları inceleyen diğer araştırmacılar karbon döngüsünün olduğunu ifade etmişlerdir. İklim değişikliğinin olabileceği ihtimalini, karbon döngüsündeki araştırmaları sırasında insan faaliyetleri ve etkilerini de değerlendirmişler ve mevcut bulunan karbon miktarının ikiye katlanması durumunda atmosferdeki sıcaklığın 5-6 derece arasında artış gösterebileceğini öngörülmüş, bu durumun uzun yıllar süreceğini 1896 yılında ortaya koymuşlardır. Arrhenious’un araştırmalarının olduğu döneme, 1980’li yıllara kadar iklim değişikliği problemi, sadece bireysel olarak bilim adamlarının ilgisini çeken bilgi birikimi ve aktarımının olmadığı bir konu olarak kalmıştır. Bilim camiasında 1950’lerin ortasına kadar iklim bilimcilerin çoğu iklimin değişmez olduğuna inanmışlardır (18). 7 2.1.2. Doğal Sera Etkisi ve Kuvvetlendirilmiş Sera Etkisi Doğal sera etkisi atmosferde bulunan bazı gazların güneşten gelen ışınlarla oluşturduğu doğal etkileşim sayesinde ısı dengesinin düzenlenmesidir. Gezegenimizin diğer gezegenlerden en önemli farkı onu çevreleyen atmosferinin olmasıdır. Yeryüzünde yaşamsal faaliyetlerin olmasını sağlayan atmosfer birçok gazın karışımından oluşmaktadır. Doğal sera etkisi olarak adlandırılan ve yeryüzünde yüz milyonlarca yıldır var olan bu ısı dengesi, atmosferde bulunan bazı gazların güneşten gelen ışınların yeryüzünden yansıtılması sonucu oluşan kısa dalgalı ışınımları tutması sebebiyle gezegenimizin ortalama sıcaklığının doğal dengesinde olmasını sağlamaktadır. Doğal sera etkisi, güneş sisteminden kısa dalga boylu ısı ışınlarının ozon katmanında ilerlemesi ve yerküreyle temas ettikten sonra uzun dalga boylu ısı ışınlarının toplanan sera gazları aracılığıyla dünyaya yansıması ve sıcaklıkları çoğaltmasıdır (19). Tarihte doğal sera etkisi teorisini ilk kez 1896 yılında ortaya koyan bilim adamı İsveçli Svante Arrhenius’tur. Doğal sera etkisi, güneş sisteminden mevcut ısı ışınımlarının havada mevcut olan Ozon (O3), metan (CH4), karbon dioksit (CO2), nitröz oksit (N2O) gazları aracılığıyla tutulması neticesinde dünyadaki soğukluk ve sıcaklık seviyesinin korunması anlamına gelmektedir (20). Doğal sera etkisinin kurduğu etkileşim ve denge sayesinde yüz milyonlarca yıldır dünyanın ısı dengesi var olmaktadır. Doğal sera etkisinin, bu etkinin olmadığı duruma göre, ortalama gezegen sıcaklığının yaklaşık 33°C daha yüksek olmasını sağladığı bilinmektedir. Yani doğal sera etkisi var olmasaydı gezegenimizin sıcaklığının 33°C daha soğuk olacağı; dünya üzerinde yaşamdan da bahsetmenin mümkün olmayacağı ifade edilmektedir (14). Sanayi devrimi sonrası insan kaynaklı faaliyetlerin ortaya çıkardığı sera gazlarının atmosferimizde birikiminin artması; kuvvetlendirilmiş sera etkisi olarak adlandırılırken, gezegenin ortalama sıcaklığında artışa neden olmuştur. Kuvvetlendirilmiş sera etkisi, dünyanın ortak sistemi doğal sera etkisine yapılan ilavedir (21). Bu etki ile gezegenimizde yaşanan ortalama sıcaklık artışı küresel ısınma olarak adlandırılmaktadır. Küresel ısınmanın miktarı salınan sera gazı yoğunluğuna ve bu yoğunluk içerisinde yer alan sera gazlarının özelliklerine ve miktarına bağlı bulunmaktadır (22). 8 Kuvvetlendirilmiş sera etkisi teorisine göre insan kaynaklı iklim değişikliği, insanların ürettiği sera gazlarından dolayı meydana gelmektedir. Bu gazlar, 1997 Kyoto Protokolünde CO2, CH4, N2O, HFC (Hidroflorkarbonlar), PFC (Perflorakarbonlar), SF6 (Sülfürhekzaflorit) olmak üzere altı adettir. Bu gazlara 2012 Doha Taraflar Konferansında NF3 (Nitrojen Triflorit) eklenmiştir (22). Sanayi devrinden itibaren insan kaynaklı sera gazı salınımlarının IPCC tarafından yayımlanan değerlendirme raporlarında arttığı işaret edilmektedir (AR4 ve AR5). AR5 kapsamında incelenen sera gazları birikim miktarları göz önüne alındığında sera gazlarının özellikle CO2, CH4 ve N2O birikimlerinin 800.000 yıl içerisindeki en yüksek birikimler olması en can alıcı noktadır. CO2 sera gazlarından iklim değişimine etkisi en çok olan sera gazıdır. CO2 gazı salınımı fosil yakıtların kullanımından kaynaklanmaktadır. CO2 sanayi devrimi öncesi dönemde atmosferde 278 ppm iken, 2005 yılında %35 artışla 379 ppm, 2011 yılında %40’lık artışla 391 ppm, 2020 yılında ise bu rakam %43 artarak 415 ppm değerine çıkmıştır (22). Birleşmiş Milletler Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli 4. Değerlendirme Raporuna göre sera gazlarının salınımlarındaki artış hızının 2000’li yıllarda şiddetlenmesi de hesaba katıldığında 2100 yılı ortalama sıcaklıkları artış hızı tahminleri sanayi devrimi öncesine göre en iyimser ve en kötümser senaryolarla beraber değerlendirildiğinde 2,7°C ile 5,8°C aralığındadır. IPCC 2014 senesinde hazırlanan 5. Değerlendirme raporunda (AR5) yer alan verilerde enerji, endüstri, ulaşım, tarım, atık, orman ve arazi kullanım sektörlerinin kaynak olduğu 6 sera gazının salınımının, 1970-2010 senelerinde %78 fazlalaşarak 49 milyar tona eş seviyede CO2 arttığı belirlenmiştir. Aynı zamanda, 2000’den sonraki 10 yıldaki salım büyüme hızı (%2,2), 1970-2000 senelik büyümenin (%1,3) hemen hemen iki katına yaklaşmıştır (22). Birleşmiş Milletler Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli 5. Değerlendirme raporunda ise sanayi devriminden günümüze kadar yaşanan değişimlerin ölçülen değerler arasında şimdiye kadar gözlenmemiş düzeyde olduğu kabul edilmektedir. Raporda iklim değişikliğinin ve gezegenimizdeki sıcaklık artışının net ve tartışma gerektirmeyen 9 bilimsel gerçekler olduğu ifade edilmiştir. Kuvvetlendirilmiş sera etkisi küresel ısınmaya, küresel ısınma da iklim değişikliğine; iklim felaketlerine neden olmaktadır (22). Birleşmiş Milletler Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli 6. Değerlendirme raporunun bir parçası olan fiziksel temelleri anlatan (WGI – Fiziksel Bilim Temeli) rapora göre CO2 yoğunluğunun 2 milyon yılın en yüksek seviyelerine ulaştığı belirtilmektedir. Sera gazlarının tamamının arttığı belirtilmiştir. Karbondioksite göre daha fazla ısınma potansiyeli bulunan metan ve nitroz oksit gazlarının 800.000 yılın en yüksek seviyelerinde olduğu vurgulanmaktadır. Raporda sadece son zamanların en yüksek oranlarına ulaşan sera gazlarına değil sera gazlarının emisyon artış hızlarının da en yüksek seviyelere ulaştığına dair vurgu yapılmaktadır (23). Birleşmiş Milletler Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin güncel bilimsel çalışmalarından olan “1,5 Derecelik Küresel Isınma Özel Raporu’na (IPCC Special Report, Global Warming of 1,5°C, 2018) göre dünyanın ortalama sıcaklığı yaklaşık 1,5°C artmıştır. IPCC 6. Değerlendirme raporuna göre artışı yaklaşık 1,5°C’ye indirmeyi sağlayacak kısa vadeli eylemlerin, insan hayatında ve ekosistemde iklim değişikliği nedeniyle sebep olacağı tahmin edilen kayıp ve hasarları, daha yüksek sıcaklık seviyelerine oranla büyük miktarda azaltacağını, fakat tamamını yok etmeyeceğini belirtmektedir. Mevcut emisyon politikalarının ve taahhütlerinin dünyayı yaklaşık 2,3- 2,7°C ısınma rotasına doğru ilerlettiği belirtilmiştir. İklim felaketleri ile gelen kayıp ve zararların ise ısınma seviyesinin artışı ile hızlanacağı ve çoğu senaryoda insanların ve çevrenin uyum sağlamasının zor olacağı risklere neden olacağı değerlendirme raporunda vurgulanan konular arasında yer almaktadır (23). İklim değişikliği beraberinde deniz seviyesinin yükselmesi, biyolojik çeşitliliğin azalması, seller, kuraklık gibi birçok iklim felaketine yol açacaktır (22). Bu etkiler ilerleyen bölümlerde ele alınmıştır. 2.1.3. İklim Değişikliğinin Etkileri 10 Birleşmiş Milletler Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli 1. Çalışma Grubu 5. Değerlendirme Raporu, global iklimdeki ısınma kesin olduğunu ifade etmektedir. 