Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji Anabilim Dalı TÜMELLERDEN YAPILARA: FELSEFİ VE SOSYOLOJİK DÜŞÜNCEDE PARÇA-BÜTÜN İLİŞKİSİ Berkan KOÇAŞ Yüksek Lisans Tezi Ankara, 2024 TÜMELLERDEN YAPILARA: FELSEFİ VE SOSYOLOJİK DÜŞÜNCEDE PARÇA-BÜTÜN İLİŞKİSİ Berkan KOÇAŞ Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi Ankara, 2024 KABUL VE ONAY Berkan KOÇAŞ tarafından hazırlanan “Tümellerden Yapılara: Felsefi ve Sosyolojik Düşüncede Parça- Bütün İlişkisi” başlıklı bu çalışma, 06.06.2024 tarihinde yapılan savunma sınavı sonucunda başarılı bulunarak jürimiz tarafından Yüksek Lisans Tezi olarak kabul edilmiştir. Doç. Dr. Rahşan BALAMİR BEKTAŞ (Başkan) Dr. Öğr. Üyesi Halim ÇAVUŞOĞLU (Danışman) Prof. Dr. Tuğça POYRAZ Bu tez çalışmasında Sayın Prof. Dr. Cemal GÜZEL Ortak Danışman olarak görev almıştır. Yukarıdaki imzaların adı geçen öğretim üyelerine ait olduğunu onaylarım. Prof.Dr. Uğur ÖMÜR GÖNÜLŞEN Enstitü Müdürü YAYIMLAMA VE FİKRİ MÜLKİYET HAKLARI BEYANI Enstitü tarafından onaylanan lisansüstü tezimin tamamını veya herhangi bir kısmını, basılı (kağıt) ve elektronik formatta arşivleme ve aşağıda verilen koşullarla kullanıma açma iznini Hacettepe Üniversitesine verdiğimi bildiririm. Bu izinle Üniversiteye verilen kullanım hakları dışındaki tüm fikri mülkiyet haklarım bende kalacak, tezimin tamamının ya da bir bölümünün gelecekteki çalışmalarda (makale, kitap, lisans ve patent vb.) kullanım hakları bana ait olacaktır. Tezin kendi orijinal çalışmam olduğunu, başkalarının haklarını ihlal etmediğimi ve tezimin tek yetkili sahibi olduğumu beyan ve taahhüt ederim. Tezimde yer alan telif hakkı bulunan ve sahiplerinden yazılı izin alınarak kullanılması zorunlu metinleri yazılı izin alınarak kullandığımı ve istenildiğinde suretlerini Üniversiteye teslim etmeyi taahhüt ederim. Yükseköğretim Kurulu tarafından yayınlanan “Lisansüstü Tezlerin Elektronik Ortamda Toplanması, Düzenlenmesi ve Erişime Açılmasına İlişkin Yönerge” kapsamında tezim aşağıda belirtilen koşullar haricince YÖK Ulusal Tez Merkezi / H.Ü. Kütüphaneleri Açık Erişim Sisteminde erişime açılır. o Enstitü / Fakülte yönetim kurulu kararı ile tezimin erişime açılması mezuniyet tarihimden itibaren 2 yıl ertelenmiştir. (1) o Enstitü / Fakülte yönetim kurulunun gerekçeli kararı ile tezimin erişime açılması mezuniyet tarihimden itibaren ….. ay ertelenmiştir. (2) o Tezimle ilgili gizlilik kararı verilmiştir. (3) ……/………/…… Berkan KOÇAŞ 1“Lisansüstü Tezlerin Elektronik Ortamda Toplanması, Düzenlenmesi ve Erişime Açılmasına İlişkin Yönerge” (1) Madde 6. 1. Lisansüstü tezle ilgili patent başvurusu yapılması veya patent alma sürecinin devam etmesi durumunda, tez danışmanının önerisi ve enstitü anabilim dalının uygun görüşü üzerine enstitü veya fakülte yönetim kurulu iki yıl süre ile tezin erişime açılmasının ertelenmesine karar verebilir. (2) Madde 6. 2. Yeni teknik, materyal ve metotların kullanıldığı, henüz makaleye dönüşmemiş veya patent gibi yöntemlerle korunmamış ve internetten paylaşılması durumunda 3. şahıslara veya kurumlara haksız kazanç imkanı oluşturabilecek bilgi ve bulguları içeren tezler hakkında tez danışmanının önerisi ve enstitü anabilim dalının uygun görüşü üzerine enstitü veya fakülte yönetim kurulunun gerekçeli kararı ile altı ayı aşmamak üzere tezin erişime açılması engellenebilir. (3) Madde 7. 1. Ulusal çıkarları veya güvenliği ilgilendiren, emniyet, istihbarat, savunma ve güvenlik, sağlık vb. konulara ilişkin lisansüstü tezlerle ilgili gizlilik kararı, tezin yapıldığı kurum tarafından verilir *. Kurum ve kuruluşlarla yapılan işbirliği protokolü çerçevesinde hazırlanan lisansüstü tezlere ilişkin gizlilik kararı ise, ilgili kurum ve kuruluşun önerisi ile enstitü veya fakültenin uygun görüşü üzerine üniversite yönetim kurulu tarafından verilir. Gizlilik kararı verilen tezler Yükseköğretim Kuruluna bildirilir. Madde 7.2. Gizlilik kararı verilen tezler gizlilik süresince enstitü veya fakülte tarafından gizlilik kuralları çerçevesinde muhafaza edilir, gizlilik kararının kaldırılması halinde Tez Otomasyon Sistemine yüklenir. * Tez danışmanının önerisi ve enstitü anabilim dalının uygun görüşü üzerine enstitü veya fakülte yönetim kurulu tarafından karar verilir. ETİK BEYAN Bu çalışmadaki bütün bilgi ve belgeleri akademik kurallar çerçevesinde elde ettiğimi, görsel, işitsel ve yazılı tüm bilgi ve sonuçları bilimsel ahlak kurallarına uygun olarak sunduğumu, kullandığım verilerde herhangi bir tahrifat yapmadığımı, yararlandığım kaynaklara bilimsel normlara uygun olarak atıfta bulunduğumu, tezimin kaynak gösterilen durumlar dışında özgün olduğunu, Dr. Öğr. Üyesi Halim ÇAVUŞOĞLU danışmanlığında tarafımdan üretildiğini ve Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tez Yazım Yönergesine göre yazıldığını beyan ederim. Berkan KOÇAŞ iv ÖZET KOÇAŞ, Berkan. Tümellerden Yapılara: Felsefi ve Sosyolojik Düşüncede Parça-Bütün