Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı XIX. YÜZYIL OSMANLI İKTİSADİ DÜŞÜNCESİNDE DÖNÜŞÜM: BİR TANZİMAT PROJESİ OLARAK ÇUKUROVA Necmettin DURMUŞ Doktora Tezi Ankara, 2023 XIX. YÜZYIL OSMANLI İKTİSADİ DÜŞÜNCESİNDE DÖNÜŞÜM: BİR TANZİMAT PROJESİ OLARAK ÇUKUROVA Necmettin DURMUŞ Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı Doktora Tezi Ankara, 2023 KABUL VE ONAY Necmettin DURMUŞ tarafından hazırlanan “XIX. Yüzyıl Osmanlı İktisadi Düşüncesinde Dönüşüm: Bir Tanzimat Projesi Olarak Çukurova” başlıklı bu çalışma, 14/06/2023 tarihinde yapılan savunma sınavı sonucunda başarılı bulunarak jürimiz tarafından Doktora Tezi olarak kabul edilmiştir. Prof. Dr. Mehmet SEYİTDANLIOĞLU (Başkan) Prof. Dr. Fatih YEŞİL (Danışman) Doç. Dr. Selda GÜNER ÖZDEN (Üye) Doç. Dr. M. Seven AĞIR (Üye) Dr. Öğr. Üyesi Selçuk DURSUN (Üye) Yukarıdaki imzaların adı geçen öğretim üyelerine ait olduğunu onaylarım. Prof.Dr. Uğur ÖMÜRGÖNÜLŞEN Enstitü Müdürü YAYIMLAMA VE FİKRİ MÜLKİYET HAKLARI BEYANI Enstitü tarafından onaylanan lisansüstü tezimin tamamını veya herhangi bir kısmını, basılı (kağıt) ve elektronik formatta arşivleme ve aşağıda verilen koşullarla kullanıma açma iznini Hacettepe Üniversitesine verdiğimi bildiririm. Bu izinle Üniversiteye verilen kullanım hakları dışındaki tüm fikri mülkiyet haklarım bende kalacak, tezimin tamamının ya da bir bölümünün gelecekteki çalışmalarda (makale, kitap, lisans ve patent vb.) kullanım hakları bana ait olacaktır. Tezin kendi orijinal çalışmam olduğunu, başkalarının haklarını ihlal etmediğimi ve tezimin tek yetkili sahibi olduğumu beyan ve taahhüt ederim. Tezimde yer alan telif hakkı bulunan ve sahiplerinden yazılı izin alınarak kullanılması zorunlu metinleri yazılı izin alınarak kullandığımı ve istenildiğinde suretlerini Üniversiteye teslim etmeyi taahhüt ederim. Yükseköğretim Kurulu tarafından yayınlanan “Lisansüstü Tezlerin Elektronik Ortamda Toplanması, Düzenlenmesi ve Erişime Açılmasına İlişkin Yönerge” kapsamında tezim aşağıda belirtilen koşullar haricince YÖK Ulusal Tez Merkezi / H.Ü. Kütüphaneleri Açık Erişim Sisteminde erişime açılır. o Enstitü / Fakülte yönetim kurulu kararı ile tezimin erişime açılması mezuniyet tarihimden itibaren 2 yıl ertelenmiştir. (1) o Enstitü / Fakülte yönetim kurulunun gerekçeli kararı ile tezimin erişime açılması mezuniyet tarihimden itibaren ….. ay ertelenmiştir. (2) o Tezimle ilgili gizlilik kararı verilmiştir. (3) 14/072023 Necmettin DURMUŞ 1“Lisansüstü Tezlerin Elektronik Ortamda Toplanması, Düzenlenmesi ve Erişime Açılmasına İlişkin Yönerge” (1) Madde 6. 1. Lisansüstü tezle ilgili patent başvurusu yapılması veya patent alma sürecinin devam etmesi durumunda, tez danışmanının önerisi ve enstitü anabilim dalının uygun görüşü üzerine enstitü veya fakülte yönetim kurulu iki yıl süre ile tezin erişime açılmasının ertelenmesine karar verebilir. (2) Madde 6. 2. Yeni teknik, materyal ve metotların kullanıldığı, henüz makaleye dönüşmemiş veya patent gibi yöntemlerle korunmamış ve internetten paylaşılması durumunda 3. şahıslara veya kurumlara haksız kazanç imkanı oluşturabilecek bilgi ve bulguları içeren tezler hakkında tez danışmanının önerisi ve enstitü anabilim dalının uygun görüşü üzerine enstitü veya fakülte yönetim kurulunun gerekçeli kararı ile altı ayı aşmamak üzere tezin erişime açılması engellenebilir. (3) Madde 7. 1. Ulusal çıkarları veya güvenliği ilgilendiren, emniyet, istihbarat, savunma ve güvenlik, sağlık vb. konulara ilişkin lisansüstü tezlerle ilgili gizlilik kararı, tezin yapıldığı kurum tarafından verilir *. Kurum ve kuruluşlarla yapılan işbirliği protokolü çerçevesinde hazırlanan lisansüstü tezlere ilişkin gizlilik kararı ise, ilgili kurum ve kuruluşun önerisi ile enstitü veya fakültenin uygun görüşü üzerine üniversite yönetim kurulu tarafından verilir. Gizlilik kararı verilen tezler Yükseköğretim Kuruluna bildirilir. Madde 7.2. Gizlilik kararı verilen tezler gizlilik süresince enstitü veya fakülte tarafından gizlilik kuralları çerçevesinde muhafaza edilir, gizlilik kararının kaldırılması halinde Tez Otomasyon Sistemine yüklenir. * Tez danışmanının önerisi ve enstitü anabilim dalının uygun görüşü üzerine enstitü veya fakülte yönetim kurulu tarafından karar verilir. ETİK BEYAN Bu çalışmadaki bütün bilgi ve belgeleri akademik kurallar çerçevesinde elde ettiğimi, görsel, işitsel ve yazılı tüm bilgi ve sonuçları bilimsel ahlak kurallarına uygun olarak sunduğumu, kullandığım verilerde herhangi bir tahrifat yapmadığımı, yararlandığım kaynaklara bilimsel normlara uygun olarak atıfta bulunduğumu, tezimin kaynak gösterilen durumlar dışında özgün olduğunu, Prof. Dr. Fatih YEŞİL danışmanlığında tarafımdan üretildiğini ve Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tez Yazım Yönergesine göre yazıldığını beyan ederim. Necmettin DURMUŞ Bu çalışma, erken yaşta kaybettiğim babam Servettin Durmuş, Muharrem Güneş ve kardeşim Kemal Serhat’a ithaf edilmiştir. iv TEŞEKKÜR Yüksek lisans ve doktora tezimi tamamladığım, on yıldan uzun süre araştırma görevlisi olarak çalıştığım Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü’ne çok şey borçluyum. Her şeyden önce bir araştırma görevlisinin, çalışarak kendisini geliştirebilmesi için her türlü kolaylık ve imkânın sağlandığına bizzat şahitlik ettim. Bu nedenle, görev yaptığım süre boyunca bölüm başkanlığı yapan Prof. Dr. Mehmet Öz ve Prof. Dr. Ramazan Acun’a anlayışları, destekleri ve sağladıkları kolaylık nedeniyle şükramlarımı sunmayı bir borç bilirim. 2018 yılında, bir yıl süreyle arşiv araştırması için gittiğim Londra’ya gidebilmem de yine bölümün gerekli kolaylığı sağlaması nedeniyledir. Fakat, kuşkusuz gerekli maddi imkânı yaratamasaydım yurtdışında araştırma yapma imkânına erişemeyeceğim de bir gerçektir. Sağladığı 2214-A Doktora Sırası Araştırma Bursuyla arşiv araştırmalarımı finanse eden TÜBİTAK’a teşekkür ederim. Hacettepe Üniversitesi Tarih bölümü hocaları, akademik katkılarının yanı sıra keyifli sohbetleriyle yoğun ve sıkıntılı tez yazım sürecinden kopmama vesile oldular. Bu anlamda Dr. Öğr. Üyesi Hulusi Lekesiz, Prof. Dr. Rüya Kılıç, Doç. Dr. Resul Ay, Dr. Öğr. Üyesi Hakan Kaynar, Doç. Dr. Erkin Ekrem, Prof. Dr. Emine Erdoğan Özünlü ve Prof. Dr. Mehmet Özden’i tanımaktan son derece mutluluk duyduğumu içtenlikle belirtmem gerekir. Hepsine ayrı ayrı teşekkür ederim. Tarih bölümünde belki de teşekkür edemeyeceğim tek kişi Doç Dr. Serhat Küçük’tür. Abi gibi sevdiğim, onun da bana olan sevgisini iyi bildiğim Serhat hocamı çok erken kaybettik. Her zaman espirileriyle beni neşelendirirken, gidişiyle içimde kapanmayan bir yara bıraktı. Onu özlüyorum, doktora tezimi bitirebildiğimi görmesini çok isterdim. En büyük teşekkürlerden birisini hak eden ise kuşkusuz danışmanım Prof. Dr. Fatih Yeşil’dir. İçtenlikle sevdiğim ve aynı zamanda bilim insanı kimliğine sonsuz saygı duyduğum Fatih hocam, her daim yanımda oldu, güvendi ve desteklerini hiçbir zaman esirgemedi. Yüksek lisansımı Anadolu Selçukluları üzerine yapmışken bilmediğim sulara yelken açarak Tanzimat döneminde doktora yapmamın tek nedeni onunla çalışabilmekti. Bugün de “iyi ki” diyorum. Tez jürimde yer alan Prof. Dr. Mehmet Seyitdanlıoğlu, Doç. Dr. Selda Güner Özden, Doç. Dr. M. Seven Ağır ve Dr. Öğr. Üyesi Selçuk Dursun’a kıymetli katkılarından, yorumlarından ve önerilerinden dolayı sonsuz v teşekkür ederim. Onların önerilerinin ne kadarını gerçekleştirebildim bilmiyorum, fakat önerileri olmasaydı tezimin çok daha kötü olacağına hiçbir şüphem yok. Kendimi en şanslı hissettiğim konuların başında, varlıklarıyla dahi beni mutlu eden, dostlarım ve arkadaşlarım gelmektedir. Rümeysa Kalem ve Dr. Öğr. Üyesi Ömer Gezer her daim yanımdalardı. Şükran duyduğum şeyleri, benim için yaptıklarını sayacak değilim, fakat maddi manevi her konuda destekleri için minnettarım. Aynı şekilde, Dr. Kadriye Topal Doğan ve Dr. Öğr. Üyesi İrşat Sarıalioğlu destekleri, katkıları ve arkadaşım oldukları için şanslı hissettiğim kişilerdir. Onları gördüğüm zaman içimi mutluluk kaplayan Serpil Doğan Okumuş ve Dr. Öğr. Üyesi Nagihan Doğan’a bana kattıkları her şey için şükran duymaktayım. Doktora sürecini birlikte geçirdiğim arkadaşlarım Dr. Ece Özçeri, Ömür Şans ve Dr. Kâmil Erdem Güler’e bu süreçte bana eşlik ettkleri için ve son birkaç yıldır hayatımıza girse de kısa süre içerisinde eşim Aysun Güneş ve bana arkadaş ve kardeş olan, bize neşe katan Selin Karaca’ya teşekkür ederim. Teşekkürün yanında özür dilenmesi gereken kişiler vardır. Bunun başında kuşkusuz ailem gelmektedir. Bu günlere gelebilmemde en büyük paya sahip annem Zeynep Durmuş, abim Kahraman Durmuş ve kardeşim Gülnişan Serhat’a, maddi manevi her türlü destekleri ve anlayışları için sonsuz minnettarım. Fakat, onlara yeterli zamanı ayırmadığım, pek çok zaman ihmal ettiğim için beni affetmelerini diliyorum. Kayınvalidem Sultan Güneş ve abim Ersin Güneş, tahmin dahi edemeyecekleri şekilde bu süreçte destek sundular. Onlar olmadan hayat çok daha zor olurdu. Yakın zamanda ve çok genç yaşta kaybettiğimiz kardeşim Kemal Serhat, başa çıkılması zor bir acıyla bıraktı bizi. Onunla daha fazla zaman geçiremediğim için her zaman pişmanlık duyacağım. Çok erken yaşta babam Servettin Durmuş’u kaybetmiştim, onun kaybının ardından yaklaşık 20 yıl sonra tekrar baba diyebildiğim bir insana kavuşmanın mutluluğunu ne yazık ki çok kısa sürede yitirdim. Kayınpederim tertemiz kalpli, İstanbul beyefendisi Muharrem Güneş, seni özlüyoruz. Söylediğin gibi tezimi ilk senin okumanı dilerdim. Nasıl teşekkür edebileceğimi bilmediğim için en sona bırakmak zorunda kaldığım hayat arkadaşım ve ruh eşim Aysun Güneş kuşkusuz bana en büyük desteği sundu. Gücümü yitirdiğimde güç, inancımı kaybettiğimde inanç, yorulduğumda takatim oldu. Tez yazım vi sürecinin bütün stresini benimle birlikte yaşadı. Sevgisi ve varlığı olmasaydı tezi tamamlayabileceğimden emin değilim. Emin olduğum tek şey ise tezi bitirebilmemi sağlayanın o olduğudur. Yoğun çalışmalarım sırasında onu ihmal ettiğim, tezin stresini yaşamasına neden olduğum ve benim için kendinden feda ettikleri için özür diliyorum. ODTÜ, Temmuz 2023. vii ÖZET DURMUŞ, Necmettin. XIX. Yüzyıl Osmanlı İktisadi Düşüncesinde Dönüşüm: Bir Tanzimat Projesi Olarak Çukurova, Doktora Tezi, Ankara, 2023. Osmanlı İmparatorluğu’nun varlığını sona erdiren Birinci Dünya Savaşı arifesinde İmparatorluğun tarımsal üretiminin en önemli bölgelerinden birisi konumunda bulunan Çukurova bölgesi, yalnızca yarım yüzyıl önce bataklıklarla kaplı, göçebelerin hakimiyetinde bulunan ve tarımsal üretimin oldukça kısıtlı bir alanda neredeyse geçimlik bir seviyede yapıldığı bir bölge konumundaydı. Yarım yüzyılda kaydedilen bu gelişme kuşkusuz Tanzimat döneminin en önemli başarılarından bir tanesidir. Bu başarıda dünya ekonomisinin, yani Amerikan İç Savaşı’yla birlikte ortaya çıkan pamuk kıtlığı ve artan pamuk talebinin payı olmakla birlikte, en önemli rollerden birisini Çukurova’yı tarımsal üretime açacak ve ovada kolonizasyonu başlatacak Tanzimat bürokrasisi üstlenmiştir. Tanzimat bürokrasisini bölgeyi yeniden tanzime iten iktisadi zihniyet ise Tanzimat dönemi iktisadi zihniyetinden ayrı düşünülemez. Bir başka deyişle Çukurova’nın göçebe unsurlardan tasfiyesi ve bölgenin ticari tarıma açılması Tanzimat dönemi iktisadi zihniyetinin bir ürünü ve en önemli iktisadi projelerinden bir tanesidir. Bu nedenle 1865 yılında Fırka-ı Islahiye’nin göçebelere karşı gerçekleştirmiş olduğu harekât “Tanzimat’ın Çukurova Projesi” olarak adlandırılabilir. Ancak harekâta 1865 yılında başlanmış olmakla birlikte, bölgeye yönelik ilgi Tanzimat’ın ilk yıllarıyla birlikte gelişmeye başlamıştır. Babıali’yi, bu projeyi önce kurgulayıp ardından da gerçekleştirmeye iten motivasyon, iktisadi zihniyetin yanı sıra, Tanzimat sonrası merkezi idareye hâkim olan devlet ve medeniyet zihniyetinin de bir ürünüdür. Dolayısıyla iktisadi, idari ve medeniyet zihniyetlerinin geldiği noktanın göçebeler açısından da sonuçları olacaktır. Anahtar Sözcükler Tanzimat, iktisadi zihniyet, ideoloji, Çukurova, pamuk tarımı, Fırka-i