1950’li yıllardan bu yana, iklimde görülen değişikliklerin birçoğu daha önce görülmemiş seviyededir. Bu dönemde, okyanus ve atmosfer ısınırken buzullar ve kar miktarı azalmış, ortalama deniz seviyelerinde artış olmuş ve atmosferdeki sera gazı birikimi artmıştır (22). İklim değişikliğinin zamanla artan ve değişiklik gösterdiği bilinen birden fazla neticesi belirlenmiştir. Çevresel denge kötüleşirken, beraberinde sosyal, ekonomik, kültürel ve politik problemleri de yanında taşımıştır (24). İklim değişikliğinin sonuçları geniş bir bölgeye yayılmakla birlikte, bir etkinin başka bir etkiye sebep olması neticesinde bu sonuçlar birbirini tetikleyen sorunlar silsilesine neden olmaktadır (25). İklim değişikliğinin sonuçları aşağıdaki gibi sıralanabilir. ✓ Sıcaklık düzeyinde artma: yüzey sıcaklıklarında 1990-2100 seneleri arasında takribî 3°C’lik bir artma beklenmekte, 2-4,5°C’lik bir yükselme tahmin edilmektedir (26). Senaryolar arasında en kötü olanın oluşması halinde 2100 senesinde sıcaklıkların 7°C çoğalması ön görülmektedir (27). ✓ Kutup alanlarındaki büyük buz yığınlarının erimesi beklentisi (26): İklim değişikliğinin sürati bu düzeyde sürdürülürse 60 senelik zamanda kutupların hepsi çözülecektir (28). ✓ Uzun mühlette iklim kuşaklarının yer değişmesi ve mevsimlerin varyasyonu, ✓ Ani hava bozuklukları: yağmur, hortum, su baskını (29). ✓ Deniz seviyesi artışı: İki nedenle oluşmaktadır. İlki okyanusların termal genişlemesi (19), ikincisi dağ ve buzullarının yok olmasıdır (30). Deniz seviyesi yükselmeleri yaşanacak alanlarda tarıma uygun arsalar yok olacaklardır. 2100 senesine dek deniz seviyesinde yaklaşık 70 cm’lik bir yükselme olasıdır (19). IPCC raporları gereğince 21.yy. sonunda en az 28 cm’lik çoğalma beklenirken, en fazla 48 cm’lik olması da olası bir durumdur (31). Büyük buzul kütlelerinin erimesiyle oluşan deniz seviyesindeki yükselme deniz seviyesinin altında yer alan ülkeler açısından tehlike arz etmektedir. Deniz düzeyindeki ve sıcaklığındaki artış 11 ve azalışların tuzluluk değerini değiştireceği göz önüne alındığında deniz organizmaları da kötü etkilenecektir (32). ✓ İklim değişikliği biyoçeşitlilik üzerinde de olumsuz etkiler yaratabilmektedir. Isınan, asit düzeyi artan ve yükselen okyanusların özellikle balıkçılıkla geçinen toplulukları dezavantajlı duruma düşürmesi muhtemeldir. 2050 yılına kadar 2°C’lik bir global sıcaklık artışının; avlanarak yakalanan balık değerinde 17-41 milyar ABD$ / yıl tutarında küresel zarara sebep olacağı tahmin edilmektedir. Yerel gıda tedariki için büyük ölçüde yerel balıkçılığa bağımlı olan kentler önemli ölçüde etkilenebilir (33). ✓ Su kaynaklarında oluşabilecek problemler görülebilmektedir (28). Sularda kirlilik artışı, kaynak sularında oluşabilecek azalış ve su kıtlığıdır (34). Su alanlarının eksilmesi ve yağmurlardaki azalış ile alakalı su kıtlığının oluşması uzun dönemde yerel, ulusal ve devletlerarası geçimsizliklere ve siyasal problemlere sebep olabilir. ✓ Orman bölgelerinin ve ormanlarının yok oluşu: bilhassa orman yangınlarında çoğalmalar olmaktadır. Örneğin; 2019 senesinin Eylül ayında Avustralya’da oluşan ve uzun süren yangınlarda 500 milyondan çok hayvan ve 24 kişi yaşamını yitirmiştir. Orman yangınları neticesinde orman bölgeleri büsbütün ortadan kalkarken, oluşan CO2’nin iklim değişikliği üstündeki negatif etkilerinin büyük olması muhtemeldir (19). ✓ Tarım bölgelerinde oluşabilecek problemler: tarım bölgelerinin amaçları dışında yararlanılması ile beraber tarımsal arazilerde azalış ve topraklarda tuzlanma oluşacaktır (35). İklim değişikliği ile beraber artan sıcaklıkların enerji tüketimi üzerinde yapacağı etkiler enerji tüketimi konusunda öne çıkan konulardan birisidir. Artan sıcaklıklar ile kışların daha ılık geçeceği tahmin edilmektedir. Yazların ise daha sıcak geçmesi ile serinleme için harcanacak enerji miktarı artarken, ılıman kış ayları sebebiyle daha az enerji kullanımı öngörülmektedir. Özellikle kuzey enlemlerde kış aylarının daha ılıman geçmesi sebebi ile enerji kullanımı konusunda önemli bir azalma beklenmektedir (36). İklim değişikliğinin en önemli sonuçlarından birisi de kuraklıktır. Kuraklık yalnızca 12 çevresel bir etki değildir, aynı zamanda çevresel etkilerle çarpan etkisi yaratarak sürdürülebilir yaşamı engelleyecek boyutlara da ulaşmaktadır. Kuraklık; kentsel alanlarda su ve elektrik kıtlığına, kirlenmiş suyun kullanımıyla oluşan hastalıklarda artışa, düşen üretim kaynaklı gıda fiyatlarında dünya genelinde beklenen yüzde 85’e varan artış dolayısıyla gıda güvenliği gibi birçok olumsuz sonuçlara neden olabilir. Tüm bunlar ise olumsuz ekonomik etkilere ve köylerden kentlere göçlerin artmasına sebep olabilir (33). Birleşmiş Milletler Afetlerin Azaltılması Uluslararası Stratejisinin afetlerle ilgili yapılan çalışmasında sel ve kuraklık gibi olaylardan milyarlarca insanın hem sosyal hem ekonomik olarak etkilendiği ve iklim ile ilişkili afet sonrası ekonomik zararların tüm ekonomik kayıpların %70’ten fazlasını oluşturduğu ortaya konmuştur (37). Sağlıklı, temiz ve güvenli su kaynaklarına erişim, yaşam için vazgeçilemez bir ihtiyaçtır. Günümüz şartlarında, 1,3 milyar insanın sağlıklı ve güvenli suya ulaşım imkanı yokken, 2 milyar insan ise sağlığı korumak için uygun önlemleri olmaksızın hayatta kalmaya çalışmaktadır (38). İklim değişikliğinin bu kadar hızlı artması durumunda, 2050 yılında dünya genelinde yaklaşık 570 kentin mevcut kullanılabilir su varlığında en az yüzde 10’luk bir düşüş olacağı öngörülmektedir. Yapılan bu hesaplamalara göre dünya genelinde yaklaşık 2 milyon 200 bin kişi su kıtlığından ve su kalitesindeki bozulmaların yol açtığı hastalıklardan hayatını kaybetmektedir (3). İklim değişikliğinin, bahsedilen bütün etkileri ile birlikte insan sağlığı üzerinde çoğunlukla ölümlere neden olacak seviyede olumsuz ve büyük bir etki oluşturacağı tahmin edilmektedir. Bu etkilerin doğrudan veya dolaylı gerçekleşmesi beklenmektedir. Ekolojik dengenin bozulması ve iklim değişikliğinin olumsuz etkilerinin artmasıyla bundan etkilenmesi beklenen hastalıkların başında kalp damar ve solunum yolu hastalıkları gelmektedir. Bunun yanı sıra tatlı su kaynaklarının kirlenmesi fırtına ve taşkınlar nedeniyle humma, sarı humma ve beyin enfeksiyonu oluşturan bazı virüslerin de ortaya çıkması beklenmektedir. Enfeksiyon hastalıklarında yaşanacak olası yükselişlerin asıl nedeni taşıyıcı organizmaların etkin olacağı coğrafi alan artışı ve mevsimsel genişlemedir. Bu sebeple iklim değişikliğinin dolaylı etkileri uzun vadede hissedilecektir. 13 Bu etkiler sadece belirli bölgeleri değil, bütün kıtaları, okyanusları ve üzerinde yaşayan bütün canlıları etkilemektedir (22). İklim, emsali görünmeyen bir hızla değişime devam etmektedir ve tahmin edilen bir gelecekte de bunun sürebileceği öngörülmektedir. Kısa zaman önce IPCC 1.Çalışma Grubu (WGI) aracılığıyla hazırlanan Değerlendirme Raporu’na göre (AR5) buz kütlesinde, kar kütlesinde azalma ve suların ısısında da artma olmuştur. Küresel ortalama deniz seviyesinde artış gözlemlenmiş ve atmosferik sera gazı yoğunlaşması artmıştır. Geçmişte, günümüzde ve de gelecekte beklenen sera gazı salınımları neticesinde oluşan iklim değişikliği artık hayatın bir parçası olmuştur. Bu salınımların şimdi önüne geçilse bile tesirleri seneler süresince hissedilecektir (22). İklim değişikliğinin etkileri uluslararası terörizm ve nükleer silahlardan daha zararlı etkiler ortaya çıkarabilecek niteliktedir. İklim değişikliği doğal çevre üzerinde oluşan etkilerine bağlı olarak sosyal ve ekonomik yaşamda da zincirleme etkilere neden olmaktadır (4). Tüm bu etkilerin günümüzle sınırlı kalmayacağı ve giderek daha ciddi boyutlara varacağı IPCC’nin 2014 yılında yayımladığı beşinci değerlendirme raporundan anlaşılmaktadır. Rapora göre; küresel sıcaklık değişimi 21. yüzyılın sonuna kadar 1,5°- 2°C’yi aşacaktır. 1986-2005 yılları ile kıyaslandığında 2016-2035 yılları arasındaki global ortalama sıcaklık artışının 0,3°C ile 0,7°C aralığında olacağı tahmin edilmektedir (41). 2.1.4. İklim Değişikliğinin Türkiye Üzerine Etkileri Tüm dünyada olduğu gibi iklim değişikliğinden etkilenen ülkemiz başta su kaynakları olmak üzere biyoçeşitlilik, tarım, sağlık gibi konularda; kentler, kırsal alanlar, kıyı alanları gibi pek çok bölgede farklı etkilere maruz kalmaktadır. Ülkemizde son 30 yıllık dönemde yaşanılan afetler incelendiğinde 2000’li yıllarda afet sayısının önemli oranda artış gösterdiği görülmektedir. Ülkemizde 2019 yılı ortalama sıcaklığı 2010 yılı öncesi 29 yılın ortalamasından 1,2 °C fazladır. Bu artışla 2019, 1971 yılından itibaren yaşanan dördüncü en sıcak yıl olmuştur (4). 