İlişkisi, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2024. Bu çalışmada, en yalın biçimiyle aktif eyleyenlerle yapısal etkenler arasındaki çelişki olarak ifade edilebilecek olan yapı-eylem ikiliği, tümeller problemi çerçevesinde tartışılmaktadır. Her iki araştırma alanına yönelik kuramların analiz edilmesine dayanan bu çalışmada, yapı-eylem ikiliği ile tümeller problemi arasındaki benzerliğin gösterilmesi ve bu benzerlik temelinde toplumla birey arasındaki ilişkinin yeniden ele alınması amaçlanmıştır. Çalışmada, parça-bütün (tikel- tümel) ilişkisinin ele alınış biçimine göre tümeller konusundaki realist ve nominalist geleneklerin sırasıyla yapı yönelimi ve eylem yönelimli sosyolojik teorilerle benzer olduğu ve toplumun bir tümel olarak bireylerden ayrı ve onlara dışsal bir varlık olduğu sonucuna varılmıştır. Toplumla birey ya da yapıyla eylem arasında gerçek bir ikiliğin var olduğu kabul edilmiş ve topluma birey karşısında ontolojik bir öncelik tanınmıştır. Bu doğrultuda, sosyolojik teorinin söz konusu ikiliğe dayanması gerektiği ileri sürülmüştür. Anahtar Sözcükler Yapı-Eylem İkiliği, Tümeller Problemi, Tümel, Tikel, Parça, Bütün v ABSTRACT KOÇAŞ, Berkan. From Universals to Structures: The Whole-Part Relationship in Philosophical and Sociological Thought, Master’s Thesis, Ankara, 2024. In this study, the duality of structure and agency, which can be expressed as a contradiction between active agents and structural factors in its simplest form, is discussed within the framework of the problem of universals. Based on the analysis of theories directed towards both research areas, this study aims to demonstrate the similarity between the duality of structure and agency and the problem of universals, and to reconsider the relationship between society and the individual on this basis. The study concluded that, based on the treatment of the part-whole (particular-universal) relationship, the realist and nominalist traditions regarding universals are similar to structure-oriented and action-oriented sociologicaltheories,respectively. And it has been concluded that society, as a universal entity, exists separately from individuals and is external to them. It has been acknowledged that there is a genuine duality between society and the individual or between structure and agency, and ontological priority has been given to the individual over society. In this regard, it has been argued that sociological theory should be based on this duality. Keywords Structure-Agency Duality, Problem of Universals, Universal, Particular, Part, Whole vi İÇİNDEKİLER KABUL VE ONAY ........................................................................................................... i YAYIMLAMA VE FİKRİ MÜLKİYET HAKLARI BEYANI ................................... ii ETİK BEYAN ................................................................................................................ iii ÖZET ............................................................................................................................... iv ABSTRACT ..................................................................................................................... v İÇİNDEKİLER .............................................................................................................. vi GİRİŞ ............................................................................................................................... 1 1. BÖLÜM : ARAŞTIRMAYA İLİŞKİN GENEL BİLGİLER ................................... 4 1.1. ARAŞTIRMANIN KONUSU, AMACI VE ÖNEMİ ......................................... 4 1.2. ARAŞTIRMANIN YÖNTEMİ ............................................................................ 5 1.3. ARAŞTIRMANIN KAPSAMI VE SINIRLARI ................................................ 6 2. BÖLÜM : TÜMELLER PROBLEMİ ....................................................................... 8 2.1. REALİZM ........................................................................................................... 10 2.1.1. Platoncu İçkin Realizm .................................................................................. 10 2.1.2. Aristotelesçi İçkin Realizm ............................................................................ 13 2.1.3. Armstrong’un Durumlar Teorisi .................................................................... 17 2.1.4. Russell’ın Demet Teorisi ............................................................................... 20 2.2. NOMİNALİZM .................................................................................................. 22 2.2.1.Yüklem Nominalizmi ..................................................................................... 24 2.2.2. Kavram Nominalizmi .................................................................................... 