Islahiye, öz- kolonizasyon viii ABSTRACT DURMUŞ, Necmettin. The Transformation of the XIXth Century Ottoman Economic Thought: Çukurova as a Tanzimat Project, Ph.D. Dissertation, Ankara, 2023. On the eve of the First World War, which ended the existence of the Ottoman Empire, the Çukurova region, which was one of the most important regions of the Empire's agricultural production, was, only half a century ago, covered with swamps, dominated by nomads and agricultural production was in a very limited area almost at subsistence level. This progress made in half a century is undoubtedly one of the most important achievements of the Tanzimat period. Although the world economy, namely the cotton shortage and the increasing demand for cotton that emerged with the American Civil War, played a role in this success, one of the most important roles was played by the Tanzimat bureaucracy that would open Çukurova to agricultural production and initiate the colonization of the plain. The economic mentality that pushed the Tanzimat bureaucracy to rearrange the region cannot be separated from the economic rationale of the Tanzimat period. In other words, the elimination of Çukurova from nomadic elements and the opening of the region to commercial agriculture is a product of the economic thought of the Tanzimat period and one of the most important economic projects. For this reason, the operation carried out by the Fırka-ı Islahiye against the nomads in 1865 can be called the "Çukurova Project of Tanzimat". However, although the operation started in 1865, interest in the region began to develop in the early years of the Tanzimat. The motivation that led to the Babıali’s envisage and then realization was a product of the state and civilization rationale that dominated the central administration after the Tanzimat period, as well as the economic thought. Therefore, the point which economic, administrative and civilizational mentalities have reached will also have consequences for nomads. Keywords Tanzimat, economic thought, ideology, Çukurova, cotton farming, Fırka-i Islahiye, self- colonisation ix İÇİNDEKİLER KABUL VE ONAY ........................................................................................................ i YAYIMLAMA VE FİKRİ MÜLKİYET HAKLARI BEYANI................................. ii ETİK BEYAN ................................................................................................................ iii TEŞEKKÜR ................................................................................................................... iv ÖZET .............................................................................................................................. vii ABSTRACT .................................................................................................................. viii İÇİNDEKİLER .............................................................................................................. ix KISALTMALAR DİZİNİ ............................................................................................. xi TABLOLAR DİZİNİ ................................................................................................... xiii GİRİŞ ............................................................................................................................... 1 1. BÖLÜM: TANZİMATÇI İDEOLOJİNİN KÖKENLERİ: GERİLEME VE İLERLEME ARASINDA TANZİMATÇININ DÜNYASI ....................................... 16 1.1. GERİLEME .................................................................................................... 17 1.2. İLERLEME ..................................................................................................... 46 1.3. SENTEZ .......................................................................................................... 63 2. BÖLÜM: TANZİMATÇI İKTİSADİ ZİHNİYETİN TEZAHÜRÜ ................. 70 2.1. AVRUPA’DA VE OSMANLI İMPARATORLUĞU’NDA YOKSULLUK VE NÜFUS MESELESİ…… ..................................................................................... 72 2.2. TANZİMATÇILAR, İDEOLOJİ VE İKTİSADİ ZİHNİYET ........................ 89 2.2.1. Sultana Nizam Vermek ............................................................................... 99 2.2.2. İktisadi Zihniyet Metni Olarak Tanzimat Fermanı ................................... 111 2.2.3. Günah Keçisi Olarak Baltalimanı Ticaret Antlaşması .............................. 134 3. BÖLÜM: TEORİ VE İDEOLOJİ: TANZİMATÇI İKTİSADİ ZİHNİYETİN ESASLARI ................................................................................................................... 181 3.1. İDEOLOJİK MÜCADELE ALANI OLARAK İKTİSADİ POLİTİKA ...... 182 3.2. BİR KALKINMA METODU OLARAK YABANCI SERMAYE .............. 230 x 3.3. UYUM, İŞ BİRLİĞİ, GÖNÜLLÜ BAĞIMLILIK: TANZİMATÇILARIN DÜNYA EKONOMİSİYLE BÜTÜNLEŞME ÇABASI ........................................ 260 4. BÖLÜM: İDEOLOJİDEN PRATİĞE: PAMUK ARZI KRİZİ VE TANZİMATÇILARIN PAMUK POLİTİKASI .................................................... 301 4.1. MANCHESTER COTTON SUPPLY ASSOCIATION VE PAMUK ARZI KRİZİ…................................................................................................................ 306 4.1.1. MCSA ve Osmanlı Devleti .................................................................... 312 4.1.2. MCSA ve Osmanlı Devleti: İlk Temaslar............................................... 324 4.1.3. Osmanlı İmparatorluğu’nda Pamuk Tarımının İmkanları ve Sınırları ..... 327 4.1.4. 1861 Ticaret Antlaşması ve Osmanlı İmparatorluğu’nda Pamuk Tarımı Meselesi…….. ................................................................................................... 341 4.1.5. Tanzimatçılar ve Pamuk Üretimini Teşvik Politikası ............................. 348 4.1.6. Osmanlı İmparatorluğu’nda Pamuğa Hücum ve Pamuk Üretimini Teşvik Politikasının Sonuçları ....................................................................................... 372 4.2. DÜNYA EKONOMİSİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLERİ KALDIRMAK: ÇUKUROVA VE ÖZ-KOLONİZASYON ............................................................ 413 4.2.1. Amerikan İç Savaşı Sırasında Adana Eyaleti’nin Dünya Ekonomisiyle Bağlarının Güçlenmesi ...................................................................................... 413 4.2.2. Tanzimatçının Çukurova Projesi ve Çukurova’da Kahramanlık Çağının Sonu .......................................................................................................................... 443 SONUÇ .................................................................................................................... 473 KAYNAKÇA .......................................................................................................... 480 EK 1. ORİJİNALLİK RAPORU ........................................................................... 504 EK 2. ETİK KURUL/KOMİSYON İZNİ YA DA MUHAFİYET FORMU ......... 506 xi KISALTMALAR DİZİNİ A.}AMD.: Sadaret Amedi Kalemi Evrakı A.}DVN.MKL.: Sadaret Mukvelenameler A.MKT.: Sadaret Mektubi Kalemi Evrakı A.}MKT.MHM.: Sadaret Mühimme Kalemi Evrakı A.}MKT.MVL.: Sadaret Meclis-i Vala Evrakı A.MKT.NZD.: Sadaret ve Devair Evrakı A.MKT.UM.: Sadaret Umum Vilayat Evrakı Bkz. Bakınız BOA. Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi C. Cilt C.İKTS.: Cevdet İktisat çev. Çevirmen der. Derleyen DİA.: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi dn. Dipnot ed. Editör FO. Foreign Office HAT.: Hatt-ı Hümayun haz. Hazırlayan HR.İD.: Hariciye Nezareti İrade HR.MKT.: Hariciye Nezareti Mektubi Kalemi xii HR.SFR.: Hariciye Nezareti Sefaret Evrakı HR.SFR.1.: Hariciye Nezareti Petersburg Sefareti HR.SFR.3.: Hariciye Nezareti Londra Sefareti HR.TO.: Hariciye Nezareti Tercüme Odası İ.DH.: İrade Dahiliye İ.HR.: İrade Hariciye İ.MMS.: İrade Meclis-i Mahsus İ.MSM.: İrade Mesail-i Mühimme İ.MVL.: İrade Meclis-i Vala Krş. Karşılaştırınız MCSA.: Manchester Cotton Supply Association MİL.E.: Milli Emlak MVL. Meclis-i Vâlâ No. Numara PLK.p.: Plan-Proje-Kroki s.: Sayfa S.: Sayı TS.MA.e.: Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi Evrakı vd. Ve diğerleri YB.: Yabancı Arşivler xiii TABLOLAR DİZİNİ Tablo 1: 1827-1850 Yılları Arasında İngiltere'nin Toplam İhracatı ve Osmanlı İmparatorluğu'na Yaptığı İhracat ..................................................................................................................... 142 Tablo 2: 1827-1850 Yılları Arasında İngiltere'nin Toplam İhracatı ve Osmanlı İmparatorluğu'na Yaptığı İhracat (Sterlin) ........................................................................................................ 143 Tablo 3: Osmanlı Dış Ticareti (Altın, Gümüş Dışında) (Cari Fiyatlarla, Milyon Sterlin) ....... 145 Tablo 4: Avrupa'da Haftalık Pamuk Tüketimi (Balya) .......................................................... 309 Tablo 5: 1859-1861 Yılları Arasında Büyük Britanya'nın İthal Ettiği Pamuk Miktarı (Cwt.) . 312 Tablo 6: 1850-1861 Yılları Arasında İzmir Limanı'ndan İngiltere'ye İhraç Edilen Pamuk Miktarı (400 librelik balya olarak) .................................................................................................... 339 Tablo 7: 1862-1867 Yılları Arasında Makedonya'da Ekilen Pamuk Tohumu Cinsi ve Miktarı (Cwt.)................................................................................................................................... 380 Tablo 8: 1862-1865 Yılları Arasında Osmanlı İmparatorluğu'nda Pamuk Ekilen Arazi (Akre) ............................................................................................................................................ 380 Tablo 9: 1862-1865 Yılları Arasında Osmanlı İmparatorluğu'ndan İngiltere'ye İhraç Edilen Ham Pamuk (Cwt.) ....................................................................................................................... 381 Tablo 10: 1861-1866 Yılları Arasında Osmanlı İmparatorluğu'nun Rumeli, Anadolu ve Suriye- Filistin Bölgelerinden ve Mısır Eyaleti'nden İngiltere'ye İhraç Edilen Ham Pamuk (Cwt.) ..... 382 Tablo 11: 1862-1869 Yılları Arasında İzmir Limanı'ndan İngiltere'ye İhraç Edilen Pamuk (400 librelik balya olarak) ............................................................................................................ 382 Tablo 12: 1863-1866 Yılları Arasında İzmir, Mersin ve Selanik Limanlarından Marsilya'ya İhraç Edilen Ham Pamuk (400 librelik balya olarak) ............................................................. 383 Tablo 13: 1844 Yılında Mersin Limanı'na Giren ve Çıkan Gemiler ....................................... 416 Tablo 14: 1844 Yılında Mersin Limanı'ndan Yapılan Toplam İhracat ................................... 417 Tablo 15: 1850 Yılında Mersin Limanı'ndan Yapılan Toplam İhracat ................................... 418 Tablo 16: 1851 Yılında Mersin Limanı'ndan Yapılan Toplam İhracat ................................... 419 Tablo 17: Adana'da 1862-1864 Yılları Arasında Üretilen Pamuk Miktarı .............................. 435 Tablo 18: Maraş'ta 1862-1864 Yılları Arasında Üretilen Pamuk Miktarı ............................... 