14 Meteoroloji Genel Müdürlüğü (MGM), Türkiye Meteorolojik Afetler Değerlendirilmesi Raporunu yayınlamıştır. Bu rapora göre son on iki yılda 8 bin 274 meteorolojik karakterli afet tespit edilmiştir.2010 yılından itibaren en çok afet oluşan sene 2021 senesi olmuştur. En çok oluşan afetler şiddetli sel, yağış, dolu ve fırtına biçiminde sıralanmaktadır. Son on iki senede 2 bin 645 fırtına, 2 bin 486 şiddetli yağış, bin 427 dolu oluşmuştur. En çok oluşan afet, haziran ayında oluşmuştur (4). Ülkemizde kış mevsiminde kısalma, yağışlarda azalma; yaz mevsiminde sıcaklıklarda, kuraklıkta artma ve diğer mevsimlerde ani aşırı yağışlar sonrası sel ve taşkınlarda artma gözlemlenmektedir. Yaşanan bu artışın gelecekte de sürmesi beklenmektedir (18). İklim değişikliğini ülkemizde tarım, hayvancılık, sanayi, turizm sektörleri ile eşitli ekosistemleri etkilemektedir ve etkilemeye devam edecektir (4). 2009 yılında yapılan araştırma sonrası Dünya Bankasının yayımladığı raporda ülkemizin yaşadığımız yüzyılın sonlarına doğru iklim değişikliğinden kaynaklı afetlerle ve olağandışı hava olaylarıyla en fazla karşılaşacak üçüncü ülke konumunda olduğu belirtilmektedir. Resmi raporlara göre; iklim değişikliğinin etkileri açısından riskli ülkeler içerisinde yer alan Türkiye’de; sel, yağış, fırtına, orman yangınları gibi afet sayılarının son zamanlarda arttığı görülmüştür. İlerleyen zamanda yurt genelinde +5°C sıcaklık artışı beklenmektedir. Beklenen bu artış gerçekleşirse orman yangınları, sıcak hava dalgaları, seller gibi doğal afetlerin sayılarında artış olması da kaçınılmazdır (18). 2.1.5. İklim Değişikliği Politikası İnsanların sera gazları üreten faaliyetlerinin artışı ile ve iklimin üzerindeki baskının artması nedeniyle yukarıda vermiş olduğumuz etkilerin meydana getirdiği olumsuzlukların önlenmesi, etkilerin azaltılması veya ortadan kaldırılması amacı ile sanayi devrimi sonrasında uluslararası kuruluşlar tarafından iklim değişikliği politikaları gündeme getirilmeye başlanmıştır (24). İklim değişikliği ile mücadele etmenin yolları; öncelikle sorunun ve etkilerin tespit edilerek ortaya konması ve ardından iklim değişikliğinin olumsuz etkilerinin en az seviyeye indirilmesi amacıyla sera gazlarının salınımlarda azaltılma ve bahsi geçen 15 etkilere adapte olunma stratejilerinin belirlenerek uygulanması olarak sıralanmaktadır. İklim değişikliği politikası sorunun sebeplerine ve sonuçlarına yönelik olabilir. Sıralamış olduğumuz bütün süreç birbirinden ayrı ele alınabileceği gibi aynı zamanda aralarında birbirlerine de altlık oluşturacak ilişkiler bulunmaktadır (44). İklim değişikliği politikaları; bölgesel, ulusal, uluslararası seviyelerde belirlenmiş ve hali hazırda bu politikaların belirlenmesine de devam edilmektedir. İklim değişikliği politikalarının ilk hamleleri uluslararası kuruluşların oluşturdukları politikalardır. İklim değişikliğiyle mücadele edilmesi amacıyla uluslararası sözleşmeler ve protokoller yapılmış, bilimsel incelemeler sonucunda araştırma raporları hazırlanmış, iklim değişikliği politikaları hakkında mevzuatlar da oluşturulmuştur (45). İklim değişikliği politikası, IPCC tarafından (mitigation) azaltım ve (adaptation) uyum olarak iki ana başlık altında toplanmaktadır. Azaltım politikası, iklim değişikliğinin sebepleriyle (insan kaynaklı sera gazları) mücadele ederek sıfır karbonlu veya düşük karbonlu bir toplumu (zero-carbon society veya low carbon society) hedeflerken uyum politikası iklim değişikliğinin zararlı etkileri (iklim felaketleri) ile mücadele ederek dirençli toplum (resilient society) oluşturmayı hedeflemektedir. Bunlar için de finansal, teknolojik ve örgütsel kapasite geliştirmek gerekmektedir (22). Azaltım Politikası Birleşmiş Milletler Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin tanımıyla azatlım (mitigation); sera gazlarının yapılan faaliyetlerde birim girdi ve çıktı arasında birim başına düşen salınımlarının teknoloji ve ikame yollarıyla azaltılmasıdır. Birbirinden farklı sosyal, ekonomik ve teknolojik politikalar iklim değişikliğiyle mücadelede azaltım sağlarken, insan kaynaklı sera gazlarının salınımının azaltılması ve orman alanları başta olmak üzere yutak alanların çoğaltılması ve korunması azaltım anlamına gelmektedir (22). Azaltım politikaları; iklim değişikliği sorununa sebep olan sera gazı salımlarının azaltılması ve karbon yutak alanlarının (atmosferden karbondioksiti yutarak depolayabilen insan yapımı veya doğal sistemler, örneğin ormanlar veya okyanus suyu) güçlendirilmesi amacıyla ekonomik, teknolojik ve sosyal alanlarda alınan önlemlerdir. 16 Azaltım politikaları ve eylemleri; fosil yakıt, yenilenemeyen enerji kaynaklarının kullanımı, aşırı tarım uygulamaları, orman arazilerinin ekonomik nedenlerle azalışı, atık faaliyetlerin yetersizliği gibi nedenlerle artışta olan sera gazı seviyesini kontrolde tutmayı hedeflemektedir (22). İklim değişikliğinin zararlı etkilerine karşı küresel ölçekte ilk tepki 1992 yılında BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (BMİDÇS) ile verilmiştir. 1994 yılında yürürlüğe giren bu sözleşme, insan kaynaklı iklim değişikliğinin zararlı etkilerine karşı mücadelede devletlerin eşitlik temelinde ortak ama farklı sorumluluklara sahip olduğunu kabul etmiştir. BMİDÇS, uluslararası iş birliği çerçevesini çizmesinin yanında sera gazlarının emisyonu konusunda azaltım yükümlülüğü getirmemiştir (46). Kyoto’da 1997 yılında yürütülen üçüncü Taraflar Konferansında (COP3) Kyoto Protokolü üzerinde uzlaşmaya varılmıştır. Protokolde; Sözleşme’nin EK-1 ve EK-2 listelerinde bulunan gelişmiş devletler (AB ve 37 devlet) için sera gazı emisyonlarının 2008-2012 senelerini içeren Protokolün 1. Yükümlülük döneminde, 1990 düzeyinin %5’in altına inmesini öngören bir ortak (kolektif) sera gazı azaltım hedefi konmuştur. Bu ortak hedef doğrultusunda, Protokolün EK-B listesinde bulunan gelişmiş devletler için bağlayıcı emisyon azaltım hedefi belirlenmiştir (47). Çerçeve sözleşme ve ardından hazırlanan belirli oranlarda devletlerin yükümlülükler altına girmesi amacıyla ortaya konan Kyoto Protokolü zemininde uluslararası alanda devletlerin sera gazı emisyonlarını azaltma yükümlülüğünü yerine getirme konusunda bilhassa küresel ölçekte sera gazlarının üretimde üst sırada yer alanlarının müzakere süreçlerindeki etkisi olmayan tutum ve isteksizlikleri, sözleşmede ve protokolde temeli oluşturulan gelişmekte olan ülkelere verilmesi planlanan finansman destekleri konusunda ortaya çıkan problemler neticesinde hedeflenen seviyede başarıya ulaşılamamıştır (47). Paris Anlaşmasıyla taraflar küresel tahmini sıcaklıktaki artışı sanayileşme öncesi döneme kıyasen artışın 2°C’nin olabildiğince aşağısında tutulması ve sanayileşme öncesi dönem seviyesinin 1,5°C yukarısıyla sınırlamak doğrultusunda gayret gösterecek bunların iklim değişikliği tehlike ve etkilerini mühim seviyede sınırlandıracağını kabul etmektedir 17 (48). Kyoto Protokolünden ayrı olarak Paris Anlaşması bağlayıcı azaltım taahhütleri dahil olmamakta ve gelişmiş ve gelişmekte olan devlet taraflarının tanıttıkları ulusal katkı niyet beyanlarında (INDC) ilan ettikleri hareket ve amaçların yürütülmesine dayanmaktadır. Paris Anlaşmasında ulaşılmak istenen sonuç, anlaşmanın bağlayıcılığının olmaması nedeni ile ulusların sera gazı emisyonunun azaltım hedefleri açısından zor görünmektedir. Bu nedenlerle anlaşma için genel kanı iklim değişikliği sorununu durduramayacağı yönündedir (47). Küresel olarak sera gazı seviyesi azaltımı gayesiyle devletler uluslararası bir sözleşme yapmışlardır. Fakat bu sözleşme ve protokoller; yaptırım anlamındaki eksiklikleri, belirsizlik barındırmaları, katılımın beklenilen seviyede olmaması, ülkelerin ekonomik durum ve önceliklerinde farklılıkların olması gibi nedenlerle etkisiz kalmışlardır (47). İklim değişikliğiyle mücadelede Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi devletleri temel aktör olarak görmesine karşın, 1990’lı yıllardan bu yana iklim değişikliği ile yerel yönetimler ilgilenmiştir. Kopenhag’da 2009 yılında düzenlenen Taraflar Konferansında devletlerin küresel ölçekte adil “azaltım (mitigation)” yükü paylaşımında başarısız olmasından dolayı yerel yönetimler iklim eylemlerinde ön plana çıkmıştır (22). Türkiye’de Azaltım Politikaları İklim değişikliğine karşı kırılgan yapıda olan ve sera gazları emisyonu artmaya devam eden Türkiye, 2004 senesinde BMİDÇS’ye 2009 senesinde Kyoto Protokolüne taraf olmuş ve 2016 yılında Paris Sözleşmesini imzalayarak küresel iklim değişikliği ile mücadele çabalarına katılımını sağlamıştır. 