25 2.2.3. Küme Nominalizmi........................................................................................ 26 2.2.4. Benzerlik Nominalizmi .................................................................................. 29 2.3. TROP TEORİSİ (NOMİNALİZMİ) ................................................................. 32 2.3.1. Demet Teorisi ................................................................................................ 33 vii 2.3.2. Töz-İlinek Teorisi .......................................................................................... 38 3. BÖLÜM : YAPI-EYLEM İKİLİĞİ ......................................................................... 41 3.1. YAPI YÖNELİMLİ KURAMLAR ................................................................... 42 3.1.1. Makro Düzey Yapı Yönelimli Kuramlar ....................................................... 43 3.1.2. Mikro Düzey Yapı Yönelimli Kuramlar ........................................................ 59 3.2. EYLEM YÖNELİMLİ KURAMLAR .............................................................. 64 3.3. YAPI-EYLEM İKİLİĞİNİ AŞMAYA YÖNELİK İLİŞKİSEL KURAMLAR ............................................................................................................. 77 4. BÖLÜM : YAPI-EYLEM İKİLİĞİNE FELSEFİ BİR BAKIŞ ............................ 86 SONUÇ ......................................................................................................................... 102 KAYNAKÇA .............................................................................................................. 105 EK 1. ORİJİNALLİK RAPORU ......……………………………………………… 114 EK 2. ETİK KURUL MUAFİYET FORMU ............................................................116 1 GİRİŞ Toplumla birey arasındaki ilişki sorunu, insanlık tarihi kadar eskidir. Çünkü insanın bireysel varoluşu ile toplumsal var oluşu arasında sürekli bir gerilim yaşanmaktadır. Bu gerilimin kaynağı ise bireyle toplumun farklı varlıklar olmaları ve bu nedenle farklı gereksinimlerinin olmasıdır. Durkheim’ın çok yerinde bir şekilde belirttiği üzere, bütünün yararına olan parçanın yararına olmayabilir (2016, s. 175). Bir tarafta bireysel arzular varken diğer tarafta toplumun talepleri vardır ve bunlar sıklıkla birbirleriyle çelişkilidir. Dolayısıyla bireysellik ile toplumsallık arasında sürekli bir antagonizm bulunmaktadır. İnsanın bu iki var oluş biçimi arasındaki karşıtlık, uyuşmazlık ve çatışma yaratmaktadır. Toplumsal yaşamın mümkünlüğü de toplumun kendisini bireylere dayatmasına ve insanın bireysel var oluşunun belirli bir ölçüde yadsınmasına dayanmaktadır. Toplumda belirli bir dereceye kadar bir düzen hüküm sürüyorsa bunun nedeni, bireysel olanın kimi veçhelerinin toplumsal olan tarafından denetim altına alınmış olmasıdır. Bu doğrultuda her toplumda bireylerle grup arasındaki ilişkiyi düzenleyen kurallar oluşturulmuştur. Kurallar, bireyle toplum arasındaki ikiliğin yaratabileceği olası çatışmaların yıkıcı etkilerine karşı bir savunmadır. Ancak bireyin toplumla olan ilişkisi zorlama ve dayatma biçimindeki olmak zorunda değildir. Bireylerin toplumu içselleştirmeleri, onu kendilerinde taşımaları gerekmektedir. Toplumun sürekliliğinin sağlanabilmesi için toplumsal olan bireysel olanda örneklendirilmelidir. Bir başla deyişle bireyler arasında temeli toplum olan çeşitli ortaklıkların kuruması zorunludur. Bir şey diğer şeylerde ortak olarak bulunuyorsa onlar karşısında bir önceliğe sahip olmalıdır. Buna göre toplum birey karşısında ontolojik olarak üstün bir konumda bulunmaktadır. Bundan ötürü toplum-birey ikiliğindeki hiyerarşide üstün pozisyonda olan birey değil, toplumdur. İnsanın ikili yapısından kaynaklanan bireysel-toplumsal karşıtlığı pratik olduğu kadar teorik bir problemdir. Söz konusu karşıtlık, her zaman entelektüel faaliyetlerin bir nesnesi olmuştur. Bireysel olanla toplumsal olan arasındaki ilişki entelektüel faaliyetlerin bir nesnesi olarak Antik Çağ filozoflarından toplum filozoflarına ve nihayetinde sosyolojik teoriye uzanmıştır. Sosyolojinin bağımsız bir disiplin olarak kurumsallaşmasından beri 2 temel ilgilerinden biri bireyle toplum arasındaki ilişki sorunu olmuştur. Toplum-birey karşıtlığı ya da daha terminolojik bir ifadeyle yapı-eylem ikiliği, sürekli olarak sosyolojik teorinin merkezinde yer almıştır. Sosyoloji tarihi, toplumla birey arasındaki ilişkinin ele alınış biçimine göre yapı yönelimli kuramlar ve eylem yönelimli kuramlar olmak üzere iki ana yaklaşımı içermektedir. Bu iki yaklaşım ilk olarak sosyolojinin kuruluş döneminde özellikle Fransız sosyolojisi Alman sosyolojisi arasındaki karşıtlıkla şekillenmiştir. İki sosyoloji biçimi arasındaki karşıtlık klasik dönemden sonra yapısal işlevselcilik, genel sistem kuramı yapısal, çatışma kuramı gibi yaklaşımlarla; sembolik etkileşimcilik1, etnometodoloji, fenomonolojik sosyoloji, gibi yaklaşımlar arasındaki farklılıklarla