435 1 GİRİŞ Bugüne kadar pek çok tarihçi ve iktisatçı Tanzimat dönemi iktisadi zihniyetini, dönem boyunca iktisat üzerine yazılan eserlerden yola çıkarak inceledi. Avrupa iktisadi düşüncesine hâkim olan liberal ekonomi anlayışının, Tanzimat bürokratlarının iktisadi görüşlerinde varlığının veya yokluğunun izleri birkaç telif, tercüme kitapta yahut gazete makalesinde sürüldü ve klasik iktisatçıların, Osmanlı XIX. yüzyılında kaleme alınan bu eserlere, dolayısıyla eserlerin yazarlarına, olan etkilerine dair yorumlar kaleme alındı. Benzer şekilde, bu etkilerin hangi vasıtalarla Osmanlı düşünce hayatına sızdığı üzerine kafa yoruldu, fikirler beyan edildi. Bu çalışmalar pek tabii ki ziyadesiyle kıymetli olan ve yapılması gereken çalışmalardı. Fakat çok önemli ve birbiriyle bağlantılı iki noktanın gözden kaçırılması, yapılan çalışmaları eksik kılmıştır. Birincisi, Tanzimat dönemi bürokratı ve düşünürü arasında kesin bir ayrım yapmak mümkün değildir. Tanzimat düşünürleri bürokrat, bürokratları ise dönemin düşünürleridir. Bu girift yapı, kuşkusuz, Tanzimat dönemi eğitim sisteminin bir sonucuydu. İkincisi ise, söz konusu bürokrat- düşünür kadroların zihniyetini, yazdıkları veya tercüme ettikleri eserler üzerinden sağlıklı ve bütünlüklü bir şekilde kavramamızın mümkün olmamasıdır. Zira, daha ziyade sözlü bir kültürün ürünü olan Osmanlı insanı, ne yazık ki, hiçbir dönemde yazılı eserler açısından yeterince üretken değildir, fazla eser üretmemiştir. Dahası, iktisadi konulara gelindiğinde üretkenlik daha da azalmaktadır. Bununla birlikte, Osmanlı insanının iktisadi konularda fazla yazılı eser üretmemiş olması, iktisadi zihniyet üzerine çalışma yapılması için elbette engel değildir, nitekim iktisadi zihniyetin zuhur ettiği kaynak yalnızca yazılı eserlerden ibaret değildir. Yazılı eserlerden daha önemli bir nokta vardır ki, Osmanlı iktisat zihniyeti araştırmaları açısından ihmal edilmiş olsa da bu zihniyetin en açık şekilde görülebileceği alan tam da burasıdır: İktisadi politika. Tanzimat dönemi boyunca sunulan çeşitli layihalar, çıkarılan kanunnameler, yayınlanan nizamname ve talimatnameler, devlet içerisinde yapılan iç yazışmalar ve yabancı ülke diplomatlarıyla görüşmeler Tanzimat iktisadi zihniyetinin gerçek eserleridir. Osmanlı Devleti iktisat politikalarının tarihi incelendiğinde II. Mahmud saltanatı, Tanzimat öncesi dönem ile Tanzimat sonrası dönem arasında bir geçiş devri olarak kabul edilirse bu dönemde, iktisadi zihniyette çok ciddi kırılmaların, dönüşümlerin 2 olduğu tartışmaya mahal vermeyecek biçimde açıktır. II. Mahmud döneminde yetişen Tanzimat bürokratları ile birlikte, genel olarak iktisat ve özelde sanayi ve ziraatı algılayış çok farklı bir biçim almıştır. Örneğin ziraat algısı yalnızca kendine yeten, yerel, geçimlik bir iktisadi anlayış olmaktan çıkmış, genel anlamda toplumun refahını sağlayacak, ülke ekonomisini kalkındırma çabalarında öncü rolü üstlenecek ve ziraî malların ihracı aracılığıyla dünya ekonomisine katılım sürecinde daha aktif bir rol alınmasını sağlayabilecek bir anlayışa evrilmiştir. Dolayısıyla, tarımsal üretimin artırılması meselesi, Tanzimat bürokratları için ziyadesiyle önemli bir konu ve meşgale haline gelmiştir. Daha açık bir ifadeyle, Tanzimat bürokratları üretim ve üretimin artırılması meselesiyle doğrudan ilgilenen ve buna yönelik politikalar uygulayan yöneticiler haline gelmişlerdir. Bu doğrultuda, basit bir örnek olarak, Tanzimat döneminde kurulan Ziraat ve Ticaret meclislerinin 1846 yılında birleştirilme gerekçesinin “Ticaret ve Ziraat yekdiğere lâzım ve melzum olmak ve her birisi aharın teferruatından bulunma” olarak ortaya konulmuş olması, ziraatın aynı zamanda ticarete dair bir mesele olarak algılanışını açık şekilde göstermektedir ki, bu da Tanzimat döneminde iktisadi zihniyette ve tarımsal üretime bakışta meydana gelen dönüşümün çok açık bir kanıtıdır. Bu noktada bir parantez açarak, çalışmanın ilerleyen bölümlerinde de sık sık kullanılacak olan bir terime açıklama getirmek faydalı olacaktır. Tez boyunca, Tanzimat dönemi bürokratların tamamı “Tanzimatçı” bürokrat olarak nitelendirilmemektedir ve Tanzimatçı bürokrat tanımıyla Osmanlı bürokrasisindeki özel bir grup kastedilmektedir. Bu ayrımın yapılmasındaki esas fikir, önce 1839 yılında Mustafa Reşit Paşa tarafından okunmuş olan Tanzimat Fermanı ve daha sonra 1856 yılında ilan edilen Islahat Fermanı’nda ortaya atılan ve çerçevesi çizilen fikirlerin taşıyıcıları, uygulayıcıları ve sürdürücüleri olan bürokratları, yani bu fermanlarda ilan edilen fikirlerin tümünün devletin güçlendirilmesi ve İmparatorluğun varlığını sürdürmesi için gerekli olduğuna inanan bürokratlar, Tanzimatçı bürokratlar olarak nitelendirilmektedir. Kuşkusuz Tanzimat dönemi bürokratları içerisinde bu grup sayıca azdı ve fakat sayılarıyla ters orantılı bir politik güce sahiplerdi. Politik güçleri sayesinde, karşılarında bulunan daha kalabalık bir grubun yaptıkları muhalefeti, yavaş da olsa aşarak, Tanzimat ilkelerini hayata geçirmeyi başarabilmişlerdir. İlk neslini temsil eden ve en zorlu mücadeleleri 3 vermek zorunda kalan Mustafa Reşit Paşa ve Sadık Rifat Paşa gibi Tanzimatçıları, daha sonra Âli ve Fuad Paşalar ile (Kıbrıslı) Mehmed Emin Paşa, (Mütercim) Mehmed Rüşdü Paşa gibi önemli Tanzimatçı figürler takip etmiştir. Bu çalışmanın birinci bölümünde daha ayrıntılı açıklamaya çalışılacağı gibi, söz konusu küçük grubun, bu kadar etkili olabilmesinin temel nedeni kuşkusuz var oldukları dünyanın kendilerine uygun koşullar sunması olmuştur. Her şeyden önce, Tanzimatçılar, Tanzimat ile ilan edilen fikirlerin uygulanmasından yana olan padişahlar tarafından desteklenmişlerdir. Padişahlar tarafından destek bulamadıkları veyahut onlarla uygulanacak politikalar konusunda ters düştükleri dönemlerde ise Fransa ve İngiltere gibi güçlü Avrupa devletleri tarafından destek görmüşlerdir. Fransa ve İngiltere, Tanzimat ile ortaya atılan fikirlerin uygulanmasına destek verdikleri gibi, Tanzimat dönemi boyunca, bu fikirlerin uygulanması konusunda takipçi olmuş ve dönem dönem ilan edilen fikirlerin hayata geçirilmesi konusunda Babıali’ye baskı yapmaktan geri durmamışlardır. Batılı devletlerin gerek politik konularda gerekse iktisadi meselelerde zaman zaman baskıya varan önerileri ve yönlendirmeleri neticesinde, bazı araştırmacılar tarafından, Tanzimatçılar Batılı devletlerin isteklerinin ve önerilerinin basit bir uygulayıcısı olarak görülmüşlerdir. Özellikle Tanzimatçıların hayata geçirdiği iktisadi politikalar, Batılı devletlerin öneri veya baskıları neticesinde uygulanan politikalar olarak tanımlanmış, veyahut dünya ekonomisinin gidişatı doğrultusunda iradesizce ve adeta rüzgârda savrulan bir yaprak gibi tasvir edilmiştir. Dünya ekonomisi rüzgârı ne yöne eserse, Osmanlı ekonomisi o yöne savrulmuş, olan biten her iktisadi dönüşüm dünya ekonomisi ve onun yerli ve yabancı aktörleri veya aracıları tarafından yönlendirilmiştir. Bu esnada, Osmanlı devleti ve bürokrasisi ise engelleyici değilse bile en azından edilgen, engelleyici olmaya çalıştığında ise Batılı devlet temsilcileri tarafından yola getirilen bir aktör olarak sergilenmektedir. Kısacası, esas olan Batı’nın zorlamaları, baskıları ve istekleri ile dünya ekonomisinin ve temsilcilerinin ihtiyaçlarıdır. Bir başka deyişle, İmparatorluğun bölgeleri dünya ekonomisiyle bütünleşirken, Osmanlı bürokrasisinin bu süreçle ve Avrupa devletleriyle bir çatışma veya boyun eğme ilişkisi içerisinde olduğu varsayılmıştır. Dahası, bazı tarihçiler tarafından Avrupa ile var olan eşitsiz ilişkinin tam olarak sömüren-sömürülen karşıtlığı olarak açıklanmaya çalışılması da doğal olarak Osmanlı bürokratlarının uyguladıkları politikalara bu çerçevede anlam yüklenmesine 4 olan yatkınlığı doğurmuştur. Hem bir eşitsiz ilişki hem de iktisadi çıkar karşıtlığı varsayımı, Tanzimatçı bürokratların uyguladığı politikaların, bazen Avrupalı devletlere karşı duruş veya onların isteklerinin zorunlu kabulü, fakat her durumda bir karşıtlık, isteksizlik ve çaresizlik çerçevesinde anlatılmıştır. Tarihçiler tarafından, Tanzimatçıların bu denli edilgen tanımlanmasının ardında yatan önemli nedenlerden birisi, tarih yazıcılığının yirminci yüzyılda geçirdiği dönüşüm olabilir. 19. yüzyılda tarih yazımında hâkim olan ve günümüze kadar etkisini sürdürmesine rağmen, 1960’larda zirvesine ulaştıktan sonra yavaş yavaş düşüşe geçen devlet merkezli tarih yazımı, özellikle Annalles okulunun temsilcileri tarafından sosyal, iktisadi ve kültürel çalışmaların ön plana çıkarılmasıyla ilk ciddi meydan okumayla karşılaşmıştır. Özellikle 1980 sonrası post-modern tarih yazıcılığı ve yaygınlaşan kimlik çalışmalarıyla birlikte, devlet merkezli tarih yazımı yoğun bir eleştirinin muhatabı olmuştur. Tarih yazımının geçirdiği dönüşüm, pek tabiî ki Osmanlı tarih yazıcılığını da etkilemiş, iktisadi, sosyal, kültürel, yerel ve mikro tarih çalışmalarıyla birlikte devlet merkezli tarih yazımı sorgulanmıştır. Bununla birlikte, söz konusu eleştiriler bir ölçüde sınırı aşmış ve eleştiri sahiplerinin çalışmalarında merkezî devlet neredeyse tamamen göz ardı edilmiştir. Böylece, iktisat, tamamen devletin kontrolü dışında işleyen, dünya ekonomisi ve onun uluslararası ve/veya yerel aktörleri tarafından yönlendirilen, sürdürülen ve sürüklenen, kısacası iktisadi aktörler dışındaki aktörlerden neredeyse bağımsız bir yapı sergilemeye başlamıştır. Devletin neredeyse yok sayılması ise bazı problemleri birlikte getirmiştir. Her şeyden önce, daha önce de söylendiği üzere, meydana gelen bütün iktisadi dönüşümler ve ilişkilerin ya devletten bağımsız ya da devlete rağmen gerçekleştirildiği vurgulanmıştır. Bu anlamda devlet ve onun aktörleri neredeyse tamamen edilgen duruma getirilmişlerdir. Örneğin devlet tarafından altına imza koyulan bir ticaret antlaşması dahi, anlaşmanın maddelerinin Osmanlı bürokratlarına, anlaşmanın karşı tarafınca dikte ettirildiği, Osmanlı bürokratlarının ise ya çaresizlikten ya da ön-görüsüzlükten bunları kabul etmek zorunda kaldıkları şeklinde yorumlanarak, devletin uygulamalarıyla iktisat arasındaki bağ koparılmaya çalışılmıştır. İktisadi alanda devlet tarafından uygulanan bir teşvik politikası, Avrupalı diplomatlar veya kapitalistlerin yoğun ikna çabaları veyahut baskıları sonucunda mecburen uygulandığı iddia edilmiştir. Avrupalı kapitalistler tarafından Osmanlı İmparatorluğu 5 sınırları içerisinde girişilen bir altyapı yatırımı veyahut diğer sermaye aktarımları devlet tarafından zoraki olarak onaylandığı gösterilmeye çalışılmıştır. Dahası, İmparatorluk içerisinde herhangi bir bölgenin iktisadi gelişimi veya geri kalmışlığı tamamen dünya ekonomisinin o bölgeye ne kadar sokulabildiğiyle ilişkilendirilmiştir. Kısacası dünya ekonomisi ve Batılı kapitalistler, Avrupalı devletlerin desteğiyle, Osmanlı İmparatorluğu’na yönelik sömürgeci çabalarını başarılı bir şekilde uygulamakla birlikte, Osmanlı Devleti karşı çıkacak bir politikayı uygulayacak güçte değildir ve olan biten her şey karşısında neredeyse edilgendir. Merkezi devleti, dünya ekonomisiyle ilişkisinde bu denli edilgen tasvir etmenin bir diğer nedeni ise merkezi devleti yönetenlerin iktisadi zihniyetlerinin, iktisat tarihi çalışmalarına dahil edilmemiş olması olabilir. Bu nedenle, Tanzimatçı bürokratların iktisadi zihniyetini anlamaya çalışmaktaki temel amaç her şeyden önce yürüttükleri iktisadi politikanın mantığını anlayabilmektir. Bu mantık anlaşıldığı zaman, yürütülen iktisadi politikaların, Tanzimatçıların tamamen isteği dışında ve yalnızca Batı’nın sömürgeci istekleri doğrultusunda yaptığı baskılarla hayata geçirilmek zorunda kalmadığı görülmüş olacaktır. Söz konusu zihniyetin temel ilkelerinin en önemlilerinden bir tanesi dünya ekonomisi ile bütünleşmenin faydasına ve gerekliliğine duyulan inançtır. Kimi zaman kanıtlanmaya çalışıldığının aksine, Tanzimatçı bürokratların uyguladıkları iktisadi politika, dünya ekonomisi karşısında rüzgârda savrulan bir yaprak misali gibi hareket etmiyordu. Dünya ekonomisi ile olan ilişkide Tanzimatçılar, dünya ekonomisi rüzgarına maruz kalsalar da ne bu rüzgârı engellemek için uğraşmışlar ne de rüzgarla birlikte savrulmuşlardır. Bu çabalarında başarılı olsunlar veya olmasınlar, tamamen edilgen değil, etkin bir şekilde dünya ekonomisine dahil olmaya, savrulmak yerine onun itici gücüyle birlikte hareket etmeye ve onunla iş birliği yapmaya çaba göstermişlerdir. Osmanlı İmparatorluğu özelinde ve hatta Osmanlı İmparatorluğu’nun hakimiyet kurmuş olduğu topraklarda, Osmanlı öncesi ve sonrası devletlerin tamamı için konuşacak olursak, devletin neredeyse tamamen yok sayılabileceği denli edilgen bir yapı sergilemesinin görülmemiş olduğu gibi, bu tarz bir yaklaşımla yapılan çalışmalar da eksik olacaktır. Zira, Osmanlı Devleti, imparatorluk içerisindeki politik gücünün en 6 zayıf olduğu dönemlerde veyahut coğrafyalarda dahi, yok sayılması mümkün