2005 yılında BM’e verdiği “Niyet Edilen Ulusal Olarak Belirlenmiş Katkı” (INDC) beyanı ile Türkiye, 2020-2030 arası %21’e varan artıştan azaltım taahhüdünde bulunmuştur. Buna göre hiçbir tedbir alınmaması durumunda Türkiye’nin salım miktarının 2030 senesinde 1175 milyon ton CO2’ye çıkması; niyet beyanında beklenen tedbirlerin alınması ile de bu rakamın 929 milyon ton CO2 olarak gerçekleşmesi hedeflenmektedir (49). 18 İklim değişikliği ile ilgili Türkiye’nin ulusal bakış açısı; kalkınma politikaları ile iklim değişikliği politikalarını entegre ederek yenilenebilir enerji kullanımını ve enerji verimliliğini arttırmıştır. Hedef düşük karbon salınımlı bir ülke olmaktır (49). Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın yayımladığı Türkiye İklim Değişikliği Stratejisi (2010-2023) iklim değişikliği etkilerinin azaltılması için global eylemlere katkıda bulunmak amacıyla hazırlanmıştır. Bu sebeple sera gazı salınımının kontrolü ve iklim değişikliklerine uyumun arttırılması konusunda 2011-2023 yıllarına yönelik stratejik ilke ve hedefleri içeren Türkiye Cumhuriyeti İklim Değişikliği Eylem Planının (2011-2023) genel amaçlarından birisi de iklim değişikliğinin etkilerine dayanıklılığın artırılması ve ülkemizde iklim değişikliği ile mücadele ve uyumun teşvik edilmesidir (50). Ülkemizde 2020 verilerinde, enerji sektörü kaynaklı toplam sera gazı salım tutarı, 308,6 M ton CO2 eşit net salınımların %70,2’sine karşılık gelmektedir. Enerji sektöründen kaynaklı sera gazı salınımlarında 1990-2020 senelerinde %163,3 salım artışı oluşmuştur. Endüstriyel işlem sektörü kaynaklı net sera gazı salım tutarı 2020 senesinde 66,8 Mton CO2 muadildir. Bu değer net salınımların yaklaşık %13’üne tekabül etmektedir (50). Türkiye’de 2020 verilerinde atık nedenli net sera gazı salımı 16,4 Mton CO2 olarak saptanmıştır. Atık nedenli salınımlarda 1990-2020 seneleri arasında %48 değerinde yükselme görülmüştür. Atık nedenli sera gazı salınımlarının büyük çoğunluğunu metan gazı oluşmaktadır. Metan gazı, katı atık istifleme ünitelerinden ve atık su arıtma işletmelerinden ortaya çıkmaktadır (50). Türkiye, son senelerde enerji üretim kapsamında önemli gelişmeler kat etmekle birlikte, gelişmiş ülke ekonomileri karşısında “enerji yoğun” ekonomiye sahip bir ülkedir. Devletlerarası Enerji Ajansı (IEA) ve Eurostat verileri göz önünde bulundurulduğunda, Türkiye enerji yoğunluğu Ekonomik Kalkınma ve İş Birliği Örgütü (OECD) ve AB-27 ortalamasının üstündedir (51). Türkiye’nin ulusal iklim değişikliği stratejisinde (İDES) 2010-2023 azaltım ile alakalı hedefi şu biçimde anlatılmıştır; “Sera gazı salınımlarının azalması amacıyla 19 geliştirilen küresel politika ve tedbirlere, kendi olanakları miktarında, sürdürülebilir kalkınma planını kesintiye uğratmadan, emisyonların artışını sınırlandırarak katkı sağlamak”. Strateji belgesinde sera gazı salınımlarının kontrolünün yapılması için; sanayi, enerji, ulaşım, tarım ve ormancılık, atık, arazi kullanımı kapsamında; kısa (bir sene), orta (bir veya üç sene) ve uzun (üç veya on sene) dönemde yapılacak çalışmalar belirlenmiştir (51). Bahsedilen amaçları da içermek üzere, stratejinin gerçekleştirilmesine yönelik, sera gazı emisyon kontrolü ve iklim değişkenliğine uygun 2010-2023 dönemine hitaben stratejik hedef ve ilkeleri içinde barındıran İklim Değişikliği Eylem Planı (İDEP) ortaya konmuş ve 2011 senesinin temmuz ayında uygulanmaya başlanmıştır. Bu kapsamda enerji, binalar, ulaşım, atık ve arazi kullanımıyla ilgili azaltım hedefleri belirlenmiştir (51). Türkiye’nin temel ilkeler çerçevesinde yapılan iklim değişikliği hususundaki stratejik hedeflerinin; ekolojik bir yaklaşımla, çevre hukuku çerçevesinde, bütün bölümleri kapsayacak biçimde geniş vizyonlu, çevre dostu teknoloji destekli, ülke refahını doğa ile bütünleşmiş bir biçimde sağlamaya yönelik ve küresel iklim değişikliği politikaları paralelinde, diğer taraftan ulusal çıkarı doğrultusunda belirlendiği gözlemlenmektedir. Hedeflerin kesinleşmesi esas adım olmakla beraber, bu hedeflerin gerçekleştirilmesine dair uygulamaların da kararlı ve etkin bir biçimde hayata geçirilmesi gerekmektedir (51). Uyum Politikası Uyum iklim değişikliğinin zararlı etkilerinin hafifletilmesi veya bu etkilerle gerçekleşmesi beklenen hallerde ortaya çıkacak durumlara insani sistemlerin hazırlanmasıdır. Uyum politikaları iklim değişikliğinin mevcutta bulunan ve oluşması beklenen olumsuz etkilerinin en aza indirgenerek yaşanmasını amaçlayan politikalardır. Uyum politikaları üç kavram üzerine kurulmaktadır. Bu kavramlar kırılganlık (vulnerability), direnç (resilience) ve metanet (robustnest) olarak sıralanabilir (52). 20 Kırılganlık (vulnerability): doğal ekosistemlerin, içerisinde insanların ve canlıların zarar görebilirlik durumu olarak tanımlanmaktadır. İnsani sistemlerin ve ekosistemin zarar görmemesi için kırılganlığın azaltılması gerekmektedir (52). Direnç (resilience): ekosistemlerin ve içerisinde yer alan insanların, canlıların içten ve dıştan gelebilecek sorunlara uyum sağlama kapasitesi, bu sorunlar karşısında ortaya çıkan fırsatların kullanılması, dayanıklılık olarak tanımlanmaktadır. Bu sorunlarla insani sistemlerin ve ekosistemlerin uyum sağlama kapasitelerinin, mukavemetlerinin artırılması gerekmektedir (52). Metanet (robustnest): sistemin içten ve dıştan gelen sorunlara karşı kendini değiştirmeden devam etmesi olarak tanımlanmaktadır. İnsani sistemlerin ve ekosistemlerin değiştirilmeden görevlerini yerine getirebilmesi için metanetin artırılması gerekmektedir (52). Uyum politikalarında amaç, insanların oluşturduğu sistemleri ve ekolojik dengeyi korumak için kırılganlığı azaltarak, direnç sağlayacak ve metaneti artıracak tedbirler almaktır. Uyum politikaları çerçevesinde sosyo-ekonomik, altyapısal bütün sistemlerin, dışarıdan gelecek tehlikelere yani iklim değişikliğinin beklenen ve gerçekleşen etkilerine karşı kırılgan olmaması, metanetli olması ve kendini uyarlaması gerekmektedir (52). İklim değişikliği sorununun sanayi devrimi sonrasında küresel bir sorun olarak ortaya çıkmasından sonra uluslararası süreç öncelikle azaltım politikalarına yönelmiştir. İklim değişikliğinin bilimsel temellerinin güçlenmesiyle ortaya konan iklim değişikliğinin olumsuz etkilerinin varlığı ve bu etkilerin artarak devam edeceği gerçeği iklim değişikliğine uyum politikalarını gerekli kılmıştır (52). Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin yürürlüğe girmesiyle 1990’lı yıllarda sözleşmenin içeriği sera gazı salınımlarının azaltılması olmuştur. Sözleşmeye tabi olan devletler, iklim değişikliğine uyum sürecinde detaylı fikir alışverişi içerisinde değildir. Küresel Dolaşım Modellemeleri (GCM) doğrultusunda iklim değişikliğinin olması beklenen etkisi incelemeye başlandığında bu sonuçların yerel ya da ulusal ölçekte olması gereken seviyede tahminler oluşturabilecek boyutta olmadığı 21 anlaşılmıştır. Buna rağmen bu modeller ve varsayımlar iklim değişiminin muhtemel etkilerinin neler olacağı hakkında birbirinden farklı senaryoların kurgulanmasını ve epeyce yararlı bilgilere ulaşılmasını sağlamışlar. Taraflar, hazırladıkları ulusal bildirimlerde iklim değişikliğinden etkilenebilirliklerini ve iklim değişikliğine uyum gösterebileceklerini bu varsayımlar doğrusunda anlatmaktadırlar. İkinci nesil değerlendirme senaryo temalı birinci kuşak örneklerini bütünleyici biçimde, insanların iklim değişikliğinden etkilenmesini ve bu etkilere uyumlarında insanların ne tür tepkiler verdiğine de yoğunlaşmaktadır. Bu tutum, birbirinden ayrı olan iklim değişikliği senaryoları ışığında doğabilecek tehlikelerin yorumlanmasını da kapsamaktadır. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesinde uluslara düzenli ve bilimsel verilere dayanan iklim bilgisine, modelleme uygulamalarına ve konu ile alakalı incelemelere ulaşmaları açısından destek verilmektedir (52). Birleşmiş Milletler Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli’nin 2001 senesinde sunduğu 3. Değerlendirme Raporu (AR3) ile birlikte sadece sera gazı azaltımının fayda sağlamayacağı belirtilmiştir ve taraflar açısından iklim değişikliğine uyum hedeflerinin belirlenmesi, hayata geçirilmesi kaçınılmaz hale gelmiştir. Böylece BMİDÇS’de “uyum sağlamak gerekiyor mu?” bakış açısından “nasıl uyum sağlanabilir?” bakış açısına geçiş başlamıştır (22). 2007 senesinde IPCC 4. Değerlendirme Raporu’nda (AR4), geçmişte sera gazı salınımlarının yıkıcı etkisine karşı mücadelede iklim değişikliğine uyum mevzusu daha da net belirtilmiştir. Birleşmiş Milletler Hükümetler arası İklim Değişikliği Paneli yayınlanan bu raporda çeşitli uyum tarzlarının ortaya çıktığına da yer verilmiştir (15,25). Bu anlamda uyum, iklim değişikliğinin şimdi gözlemlediğimiz negatif sonuçları ile mücadelemiz, gelecek zamanda sonuçları karşısında savunmasızlığımızı minimuma indirebilmemiz ve sosyo-ekonomik kalkınmamızı bu sonuçlardan mümkün derecede muhafaza edebilmemiz için gerekli hale gelmiştir (22). Sera gazı salınımları hemen düşürülse ve hatta durdurulsa bile yüzyıllarca devam eden tesirleri bulunacağı için iklim değişikliğine uyum sağlayabilecek politikaların geliştirilmesi mecburiyeti doğmaktadır. Bu noktada amaç, iklim değişikliğinin yerleşim 22 yerlerine ve ekosisteme yapabileceği tahribatlara karşı tedbirler almaktır. Bu tedbirlerin afet anında yönetim, kent yapılanması bölgeleri, ulaştırma enerji bölümleri ön sıralarda yerini almaktadır. İklim değişikliğinin tesirlerine uyumlu olması gerekilen alanlar; ✓ Kentlerdeki altyapının güçlendirilmesi, ✓ Oluşabilecek sellere karşı tedbir alınması, ✓ Yenilenebilir enerji kaynak kullanımını artırmak, ✓ Kent planlamaları yapılması, ✓ Arazi kullanımının sınırlandırılmış ve düzenli olması, ✓ Doğal afetlere tedbir olarak sünger alanlı kent sistemine (yağmur sularının yönetimi ile tehlikeli su akışının azaltan, emici, temizleyici ve ekolojik şehir planlaması) geçiş sağlanması, ✓ Yeşil bölgelerin çoğaltılması olarak sayılabilmektedir. Bu tedbirler ile düşük karbonlu iklim dostu kentlerin yaratılması amaçlanmaktadır (52). Türkiye’de Uyum Politikaları Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de uyum politikaları azaltım politikalarına nazaran geri planda bulunmaktadır. Bununla birlikte Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de uyum politikaları artış eğilimi göstermektedir (53). Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı’nın 2019 yılı temmuz ayında yayımladığı On Birinci Kalkınma Planı (2019-2023), Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı tarafından yayımlanan Türkiye Cumhuriyeti İklim Değişikliği Eylem Planı (2011-2023) ile Türkiye İklim Değişikliği Stratejisi (2010-2023) iklim değişikliğine uyum alanında belirlenen stratejilerdir (53). Türkiye’nin iklim değişikliğine uyumunun arttırılması amacıyla Birleşmiş Milletler ortak programında Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı eşgüdümünde hazırlanan “Türkiye’nin İklim Değişikliği Uyum Stratejisi ve Eylem Planı’’ ülkemizin iklim değişikliğine uyum tutumunu sergileyen önemli bir strateji belgesidir. Türkiye Cumhuriyeti İklim Değişikliği Eylem Planı’nın (2011-2023) genel amaçlarından 23 birisi ise iklim değişikliğinin zararlı etkilerine dayanıklılığın artırılması ve bu sayede Türkiye’de iklim değişikliğiyle mücadele ve uyumun arttırılmasıdır (53). Diğer strateji belgelerinde iklim değişikliğine uyum konusunda yapılan vurgulara göz atmak bu konudaki vizyonu anlamak için yararlı olacaktır. Ülkemizde iklim değişikliğine uyum konusunda en net vurgulardan biri 10. Kalkınma Planındadır; “Ülke gerçekleri ve göreceli kabiliyetler ilkeleri çerçevesinde iklim değişikliği ile mücadele ve uyum çalışmaları devam ettirilecektir. Türkiye’de; Ege bölgesinde, Marmara bölgesinde ve Akdeniz bölgesinin bir kısmında kar yağışlarında azalma, ülke genelinde yaz sıcaklıkları, toprağın bozulması, seller, yüzey sularında kayıplar ve kuraklık iklim değişikliğinin tesirleri olarak belirtilmektedir.” (53). 2019 yılı temmuz ayında Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı tarafından yayımlanan On birinci Kalkınma Planı (2019-2023) ile iklim değişikliğine uyumun arttırılması ve gerekli önlemlerin alınması, uzun vadeli bütünleşik kentsel planlama ve tasarımların yapılması amacıyla bölge ve şehir ölçeğinde ihtiyaçların tespit edilerek çözüm önerilerinin belirlenmesi hedeflenmiştir (53). İklim değişikliği, çevrenin kirlenmesi, çölleşme, ormansızlaşma, kuraklık, sel baskınları, biyoçeşitliliğin azalması gibi çevresel sorunlar giderek insan yaşamını ve kalkınma sürecini daha çok etkilemektedir. Artan sera gazı salınımlarının da etkisiyle hızlanan iklim değişikliğinin doğal afetlerde artışa sebep olduğu ve insanlık için ciddi bir sorun oluşturduğu görülmektedir (53). Özellikle coğrafi konum sebebiyle iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek ülkeler arasında yer alan Türkiye’de artan sıcak hava dalgaları, kuraklık, ani yağışlar ve sel baskınları gibi felaketler ortaya çıkmaktadır. Ülkemiz, gelişmekte olan ülke konumuna paralel olarak sera gazı salınımının azaltılması ve iklim değişikliğine uyum konularında çabalarını sürdürmektedir (53). Güncel olarak da Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı tarafından ‘Yeşil Mutabakat Eylem Planı’ Temmuz 2021’de yayınlanmış olup, iklim değişikliğine uyum kapsamında; enerji verimliliği, sürdürülebilirlik, karbon emisyonunu azaltma hedefiyle 24 hazırlanmıştır. Ulusal uyum politikası belirlenirken ve eylem planı oluşturulurken takip edilen yolu beş etap şeklinde açıklayabiliriz. İlk olarak ülkemizde iklim değişikliğinin etkileri hakkında genel durum araştırması ve analizleri tamamlanmıştır. Sonrasında iklim değişikliğine uyuma, bilinçlendirmeye ve kurumsal kapasite geliştirme etkilerine daha fazla önem verilmiştir. Ülkemizde iklim değişikliğine uyum ile ilgili yasal mevzuatın çerçevesi bu etapların tamamlanmasıyla oluşturulmuştur (53). 2.1.6. İklim Değişikliği ile Mücadelede Aktörler İklim değişikliği küresel sorunu dünyanın her yerini etkilemektedir. Sera gazı salınımlarının artması ile birlikte yutak alanlarının azalmasının sadece bir ülkenin sorumluluğunda olmadığı açıktır. Bununla birlikte iklim değişikliği kalıcı, aynı zamanda etkili, birden çok ve farklı sonuçlar doğuran bir sorundur. İklim değişikliği ile mücadele çok aktörlü ve çok düzeylidir. İklim değişikliğinde aktörler farklı şekillerde küresel, ulusal, bölgesel, yerel; kamu, özel, sivil toplum kuruluşları, yerel topluluklar ve bireyler şeklinde sınıflandırılabilmektedir. İklim değişikliği yönetiminde öne çıkan aktörler; bilim adamları, sivil toplum kuruluşları, kentler ve yerel yönetimler ile devletlerdir (54). Zaman zaman yerel etkilere sebep olan iklim değişikliğinin tesirleri küresel boyuttadır (54). Bunun en mühim sebebi iklim değişikliğinin sınırları aşan bir yapıda olmasıdır (55). İklim bilimciler aracılığıyla gelecek için ortaya konan kötümser tablo devletleri bilinçlendirmiş, önlemler almalarını sağlamıştır. 