sürdürülmüştür. Ana akım sosyolojiyle ilişkili olmakla birlikte kendine özgü ayrı bir tarihi bulunan Marksist düşüncede, Lukacs ve Gramsci gibi istisnalar olmasına rağmen Ortodoks Marksizm ve Althusser’in yapısalcı kuramında görüldüğü üzere yapı yönelimli anlayış baskındır. Sosyolojik teorideki yapı-eylem ikiliğini aşmak adına kimi düşünürler ilişkisel, bütünleştirici kuramlar geliştirmişlerdir. Bununla birlikte sosyoloji içerisinde yapı-eylem ikiliğinin tam anlamıyla aşılabildiği bir kuram bulunmamaktadır. İlişkisel kuramlardan her biri, yapı ya da eylem yönelimi yaklaşımlardan birine daha yakındır. Dolayısıyla her sosyolojik teorinin yapı ya da eylem yönelimli olduğu söylenebilir. Bu çalışma, sosyolojik teorinin merkezi ilgilerinden biri olan yapı-eylem ikiliğini felsefi bir temelden yeniden ele alma girişimidir. Felsefedeki tümeller tartışması ile yapı-eylem ikiliği arasında temel bir benzerlik bulunmaktadır. Benzerliğin kökenini teşkil den şey, parça-bütün ilişkisidir. Tümeller problemindeki farklı yaklaşımların tümel-tikel ilişkisini ele alış biçimleri sosyolojik teorideki yapı-eylem (toplum-birey) ilişkisinin ele alınış biçimleriyle benzeşmektedir. Tümeller tartışmasındaki iki ana yaklaşım olan nominalizm ve realizmin sosyolojik versiyonları bulunmaktadır. Tümelleri gerçek var olanlar olarak görmeyen nominalizm, toplumu bireylere ayrı ve dışsal bir gerçeklik olarak kavramsallaştırmayan eylem yönelimli teorilerle; tikellere ek olarak tümellerin gerçek varlığını onaylayan realizm ise toplumu bireylerden bağımsız bir gerçeklik olarak kavramsallaştıran yapı yönelimli teorilerle aynı doğrultudadır. 1 Gündelik yaşam sosyolojisi ile eylem yönelimli sosyoloji anlayışı arasında zorunlu bir ilişki yoktur. Bir kuramcı gündelik yaşam üzerine çalışıp aynı zamanda yapısalcı yaklaşımı benimsemiş olabilir. 3 Tümeller problemi ile yapı-eylem ikiliği arasındaki benzerliğin göstermeyi ve bu benzerlik temelinde felsefi ve sosyolojik teoriler arasında ilişki kurup toplumla birey arasındaki ilişkiye dair yeni bir anlayış geliştirmeyi amaç edinen bu çalışma, üç ana bölümden oluşmaktadır. Birincisinde, tümeller problemine ilişkin farklı geleneklere ait yaklaşımlar sunulacaktır. Nominalizm, trop teorisi(nominalizmi) ve realizm olmak üzere tümeller problemini ele alan üç ayrı yaklaşım bulunmaktadır. İkincisinde, yapı-eylem ikiliğine ilişkin teorilere yer verilecektir. Bunlar; yapı yönelimli teoriler, eylem yönelimli teoriler ve yapıyla eylemi bütünleştirmeye yönelik ilişkisel teorilerdir. Üçüncüsünde ise tümeller problemi ile yapı-eylem ikiliği arasında çeşitli örnekler üzerinden bir ilişki kurulacak ve toplumla birey arasındaki ilişki yeniden ele alınacaktır. 4 1. BÖLÜM ARAŞTIRMAYA İLİŞKİN GENEL BİLGİLER Bu bölümde öncelikle araştırmanın konusu, amacı ve önemi sunulacaktır. Ardından araştırmanın amaçlarına ulaşılabilmesi için nasıl bir yöntem izlendiği aktarılacaktır. En son olarak ise araştırmanın kapsam ve sınırlarına yer verilecektir 1.1. ARAŞTIRMANIN KONUSU, AMACI VE ÖNEMİ Bu çalışmanın konusunu, sosyolojik teorinin merkezi ilgilerinden biri olan yapı-eylem ikiliği ile en eski felsefi sorunlarından biri olan ve kökenleri Platon ve Aristoteles’e kadar uzanan tümeller problemi arasındaki ilişki ve bu ilişki temelinde toplumla birey arasındaki ilişkinin yeniden ele alınması oluşturmaktadır. Çalışmanın konusuna ilişkin felsefi ve sosyolojik literatüre bakıldığında her iki araştırma alanının da oldukça geniş ve derinlikli olduğu görülmektedir. Tümeller tartışması, tikel varlıkların dışında tümel varlıkların olup olmadığı ve farklı şeylerin nasıl aynı doğal kümenin üyeleri olarak görüldüğü gibi sorular çerçevesinde şekillenmektedir. Bu sorulara verilen cevaplara göre realizm (gerçekçilik) ve nominalizm (adcılık) olmak üzer iki ana gelenek bulunmaktadır. Sosyolojik teorideki yapı-eylem ikiliği tartışması ise, toplumun kavramsallaştırılma biçimine göre şekillenmektedir. Kimi kuramcılar sosyolojik çözümlenin merkezine toplumsal yapıyı koyarken, kimileri toplumsal eylemi koymaktadır. Bu durum sosyolojik teori içerisinde bir ikilik yaratmakta ve ikiliğin aşılması için ilişkisel kuramlar geliştirilmektedir. Ontolojik problemler olan tümeller tartışması ile yapı-eylem ikiliği arasındaki temel bağıntı, her ikisinde de parça-bütün ilişkisinin ele alınmasıdır. Bu çalışmada, yapı-eylem ikiliği ile tümeller problemi arasında bir benzerlik ilişkisinin bulunduğu şeklindeki kabulden hareket edilmektedir. Bu doğrultuda çalışmada iki ana amaç bulunmaktadır: Birincisi, kökene dair bir soruşturmayla yapı-eylem ikiliği ile tümeller problemi arasındaki benzerliğin gösterilmesidir. İkincisi ise tümeller tartışmasının sunmuş olduğu içgörülerle yapı-eylem ikiliğine ilişkin felsefi temelli yeni 5 bir anlayış geliştirmektir. Bu amacın gerçekleştirilmesi için Aristoteles ve Armstrong’un realizminden faydalanılacaktır. Sosyoloji