olmayan, yerel güçlerin bir şekilde ilişki kurmak istedikleri, müzakere ettikleri ve etmek zorunda oldukları ciddi bir aktördür. Elbette iktisadi gelişim özelinde devletin rolünün her zaman olumlu olduğunu söylemek mümkün olmamakla birlikte, olumlu veya olumsuz olsun, etkili ve hesaba katılması gereken bir faktördür. Dahası, hiçbir iktisadi faaliyetin olumlu veya olumsuz devlet dahli olmadan açıklanması da mümkün değildir. Devlet, iktisadi alana yaptığı müdahalelerle, iktisadi faaliyetleri kolaylaştırabilir ya da zorlaştırabilir. Örneğin, tarımsal üretimin ne oranda yerel ya da dış pazara yöneleceği devletin iktisadi politikaları tarafından tamamen belirlenmese de önemli ölçüde etkilenecektir. Bir başka deyişle, devletin iktisadi faaliyetlerle ne kadar uyumlu hareket ettiği iktisadi gelişiminin ve dünya ekonomisiyle olan bütünleşmesinin hızını ve biçimini etkileyecektir. Devletin üstleneceği görevler, altyapı yatırımları, can ve mal güvenliğinin sağlanması ve kanunilik, güvenilir, hızlı ve öngörülebilir bir hukuk sistemi, bunların tamamı ülkenin iktisadi gidişatına yön verecektir. Osmanlı Devleti için konuşacak olursak, her ne kadar kesin bir tarih vermek tehlikeli olsa dahi, üretim faaliyetlerinin artırılmaya, sınırsız sermaye birikiminin önünün açılmaya başlanmasının tarihi olarak 1839 yılında ilan edilen Tanzimat Fermanı’nı ortaya atabiliriz. En azından bu yönde davranacağına dair devlet bir taahhütte bulunmuştur. Dolayısıyla Tanzimat Fermanı öncesi dönemde iktisadi gelişmenin hızını yavaşlatacak kararları almaktan pek de kaçınmayan devletin, 1839 yılından sonra bu tip kısıtlayıcı önlemleri, yavaş da olsa, ortadan kaldırmaya başladığı görülebilmektedir. Tanzimat dönemine varıncaya kadar, merkezi devletin, iktisadı, maliyeden ve diğer alanlardan ayrı bir alan olarak gördüğünü söylemek mümkün değildir. İktisada dair olan ne varsa, aynı zamanda mali, askeri, politik ve kültüreldi. Daha doğrusu iktisadi meseleler, mali, askeri, politik ve kültürel alanlara içkindi. Zaten Osmanlı tarım sistemi daha baştan, büyük oranda askeri sistemi destekleyecek şekilde düzenlenirken, ithalat da büyük oranda ihtiyaç duyulan lüks malların tedariki olarak var olmuştur. Diğer taraftan lonca şeklinde örgütlenen imalat sektörü ise salt iktisadi olmanın çok ötesindeydi. Bu sayılan özellikler elbette Osmanlı İmparatorluğu’na özgü değildi ve kapitalizm öncesi dünyada yer alan devlet ve topluluklarda da benzer bir yapının bulunduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. İktisadı, belirgin bir şekilde diğer alanlardan ayırmak için kapitalist 7 zihniyetin ortaya çıkmasını beklemek gerekecekti. Avrupa’da kapitalizmin ortaya çıkışı tarihi aynı zamanda diğer alanlardan bağımsız bir iktisadın var olduğuna dair zihniyetin hâkim bir konuma gelmesinin de tarihidir. İktisat, elbette diğer alanlarla ilişkisini güçlü bir şekilde sürdürmekle birlikte, ayrı bir analiz konusu olarak kendisini kabul ettirebilmiştir. Bir başka deyişle, kültürel, politik, mali ve askeri alanlardan soyutlanarak kendi başına incelenmeye başlanmıştır. Tanzimat döneminde dönüşüme uğrayan yalnızca iktisadi zihniyet değildir elbette. Aynı zamanda devlet idaresi, hukuk, ordu gibi pek çok alana dair algılayış da dönüşüme uğramıştır. Devletin, bahsi geçen alanlarda hedeflediği merkezileşme, yalnızca modern öncesi dönemin kadir-i mutlak padişah yönetiminden ibaret bir anlayış değildir. Aksine, 19. yüzyıl Avrupası’nda şekillenen modern anlamda bir merkeziyetçiliktir. Bir başka deyişle merkezin, devlet sınırları dahilinde yer alan bütün beşerî ve tabiî kaynakları ve bunların potansiyelini tanımak, kontrol etmek ve dönüştürmek amacı kapsamında yürüttüğü politikalarla şekillenen bir merkezileşmedir. Tanzimat dönemi merkezileşmesine yön veren modern, merkezi devlet anlayışı çerçevesinde, devlet sınırlarında yer alan beşerî ve tabiî kaynakları tanıma çalışmalarına da hız verilmiştir. Bu kapsamda nüfus, emlak ve arazi sayım çalışmaları yapıldığı gibi gerek taşra ileri gelenlerinden gerekse merkezden gönderilen müfettişler aracılığıyla taşranın iktisadi durumu, sorunları ve potansiyeli hakkında raporlar hazırlatılmış ve bu konu üzerine taşra ileri gelenlerinin de dahil edildiği toplantılar yapılmıştır. Benzer şekilde, devlet sınırları içerisinde yer alan kaynakları tanıma ve uygulanacak politikalarda yardımcı olmalarını sağlamak amacıyla bölge ileri gelenleri, karar alma mekanizmasına dahil edilmeye çalışılmıştır. Bir başka deyişle merkezileşme çabaları, yapısal sorunlar, eksiklikler ve engeller nedeniyle taşra ileri gelenlerini de karar alma mekanizmasına dahil etmeye zorlanmıştır. Tanzimat’ın Çukurova projesi de tüm bu süreç ve ilişki ağları sayesinde ortaya çıkan bir konu olmuştur. Şimdiye kadar tasvire çalışıldığı gibi, eğer Tanzimat dönemi iktisadi zihniyetinin, iktisat konusunda kaleme alınan eserler üzerinden değil, uygulanan iktisadi politikalar üzerinden incelenmesi gerekiyorsa, Tanzimat dönemi iktisadi ve merkezileşme politikalarının en başarılı olduğu alanlardan birisi olan Çukurova bölgesi kuşkusuz 8 örnek olarak incelemeye değer bir bölgedir. Zira, 1865 yılına kadar, Adana’nın doğusundaki verimli Çukurova, savaşçı göçebe aşiretlerin hâkim olduğu büyük ölçüde tarımsızlaşmış bir ovadan, yalnızca yarım yüzyılda büyük bir dönüşüm geçirerek, İmparatorluk toprakları içerisinde ticari tarımın en yoğun yapıldığı, tarımsal üretimde makinelerin en fazla kullanıldığı ve ticari tarım yapan büyük tarımsal birimlerin bulunduğu bir bölge haline gelmiştir. Her ne kadar bölgenin gelişimi Tanzimat dönemi ile kısıtlı değilse de savaşçı göçebe aşiretlerin 1865 yılında Fırka-i İslahiyye aracılığıyla iskânının önemli ölçüde gerçekleştirilmesi ve daha da önemlisi bölgede var olan siyasal yapının ve savaşçılığın bir daha güçlenmemek üzere ortadan kaldırılması, Çukurova’nın kaderi konusunda çok büyük bir adım olmuştur. Dolayısıyla, Çukurova’nın esas iktisadi gelişiminin Tanzimat dönemi sonrasında hızlanması, Tanzimat’ın Çukurova projesinin ve asıl önemlisi, projenin ardındaki ideolojinin ve zihniyetin öneminden bir şey kaybettirmez. Her ne kadar 1865 yılında göçebelerin bölgeden tasfiyesiyle tarıma açılmış olsa da Çukurova’nın tarımsal potansiyeli, Tanzimat döneminin ilk yıllarından itibaren, bölgeye dair hazırlanan raporlarla birlikte merkezi devlet tarafından bilinmekteydi. 1865 yılına kadar beklenmiş olmasının Osmanlı Devleti’nin malî, bürokratik ve askerî alanlardaki yapısal sınırlılıklarından kaynaklanmış olma ihtimali yüksektir. Bununla birlikte, Amerikan İç Savaşı’nın 1861 yılında başlamasının ve 1862 yılından itibaren kendisini en şiddetli biçimde hissettiren ham pamuk arzı krizinin ardından, Osmanlı Devleti’nin yürüttüğü pamuk tarımını yaygınlaştırma politikası ve Adana Eyaleti’nin bu süreçte kaydettiği başarı, Çukurova’daki göçebelerin tasfiye sürecinin ortamını hazırlamıştır. Bu, aynı zamanda Osmanlı iktisadi zihniyetindeki dönüşümün bir başka göstergesidir. Artık, dünyadaki iktisadi dönüşümlere, gelişmelere kayıtsız bir bürokrasiden bahsetmek mümkün değildir. Aksine dünya piyasasının taleplerini takip eden, cevap veren ve iktisadi aktörlerle iş birliği yapan Bâbıâli’deki Tanzimatçı bürokrat grubuyla karşılaşmaktayız. Dünya ekonomisiyle istekli entegrasyonun mükemmel bir örneğini, 1861-1865 yılları arasındaki döneme yayılan, Amerikan İç Savaşı sırasında Tanzimatçı bürokratların uyguladığı politikadan görebilmekteyiz. Elbette Amerikan İç Savaşı sırasındaki pamuk tarımını teşvik politikasının Tanzimat dönemi için bir istisna olduğu ve bu politikanın yeterince başarılı olmadığı öne sürülebilir ve bu kısmen doğrudur da. Bununla birlikte, 9 söz konusu teşvik politikası kadar yoğun bir çabaya hiçbir zaman girilmemiş olsa da tarımsal üretimin arttırılması ve uluslararası ticarete konu olması isteği dönem boyunca vurgulanmıştır. Amerikan İç Savaşı ve neden olduğu pamuk kıtlığı, merkezi devlet için kaçırılmayacak bir fırsat sunmuş ve dört yıla yayılan iç savaş boyunca, Osmanlı tarihinde örneğine hiçbir zaman rastlanmamış bir canlılık ve istekle tek bir ürünün ülkede yaygın bir şekilde üretilmesi için inanılmaz bir çaba gösterilmiştir. Elbette bu çabada Manchester’da kurulmuş olan Manchester Cotton Supply Association’ın1 (Manchester Pamuk Tedarik Birliği) teşvikleri ve yol göstericiliği ile Büyük Britanya konsoloslarının iş birliği son derece önemli olmakla birlikte, bahsi geçen dönemde yapılmış bütün pamuk tarımını teşvik çalışmalarında en büyük paya sahip olduklarını iddia etmeyeceğim. Bununla birlikte, Tanzimatçı bürokratların daha önceden görülmemiş bir gayret ve isteklilikle pamuk tarımını imparatorlukta yaygınlaştırmak amacıyla uyguladıkları politikalar ve hevesli işbirlikçilikleriyle MSCA yetkililerini nasıl şaşkına çevirdiklerini de göstermeye çalışacağım. Osmanlı merkezi yönetiminin pamuk tarımını teşvik politikası, kısmen mevcut tarım arazilerinin geçmişe oranla daha büyük bir kısmının pamuk tarımına ayrılmasını teşvik ederken, esas olarak tarım yapılmayan arazilerin pamuk tarıma açılmasının sağlanması üzerinden yürütülmüştür. Bu maksatla bireysel üreticiler tarım dışı arazileri pamuk tarımına açmaya teşvik edildiği gibi, devlet de bu politikaya dahil olarak, tarım yapılamayan bazı bölgelerin tarıma açılmaya uygun hale getirilmesine yönelik politikalar geliştirmiştir. Devletin en önemli projesi ise, yüzyıllardır göçebelerin hakimiyetinde olması nedeniyle tarımsızlaşmış Çukurova’nın tekrar tarıma açılmasıydı. Bu nedenle, Adana, Mersin ve Çukurova’nın gelişimini anlattığı önemli eserinde, Çukurova’yı var edenin Amerikan İç Savaşı olduğunu iddia eden Meltem Toksöz’den2 biraz farklılaşarak, Çukurova’yı asıl var edenin, Amerikan İç Savaşı’nın doğurduğu iktisadi fırsatın Çukurova’nın tamamında uygulanmasının önündeki en önemli engel konumunda bulunan göçebelerin bölgedeki varlığına son verilmesini sağlayan, uluslararası ekonomiyle bütünleşmeye istekli ve iş birliği içinde olan bir bürokrasi olduğunu ileri süreceğim. İç Savaşın, pamuk kıtlığının veya yerel ve uluslararası iktisadi aktörlerin devlet müdahalesi olmadan, böyle güçlü bir göçebe siyasi yapısının ortadan kaldırabilmesi mümkün değildir. Bir başka deyişle, bölgede iktisadi yapıyı tamamen değiştirecek olan iktisadi aktörler değil, iktisadi aktörlere böyle bir 1 Bundan sonra MCSA. 2 Toksöz (2010). 