1990’lara gelinmeden insanların dikkatini çekmeyen ve ilgi uyandıran bir mevzu olarak görülmeyen iklim değişikliği probleminin çözülmesi gereken mühim bir mevzu olduğu daha sonrasında görülmüştür (56). Küresel iklim değişikliğinin ortaya çıkardığı problemlerin artık hafife alınmayacak raddeye erişmesiyle küresel ölçekteki kuruluşlar bu sorunu çözmeye yönelik çabalar göstermeye başlamışlardır. Bu çabalar çözüme dair ilk adımlarda yerel boyuta indirgenememiş ve küresel olarak ilerletilmiştir. Küresel ölçekte devletlerin ekonomik genişleme beklentileri ve menfaatleri yeterince mesuliyet almalarına mâni olmuştur (57). Devletlerarası anlaşma ve protokollerde bildirilen sorumluluklar yapılamamış, iklim değişikliğinin sebepleri çoğalarak ilerlemiştir (58). Devletlerin var olan sorun ve durumlarda etkin olmamaları devletlerarası alanda ilk olarak 25 sivil toplum kuruluşu pozisyonuyla yer alan yerel yönetimler devletlerin aldığı mesuliyetlere nispeten daha çok mesuliyet almışlardır (28). Türkiye’de yerel yönetimlerin önemi, merkezi idarenin yayınlamış olduğu politika belgelerinde yer almıştır. İklim değişikliği tedbirlerinde yerel yönetimler, kesinlikle bu mücadelede yer alması gereken kurumlardandır (59). T.C. İklim Değişikliği Eylem Planı 2011-2023 (İDEP): İklim değişikliğiyle mücadele edilirken yerel yönetimleri pozisyonuna göre “ilişkili kurum ve kuruluş” ve “ilgili kurum ve kuruluş” olarak tanımlamıştır. Türkiye İklim Değişikliği ve Uyum Planı 2011-2023’te yerleşim yerlerinde yaşanabilecek afetler için bütünleşik afet haritalarının hazırlanması hedefiyle bir yol haritasının belirlenmesi uygun bulunmuştur. İklim değişikliğinin insan sağlığı üzerindeki tesirlerinin en aza indirgenmesi için T.C. Sağlık Bakanlığı’na bağlı Halk Sağlığı Kurumu’nun belirlemiş olduğu yol haritasında yerel yönetimlere “iş birliği ile hareket edilecek kuruluş” olarak alan yaratmıştır (53). İklim değişikliği sorunuyla mücadele etmek için küresel dayanışma ve iş birliği kurmak gerekmektedir (55). Bu sorunun çözümü ve yaşanan etkilere uyumu konularında da çok aktörlü ortaklıklar kurulmasının gerektiği belirtilmiştir (60). Küresel anlamda uluslararasında başlayan, kent yönetimlerinin de sürece katıldığı iklim değişikliği sorunlarıyla mücadelede diğer aktörler (Sivil toplum kuruluşları, özel sektör, bilim adamları vb.) ile birlikte dayanışmanın ve iş birliklerinin kurulması bu sorunun çözümü için elzemdir (58). İklim değişikliği sorunu ile baş etmek için aktörler arası iş birlikleri ve küresel ortak eylemler gerekmektedir. İklim değişikliği sorununun arka planını oluşturduğumuz bu bölümde iklim değişikliğinin tanımını, nedenlerini, etkisini inceledikten sonra iklim değişikliği ile mücadele kapsamında dünyadaki gelişmeleri, iklim değişikliği politikaları ve aktörleri incelenmiştir. İklim değişikliğini karşı kırılgan olan ancak direnç gösterme potansiyeline sahip olan kentlerin iklim değişikliği politika aktörü olarak öne çıktığı görülmüştür. 26 2.2. Sürdürülebilirlik, Sürdürülebilir Beslenme ve İklim Krizi ile İlişkisi Gıdanın üretimi, işlenmesi, dağıtımı ve tüketimine yönelik birbiriyle bağlantılı unsurların ve faaliyetlerin bileşimleri olarak tanımlanan gıda sistemlerinin, uzun süredir sürdürülebilirlik unsurlarını içerdiği kabul edilmektedir (61). “Sürdürülebilirlik” kavramı ilk defa Birleşmiş Milletler Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu’nun (WCED) 1987’de yayınladığı “Ortak Geleceğimiz” isimli raporda ele alınmıştır. Raporda “İnsanlık, doğanın gelecek nesillerin gereksinimlerini karşılama kapasitesini tehlikeye atmadan, günlük ihtiyaçlarını karşılayabilme ve kalkınmayı sürdürülebilir kılma yeteneğine sahiptir” denilmektedir (62). Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ise “sürdürülebilir beslenme” kavramını şöyle tanımlar: “insan ve doğal kaynakları optimize etmenin yanı sıra, biyoçeşitlilik ve doğaya saygılı, kültürel olarak uygun, koruyucu, ulaşılabilir, ekonomik yönden uygun ve karşılanabilir, güvenilir, yeterli ve sağlıklı beslenme.” Özetle sürdürülebilir beslenme “çevresel etkisi az, gıda ve gıda güvencesini ve günümüz ve gelecek nesiller için sağlıklı yaşamı destekleyen diyetler (beslenme örüntüsü)” olarak tanımlanmaktadır (63). Artan dünya nüfusu için sürdürülebilir besin sistemlerinden sağlıklı beslenmeye ulaşmak için acil önlemler alınması gerektiği belirtilmektedir. Besin üretim ve tüketimi çevreye verilen zararların ana nedenleri arasında bulunmaktadır. Dünyada üretilen gıdaların üçte biri kayba uğramakta, israf edilmekte veya atılmaktadır. Sağlıksız ve sürdürülebilir olmayan yollarla üretilen bu gıdalar yeryüzü ve insanlar için risk teşkil etmektedir (64). 2.2.1. Sürdürülebilirlik Kavramı Sürdürülebilirlik, en temel şekilde bir şeyin varlığının devam etmesinin sağlanması şeklinde tanımlanmaktadır (65). Sanayi devriminden sonra dünya hızlı bir şekilde büyüme sağlamıştır fakat bunun için sınırlı dünya kaynakları sanki sınırsız bir kaynak sağlayabilecek gibi kullanılmıştır. Dünyadaki bu kalkınma amacı ekonomik, sosyal ve çevresel açıdan sürdürülebilirlik için birçok sorunu da beraberinde getirmiştir (66). Bu sorunlar sürdürülebilir kalkınma terimini ortaya çıkarmıştır. Sürdürülebilir 27 kalkınma terimi geçmişten günümüze kadar birçok farklı şekilde tanımlanmıştır ve bu durum sürdürülebilir kalkınma teriminin tek bir doğru tanımı olmamasına neden olmaktadır (67). İlk kez ve yaygın olarak kullanılan sürdürülebilir kalkınma terimi, Birleşmiş Milletler Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu (WCED) tarafından 1987 yılında Ortak Geleceğimiz (Brundtland Raporu) adlı raporda “gelecek nesillerin kendi ihtiyaçlarını karşılayabilme potansiyelini ortadan kaldırmaksızın mevcut nesillerin ihtiyaçlarının karşılanmasıdır” şeklinde tanımlanmaktadır. Sürdürülebilir bir yaklaşım, bir ormandaki ağaçların kesilmesi sürecinde ekosistemin sağlığı için ağaçları hem korurken hem de toplum refahı için kesilmesini doğal dengeyi koruyacak şekilde gerçekleştirecektir (68). Sürdürülebilir kalkınma, ekonomik, sosyal ve çevresel boyutların birlikte ele alınması ile mümkündür (69). 2000 yılında kabul edilen Binyıl Kalkınma Hedeflerinin 2015 yılında tamamlanmasından sonra, Birleşmiş Milletler Eylül 2015’te 2030 yılına kadar ulaşılması amaçlanan, 17 hedef ve 169 alt hedeften oluşan sürdürülebilir kalkınma amaçlarını açıklamıştır. Yoksulluğun son bulması, gezegenin korunması, dünya çapında insanlığın refah ve barış içerisinde yaşaması, sürdürülebilir kalkınma amaçlarının çerçevesini oluşturmaktadır. Bu çerçeve, sürdürülebilir kalkınmanın bütüncül bir yaklaşım ile ele alınması gerektiğini göstermektedir (70). 2.2.2. Ürünlerin Yaşam Döngüsü ve Sera Gazı Hizmet ya da ürünlerin tedariki için gereken hammaddelerin elde edilme aşamasından itibaren üretilme, işlenme, dağıtım, satın alma ve atık oluşumu aşamaları ile birlikte çevre üzerindeki ötrofikasyon (su ekosisteminde çeşitli sebeplerden dolayı besin maddesi miktarının artması sonucu plankton ve alglerin fazla çoğalması), asidifikasyon, ozon tabakasının incelmesi, iklim üzerinde değişiklikler gibi etkilerin belirlenmesi amacıyla yaşam döngüsü analizi (YDA) metodu kullanılmaktadır. YDA yöntemi, yaşam döngüsünün bütün aşamalarını kapsaması sebebiyle sürdürülebilirlik için detaylı bir etki ortaya koymaktadır (71). Karbon ayak izi, su ayak izi ve ekolojik ayak izi hesaplamaları da temelde yaşam döngüsü metoduna dayanmaktadır. Ekolojik ayak izi, ürünlerin üretim sırasında ve tüketildikten sonra oluşturduğu atığın ortadan kaldırılması için gereken su ve toprak 28 miktarını temsil etmekte ve küresel hektar ile belirtilmektedir (72). Karbon ayak izi ise ekolojik ayak izinden alınan çıktının yaşam döngüsünde sebep olduğu sera gazı seviyesinin CO2 eşdeğeri ile ifade edilmesidir (73). Su ayak izi, bir ürün veya hizmetin üretim aşamalarında kullanılan tatlı su miktarını belirtir. Gri, mavi ve yeşil olmak üzere üç grupta değerlendirilmektedir. Üretim aşamalarında gerekli olan yeraltı ve yüzey tatlı su miktarı mavi, yağmur suyu miktarı yeşil, ve kirliliğin azaltılması için gerekli olan tatlı su miktarı ise gri su ayak izi kavramıyla ifade edilmektedir. Türkiye’de üretim aşamalarına bağlı su ayak izi yılda yaklaşık 139.6 milyar m³’tür ve tarım sektörü %89’luk pay ile en fazla su ayak izine sahip olan sektördür (74). Gıdaların geçtikleri çeşitli süreçler sera gazı salınımda artışa neden olmaktadır (örneğin; işleme, paketleme, depolama, soğutma, nakliye ve atık). Dünyamızın giderek küreselleşmesi ve gelişen teknoloji sayesinde artık üretilen gıdalar dünyanın her yerine (yurt içi veya yurt dışı) kolaylıkla