içerisinde yapı-eylem ilişkisini ele alan oldukça fazla çalışma bulunmaktadır. Çünkü yapı-eylem ilişkisi sosyolojik teorinin merkezi ilgilerinden biridir. Bununla birlikte yapıyla eylem arasındaki ilişkininin tümeller tartışmasından hareketle incelendiği ve yeniden ele alındığı bir çalışmaya rastlanmamıştır. Realizm ve nominalizmin sosyolojik teori ile ilişkilendirildiği kimi çalışmalar bulunsa da bunların hiçbiri bu çalışmadaki gibi geniş ölçekli değildir ve hiçbirinde yapı-eylem ikiliğine ilişkin tümeller tartışması çerçevesinde yeni bir anlayış geliştirilmemiştir. Tezin asıl önemi de buradan kaynaklanmaktadır. Tezi önemli kılan bir başka husus, farklı bağlamlarla ilgili olmalarına rağmen tümeller tartışmasıyla toplumla birey arasındaki ilişki sorununun benzer problemler olduğunun ortaya konulmasıyla disiplinler arasındaki ayrımların çoğu zaman yapay bir karakterde olduğu şeklindeki düşüncenin gösterilmesine bir katkı yapılmış olmasıdır. 1.2. ARAŞTIRMANIN YÖNTEMİ Bu çalışma, literatür incelemesine dayanan bir araştırmadır. Araştırma konusuyla ilgili felsefi ve sosyolojik literatüre dayanan bu çalışma, kavramsal ve kuramsal bir tartışma yürütmek üzerine tasarlanmıştır. Çalışma, ilgili konuda yeni kavramsallaştırmalara ulaşıp bilimsel bilgi birikimine katkı sağlamayı hedeflediği için temel (saf) bir araştırmadır. Araştırma aşağıdaki sorular üzerinden kurgulanmıştır: 1) Tümeller problemi ile yapı-eylem ikiliği arasında bir benzerlik ilişkisi var mıdır? 2) Tümeller problemi ile yapı-eylem ikiliği arasındaki benzerlik temelinde toplumla birey arasındaki ilişki nasıl ele alınabilir? 3) Yapıyla eylem ya da toplumla birey arasında gerçek bir ikilik bulunmakta mıdır? 6 4)Yapıyla eylem ya da toplumla birey arasında gerçek bir ikilik varsa bunun nedeni nedir? 5) Belirli bir toplumsal-kültürel ortamdaki bireylerin eylemlerindeki benzerliğin nedeni nedir? 6) Sosyolojik teorinin ikili yapısının -yapı yönelimli teoriler ile eylem yönelimli teoriler arasındaki karşıtlık-kaynağı nedir? 7) Sosyolojik teorideki yapı-eylem ikiliği aşılabilir mi? 8) Sosyolojik çözümlemenin merkezinde toplumsal yapı mı yoksa toplumsal eylem mi olmalıdır? Bu sorular çerçevesinde iki farklı araştırma alanı olan tümeller problemi ile yapı-eylem ikiliği arasında çeşitli örnekler üzerinden bağıntı kurulup toplumla birey arasında nasıl bir ilişkinin olduğu tartışılmıştır. 1.3. ARAŞTIRMANIN KAPSAMI VE SINIRLARI Bu araştırmada tümeller problemi ile yapı-eylem ikiliği arasındaki benzerliğin gösterilmesi ve bu benzerlik üzerinden yapı eylem ikiliğine dair yeni bir anlayış geliştirmek hedeflendiği için araştırma konusuyla ilgili felsefi ve sosyolojik literatür geniş ölçekli bir incelemeye tabi tutulmuştur. Bu doğrultuda araştırma konusundaki kuramsal çeşitliliği yansıtacak şekilde felsefi ve sosyolojik literatürdeki farklı yaklaşımlar incelenmiştir. Bununla birlikte hem tümeller tartışması hem de yapı-eylem ikiliğiyle ilgili bütün kuramlara yer verilmemiştir. Dolayısıyla, araştırma konusuyla ilişkili olmasına karşın araştırma kapsamı dışında bulunan çeşitli kuramlar bulunmaktadır. Bu durum, araştırma için bir sınırlılık teşkil etmektedir. Araştırma için bir diğer sınırlılık, ele alınan düşünürlerin kuramların geniş içeriğinin değil, yalnızca araştırma konusuyla ilgili 7 taraflarının ele alınmış olmasıdır. Ancak bu sınırlılıklar tezin kendisi için bir tehdit oluşturmamaktadır. Çünkü amaç ne felsefe tarihi ne de sosyoloji tarihi yapmaktır. 8 2. BÖLÜM TÜMELLER PROBLEMİ Tümeller problemi, felsefe tarihinin en eski tartışmalarından biridir. Tartışma, belirli bir özelliğin farklı nesneler tarafından nasıl taşınabildiği probleminden doğmuştur. Tümeller problemi temelde tikel varlıkların dışında tümel varlıkların olup olmadığına ilişkindir. Dolayısıyla kökensel olarak ontolojik bir problemdir. Özelliklerin ve ilişkilerin farklı nesnelerde içerilen ortak (tümel) şeyler olarak mı yoksa kendilerine sahip olan tikeller gibi tikel şeyler olarak mı görülmeleri gerektiği sorusuyla şekillenen tümeller probleminin çözümüne dair realizm, nominalizm ve trop teorisi olmak üzere üç yaklaşım bulunmaktadır. Realizm tümellerin nesnel varlığını kabul ederken nominalizmde var olan her şey tikel olarak görülür. Trop teorisi ise nominalizmde olduğu gibi tümellerin nesnel varlığını yadsır ancak özelliklerin ve ilişkilerin gerçek ama tikel var olanlar olduğunu kabul eder. Tümeller problemi felsefeye Platon ve Aristoteles’in çalışmalarıyla girmiştir. Söz konusu problem hem Platon hem de Aristoteles tarafından realist bir bakış açısıyla ele alınmıştır. Her iki düşünür de tümelleri çoklu örneklenebilen gerçek varlıklar olarak görmüştür. Bununla birlikte Platon’un realizmi tümellerin tikellerden bağımsız olarak var olduğunu ileri sürdüğü için aşkın, Aristoteles’in realizmi ise tümelleri tikellerin içinde konumlandırdığı için içkin bir yapıdadır. Tümeller