10 alanın açılmasını sağlayacak devlet müdahalesidir. Her ne kadar barışçıl ve “doğal” bir şekilde gelişmiş izlenimi yaratılmaya çalışılsa da ticari tarım, ticari kapitalizm veyahut genel olarak kapitalizm, gelişimini ve varlığını her zaman devlet gücüne borçlu olmuştur. Bu borç, sömürgeci amaçlarla genişlemede olabileceği gibi, köylülerin topraklarından çıkarılmalarının yasal zemine oturtulması, bir grevin veya ayaklanmanın bastırılması, belli üretim dallarının koruma altına alınması veyahut Çukurova’da göçebelerin varlığına son verilmesi gibi yöntemlerle devletin her zaman müdahil olduğu bir süreçtir. Tanzimat’ın “Çukurova projesi”, bir yandan Tanzimatçıların iktisadi zihniyetinin bir prototipi iken, diğer yandan ise Tanzimat dönemi Osmanlı İmparatorluğu’nun iktisadi modernleşmesinin önündeki yapısal engellerin pek çoğunun ortaya çıktığı yapısal engellerin bir özetidir. Bir başka deyişle, “Çukurova projesi”, bölge üzerine, uygulamaya konulsun veya konulmasın, yapılan tüm planlarıyla Tanzimatçıların iktisadi zihniyetinin bir izdüşümü ve öte yandan yapılmak istenip de gerçekleştirilemeyen planlarıyla da Osmanlı’nın gelişimi önündeki yapısal engellerin incelenebileceği bir projedir. Farklı bir açıdan incelendiğinde ise, merkez ile taşra ileri gelenleri, tüccarlar ve Batı sermayesi temsilcilerinin pamuk üzerinden kurmaya çalıştıkları iş birliği veya mücadelenin alanıdır. Dahası, kapitalizmin girmeye çalıştığı, girmeye başladığı ve sonuçta ise egemen hale geldiği bir bölgede göçebelere yer olmadığının kanıtıdır. Zira farklı iki üretim tarzının, yani ticari tarım ve savaşçı göçebelerin, aynı sınırlar içerisinde gelişebilmesi mümkün gözükmemekteydi. Bu bağlamda Osmanlı merkezi idaresi, kendileri açısından anlaşılabilir bir şekilde, bölgeyi kapitalizmin gelişimine bıraktı. Elbette bu amaçla göçebelerin bölgeden tasfiyesi rıza yoluyla değil, oldukça şiddetli bir biçimde gerçekleştirildi. Böylelikle, bölgeye kapitalizmin hâkim olması önündeki en büyük ve tek engel olan göçebeler bölgeden çeşitli yollarla tasfiye edildi. Tanzimat dönemi boyunca göçebelere yönelik politika, aynı kararlılıkta ve aynı araçlarla sürdürülmemiştir. Örneğin Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde yer alan çoğunluğu Kürt olan göçebe aşiretlere, Çukurova bölgesi göçebelerine uygulanan şiddetli tasfiye sürecinin tatbiki yoluna gidilmemiş, aksine İmparatorluğun son nefesine kadar işbirliğine ve aynı zamanda adem-i merkeziyetçiliğe varan bir 11 politika benimsenmiştir. İki bölge arasında yapılacak bir göçebe siyaseti karşılaştırmasının, merkezin iki farklı politikaya yönelmesindeki temel nedenin, bölgelerin sahip oldukları farklı koşullar olduğunu göstermesi kuvvetle muhtemeldir. Her şeyden önce Çukurova bölgesi kapitalizmin girmeye başladığı ve bölgeye daha fazla dâhil olmak için de sabırsızlıkla beklediği bir bölgeydi. Dolayısıyla bölgedeki kapitalist gelişimi ve ticari tarımı kısıtlayacak unsurlara bölgede yer yoktu. Öte taraftan Doğu Anadolu, kapitalizmin ve dünya ekonomisinin henüz ulaşamadığı bir bölge durumundadır. Dahası, bölgenin Rusya sınırına yakın olması nedeniyle, göçebelerin bir yandan Ruslara karşı kullanılabilecek hazır kıtalar olarak görülmeleri, diğer taraftan ise St. Petersburg’da üretilen siyasetin bir sonucu olarak Ruslar tarafından kullanılabilecek potansiyel bir güç olmaları, onlara karşı sert tedbirler almak yerine, görece bir adem-i merkeziyete dayanan işbirliği yoluna gidilmesine neden olmuştur. Kısacası Tanzimat döneminin göçebe politikasını belirlemede bölgesel koşulların önemli bir etkisi olmuştur. Bu noktada göçebeler ve merkezi devlet arasında çok büyük bir uyuşmazlık olduğunu da eklemek gerekir. Göçebe aşiretler her şeyden önce katı, hiyerarşik siyasi bir yapıya sahiptirler. Aşiret liderleri aynı zamanda siyasi liderlerdir ve aşiret mensupları, aşiret lideri dışında herhangi bir emir mercii tanımazlar, yani merkezi devlete olan bağlılıkları aşiret lideri aracılığıyladır. Modern-merkezi bir devlet ise, devlet-birey ilişkilerinde aracıların bulunmasını elbette tercih etmeyecektir. Aksine, vatandaşlık kavramıyla devlet-birey ilişkilerini kurmayı hedef edinir. Tanzimat dönemi boyunca da Osmanlı vatandaşlığı kavramını oluşturma çabalarını görebilmekteyiz. Göçebe aşiretler hiyerarşik yapılarının yanı sıra, bu otorite ilişkisinin sürmesinde önemli bir faktör olan, hukuki yapıya, yani töreye sahiptir. Diğer taraftan, modern-merkezi devletlerde hukuk devlet-birey arasındaki ilişkiyi sağlayan en önemli araçlardan bir tanesidir. Aynı zamanda hukuk, bir otorite ilişkisini de içermektedir. Dolayısıyla hukuk, devletin birey veya topluluklar üzerinde otorite kurmasının da bir aracıdır. Alternatif hukuk yapılar ise alternatif otorite ilişkilerini doğuracaktır. Bu ise, doğal olarak, modern-merkezi bir devletin kabul edemeyeceği bir durumdur. Benzer şekilde göçebe aşiretler, hareketli topluluklar oldukları için iktisadi açıdan da denetlenmeleri güçtür ve Osmanlı tarihinde sıklıkla görüldüğü üzere, mevsimlik göçleri sırasında tarım arazilerine ve ticaret 12 yollarına büyük zararlar verebilmektedirler. Son olarak savaşçı göçebe aşiretler, modern-merkezi bir devletin toplum üzerinde kontrolünü sürdürebilmesinin belki de en önemli aracı olan “meşru şiddet tekeli”ni de tehdit etmektedirler. Zira göçebeler çoğunlukla, aynı zamanda askeri birer yapı ve savaşçı toplulukturlar. Kısacası devletin tekel iddia ettiği idari, iktisadi, hukuki ve askeri her alanda alternatif yapılara sahip olan göçebeler, merkezileşme ve modernleşme çabasındaki bir devlet için istenmeyen ve bu bağlamda tanzim edilerek medenileştirilmesi gereken topluluklardır. Bugüne kadar, Osmanlı İmparatorluğu’nda büyük tarım işletmelerinin gelişme süreci neredeyse tamamen küçük köylü işletmelerinin tasfiye edilip edilmediği, başka bir deyişle, köylülerin mülksüzleştirilip mülksüzleştirilmedikleri üzerinden tartışılmıştır. Söz konusu tartışmalarda ortaya çıkan nihai eğilim Osmanlı merkez idaresinin küçük köylülüğün tasfiyesine şiddetle karşı çıktığı ve büyük tarım işletmelerini ellerinde bulunduranların ise emek kıtlığı nedeniyle küçük köylülüğün mülksüzleştirilmesine yönelmekten ziyade kira toplamakla ya da ortakçılık sistemiyle yetindikleri yönündedir. Bununla birlikte gerek Çukurova üzerine yapılan çalışmalar gerekse İmparatorluğun geneli için tartışılan büyük tarım işletmelerinin oluşum sürecindeki tartışmalar, göçebelere yönelik politikalardaki mülksüzleştirmeyi ya da üretim ilişkilerindeki dönüşümü görmemiş veyahut görmezden gelmiştir. Örneğin Çukurova’da yaşanan süreç, “mevat arazi”lerin şenlendirilmesinden ibaret bir süreç değildir. Zira mevat arazinin şenlendirilme sürecinde, söz konusu olan üretim yapılmayan arazilerdir. Çukurova ise 1865 yılı öncesinde üretim yapılmayan bir arazi değildir. Aksine Çukurova, imparatorluğun en canlı pastoral üretim tarzının hâkim olduğu bölgelerden birisidir. 1865 yılında başlayan dönem, bölgede hâkim üretim tarzının şiddetli bir şekilde tasfiyesi, göçebelerin temel üretim araçlarından birisi olan meralarından koparılmaları ve hatta bazı örneklerde hayvanlarının devlet tarafından satılması yoluyla mülsüzleştirilerek farklı bir üretim tarzına geçmeye zorlandıkları bir süreci tarif etmektedir. Bu süreç sonunda göçebeler, tarımsal üretim ve kendilerine dağıtılan pamuk tohumu aracılığıyla Tanzimatçıların, dünya ekonomisiyle bütünleşme sürecinde üstlenmek istediği hammadde sağlayıcılığı rolüne dâhil edilmek istenmişlerdir. 13 Tanzimat’ın Çukurova Projesi olarak isimlendirdiğimiz tezimizde, yalnızca dördüncü ve son bölümün, sonuncu alt başlığında Adana Eyaleti’nden ve Çukurova’dan bahsedilmektedir. Bu, bilinçli bir tercihtir, zira asıl kıymet verdiğimiz, “projenin” arkasında yatan zihniyeti ortaya çıkarmaktır. Dolayısıyla tezin ilk üç bölümünde, Tanzimatçı zihniyetin izi sürülecektir. Birinci bölüm temel olarak Tanzimatçıların nasıl bir dünyaya doğduklarını incelemektedir. Dünyaya geldikleri Osmanlı İmparatorluğu’nda ve zihinsel olgunluklarına eriştikleri Avrupa’da, on dokuzuncu yüzyılın ilk çeyreğine kadarki iktisadi ve düşünsel dönüşümler incelencek, Tanzimatçıların iktisadi zihniyetlerinin nasıl bir ortam ve düşünce dünyasında şekillendiği sergilenmeye çalışılacaktır. İkinci ve üçüncü bölümlerde, Tanzimatçıların oluşturdukları ideolojileri ve iktisadi zihniyetlerinin temelleri ortaya koyulacaktır. Bu bölümde asıl dikkat çekilmek istenen mesele ise Tanzimatçıların, Avrupa’da hâkim olan liberal iktisat teorinin temel ögelerinden serbest ticarete ve dünya ekonomisiyle bütünleşmenin toplumsal refahı sağlayacağı etkisine dair güçlü inançlarıdır. Dördüncü ve son bölümde, ideolojik olanın pratikteki yansımasına örnek olmak üzere anlatılacak, 1861-1865 yılları arasındaki Amerikan İç Savaşı sırasında, Osmanlı Devleti’nin yürüttüğü pamuk tarımını teşvik ve yaygınlaştırma politikası ve bu politika sonucunda gerçekleştiğini iddia ettiğimiz Çukurova ve çevresinde yer alan dağlardaki bağımsız savaşçı siyal topluluklara yönelik “ıslah” harekatıdır. Tanzimat dönemi zihniyetinin yalnızca bu dönem boyunca yazılmış çeşitli eserler üzerinden hareketle incelenemeyeceği iddiasından hareketle incelenecek olan Tanzimat’ın “Çukurova projesi” çerçevesinde, aynı zamanda devletin yapısal sınırlılıkları da ortaya konulmaya çalışılacaktır. Yaklaşık yarım yüzyıllık bir süreçte, bataklıklarla kaplı ve büyük ölçüde tarımsal üretime kapalı olan Çukurova’nın, imparatorluğun en önemli tarımsal üretim alanlarından birine dönüşmesi, kuşkusuz Tanzimat dönemi bürokrasinin en değerli ve belki de en başarılı projelerinden birisidir. Kuşkusuz bu başarı, bölgedeki göçebe üretim tarzının ve kültürünün büyük ölçüde tahrip edilmesi pahasına başarılmıştır. Son olarak, tez boyunca kullanılacak birkaç kavramı vurgulamanın, okuyucu açısından faydalı olacağı kanısındayız. Uzun yıllar Osmanlı tarih yazımında hâkim bir anlatı haline gelse de artık büyük ölçüde terk edilmeye başlanmış olan Osmanlı Devleti’nin 14 gerilediği argümanı,3 tez boyunca doğrudan tartışılmasa da “gerileme” kavramının pek çok yerde geçeceği görülecektir. Burada kullanılan anlamıyla “gerileme” fikri tarafımıza ait olmayıp, Osmanlı bürokratları arasında hâkim olan Osmanlı Devleti’nin gerilediği yahut Avrupa devletleri karşısında daha güçsüz bir duruma geldiğine dair kaygıların anlatımından fazlası değildir. Esas önemli husus, Osmanlı bürokratlarında, var olan kaygı ve gerilediğine inanılan devletin, bu gidişattan nasıl kurtarılacağı meselesine fazlasıyla kafa yoruyor olduklarıdır. Geçmişe gelecekten bakmak ve geçmişin geleceğini bilmek gibi bir avantaja sahip olan modern araştırmacılar, ne düşünürse düşünsünler, geçmişin içerisinde yaşayan Osmanlı bürokratları açısından gerileme bir gerçeklikti. Mustafa Âli veyahut Koçi Bey gibi kimileri bu gerilemenin nedenini ve çözümünü devletin klasik kurumlarının bozulması ve tekrar ihya edilmesi düşüncesi üzerinden geliştirirken, 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren gözünü Avrupa’ya daha fazla çeviren Osmanlı bürokratları artık Osmanlı Devleti’nden daha güçlü olduğunu kabul ettikleri Avrupa devletleri kurumlarının örnek alınmasında bulmuşlardır. Yani gerileme kaygısı bir bütün olarak klasik dönemde mükemmel işlediği varsayılan kurumların bozulması şeklinde değil, bir güç mücadelesi içerisinde bulunulan Avrupa devletleriyle gerçekleşen karşılaşmalarda rakip karşısında sahip olunan karşılaştırmalı güç yarışında geride kalınmasıdır. Kurumlar gerilesin, sabit kalsın veyahut dönüşsün, karşılaştırılan bir başka güç daha hızlı ilerliyorsa, geride kalınmaktaydı. 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren hissedilen gerileme kaygısının ortaya çıktığı kaynak da burasıydı: Güç mücadelesinde geride kalındığı gerçekti. Bu noktada bahsedilmeye değer bir başka kavramlar setiyle karşılaşmaktayız: Modernleşme, Batılılaşma, Çağdaşlaşma. Tez boyunca söz konusu üç kavram birbirinin alternatifi ve eşanlamlısı olarak bilinçli bir tercih doğrultusunda kullanılacaktır. Tez boyunca kullanmış olduğumuz modernleşme kavramı Batılılaşma ile eşanlamlı olarak kullanılmaktadır. Batılılaşmadan kasıt ise Avrupa kurumlarının benimsenmesidir. Seçilen kavramlar, klişeleşmiş kullanımların bilinçsiz bir tercihi değil, bilinçli bir seçimdir. Modern olanın tanımını, çok pratik bir şekilde iki nedenle tercih ettik. Öncelikle, içinde yaşanılan çağ için en verimli ve faydalı olarak görülen kurumların Batı’da bulunmasıdır. İkinci olarak, buradaki seçimi kendi kriterlerimiz doğrultusunda 3 Gerileme üzerine yapılan tartışmalar için bkz. Armağan (2007). 15 belirlemek yerine, Tanzimatçıların neyin daha verimli ve faydalı olduğuna dair seçimleriyle belirledik. Kısacası Tanzimatçı için modern olan Batı kurumları ve iktisadi yapısıydı. Osmanlı İmparatorluğu’nun batısını kastetmek amacıyla kullandığımız tamamen coğrafi bir tanımlama olan Batı’yı, bir bütün olarak Avrupa’yı tanımlamak için kullanmaktayız. Bunun nedeni Tanzimatçıların, kurumsal örnek alma konusunda, tek bir ülkeye odaklanmak yerine farklı ülkelerin farklı kurumlarını veya düşüncelerini aktarmaları ve örnek almalarıdır. Metin boyunca kullanılan burjuva tabiri, bir sınıf olmakla birlikte, üretim ilişkilerindeki konumlarıyla değil, sınıf ideolojisi çerçevesinde tanımlanmaktadır. Özellikle altını çizmek gerekir ki, burjuva sınıfına ait olmak, aidiyet düşüncesiyle ilgili olan ideolojik bir benimsemedir, ki söz konusu ideolojik benimseme bir toplumsal, siyasal ve iktisadi yapıyı oluşturma hedefini içermektedir. Bu kapsamda, bir burjuva, genellikle karıştırıldığı anlamda bir kapitalist olmak zorunda olmadığı gibi, bir kapitalist de zorunlu olarak burjuva sınıfına ait olmayabilir; bununla birlikte burjuva toplum düzeni kapitalistin var olabilmesi açısından en uygun siyasal ve iktisadi yapıyı hedeflemektedir. Benzer şekilde burjuva sınıfı, bir bütün olarak üretim ilişkilerindeki konumla özdeş olmadığı için bürokratları, esnafı ve hatta işçileri de içerebilmektedir. Tekrar etmek gerekirse kullandığımız anlamda burjuva, Tanzimatçının doğduğu dünyada, büyük oranda 18. yüzyıl Aydınlanma felsefesi tarafından oluşturulmuş düşünsel geleneğin ve siyasal, toplumsal ve iktisadi hedeflerin belirlediği bir sınıfsal oluşumdur.4 Bu konuyu son bir örnekle desteklemek gerekirse, salt üretim ilişkilerindeki konumu nedeniyle bir burjuva olarak tanımlamak mümkünken sınıfsal konumlanışı itibariyle işçi sınıfı önderlerinden birisi olan Friedrich Engels, Karl Marx’a yazdığı 7 Ekim 1858 tarihli mektubunda, İngiltere’de işçi hareketinin gittikçe burjuvalaştığından yakınıyordu. Kuşkusuz burjuvalaşma tanımını üretim ilişkilerindeki konumlarının değiştiği anlamında değil politik, kültürel ve ideolojik benimseme anlamında kullanıyordu.5 4 Benzer bir yaklaşım için bkz. Wood (78; 137-140). 