taşınabilmektedir. Gıdaların taşınma / nakliye süreçleri sırasında kullanılan soğutuculu kamyonlar, konteynır araçlar, depolar ve perakende vitrinlerinin hepsi enerji kullanmaktadır. Üretilen gıdaların daha uzun süre saklanabilmesini sağlamak ve besleyiciliğini arttırmak gibi sebepler ile gıdalar işlenirken sera gazı salınımı artmaktadır (75). Paketleme sırasında da sera gazı salınımı artmaktadır. Avustralya’da 2018 yılında 537.4 milyon ton CO₂ eşdeğeri sera gazı salınmıştır ve bunun 18.1 milyon ton CO₂ eşdeğeri kadarının gıdaların ambalaj ve paketleme süreçlerinde oluştuğu bildirilmiştir (76). Çevrimiçi yemek dağıtım hizmetleri (ÇYDH), teknolojinin ilerlemesi ile insanların günlük yaşamında büyük kolaylıklar sunmakta ve bu sebeple çevrimiçi yemek dağıtım hizmetlerinin kullanımı giderek artmaktadır. Ancak ÇYDH artışı da daha fazla sera gazı salınımına neden olarak çevreye olan zararlı etkileri arttırmaktadır. Avustralya’da yapılmış bir araştırmaya göre ÇYDH sonucunda, Avustralya’da 2024 yılına kadar gıdaların paketleme sürecinden kaynaklanan sera gazı salınım miktarının %132 arttıracağı tahmin edilmektedir (77). Gıdalar israf edildiğinde ise sera gazı emisyonuna olan etkilerinden kaynaklı olarak gıda üretim ve tüketim süreçlerinden kaynaklanan çevresel etkileri daha da artmış olmaktadır. Her üç gıdadan bir tanesi gıda tedariki sırasında israf edilmektedir (78). 29 Avrupa ülkelerinde 88 Mton gıda atığının gıda tedarik sürecinde oluştuğu ve bunun kişi başına 173 kg gıda atığına denk geldiği tespit edilmiştir. Gıda atığı oluşuna en çok 47 Mton ile haneler sebep olmaktadır. Gıda atık miktarı ne kadar artarsa çevresel etkilerinin de o kadar çok olacağı belirtilmiştir (79). 2.2.3. Sürdürülebilir Beslenme Kavramı Sürdürülebilirlik kavramı sürdürülebilir beslenme, sürdürülebilir tarım ve sürdürülebilir kentler gibi birçok farklı şekilde kullanılmaktadır (69). Sürdürülebilir beslenme terimini ilk kez Gussow ve Clancy 1986 yılında kullanmaya başlamışlar ve kılavuzlarda besin ve sağlık arasındaki ilişkinin incelenip, besinler ve çevre arasındaki ilişkinin dikkatlerden kaçtığını belirterek besin tercihlerinin çevre üzerindeki etkilerini incelemişlerdir (80). Sürdürülebilir diyetin net bir tanımı ise 2010 yılına kadar yapılmamıştır (81). 2010 yılında Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) Roma’da düzenlediği Biyoçeşitlilik ve Sürdürülebilir Diyetler isimli uluslararası bilimsel sempozyumunda sürdürülebilir beslenme şu şekilde tanımlanmıştır: “Sürdürülebilir diyetler günümüz ve gelecek nesiller için sağlıklı yaşam, beslenme ve gıda güvenliğine katkıda bulunan çevreye zararlı etkisi az olan diyetlerdir. Sürdürülebilir diyetler; ekolojik sisteme ve biyoçeşitliliğe karşı koruyucu ve saygılıdır, kültürel açıdan uygun, ulaşılabilir, ekonomik açıdan uygun ve karşılanabilir, doğal kaynakları ve insan kaynaklarını en iyi şekilde kullanırken beslenme açısından güvenli, yeterli ve sağlıklı diyetlerdir” Geliştirilen bu tanım dünyanın farklı bölgelerinde de kullanabilmesi için uyarlanabilir genişlikte bir tanımdır (81). 2.2.4. Besin Tercihlerinin Çevre Üzerindeki Etkileri Besin Tercihlerinin Sera Gazı Emisyonu Üzerine Etkileri Besin tercihleri, sera gazı emisyonlarının salınımını etkilemektedir. Tüketicinin besin seçimlerinin çevre üzerindeki etkisi konusunda bilinçli olması sürdürülebilirlik konusunda önemli bir adımdır ancak çiftçi, üretici, perakendeci gibi gıdanın tüketiciye gelene kadar geçtiği noktaların her biri sürdürülebilirliği etkilemektedir (82). 30 Sera gazı salınımlarının global ölçekte %26 kadarlık kısmı gıda sebebiyle oluşmaktadır. Bu %26’lık payın %31’i hayvancılık ve balıkçılık kaynaklı sera gazı salınımları sebebiyle oluşmaktadır. Hayvansal kaynaklı gıdalar sebebiyle salınan sera gazı miktarında; geviş getiren hayvanların (örneğin sığır ve manda) bağırsaklarında enterik fermantasyon sonucunda selüloz parçalama sırasında metan gazı üreterek sera gazına salınımına katkı yapmaları, gübre kullanımı, mera yönetimi ve balıkçı teknelerinin yakıt kullanımı gibi faktörler etkilidir (83). Bu %26’lık payın %27’si ise ekin üretimi kaynaklı salınımlardan oluşmaktadır. Bunun da %6’sı hayvan yemi ve %21’i insanların tüketimi amacıyla ekin üretimi sebebiyle oluşmaktadır. Bu salınımda, gübre kullanımından kaynaklanan N₂O, pirinç üretimi sırasında oluşan CH₄ ve tarım için kullanılan makinelerin neden olduğu CO₂ etkilidir. Yüzde 26’lık payın %24’ünü arazi kullanımı sırasında ortaya çıkan sera gazı salınımı oluşturmaktadır. Bunun da %8’ini insan tüketimi amacıyla ekin kaynaklı arazi kullanımı oluştururken, %16’sını hayvanlar için arazi kullanımı oluşturmaktadır. Ormanlık araziler ve otlak gibi alanların ekili alanlara veya meralara dönüştürülmesi sera gazı salınımda artışa sebep olur. Yüzde 26’lık payın %18’i de tedarik süreçlerine bağlı oluşmaktadır. Bunun da yüzde 3’ü perakende, %5’i paketleme, %6’sı nakliye, %4’ü gıdanın işlenmesi kaynaklıdır. Gıda üretiminden kaynaklanan küresel sera gazı emisyonları Şekil 2.1 (a. b-ve b.) içeriğinde sunulmuştur. İçerikte görüldüğü üzere; gıda kaynaklı oluşan sera gazı emisyonu %26 iken, gıda kaynağı dışında meydana gelen sera gazı emisyonu ise %74’tür (84). 31 Şekil 2.1.a. Gıda üretimi sebebiyle oluşan küresel sera gazı salınımı Şekil 2.1.b. Gıda üretiminin aşamalarından kaynaklanan küresel sera gazı emisyonları %3 %5 %6 %4 %1 %30 %6 %21 %8 %16 Perakende Paketleme Nakliye Gıda İşleme Vahşi Avcılık Hayvancılık & Balık Çiftliği Hayvan Yemi İçin Ekin %18 %31 %27 %24 Tedarik Zinciri Haycancılık ve Balıkçılık Ekin Üretimi Arazi Kullanımı 32 Hayvansal ve Bitkisel Besin Tercihi Hayvansal gıdalar, özellikle de hayvansal etlerin tüketimi bitki bazlı gıdaların tüketimine kıyasla çevre üzerinde daha fazla yük oluşturmaktadır. Hayvansal gıda tüketiminin azalması daha az sera gazı salınmasını sağlamaktadır (85). Sera gazı emisyon miktarının azalması çevresel açıdan istenen bir sonuçtur. Günlük 100 gram ve üzerinde et tüketimi kişi başı günlük 7,2 kg CO₂ eşdeğeri sera gazı salınımına neden olurken, günlük 50 gram ve altında et tüketimi kişi başı günlük 4,7 kg CO₂ eşdeğeri sera gazı salınımına neden olmaktadır. Vejetaryen ve vegan diyet sırasıyla günlük kişi başına 3,2 kg ve 2,9 kg CO₂ eşdeğeri sera gazı emisyonuna neden olmaktadır (82). Doğal Kaynaklar Savunma Konseyi (2017) verilerine göre Amerikalıların 2005-2014 yılları arasında sığır eti tüketimini yüzde 19 azaltımı 185 milyon metrik ton emisyonun oluşmasını engellemiştir. Bu emisyon değeri yaklaşık yıllık 39 milyon arabanın egzoz borusu kirliğine denktir (86). Hayvancılık sektörü, CO₂, CH₄, ve N₂O üretimiyle sera gazı emisyonuna önemli ölçüde kaynak olan küresel bir sektördür. Hatta insan kaynaklı sera gazı emisyonlarında, hayvancılık sektörünün payının %7 ile %18 arasında olduğu belirtilmektedir. Hayvancılık, sera gazı emisyonuna ya doğrudan (enterik fermantasyon ve gübre yönetimi kaynaklı) ya da dolaylı (yem üretimi faaliyetleri ve ormanların meraya dönüştürülmesi kaynaklı) olarak katkı sağlar (86). Hayvan türlerine göre de sera gazı emisyonuna katkılar değişmektedir. Sığırlar yaklaşık 4,6 milyar ton CO₂ eşdeğeriyle sektör emisyonunun %65’ini oluşturarak sera gazı emisyonuna büyük bir katkı sağlar. Sığır eti üretimi %41, sığır sütü üretimi ise %20’lik pay ile sektör emisyonuna katkıda bulunmaktadır. Manda, domuz, kümes hayvanları ve küçükbaş hayvanların emisyon seviyeleri %7 ile %10 arasında değişmekte olup sektör emisyonunda az bir paya sahiptirler. Sera gazının iklim değişikliği üzerindeki etkisi düşünülünce hayvancılık sektörünün bu etkide önemli bir payı vardır (87). Dünya Kaynakları Enstitüsü (2018), yaklaşık her yıl 10 milyar hamburger tüketen Amerikalıların hamburgerde kullandıkları sığır etinin yaklaşık yüzde 30’unun mantarla değiştirilmesinin 2,3 milyon arabanın kullanımının bırakılması kadar sera gazı emisyonu tasarrufu yapabileceğini, her yıl 2,6 milyon Amerikalının kullandığı su kadar su tasarrufu 33 yapabileceğini, 14.000 mil2 daha fazla tarım arazisi talebini azaltabileceğini belirtmiştir. Bu ufak