problemi Antik Yunan felsefesinde ortaya çıkmış olmasına rağmen Orta Çağ felsefesi ile özdeşlemiştir. Bu durumun en önemli nedeni tümeller tartışmasının Hristiyan teolojisi çerçevesinde ele alınmasıdır. Orta çağ felsefesinde nominalizm ve realizm dinsel öğretilerle ilişkilenme biçimlerine göre değerlendirilmiştir. Hem nominalizmin hem de realizmin Hristiyan teolojisi ile uyumlu olan ve ondan ayrışan içerimleri bulunmaktadır. Örneğin, Hristiyan teolojisinin en önemli unsurlarından biri olan “Kutsal Üçleme İnancı” nominalizm tarafından açıklanamaz. Çünkü nominalizmde yalnızca bireylerin (tikeller) varlığı kabul edilir. Bu durumda Baba, Oğul ve Kutsal Ruh arasındaki gerçek ortaklık açıklanamaz ve onlar arasındaki tek ortaklık yalnızca “Tanrı” adına ortak olarak sahip 9 olmaları olur. Benzer şekilde “İlk Günah” konusunda yalnızca bireylerin (tikellerin) var olduğunun kabul edilmesi durumunda söz konusu günaha ortak olunamaz. Realizmin tümeller konusundaki teolojik güçlüklerinden biri gerçek var olanların yalnızca tümeller olması ve dolayısıyla Tanrının tek tek olanları değil de türleri ve cinsleri bilmesi durumunda yaratıcının dünya ile eksik bir ilişki kuracak olmasıdır. Bir diğer güçlük ise var olanların tümel-tikel ilişkisine göre hiyerarşik bir biçimde sınıflandırılmasıyla tümellerin tikelleri, daha genel tümellerin diğer tümelleri kapsayıp içermesi nedeniyle en genel tümel olarak Tanrıya ulaşılması ve böylece Tanrının her şeyi yoktan var ettiği şeklindeki ilkenin olumsuzlanmasıdır. Bununla birlikte tümeller konusundaki realist öğreti, tikel var olanların dışında mutlak (tümel) var olanları kabul ettiği için Hristiyan teolojisi ile genel anlamda daha uyumludur (Cevizci, 2015, s. 180-182). Orta Çağ felsefesinde tümeller tartışmasına ilişkin tümellerin nesnelerden önce ve onlardan bağımsız bir gerçekliğe sahip olduğu savunusunda olan mutlak realizm, tümellerin nesnelerin içinde bulundukları görüşünde olan ılımlı realizm ve tümelleri nesnelerden sonra olan kavramlar olarak gören nominalizm olmak üzere üç farklı yaklaşım bulunmaktadır (Gökberk, 1993, s. 163). Tümeller problemi Antik Yunan felsefesinde ortaya çıkmasına ve Orta Çağ felsefesinin merkezinde yer almasına rağmen en gelişkin biçimine güncel görünümlerinde ulaşmıştır. Orta Çağ felsefesinin teolojik bağlarından kopan tümeller probleminin güncel görünümlerinde, özellikler ve ilişkiler ile nesneler arasındaki ilişkinin açıklanabilmesi için daha ve kapsamlı ve kullanışlı anlayışlar geliştirilmiştir. Bu durumun nedeni, nesne ve ilişki gerilemesi sorununun yalnızca güncel kuramlar tarafından çözülebilmiş olmasıdır. Tümeller probleminin çözümünde, aşırı ya da klasik nominalizmin özellikleri ve ilişkileri gerçek var olanlar olarak kabul etmemesinin yarattığı sorunlardan ötürü içkin (ılımlı) realizm ve trop teorisi (ılımlı nominalizm) öne çıkmıştır. İçkin realizm ile trop nominalizmi arasındaki karşıtlık, şeylerin özelliklerine ve şeyler arasında geçerli olan ilişkilere yüklenen ontolojik doğanın farklılaşmasından kaynaklanmaktadır. 10 2.1. REALİZM Realizme göre tümeller zihinsel ve dilsel yapılardan bağımsız olarak var olurlar. Dolaysıyla, realizm hem tikelleri hem de tümelleri içeren bir ontoloji varsaymaktadır. Realizmde özellikler tümel olarak kabul edilir. Çünkü belirli tek bir özellik aynı anda farklı tikellerde görülebilir, bir başka deyişle farklı tikeller tek bir tümeli örnekleyebilirler. Özellikler gibi ilişkiler de belirli bir ilişki biçiminin farklı tikeller arasında geçerli olmasından ötürü tümel var olanlardır. Tümellerin nesnel varlığını kabul eden realist gelenek farklı biçimlerde sınıflandırılabilir. Bunlardan biri tümellerin konumlanış biçimine göre şekillenmektedir. Tümellerin tikelerden bağımsız bir biçimde var olduğu şeklindeki görüşü aşkın realizm ya da Platoncu realizmdir. Tümellerin tikellerin içinde olduğu ve onlardan bağımsız olarak var olamayacağı görüşü ise içkin realizmdir. İçkin realizm, aralarında belirgin farklılıklar olmalarına rağmen Aristoteles ve Armstrong tarafından savunulmuştur. Realizm için bir diğer sınıflama, nesne ile özellikler arasındaki ilişkiye bağlı olarak oluşmuştur. Demet kuramına (Russell) göre tikeller özelliklerin bir bileşimidir. Töz-ilinek kuramına (Platon, Aristoteles, Armstrong) göre ise tikellerin özellikleri bulunur. Demet kuramında özelliklerin dışında bir nesne söz konusu değildir, töz-ilinek kuramında ise özelliklere ek olarak özelliklerin taşıyıcısı olan bir dayanak bulunmaktadır. a F’dir ifadesi, demet kuramında F tümelinin diğer tümellerle birlikte bir demet oluşturmasıyla açıklanırken, töz-ilinek kuramında a’nın F tümel özelliğine sahip olması ile açıklanır. 