5 Engels’in mektubu için bkz. Marx; Engels (1995: 125). 16 1. BÖLÜM TANZİMATÇI İDEOLOJİNİN KÖKENLERİ: GERİLEME VE İLERLEME ARASINDA TANZİMATÇININ DÜNYASI 19. yüzyılın ilk çeyreğinde dünyaya gelen Tanzimatçılar, kendilerini buldukları imparatorlukta, çeşitli şekillerde tartışılagelen “gerileme” fikriyle karşılaştılar. İmparatorluğun gerilediğine yahut nizamının bozulduğuna dair fikir ve kaygılar, 16. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bazı Osmanlı düşünürleri ve bürokratları tarafından kaleme alınan metinlerde tartışılmış ve bu durumu tersine çevirmeye dair çözüm önerileri geliştirilmişti. Tanzimatçı kuşağın ilk temsilcisi ve öncüsü Mustafa Reşit’in doğduğu yıl olan 1800 yılına gelindiğinde, gerileme fikri, yani Osmanlı Devleti’nin çağdaşı devletler karşısında güçsüzleştiği fikri, artık bir yorum veyahut iddia olmaktan çıkmış ve neredeyse herkesin kabul ettiği bir olgu haline gelmişti. Osmanlı İmparatorluğu’nda gerileme fikri tartışılır ve çözüm önerileri geliştirilirken, İmparatorluğun Batı sınırlarının ötesinde, Avrupa’da, bambaşka bir fikir ortaya çıkıp serpilmiş ve yine Mustafa Reşit’in doğduğu yıla (1800) gelindiğinde kemale ermişti. Bu fikir, Avrupalı düşünürlerin, bürokratların, tüccar ve sanayicilerin pek çoğunun coşkuyla selamladıkları “ilerleme”ydi. Osmanlı düşünürleri arasında, özellikle Avrupa devletleri karşısında alınan askeri yenilgilerle birlikte ortaya çıkmaya başlayan karamsarlığa karşılık Avrupa’da aydınlanma ve ilerleme, devlet yönetiminden iktisada, bilimden askeriyeye pek çok alana yayılmakta ve geleceğe yönelik iyimserliğe yol açan etkisini açıkça göstermekteydi. Asıl önemli nokta ise, dünyanın bu iki farklı coğrafyasında bahsi geçen hâkim fikirler birbirlerinden yalıtılmış, yani siyasal sınırların içerisinde sıkışıp kalmış değillerdi: Özellikle on sekizinci yüzyılın son çeyreğinden itibaren Osmanlı bürokratları ve düşünürleri yalnızca kendi devletlerinin gerilediğini değil, Avrupa’nın ilerlemekte olduğunu keşfetmeye başlarken; aynı dönemlerde Avrupalılar, Osmanlı Devleti’nin eskisi kadar korkulacak bir güç olmadığının farkına varmaya başlamışlardır. İşte Tanzimatçılar, bu iki farklı coğrafyada ortaya çıkan iki zıt ve olgu haline gelmiş fikrin veya inancın arasına sıkışmış olarak kendilerini buldular: gerileme ve ilerleme, 17 yani iflah olmaz bir karamsarlık ve fazlasıyla cüretkâr bir iyimserlik. Tanzimatçıları var eden, söz konusu iki farklı fikri tanımaları, iki farklı durumu deneyimlemeleri ve bu farklılığı ve zıtlığı zihinlerinde birleştirerek, kendilerinden önceki kuşaklardan bambaşka bir zihniyet oluşturabilmeleridir. Dolayısıyla Tanzimatçıların dünyası, zihniyetleri, yapmak istedikleri, başardıkları ve başarısızlıkları, onları var eden gerileme ve ilerleme fikrini ve bu fikrin kaynaklandığı maddi koşulları ortaya çıkarmadan anlaşılamaz. Zira bu ikilemin zihinlerde yansımasına neden olan iki farklı maddi gerçeklik, yani Avrupa devletlerinin kurumsal, iktisadi ve askeri ilerlemesinin karşısında Osmanlıların bu alanlardaki gelişmeyi yeterince hayata geçirememesi, bir taraftan Tanzimatçıların arzularını körüklüyor, diğer taraftan yapabileceklerinin sınırlarını belirliyordu. Farklı bir şekilde söylemek gerekirse, Tanzimatçıların Avrupa’da şahit oldukları maddi gelişme, kendi İmparatorluklarında yapmak istediklerini; kendi İmparatorluklarının mevcut maddi koşulları ise arzularının ne kadarının gerçeğe dönüştürülebileceğini gösteriyordu. Kısacası Tanzimatçılar, belli tarihsel koşullar içerisinde dünyaya gelmişlerdi ve bu tarihsel koşulların ortaya koyduğu imkanları, yol açtığı sorunları ve kısıtlılıkları miras alarak işe başlamak zorunda kalmışlardı. Bundan dolayı, Tanzimatçıların yürüttükleri politikaları anlamlandırabilmek için, hem doğdukları toprakları çevreleyen dünyada şahit oldukları maddi ilerlemenin ve ilerleme ideolojisinin hem de kendi imparatorluklarında hüküm süren maddi koşullar ile gerileme kaygısının ve fikrinin iyi anlaşılması gerekmektedir. 1.1. GERİLEME Osmanlı Devleti’nin gerilediğine dair kaygı, Tanzimatçıların ilk kuşağına varıncaya kadar temel olarak iki aşamadan geçmiştir. Söz konusu iki aşamanın esasını oluşturan kaygı ve problem aynı olsa da varılan sonuçlar farklılık göstermiştir. İki farklı dönemin fikir dünyasında devletin gerilediğine dair ileri sürülen tezin çıkış noktası karşılaşılan askeri başarısızlıklar – veyahut geçmişin askeri başarılarının tekrar etmiyor oluşu – ile merkezi devletin toplum ve maliye üzerindeki kontrolü kaybediyor oluşuna dair iddiaydı. Bununla birlikte, yaklaşık olarak on altıncı yüzyılın ikinci yarısından itibaren ortaya çıkmaya başlayarak on sekizinci yüzyıla kadar, Osmanlı bürokratları tarafından kaleme alınan metinlerdeki neredeyse hakim düşünce olarak kalan ilk aşamadaki dikkat 18 çekici husus, gerilemenin nedeninin ve çözümünün devletin kendinde ve geçmişinde bulunduğuna dair güçlü inanıştır.6 Bu yorumlama tarzına göre eski askeri başarıların kesilmesi,7 toplumsal8 ve mali kontrolün9 kaybedilmesi, başarıların kaynağı olduğuna ve klasik dönemde10 kemale erdiği gibi kusursuz bir şekilde işlediğine inanılan Osmanlı kurum ve kanunlarından uzaklaşılması veyahut kullanılan genel tabirle klasik dönem kurumlarının bozulması ve alemin nizâmına ihtilal gelmesi nedeniyledir.11 Bu dönemde nizâm-ı âlemin dört temel sütun üzerinde, yani erkân-ı erbaa olarak tanımlanan dört sınıf üzerinde yükseldiği ve dengede durduğu tasavvur edilmekteydi.12 Dolayısıyla kusursuz işlediğine inanılan nizâmın devam etmesi için erkân-ı erbaayı oluşturan toplumsal sınıflar birbirleriyle denge içerisinde olmalı, bu dengeyi korumak için her bir sınıfın ait olduğu yerde kalması sağlanmalı, dengeyi bozacak sınıflar arası geçişler 6 Söz konusu dönemde hâkim olan gerileme edebiyatı hakkında bkz. Öz (2013). 7 Bkz. İnalcık (2007:46-57). 8 Toplumsal kontrolün kaybedilmesinde, on altıncı yüzyılın ortalarında başlayarak on sekizinci yüzyıla kadar uzanan Celali İsyanlarının büyük bir payı vardır. Bu konuda bkz. Akdağ (2009), Barkey (2011), Griswold (2011), Özel (2013), Özel (2018), White (2013). 16. yüzyılla birlikte doruğa ulaşan nüfus artışı ve devamında ortaya çıkan köylerin terk edilmesi hem tımar sistemini hem de devletin mali kaynaklarını etkiliyordu. Köylerin terk edilmesi ve nüfus azalışıyla ilgili bkz. Akdağ (2009: 423-464), Erdoğan-Özünlü (2017), Öz (2004), Özel (2015), White (2013: 280-288), Lewis (1968: 32-33). Söz konusu dönemde köylülükten göçerliğe geçiş için bkz. Barkey (2011: 118-127); Keyder; İslamoğlu (2009: 215). Hem kırsal nüfusta meydana gelen dramatik düşüş hem de göçebelerden kaynaklanan asayiş sorunlarıyla başa çıkmaya çalışan Osmanlı Devleti, 18. yüzyılda göçebeleri iskân ederek hem asayiş sorununu çözmeye hem de onları iskân edip köylüye dönüştürerek Osmanlı maliyesine dahil etmeye yönelik yoğun gayret sarf edilmiştir. Bkz. Ahmed Refik (1989), Orhonlu (1963), Halaçoğlu (1991), White (2013: 330-336). 9 Osmanlı Devleti kuruluşundan itibaren bir askeri yapı olmuş ve kurumlarını buna göre örgütlemişti. Dolayısıyla mali yapısı da bu var oluştan bağımsız değildi. On altıncı yüzyılın ikinci yarısından itibaren, ithalat ve ihracatın sebep olduğu ticari dengesizlik nedeniyle bir yandan devletin elinde bulunan değerli madenlerin ülke dışına çıkması diğer yandan da Avrupa’da ortaya çıkan askeri taktik ve teknolojideki gelişme ve dönüşümler hem parasal ekonomiyi gerekli kılıyor hem de tımar sistemini mali ve askerî açıdan verimsiz bir hale getiriyordu. Bunun iki temel nedeni bulunmaktaydı: Askeri taktik ve teknolojideki dönüşüm, ateşli silahları ve piyadeyi önemli hale getirirken, aynı zamanda sayısı artan piyade askeri bulundurmak parasal bir ekonomiyi gerekli kılıyordu. Tımar sistemi hem parasal ekonominin gelişimini engellemekte hem de piyade gerekliliğini karşılamamaktaydı. Tımar sistemi için bkz. Barkan (1980), İnalcık (2012); Mali bunalım ve tımar sisteminin çözülmesi için bkz. Pamuk (2007b: 122-130), Pamuk (2007a: 77-101); Keyder; İslamoğlu (2009: 214-218). 10 Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu’nun klasik dönemini anlattığı kitabında, bu dönemi 1300-1600 tarihleriyle sınırlandırmıştır. İnalcık, klasik çağı neden 1600 yılında bitirdiğini şöyle tanımlıyor: “16. yüzyıl sonlarında Osmanlı İmparatorluğu, devlet ve hükümet gelenekleri, maliye politikaları, toprak düzeni ve askeri örgütüyle Ortadoğu imparatorluklarının en gelişmiş örneği idi. Ancak, Avrupa’nın askeri ve ekonomik üstünlüğü, Osmanlılara, Ortadoğu devlet geleneklerinin zamanının geçtiğini, bunların yeni çağa uygun olmadıklarını öğretti. “Bu noktadan sonra Osmanlı tarihi, eski imparatorluk kurumlarının bozulmuş biçimlerinin tarihçesi, daha doğrusu, bir Ortadoğu devletinin Avrupa’nın ekonomik, politik ve kültürel meydan okuyuşu karşısında kendine çeki düzen verme çabalarının tarihidir.” Bkz. İnalcık (2007: 9). 11 Osmanlı düşünürlerine göre “nizâm-ı âleme ihtilâl ve reâyâ ve berâyâya infiâl” gelmişti (Öz 2013: 16). Niyazi Berkes’in tanımlamasına göre Nizam-ı alem, yani “alemin düzeni”, “Tanrı tarafından olduğu gibi konmuştur. Değişmez ve değiştirilmemelidir. Olduğu gibi tutulursa sonsuz ömürlüdür” (2014: 30). 12 Osmanlı düşünürlerinde bu dört sınıf genellikle ulema, asker, tüccar ve çiftçiden oluşmaktadır. Kâtip Çelebi’nin tanımı için bkz. Öz (2013:94). 19 önlenmeliydi.13 Söz konusu dört sınıfın dengede bulunması gerekliliği, aynı zamanda, organik bir biçimde, yani insan vücuduyla özdeşlik kurularak tanımlanmakta ve düzeninin devamlılığına yüklenen anlam ve önem böylelikle daha fazla kuvvetlendirilmekteydi.14 Tıptan devşirilmiş bir kavram olan ahlât-ı erbaa ile tanımlanan organik görüşe göre toplumun temelini oluşturan dört sınıf, insan vücudunda bulunan ve dengeli bulunması halinde insanın sağlıklı olmasını sağlarken, dengenin bozulmasıyla hastalığa neden olan dört sıvıyla özdeşleştirilmekteydi.15 Bu anlamda bakıldığında, geçmişte mükemmel bir şekilde işlediğine inanılan düzenin devamının sağlanması veyahut bozulması halinde yeniden oluşturulması gerekliliğine kuvvetli inanç her şeyden önce toplumsal dönüşümün ve ilerlemenin olumsuzlanması veya dışlanması nedeniyle muhafazakar bir endişeydi. Berkes’in tanımlamasıyla “…değişme (inkılap) bozulmaya (‘ihtilal’ haline) yol açar. Dengesi bozulan toplumlara kurtuluş yoktur.”16 Bazı Osmanlı bürokratları tarafından bu tarz muhafazakâr ve idealist kaygıların dile getirilmesi,17 gerçekte Osmanlı toplumsal ve kurumsal yapılarının mevcut dönüşümüne ve uyum sağlama çabasına gösterilen tepkiden başka bir şey olmadığı gibi, aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’ndaki değişimin, dönüşümün ve uyum sağlama çabasının gerçekliğini göstermektedir. Söz konusu Osmanlı yazarlarının, başta padişah olmak üzere, onun gücünün uygulayıcıları bürokratlardan bekledikleri, bir değişime öncülük etmeleri değil, mevcut yapının, yani nizâm-ı âlemin korunması ve devamlılığının sağlanmasıydı. Zira nizâm-ı âlemin devamlılığı, Tanrı tarafından padişaha verilen bir görevdi.18 Bununla birlikte, dünya değişmekte ve bu değişim dünyadan yalıtılmamış Osmanlı İmparatorluğu’nu ve kurumlarını da etkilemekte ve 13 İnalcık (1968: 42-44). Reâyâlıktan askeriliğe geçişe Osmanlı yazarlarının karşı çıkma nedenini İnalcık (2007: 75) şöyle tarif eder: “Vergi ödeyicisi ve üretici olan reâyânın vazgeçilmezliği nedeniyle, reâyâlıktan askerîliğe geçmek devletin temel ilkelerini çiğnemek sayılırdı. 