değişiklik tatta biraz değişime yol açabilse de çevre üzerindeki etkisi azımsanamayacak kadar büyüktür. Bu değişiklik birçok popüler gıda ürününde denenebilir. Ancak kişilerin beslenme alışkanlıklarını değiştirmek çok kolay olmayacaktır (88). Macdiarmid, Douglas ve Campbell (2016) tarafından İskoçya’da yapılan bir araştırmada et tüketiminin iklim değişikliği üzerindeki etkileri konusunda farkındalık eksikliğinin olduğunu, kişisel et tüketimini değiştirmenin bu konuda asgari bir rol oynayabileceği ve kişilere et tüketiminin iklim değişikliği ile etkilerine dair kanıt gösterilmesine rağmen kişilerin beslenme alışkanlıklarını değiştirme konusunda direnç gösterdikleri belirtilmektedir (89). Erdoğan (2018) tarafından yapılan Türk mutfak kültürünün sera gazı emisyonunun değerlendirilmesi çalışmasında, büyük parça et yemekleri kilogram başına 3.3790 CO₂ eşdeğeri, kebaplar kilogram başına 3.2279 CO₂ eşdeğeri ve köfteler kilogram başına 1.9067 CO₂ eşdeğeri ile en yüksek sera gazı emisyonuna sahip yemekler olarak belirlenmiştir. Hoşaflar kilogram başına 0.0169 CO₂ eşdeğeri, hamur tatlıları ise kilogram başına 0.0352 CO₂ eşdeğeri ve yumurta yemekleri kilogram başına (çılbır, menemen, kaygana, yumurtalı kabak vb.) 0.0579 CO₂ eşdeğeri ile en az sera gazı emisyonuna sahip yemekler olarak belirlenmiştir. Enerji yoğunluğunun arttıkça sera gazı emisyonunun arttığı ve sera gazı emisyonunu en çok etkileyen faktörün hayvansal protein içeriği olduğu saptanmıştır (90). Acet (2017) tarafından yapılan bir çalışmada, Türkiye’de 1961 ve 2013 yıllarında gıda tüketimini temsil eden diyet senaryoları, gelir projeksiyonlarına dayalı olarak 2050 yılında gıda tüketimini öngören iki farklı diyet senaryosu ve Türkiye Beslenme Rehberi temel alınarak oluşturulmuş sağlıklı diyet senaryosundaki gıda gruplarının sera gazı emisyonlarına katkılarının oranı hesaplanmıştır (91). Tablo 2.1’de gıda gruplarının diyet senaryolarında sera gazı emisyonlarına katkılarının oranı sunulmuştur. 34 Mevsimlik Besin Tercihi Mevsimlik besin tercih etmek daha sürdürülebilir bir diyet için önerilmektedir. Doğal büyüme mevsiminde olmayan besinleri yetiştirmek için ısıtılmış seralar gibi yapay koşullar gerekirken mevsiminde yetişen gıdalar için böyle bir gereksinim olmaması daha az sera gazı salınımına neden olmaktadır (92). Fransız Çevre ve Enerji Yönetim Ajansı’nın verilerine göre ısıtmalı bir serada üretilen 1 kg marul mevsiminde üretilen 1 kg maruldan yaklaşık 34 kat daha fazla sera gazı emisyonuna neden olmaktadır. Birleşik Krallık (UK)’ta mevsim dışı ısıtılmış seralarda yetiştirilen bazı gıdaların, yurtdışında mevsiminde doğal olarak yetiştirilen ve UK’a nakledilen gıdalardan daha fazla sera gazı emisyonuna neden olduğu belirtilmektedir. Mevsim dışı ürün üretimi için gereken girdiler ulaşım kaynaklı emisyonlardan daha fazla emisyona neden olabilir (93). Tablo 2.1. Gıda gruplarının diyet senaryolarında sera gazı emisyonlarına katkıları (%) (91) Gıda Grupları 1961 2013 2050 (A1) 2050 (A2) TBR-S Süt 30,6 25,5 22,9 27,7 37,8 Et 23,9 20,7 27,6 16,5 16,9 Sebze 13,8 20,2 18,1 22,0 16,1 Tahıllar 13,7 11,1 9,9 12,0 5,1 Meyveler 10,5 8,7 7,8 9,4 12,0 Hayvansal yağlar 2,8 2,5 2,5 2,0 1,3 Bitkisel yağlar 1,9 4,6 4,7 3,7 2,2 Yenilebilir sakatatlar 0,5 0,2 0,3 0,2 0,0 Balık ve deniz ürünleri 0,5 1,3 1,1 1,4 6,0 Yumurta 0,4 1,2 1,1 1,3 1,9 Nişastalı kökler 0,3 0,3 0,2 0,3 0,1 Alkollü içecekler 0,3 0,8 0,8 0,6 0,0 Bakliyat 0,2 0,2 0,2 0,3 0,2 Sert kabuklu yemişler ve tohumlar 0,2 0,2 0,2 0,3 0,3 Yağlı bitkiler (kanola, ayçiçeği vb.) 0,1 0,3 0,3 0,3 0,0 Uyarıcılar 0,1 2,1 2,0 2,1 0,0 Şeker 0,0 0,1 0,1 0,1 0,0 Baharatlar 0,0 0,0 0,0 0,0 0,0 Not: 1961, 2013: 1961 ve 2013 yıllarında gıda tüketimini temsil eden diyet senaryoları. 2050 (A1), (A2): A1 ve A2 gelir projeksiyonlarına dayalı olarak 2050 yılında gıda tüketimini öngören diyet senaryoları. TBR- S: Türkiye Beslenme Rehberi temel alınarak oluşturulmuş sağlıklı diyet senaryosu. 35 Yerel Besin Tercihi Yerel olarak üretilen yiyeceklerin tüketilerek çevre üzerindeki baskının azaltılabileceği fikri Pirog, Van Pelt, Enshayan ve Cook (2001) tarafından yapılan çalışma ile başlamaktadır. Çalışmada bir gıdanın üretilmesinden tüketiciye ulaşana kadar geçtiği mesafe için ‘gıda mili’ kavramı kullanılmaktadır. Yerel gıda tüketiminin daha çevreci olduğu düşüncesi temelde bu mesafenin daha kısa olmasından gelmektedir (94). Üretim noktası ile tüketim noktası arasındaki mesafenin azalması daha az sera gazı salınmasını sağlamaktadır (94). Ayrıca bölgedeki biyoçeşitliliği, yerel ekonomiyi ve gıdaların besin kalitesi ile güvenliğini koruma gibi faydaları da vardır (95). Yerel gıda tüketiminin sürdürülebilirliği destekler görüşü olduğu gibi zıt görüşler de mevcuttur. Bu görüşler, gıdaların neden olduğu sera gazı salınımının büyük bir kısmının gıdaların üretimi sırasında oluştuğunu, gıda milinden kaynaklanan emisyon miktarının önemli olmadığını, gıdanın taşındığı mesafeden daha önemlisinin gıdanın nasıl taşındığı olduğunu belirtmektedir (96). Tren ve büyük teknelere kıyasla kamyon ve uçakla taşıma daha az enerji verimliliğine ve daha fazla sera gazı üretilmesine neden olmaktadır. Ayrıca yerel ürün tüketmek amacı ile gıdanın doğal olarak yetişmediği bir ortamda yetiştirilmeye çalışılması çevre üzerinde daha olumsuz sonuç yaratabilir (97). Diğer bir yandan yapılan bir araştırmada ise kış mevsiminde UK’ye İspanya’dan marul ithal etmenin ulaşım kaynaklı emisyonlara rağmen yerel marul üretmekten daha az sera gazı emisyonuna neden olduğu belirtilmektedir (98). Yerel gıda tüketmenin çevresel açıdan olumlu etkileri olabilir fakat nasıl üretildiği ve taşındığı, mevsimselliği gibi diğer değişkenler de dikkate alınmalıdır. İşlenmiş Besin Tercihi Gıdalar lezzet, uzun süre saklanabilme ve gıda güvenliği gibi birçok nedenle işlenmektedir. İşlenme derecesine göre gıdalar 4 farklı grupta değerlendirilmektedir. Bunlar; işlenmemiş ve minimum işlenmiş gıdalar, işlenmiş yemek malzemeleri (şeker vb.), işlenmiş gıdalar (konserve balık vb.) ve ultra işlenmiş gıdalardır (99). Bisküviler, kekler, işlenmiş et ürünleri ve şekerli kahvaltılık gevrekler gibi ultra işlenmiş gıdalar genellikle yüksek miktarda sodyum, yağ, şeker ve gıda katkı maddeleri içermektedir. 36 Ucuz, lezzetli, dayanıklı ve tüketime hazır olması sebepleri ile tercih edilmektedirler. Ancak gıdaların işlenmesi çok fazla enerji gerektirdiğinden çevre üzerinde yük oluşturmaktadır (100). Hayvansal kaynaklı bileşen içeren ultra işlenmiş gıdalar bitkisel bileşen içeren ultra işlenmiş gıdalara göre daha fazla çevresel yük oluşturmaktadır. Ayrıca ultra işlenmiş gıdalar minimum düzeyde işlenmiş gıdalara göre daha fazla yemeği teşvik ettiğinden dolaylı olarak daha fazla sera gazı emisyonuna neden olmaktadır. İşlenmiş gıda alımını sınırlandırmak sera gazı emisyonlarında azalma sağlayarak çevre üzerinde olumlu etki gösterebilir (101,102). Besin Tercihlerinin Arazi Kullanımı Üzerine Etkileri Hayvancılık sektörü toplam tarım arazisinin yüzde 70’ini ve ekilebilir arazinin üçte birini kullanarak ormansızlaşmaya bağlı CO₂ salınımına, biyoçeşitlilik kaybına ve daha fazla kaynak kullanılmasına neden olmaktadır (103). Sığır eti üretimi ile karşılaştırıldığında pirinç, patates ve fasulye gibi bitki bazlı gıdaların üretimi için daha az kaynak kullanılmaktadır (104). Bir kilogram fasulye üretilmesi için 3.8 m² arazi, 2.5 m³ su, 39 g gübre, 2.2 g pestisit gerekirken aynı miktar da sığır eti için 52 m² arazi, 20.2 m³ su, 360 g gübre, 17.2 g pestisit gerekmektedir. Sığır eti üretilmesi için yaklaşık 8-14 kat daha çok kaynak kullanılması gerekmektedir (105). Hallström, Röss ve Börjesson (2014) tarafından İsveç’te yapılan bir çalışmada, İsveç’in mevcut et tüketimini için gerekli et üretiminin 2050’de kişi başına düşen ekilebilir arazinin yarısını oluşturabileceği tahmin edilmektedir. Ek olarak, et tüketimini İsveç diyet yönergelerine uygun hale getirmenin et tüketiminde %25 azalma sağlayarak et üretimi için kullanılan kişi başına düşen ekilebilir arazi payını %50’den %20-30’a azaltılabileceği de belirtilmektedir (106