2.1.1. Platoncu İçkin Realizm Tümeller problemi, kimi erken dönem filozoflarında çeşitli göstergeleri olmasına rağmen felsefi bir sorgulama alanı olarak Platon’un çalışmalarıyla ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte Platon “tümel” kavramını kullanmamakta, kendisinin tümeller problemine dair düşünceleri idealar kuramında içerilmektedir. Platon’un tümeller tartışmasının kökeninde çokluktaki teklik anlayışı yatmaktadır. Buna göre farklı şeylerde ortak, özdeş, benzer olan özellikler ya da ilişkiler bulunur. Bu özellik ya da ilişkilerin kaynağı olan şeyler tümellerdir. Tikellerden mantıksal ve zamansal olarak önce gelen tümeller daha gerçektirler. Tikel olan belirsiz, yanıltıcı olabilmesine rağmen tümel olan mutlak anlamda 11 gerçektir Dolayısıyla Platon’un felsefesinde asıl önemli olan tümellerin (idealar) anlaşılmasıdır. Platon, ideaların varlığını kabul etmesiyle tümeller tartışmasındaki realist geleneğin ilk temsilcisi olmuştur. Platon’un realizmi tümellerin tikellerden bağımsız olarak var olduğunu ileri sürmesi nedeniyle aşkın bir yapıdadır. Platon, Latincesi universalia ante res olan “şeylerden ayrı tümeller “görüşündedir. Platon, nesneler ile idealar bütün çalışmalarında görülebilecek olan ontolojik bir ayrım yapmıştır. Platon’un bu ayrıma gitmesinin nedenleri, tek bir yüklemin farklı nesnelere uygulanabilmesinden ötürü nesnelerden ayrı bir idealar dünyasının olması gerektiği ve nesneler dünyasındaki olağan şeylerin mükemmellikten uzak, eksik olmalarıdır. Platon’un ontolojik ayrımı aynı zamanda epistemolojik bir ayrımdır. Çünkü Platon’un felsefesinde ontolojik-epistemolojik bir süreklilik bulunur, epistemoloji ontolojiye bağlıdır. Buna göre varlığın özü (bilginin nesnesi) ile varlığın görüntüsü (sanının nesnesi) birbirinden farklıdır (Devlet, 477a-478e). Platon’un gerçeklik ile görünüş arasındaki ilişkiyi merkeze alan idealar kuramına göre görülebilir ve bilinebilir olmak üzere iki ayrı dünya bulunur. Şeylerin ilk örneklerini oluşturan idealar bilinebilir, nesneler ise ideaların imgeleri olarak görülebilir dünyada yer alırlar (Devlet, 509d-510a). Platon’un anlayışına göre doğrudan deneyime konu olan varlıkların dışında onlardan daha değerli ve gerçek varlıklar bulunmaktadır. Örneğin, çok sayıdaki tek tek güzel şey dışında kendinde güzel ve hiç değişmeyen güzel ideası bulunmaktadır (Devlet, 479a-e). Güzellik konusunda benzer olan şeylerdeki benzerliğin kaynağı olan mutlak bir güzel ya da “kendinde güzel” bulunur. Kendisinde olan özsel bir güzellik vardır ve diğer güzellikler ona eklenirler (Şölen, 210b-211b). Güzelin kendisi dışında bir güzellik varsa, bu ancak mutlak güzellikten pay alma ile olur (Phaidon, 100c). Benzer şekilde farklı erdem türlerinin erdem olmalarını sağlayan genel bir öz vardır (Menon, 72a). Platon’a göre her aşkın ideanın bir başka deyişle her kendinde şeyin yalnızca tek bir örneği vardır. Çünkü birden fazla örnek olması durumunda onları birleştiren başka bir şeye ihtiyaç duyulacaktır (Devlet, 597c). Platon, aşkın bir yapıda olan ideaları nesnelerin yer aldığı dünyadan farklı bir dünyada konumlandırdığı için örneklenmemiş tümellerin varlığını kabul etmiştir. Buna göre bir tümelin var olabilmesi için tikeller tarafından 12 örneklenmesine gerek yoktur. Örneğin F tümelinin varlığı için F tümeline sahip olan nesnelerin varlığı gerekli değildir. Platon’un idealar kuramı birtakım zorluklar içermektedir. Bu zorlukların birçoğu Platon’un kendisi tarafından da fark edilmiş ve Parmenides diyaloğunda dile getirilmiştir. Bu diyalog bir filozofun kendisine eleştiri yöneltmesi bakımından ilginçtir. Diyalogda Sokrates tarafından anlatılan idealar kuramına yöneltilen ilk eleştiri, bütün nesnelerin ideasının bulunup bulunmadığıyla ilgilidir. Soktarates, güzellik, adalet, iyilik gibi ideaların varlığını kabul ederken insan, ateş ve su gibi şeylerin ideasının var olup olmadığı konusunda belirsizlik içerisindedir. Ayrıca çamur, kıl gibi nesnelerin idealarının olmadığını düşünmektedir. İdealar kuramını anlatmayı sürdüren Soktrates, benzer şeylerin benzerlikten, adil nesnelerin adaletten, büyük nesnelerin büyüklükten pay aldıklarını ifade etmekte ve idealar ile diğer nesneler arasındaki pay alma ilişkisini genelleştirmektedir. Parmenides bu bağlamda Sokrates’e şu eleştirileri yöneltir: 1) Nesne, ideanın tümünü mü yoksa bir kısmını mı paylaşır? Her iki görüşe de itiraz edilebilir. Nesne ideanın tümünü paylaşıyor ise bir nesne aynı anda iki değişik yerdedir. Bir kısmını paylaşıyor ise idea bölünebilir demektir. Örneğin küçüklüğün bir parçasına sahip olan nesne küçüklüğün kendisinden daha küçük olacak ve dolayısıyla mantıksız bir durum ortaya çıkacaktır. 2) Bir nesne bir ideayı paylaştığına göre idea ile nesne arasında benzerlik vardır. Bu durumda tikellerle köken ideayı kapsayan bir başka idea gerekecek ve bu durum sonsuza kadar gidecektir. Böylece tek bir idea değil, sonsuz sayıda idea olacaktır (Bu, Aristoteles’in üçüncü kişi kanıtıyla aynıdır). 3) Bir önceki eleştiride ileri sürülen nedenlerden ötürü idealar kendilerini paylaşan tikellere benzemezler.4) İdealar var olsa dahi insan bilgisi mutlak olmayacağından bilinemeyecektir. 