17. yüzyıl başlarında Osmanlı yazarları, bu usulden vazgeçilmesini, imparatorluğun başlıca çökme nedeni olarak görürler.” 14 Organik toplum görüşü, aynı zamanda değişimdeki insani boyutu dışlamaktadır (Abou-El-Haj 2000: 79-80). Naîmâ’nın organik toplum görüşü için bkz. Ermiş (2014: 47-58). 15 Bu sıvılar kan, sarı safra, kara safra ve balgamdır. Tıpta kullanılan ahlât-ı erbaa tanımlaması için bkz. Erdemir (1989: 24). Ayrıca bu tanımlamanın toplumsal uyarlaması ve Osmanlı düşünürlerinin kullanımı için. bkz. Ermiş (2014: 44-59). 16 Berkes (2014: 31). 17 Söz konusu eserler için bkz. Kınalı-zâde Ali Çelebi (2014); Kâtip Çelebi (2008); Koçi Bey (2008); Gelibolulu Mustafa Âlî (2015). Ayrıca bkz. Öz (2013); Ermiş (2014). 18 Berkes (2014: 31). 20 dönüştürmekteydi. Değişmeye başlayan dünyada aynı kalmaya çalışmak ve mevcut düzeni korumak, eğer böyle bir niyet vardıysa, artık Osmanlı padişahının ve onun iradesinin temsilcilerinin kontrolünün ötesindeydi.19 Osmanlı düşünürleri tarafından, gerileme hastalığının ilacı olarak kanun-ı kadime dönmenin gerekliliğine dair muhafazakâr görüşle kaleme alınan metinler, esasında on sekizinci yüzyıl başında yavaş da olsa değişmeye başlayarak ikinci aşamaya kapı aralamıştır. Bu aşamada gerilemeye dair sorulan soru değiştiği gibi, doğallıkla aranan cevap da değişmiştir. İlk aşamada sorulan “Gerilemenin sebebi ne?” sorusu yerini “Avrupa’nın gücünün kaynağı ne?” sorusuna bırakmaya başlamıştır. Ortaya çıkmaya başlayan fikirsel dönüşümün önemli nedenlerinden bir tanesi, artık askeri başarısızlıkların fazlasıyla ve kesin bir şekilde görünür olmaya başlaması ve bunun önüne önceki sorular ve cevaplarla geçilmekte zorlanılmasıydı.20 Bununla birlikte, özellikle 18. yüzyılın ikinci yarısından sonra Avusturya ve Rusya ile yapılan savaşlar, yalnızca Osmanlı ordusunun taktik ve teknik yetersizliğini değil, aynı zamanda uzun yıllara yayılan savaşlarda orduyu destekleyecek mali ve kurumsal yapının zayıflığını ortaya sermekteydi. Diğer taraftan Osmanlıların, yalnızca savaş meydanlarında gücünün farkına varmaya başladıkları Batı hakkında bütüncül ve kapsamlı bilgiye sahip olduklarını söylemek henüz mümkün değildi.21 Dolayısıyla savaş alanlarında gücünün farkına vardıkları çağdaş Avrupa devletlerinin ordularını ciddiyetle incelemeye başlayacaklardı. 19 Kaleme alınan metinlerin aksine, Osmanlı Devleti’nin güncel gereklilikler karşısında bir direnç göstermekten ziyade tüm bu süreç boyunca dönüştüğü ve bunun bir gerileme olarak tanımlanamayacağının artık genel kabul gördüğünü belirtmek gerekir. Bu konuda bkz. Abou-El-Haj (2000); Armağan (2007); Farouqhi (2004). Yakın tarihli, kapsamlı bir tartışma için bkz. Sümer (2023: 43- 61). Bu nedenle, kaleme alınan metinlerin aynı zamanda ideolojik ve politik kaygılarla kaleme alındığı hatırda tutulmalıdır. 20 Öğreten (2014:36); Kaynar (2010: 19). İlber Ortaylı’ya (2014: 49) göre 18. yüzyılın sonunda, Osmanlı Devleti’ndeki reform girişimlerinin tek bir nedeni vardır: “Hıristiyan Avrupa’ya, özellikle Rusya’ya karşı durabilmek için orduyu modernleştirmek.” 21 Davison (2005: 14) bu konuda şunları söylüyor: “Avrupa’nın üstünlüğünün belirginleştiği alan savaş alanıydı, ama bu üstünlük, sadece Batı’daki, Osmanlı dominyonlarının katılmadığı ve Osmanlıların uzun süreden beri kavrayamaz oldukları genel entelektüel, ekonomik ve siyasal gelişmelerin dışsal bir sonucuydu.” Ayrıca bkz. Lewis (1968: 32). Ignatius Mouradgea d’Ohsson da Avrupa’ya karşı ilgisizliğin aynı zamanda Osmanlı Devleti’nin geri kalmasının temel nedeni olduğunu vurguluyordu: “Yaygın önyargılar, daha doğrusu eski adetlere karşı beslenen batıl inançlar, Avrupalılarla temas yokluğu, yabancı dillere karşı düşmanlık, Avrupa eserlerinin çevrilmesinin ihmal edilmesi, ülkelerinin sınırları dışına seyahat etmeye karşı beslenen nefret, Avrupa devletleri nezdinde elçi göndermeme tutumu, Osmanlıların geri kalışlarının başlıca nedenleridir.” Aktaran: Berkes (2014: 126, dn. 2). 21 Gerilemeye çare arama konusunda 18. yüzyılla birlikte görünmeye başlayan ikinci aşama, Avrupa kurumları ve askeri teknikleri hakkında çeşitli yollardan bilgi edinmiş Osmanlıların, Avrupa’da bahsi geçen alanlardaki gelişmelere dair kısmi de olsa bilgiler içeren yazılarıyla başlamış ve Batı’nın Osmanlı’ya kıyasla özellikle askeri teknik ve taktikte ileriye gittiğine ve gerilemeyi tersine çevirmek için Batı’nın askeri yapısının örnek alınması gerektiğine dair seyahatname, layiha gibi kaynakların çoğalmasıyla devam etmiştir.22 Askeri başarısızlıkların yalnızca Osmanlı’nın geçmiş kurumlarının bozulmasından veyahut Osmanlı’nın kendi güçsüzlüğünden kaynaklanmadığını, aynı zamanda Avrupa’nın gelişiminden de ileri geldiğini fark eden padişahlar ve üst düzey bürokratlar Batı’yı örnek olarak önlerine koymaları gerektiğine ikna olmuşlardır.23 Ahmet Cevdet Paşa’nın belirttiği gibi, askeri yenilgiler, devlet adamlarının uyanmasına ve ders almasına sebep olmuştur.24 Böylelikle, en azından askeri taktik ve tekniklerin, Avrupa’dan ödünç alınması gerektiği fikri, kanun-ı kadime dönme önerisine güçlü bir rakip olarak ortaya çıkmış ve her geçen gün güçlenmeye devam etmiş, askeri alanda yapılan her bir reform kanun-ı kadime dönme fikrinden uzaklaşmaya destek sunmuştur.25 Bununla birlikte, Avrupa devletleri karşısındaki güçsüzlüğün yalnızca 22 Gücün geçmişte olduğuna dair hâkim yazınsal gelenekte gediği açan öncülerden birisi İbrahim Müteferrika’dır. Önce Sadrazam İbrahim Paşa’ya ardından ise 1731 yılında Sultan I. Mahmud’a layihalar sunmuş olan Müteferrika, Avrupa askeri sistemini inceleyerek, bu yapının örnek alınması gerekliliğini vurgulamıştır (Lewis 1968: 47). İbrahim Müteferrika Usûlü’l-hikem fî nizâmi’l-ümem isimli söz konusu eserinde askeri alanda Batı’yı örnek almanın önemini daha dikkat çekici kılmak amacıyla Rusya’nın bu yola girerek nasıl güçlendiğini de vurgulamıştır. Dahası, yalnızca askeri tekniklerin örnek alınmasını önermekle yetinmemiş, aynı zamanda fizik, astronomi ve coğrafya bilgisinin devlet yönetimi için ne denli önemli olduğunu da göstermeye çalışmıştır. Müteferrika’nın eserini ilginç kılan bir diğer öge ise, Avrupa’nın yeni askeri taktik ve stratejilerini anlatırken ilk defa “Nizâm-ı Cedîd” kavramını kullanmasıdır. (Berkes 2014: 53-54). İbrahim Müteferrika’yla benzer şekilde Rusya’nın Avrupa’daki askeri ve bilimsel ilerlemeleri örnek alarak güçlendiği üzerinde daha sonra Vakanüvis Asım Efendi de duracaktır. bkz. Sayar (2013: 57), Lewis (1968: 71). 23 1787/88 yılında başlayan Osmanlı-Avusturya-Rus savaşında ordunun ağır bir yenilgiye uğraması sonrası Avrupa savaş tekniklerini uygulamadan askeri bir başarıya ulaşmanın mümkün olamayacağı Yeniçeri Ağası ve diğer subaylar tarafından da kabul edilmişti. Söz konuşu savaşın sona ermesinden sonra Sadrazam Koca Yusuf Paşa’ya subaylar şu itirafta bulunmuşlardır: “Biz bu defa 120.000’den fazla ocaklı askeri iken 8.000 Moskof askeri Tuna’yı geçti ve üzerimize gelip sebat gösterdi. Düşmanın böyle düzenli askerine bizim askerimiz yeni savaş sistemini bilmediğinden karşı gelemedi. Bu halimizle biz kıyamete kadar zafer göremeyiz.” Zikreden: Öğreten (2014: 54); Berkes (2014: 91). Ayrıca bkz. Beydilli (1999: 30). Osmanlılar, topçuluk konusunda Avrupa ordularıyla aralarındaki farkın ne kadar açıldığının farkına da yine 1770 yazında, Rus ordusuna karşı alınan mağlubiyetlerle varacaklardı. Rusların küçük kalibreli, hızlı ve son derece isabetli sahra toplarına karşılık, Osmanlıların hantal, büyük kalibre topları savaşın sonucunu belirlemede önemli bir etkendi. Bu nedenle Osmanlıların, topları ve topçu birliklerini modernize etme amacıyla Fransızlara başvurmalarıyla Baron de Tott resmi olarak görevlendirilmiştir. Bkz. Gezer-Yeşil (2018: 141-142). 24 Berkes (2014: 91); Kaynar (2010: 19). 25 Batı örnek alınarak ciddi anlamda yapılan askeri reform girişimlerinden ilki, 1730 sonrası İstanbul’a gelerek, humbaracı kıtalarını ıslah etmekle görevlendirilmiş ve aynı zamanda kısa ömürlü olsa da bir 22 askeri alanla ilgili olduğuna dair sanının uzun bir süre devam etmesi nedeniyle,26 kapsamlı ve programlı bir mali ve kurumsal modernleşmenin ciddi anlamda düşünülmeye ve uygulanmaya başlanması için bir sonraki yüzyılı, yani üçüncü aşamayı beklemek gerekecektir.27 Askeri yenilgilerin başlaması ve Avrupa karşısındaki güçsüzlüğün farkına varılmasının Osmanlılar için bir diğer önemli sonucu diplomasinin keşfi ve önem kazanması olmuştur.28 İslami gaza ideolojisinin büyüsüyle girilen ve ağır bir askeri yenilgi ve aynı ağırlıkta Küçük Kaynarca Antlaşması’yla sona eren 1768-1774 Rus Savaşı’nın ardından, artık yalnızca gaza fikrinin heyecanıyla modern ordulara karşı başarı kazanılamayacağını Hülasatü’l-itibâr isimli eserinde öne süren Ahmet Resmî Efendi, Avrupa devletleriyle savaşın değil barışın öncelendiği, Avrupa devletler hukuku çerçevesi içerisinde diplomatik ilişkiler kurulması gerektiğini öne sürmüştür.29 Benzer Hendesehane açmış olan Comte de Bonneval, sonradan aldığı isimle Humbaracı Ahmet Paşa ile birlikte olmuştur. Berkes (2014: 64-66), Lewis (1968: 47-48), Yeşil (2013: 80-81). 26 Akyıldız (2012: 18). 27 Norman Itzkowitz’e (1977:25) göre 18. yüzyılın ilk yarısında 1711’de Prut’ta Rusya’ya karşı ve 1736- 1739 yıllarında Rusya ve Avusturya ordularına karşı kazanılan zaferler ile 1715 yılında Mora’nın yeniden alınması gibi askeri başarılar, Osmanlı’nın reform konusunda dikkatini Avrupa’ya çevirmesini gecikmiştir. Bunu tersine çeviren ise 1774 yılında Ruslar karşısında alınan yenilgi olmuştur. Benzer bir görüş için ayrıca bkz. Berkes (2014:73). 28 Kuran (1968: 11), Akyıldız (2012: 22). Fatih Yeşil’e (2011: 14-15) göre 1606 yılında Habsburglarla Zitvatorok’ta imzalanan anlaşmayla birlikte şartlarını kolaylıkla kabul ettirebilen geleneksel Osmanlı diplomasisinde ilk gedik açılmış, 1699 yılında imzalanan Karlofça Barışı ile de Osmanlı açısından savaşın bir diplomasi aracı olmaktaki yetersizliği gözler önüne serilmiştir. Dolayısıyla 18. yüzyıl öncesi İslami dünya görüşüyle oluşturulmuş dış politika algısının temellerinden birisi olan Darü’l-harb ve Darü’l-islam böylelikle anlamını kaybetmeye başlamıştır. Naff (1977: 97). Thomas Naff (1977: 89-90), 18. yüzyıl boyunca göreli uzun barış dönemleri olan 1718-1736; 1739-1768; 1774-1787 ve 1792-1798 yıllarında Yeniçerilerin esnaflık ve ticaretle uğraşmalarının artmasıyla askeri yönden zayıfladığını, buna karşılık sivil bürokrasinin Osmanlı’da güçlendiğini ve onların etkisiyle devletin daha az askeri ve daha fazla bürokratik bir hale gelmeye başladığını belirtmektedir. İmparatorluğun sivil bürokrasisi yeni fikirlere ve reformlara askerlerden daha yatkındır. 29 Bkz. Berkes (2014: 86). Ahmet Resmî Efendi, gaza fikrini savunmaya devam edenlere alayla karışık bir öfkeyle karşı durmaktadır: “…diğer dinlerde bulunanları bütün dünyadan kaldırmak veyahut her zaman düşmanın burnunu yere sürtüp haddini bildirmek İslamların üzerine vacip olduğuna inananlar vardır. Bu yadigârlar hareket olmayınca bereket olmaz derler. Bu memleketler kılıç ile alınmıştır; İslâm Padişahının bahtı açık devlet adamları pişkin, kılıcı da keskindir; Aristo akıllı bir vezir ve beş vakit namaz kılan 12.000 asker ile Kızıl elma’ya kadar gitmeye ne mâni vardır? diye yuvarlak laflarla cahilliklerini ortaya vurup Hamzaname anlatan yalancı pehlivan gibi atıp tutarlar. Bunlar, Kızıl Elma semtini Buğdan’dan gelen al yanak elma gibi yeni şey zannederler.” Aktaran: Karal (2012: 117). Ayrıca bkz. Beydilli (1999: 29). Ahmet Resmî Efendi’nin eleştirdiği, kendine güven ve kibir arasındaki ince çizgide salınan bu 18. yüzyıl duyguları, 19. yüzyılda, alınan onca askeri yenilgiden sonra dahi, devam etmektedir. Bunun birçok örneğine, 1830’ların sonlarında şahit olan Moltke şaşkınlığını gizleyememektedir: “Denilebilir ki Avrupa Türkiye ile bizzat Türkiye’nin kendisiyle olduğundan daha fazla alakalıydı. Hiç değilse halk tabakasından olan adam, Hünkarın gavur olmak için neden zahmete katlandığını kavrayamamaktadır ve hala, elçilerin kralları için padişahtan bir taç rica etmek üzere burada 23 şekilde, 1790 yılında Berlin’e, Prusya’yı Rusya’ya karşı savaş açması için ikna etmek amacıyla elçi olarak gönderilen ve orada on bir ay kalan Ahmet Azmî Efendi de,30 Avrupa devletlerinin barışı savaşa tercih ettiklerini anlatmış ve aynı zamanda barışla elde edilebilecek faydaları vurgulamıştır. Aslında Azmî Efendi, bu tip eserlerde sıklıkla şahit olunduğu üzere, Avrupa’yı anlatmaktan ziyade Osmanlı yönetimine öneride bulunuyor gibidir: “…Avrupa’da olan düvel-i nasara harbi icab edecek bir illet zuhur etmedikçe mücerred tevsii memleket zımnında birbirleriyle cenk ve harbe ibtidar etmeyüp ticaret ve sair veçhile mümkün olan menafi ve fevaid-i mülkiyelerini teksir ile memleketini mamur ve abadan etmeğe sarf-ı vus’u meknet edüp…”31 Azmî Efendi’nin Avrupa hakkındaki yorumları, savaş yerine diplomasinin ve ganimet yerine ticaret ve iktisadi gelişimin önemine dair Osmanlı bürokratları arasında fikrî bir yayılmanın gerçekleşmekte olduğunu göstermekteydi. Yaklaşık dört yüz yıl boyunca, Osmanlı Devleti’nin iktisadi ve politik gücünü yaymasının ve diplomasiyi sürdürmesinin temel enstrümanı olan savaşın, Osmanlı açısından nüfuz yayma gücünü kaybetmesiyledir ki Osmanlı Devleti nüfuzunu yaymak için değil, varlığını devam ettirebilmek için diplomasiye yönelmek zorunda kalmıştır. Diplomasinin öne çıkışında kuşkusuz devletler arası ilişkilerde artık başarısız ve maliyetli olmaya başlayan savaşın yerine diplomasiyi ön plana çıkarma düşüncesi bulunmasına rağmen, en az onun kadar ve belki de daha fazla etkili düşünce, Avrupa’nın Osmanlı karşısında ispatlanmış gücünün kaynaklarını araştırmaktı. Zira on sekizinci yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’ya gönderilen Osmanlı elçilerinden beklenen tam olarak buydu. Örneğin, 1720 yılında III. Ahmed tarafından Paris’e elçi olarak gönderilen32 Yirmisekiz Çelebi Mehmed’in yazdığı sefaretname ile on sekizinci yüzyılın ikinci yarısından itibaren gönderilen bazı elçilerin sefaretnameleri arasındaki fark da Avrupa’ya karşı ilginin düzeyi tarafından belirlenmekteydi. Çelebi Mehmed’in bulunduklarına inanarak yaşar. Bir molla Birecik’teki toplantıda: ‘Neden hemen bugün on bin Osmanlı atlarına binip Allah’a olan kuvvetli imanları ve keskin kılıçlarıyla ta Moskova’ya kadar gitmesin?’ demişti. Oradaki bir Türk subayı ‘Evet neden?’ diye cevap vermişti. ‘Yeter ki pasaportlarını Rus sefarethanesi vize etsin!’. Bu subay Reşit Beydi, tahsilini Avrupa’da yapmıştı; fakat bu sözleri Fransızca söylemişti, böyle kendisini kimse anlamadıktan sonra en cüretli sözleri söyleyebilirdi. Nizip felaketinden sonra halk ‘ne zarar’ diyordu, ‘Padişah ara sıra bir muharebe ve birkaç vilayet kaybetmesinden bir şey çıkmayacak kadar zengindir’.” Moltke (1960: 324). 30 Unat (2008: 150-151). 31 Ahmed Cevdet Paşa’dan aktaran: Sayar (2013: 174); ayrıca bkz. Findley (2012: 498). 32 Unat (2008: 56). 24 sefaretnamesi, metnin okur için yarattığı cazibe yanında oldukça yüzeysel ve yalnızca gözün görebildiklerinin tasvirinden ibarettir, zira ondan kapsamlı, Avrupa kurumlarını inceleyen bir eser yazması gibi bir beklenti de bulunmamaktaydı.33 III. Selim dönemine kadar padişah cüluslarını haber vermek veya Avrupa krallarının taç giyme törenlerine katılmak, yapılan antlaşmaların bir kopyasını götürmek, savaş ve barış ilanını bildirmek gibi çeşitli görevleri yerine getirmek üzere ad hoc diplomasinin gereği olarak muvakkat elçiler gönderilmiştir.34 Bahsi geçen sefirlerin yazdığı sefaretnamelerin çok büyük bir kısmı Avrupa’nın kurumlarından bahsetmekten ziyade, elçilik güzergahı, huzura kabul ediliş ve Avrupa’nın göz ile görülen kısmını kapsayan genellikle yüzeysel yazılardır. Bir başka deyişle kurumların değil, elçilik sırasında görülenlerin ve gerçekleşen olayların anlatımıdır. Fakat, özellikle on sekizinci yüzyılın ikinci yarısından sonra ortaya çıkan, Avrupa’nın gücünün kaynaklarını araştırmaya dönük merak ve girişimler, Avrupa kurumlarına dair ilk derli toplu fikirlerin Osmanlı Devleti’ne girişine kapı açmıştır. Önce bireysel inisiyatifle, daha sonra bizzat padişahın emriyle Avrupa kurumları, Avrupa’nın çeşitli ülkelerine giden geçici ve kalıcı elçilerin eserleri ve raporlarında yer almaya başlamıştır. Bu tarz önemli eserlerden birinin yazarı, 1791 yılında Viyana’ya elçi olarak gönderilen Ebubekir Ratib Efendi’nin 112 kişilik elçilik heyetine Avrupa kurumlarını Osmanlı Devleti’ne taşımaya yardımcı olacak “diloğlanları ve ‘pergel ve cetvel’ kullanmayı bilen kişiler” dahil edilmesi tesadüf değildir.35 1792 yılında alınan bir kararın ardından Avrupa’yla iletişimi sürekli hale 33 Yirmisekiz Çelebi Mehmed’in sefaretnamesi Osmanlı ‘Batılılaşmasının’ başlangıcı olarak kabul eden yaklaşıma karşı bkz. Burçak (2007). Sefaretnameye Osmanlı ‘Batılılaşması’nın miladı olarak yaklaşan araştırmalara örnek olarak bkz. Göçek (1987). 34 Kuran (1968: 9), Unat (2008: 17-19), Lewis (1968: 60). 1835 yılına kadar çeşitli ülkelere gönderilen sefirlerin bir listesi için bkz. Unat (2008: 221-236). Kısa süreyle gönderilen bu elçilere “fevkalâde elçi” denilirdi. bkz. Akyıldız (2011: 504). 35 Yeşil (2011: 63). Ebubekir Ratib Efendi, bir Osmanlı olarak yalnızca Avrupa’yı görmemiş, aynı zamanda Avrupa’nın Osmanlı’yı nasıl gördüğüne de şahit olmuştur. Osmanlı’nın güçsüzlüğünün yalnızca askeri modernleştirmeyle tedavi edilemeyeceğinin de göstergesi olarak alınabilecek bir örneği konuştuğu Avusturyalıdan yaptığı şu alıntıyla ortaya koymaktadır: “…ziraat ve harasette olan bolluk ve bereket memleketinizden başka bir devlet ve memlekette yoktur. Hal böyle iken gerek maden hususunda ve gerek zahire işlerinde zahmet ve darlık görülmektedir. İstanbul’dan Edirne’ye kadar olan yolun sağı ve solu ekilmemiş olup bomboştur. Nüfus kalabalıktır. Fakat işsiz güçsüz ve serseri olanlar vardır. Bunların ziraate ve ticarete sevk ve teşvik edilmesi hususunda hiç gayret sarfedilmemesi hayret ve merak vericidir. Siz Avrupa’ya sefaretle gelirken bu kadar arazi ve memleketten geçtiniz, arazimizde ziraatten yoksun bir yer gördünüz mü? Ve memleketimizde işi gücü ve kazancı olmayan bir insan gözünüze ilişti mi?” Ratib Efendi kendisi de daha sonra Avusturya’nın ziraat konusundaki durumu şöyle tasvir etmektedir: “…Bunların ziraat hususunda nizam ve ihtimamları öyledir ki, her köyde bir ferdi işsiz bırakmazlar; eğer tarlası yoksa ona tarla verirler ve tohumu yoksa tohum verirler ve toprağı at ile sürmek âdetleri olmakla, 25 getirmek üzere, ilki 1793’te Londra’da olmak üzere, Viyana, Berlin ve Paris’te daimi elçilikler açılmıştır.36 Avrupa devletlerinin kurumlarını incelemenin yanı sıra, gönderilen elçilere verilen talimatlardan bir diğeri elçilikteki genç Türk çalışanların dil ve bilimleri öğrenmesinin sağlanmasıydı.37 Şimdiye kadar anlatılmaya çalışıldığı gibi bu dönem, reformun kaynağının Avrupa’da olduğunun genel kabul görmeye başladığı bir döneme geçiştir. Bununla birlikte, örnek alınacak gücün kaynağı Avrupa olarak belirlenmişse de yalnızca Avrupa askeri sisteminin Osmanlı Devleti tarafından tatbik edilmesiyle bütün sorunların çözüleceğine dair inanç güçlü bir şekilde devam etmiştir. Bu güçlü inanç uygulamaya da yansıyarak, neredeyse II. Mahmud’un iktidarının son on yılına kadar, Osmanlı Devleti’ni güçlendirme çabaları yalnızca veyahut neredeyse tamamen askeri ve ona yönelik mali ve kurumsal reformlar odaklı devam edecektir.38 1792 yılında III. Selim, Osmanlı devletini güçlendirmek için neler yapılması gerektiğine dair bazı üst düzey Osmanlı bürokrat ve askerlerin fikirlerine başvurarak, Osmanlı İmparatorluğu’nun durumu ve yapılacak reformlara dair görüşlerini kaleme almalarını eğer atları ölmüş ise ona at ve takım ve araçlar verirler veyahut çiftçi tayin edip başkasının tarla ve bağında ve bostanında çiftinde çalıştırırlar.” Zikreden: Karal (2012: 118-119). Bu fikirleri Ebubekir Ratib Efendi’yi, Nizam-ı Cedid döneminde askerlik sahası dışında tesis edilen reform kurumlarından birisinin, Zahire Nezareti’nin başına getirilmesine yol açacaktır. Bkz. Yeşil (2004: 127). 36 İlk Osmanlı daimî elçileri ve faaliyetleri için bkz. Kuran (1968), Unat (2008: 168-201). Elçilerin görev süreleri üçer yıl olarak belirlenerek, diplomatik amaçların yanı sıra “Avrupa ahvaline yakından vukuflu kimseler yetiştirilmesi” amaçlanmıştır. Unat (2008: 168). 37 Lewis (1969: 63), Berkes (2014: 99). Bu dönemde elçiliklerde yabancı dil ve Avrupa kültürünü öğrenen Osmanlıların en iyi örneklerden birisi belki de Mahmud Raif Efendi’dir. 14 Ekim 1793’te, Avrupa’daki ilk Osmanlı ikamet elçisi Yusuf Âgâh Efendi’nin maiyetinde Londra’ya gitmiş ve orada kaldığı süre boyunca Fransızca öğrenmiştir. Aynı zamanda Londra’ya gidişini ve oradaki anılarını içeren Fransızca bir kitap kaleme almıştır. Sultan III. Selim döneminde reisülküttaplığa kadar yükselmiş ve reformları desteklemiştir. Boğazlardaki yamaklara Nizâm-ı Cedîd kıyafeti giydirmek isteyince ayaklanan askerler tarafından öldürülmüştür. bkz. Unat (2008: 178-179), Berkes (2014: 101 ve 125), Kuran (1968: 65). 38 Berkes’e (2014: 49) göre Osmanlı bürokratları 18. yüzyılın ilk yarısında askeri çağdaşlaşma için öncelikle mali ve ekonomik kalkınmanın gerekliliğini yeterince anlayamamışlardı. Bununla birlikte, Fazıl Mustafa Paşa ve Halil Hamid Paşa gibi reformcu bürokratların mali reformlar yapılması konusunda istekli oldukları bilinmektedir. (Beydilli 1999: 25, 26). Aynı zamanda Ebubekir Ratib Efendi, Behiç Efendi, Tatarcık Abdullah Efendi gibi bürokratlar kurumsal, mali ve iktisadi reformların gerekliliğine inanan ve bu konuyu lâyihalarına taşıyan kişilerdi. Ebubekir Ratib Efendi’nin fikirleri için bkz. Yeşil (2011); Behiç Efendi için bkz. Beydilli (1999); Tatarcık Abdullah Efendi için bkz. Öğreten (2014: 61-65); Kaynar (2010: 8-13). 26 istemiştir.39 Birçok Osmanlı bürokratı tarafından artık kanun-ı kadiminin bir kurtarıcı olarak görülmediğinin en iyi örneklerinden bazılarını III. Selim’e sunulan layihalarda görebilmek mümkündür.40 Fakat söz konusu layihaların bizlere sunduğu önemli bir başka veri ise, 18. yüzyılın sonuna varılmışsa da, Osmanlı Devleti’nin kurtuluşunun hâlâ askeri reform merkezli görülmesidir. Bir başka deyişle, ordu Avrupa tarzında modernize edildiği zaman, yaklaşık üç asırdır tekrarlanagelen gerileme kaygısı son bulacaktır. Diğer taraftan hem bazı lâyihalar hem de 18. yüzyılın son on yılındaki başka veriler, üçüncü aşamaya geçiş sürecini göstermektedir. Bunun kanıtlarını en iyi 39 Beydilli (1999: 30); Mardin (1998: 164), Lewis (1968:57), Berkes (2014:91-92). III. Selim’in kendisi de henüz şehzadeliği döneminde hem Avrupa’yı tanımaya ve oradaki gelişmeleri öğrenmeye hem de reform düşüncelerini oluşturmaya başlamıştı. Seleflerine nazaran görece özgür bir şehzadelik dönemi geçiren Sultan Selim, kendisine tahsis edilen Avrupalı hocalardan eğitim almış, Avrupalı uzmanlarca oluşturulmakta olan yeni askeri teşkilatı gözlemleme fırsatı yakalamış, İstanbul’daki Avrupa devletlerinin büyükelçileriyle haberleşebilmiş, yakın çevresinde Avrupa’dan bilgi alabileceği kişiler bulundurmuş ve dahası reformla ilgili XVI. Louis ile mektuplaşmıştır. Öğreten (2014: 51, 52), Lewis (1968: 38-39). 40 Söz konusu lâyihalar için bkz. Çağman (2010); Öğreten (2014). Örneğin Mustafa Rasih Efendi ve Mustafa Raşid Efendi’nin lâyihaları, kanunların ve kuralların tarihselliğinin vurgulandığı ilginç örneklerdir. Lâyiha yazarlarına göre kadim kanunların bir kısmının o çağın gereklerine göre belirlendiği, üzerinden geçen yüzlerce asırda değişen şartları artık karşılayamadıkları için Yeniçeri ocaklarında zamana uygun yeni kanunlar konulması gerekmektedir. Öğreten (2014: 117, 124). Kanunların ta