5) Tikel tümeli paylaşamayacağı için ideaların yaratıcısı olan Tanrı insanları bilemeyecek ve dolayısıyla yönetemeyecektir (Parmenides, 130c-135a). Platon’un aşkın realizmi Orta Çağ felsefesinde Saint Augustinus ve Aziz Anselmus tarafından sürdürülmüştür. Katı bir realist olan Augustinus’a göre insan zihninden bağımsız olarak var olan tümeller, duyusal varlıklardan mantıksal ve zamansal olarak önce gelirler (Cevizci, 2015, s. 197-198). Tümellerle duyusal varlıklar arasında Platon’un öğretisinde olduğu gibi gerçek-yansıma ilişkisi bulunur. Benzer bir biçimde nominalist 13 öğretiyi şiddetle eleştiren ve tümellere mutlak realist bir perspektiften yaklaşan Aziz Anselmus’a göre tümeller zihinden bağımsız ve gerçektirler (Cevizci, 2015, s. 322). Platoncu aşkın realizm için iki önemli eleştiri, örneklenmeyen tümellerin varlığının kabul edilmesi ve ilişki gerilemesidir. Örneklenmeyen tümellerin var olduğunu reddetmek için temel neden, uzam-zaman dünyasının varlığının verili olmasına rağmen ayrı bir tümeller alanının yalnızca bir hipotez olmasıdır (Armstrong, 2017, s. 120). Buna ek olarak tümellerin varlığının belirlenebilmesi için tümellerin uzam-zaman içerisinde olması gerekmektedir. Platon’un realizmde nesne kısır döngüsü görülmemesine rağmen ilişki kısır döngüsü görülmektedir. Nesne kısır döngüsünün görülmemesinin nedeni, her bir ideanın (tümelin) tek bir örneğinin olmasıdır. Dolayısıyla nesne ile ideayı birleştiren başka bir nesnenin varlığına ihtiyaç yoktur. İlişki gerilemesi tikellerin idealarla olan ilişkisinden kaynaklanmaktadır. Platon’un aşkın realizminde a, ancak ve ancak aşkın tümel veya F ideası ile uygun bir ilişkiye sahipse F özelliğine sahiptir (Armstrong, 1978a, s. 64). Tikeller idealardan pay alırlar ve bu pay alma ilişkisi sonsuz sayıda örneği olan bir türdür (Armstrong, 1978a, s. 70.) Örneğin iki farklı tümel, iki farklı tikel ve her bir tikelin bu iki farklı tümelin birinden pay aldığı varsayıldığında, pay alma ilişkisinin (tümelinin) iki ayrı örneği oluşmaktadır. Bu iki örnek ile pay alma ilişkisi arasında yeni bir ilişki oluşmaktadır. İki örnekte de pay alma ilişkisinden pay alınmaktadır. Bu nedenle yeni bir pay alma ilişkisi oluşmakta ve bu durum sonsuza kadar gitmektedir. 2.1.2. Aristotelesçi İçkin Realizm Antik dönemde tümeller tartışmasındaki realist geleneğin bir başka temsilcisi Aristoteles’tir. Ancak Aristoteles’in realizmi Platon’unkinden farklıdır. Farklılığı yaratan unsur, Aristoteles’in tümellerin tikellerden bağımsız olmadığını ileri sürmesidir. Aristoteles’in ılımlı realizminde tümeller tikellere içkindir. Aristoteles, tümelleri tikellerde içerilen şeyler olarak görmesi nedeniyle “universalia in rebus” (şeylerdeki tümeller) görüşündedir. Aristoteles türleri, özellikleri ve ilişkileri tümel var olanlar olarak 14 görmüştür. Aristoteles, tümeller konusunda realist olmasına rağmen kategoriler öğretisinin dilsel içerimleri nedeniyle nominalizmle de ilişkilendirilmiştir. Aristoteles tümeller tartışmasını doğrudan ele almamasına rağmen ilgili tartışmaya içkin soru(n)lara çözümler sunmuştur. Aristoteles’in (Kategoriler, 1b) tümeller tartışmasına ilişkin görüşleri yaptığı şu sınıflamada temellenmektedir: Kimi şeyler bir taşıyıcı için söylenmesine rağmen hiçbir taşıyıcıda bulunmaz. Bu tür şeyler, örneğin insan, tümel olan ikincil tözlerdir. Kimi şeyler bir taşıyıcı içinde (içinde bulunduğu nesneden ayrı olarak var olamayan) bulunur ama hiçbir taşıyıcı için söylenmez. Bu tür şeyler, örneğin belirli bir grammer bilgisi, töz olmayan tikellerdir. Kimi şeyler hem bir taşıyıcı içinde bulunur hem de bir taşıyıcı için söylenir. Bu tür şeyler, örneğin beyaz, töz olmayan tümellerdir. Kimi şeyler ise ne bir taşıyıcı içindedir ne de bir taşıyıcı için söylenir: Bu tür şeyler, örneğin belirli bir insan ya da at, birincil töz olan tikellerdir. Aristoteles’in kategori öğretisine göre yalnızca (birincil) “töz” gerçek anlamıyla varlıktır. İlk olarak ve asıl anlamıyla varlık, ne bir taşıyıcı için söylenen ne de bir taşıyıcı içinde olandır. Belirli, tikel var olanlar birincil varlıklardır. Türler ve cinsler ise ikincil varlıklardır. İlk varlıklar, bütün diğer nesneler için taşıyıcı olmaları, diğer nesnelerin onlara yüklenmeleri ya da onların içinde olmaları nedeniyle asıl varlık adını alırlar. İlk varlıkların öteki nesnelerle ilişkisi türün cinsle olan ilişkisi gibidir (Kategoriler, 2b/48). Aristoteles’in birincil varlık ya da töz olarak adlandırdığı şeyler diğer şeylere yüklenemeyen (ilineksel olarak yüklenmenin dışında) duyulur nesnelerdir (Birincil Çözümlemeler, 43a-66b). Varlığın çeşitli anlamlara geldiğine ifade eden Aristoteles’e göre asıl olarak var olan bir şeyin tözünü (bir şeyi o şey yapan şey) ifade eden şeydir. Diğer kategoriler herhangi bir var olana yüklendiklerinden ötürü bağımsız olarak var olamamasına rağmen töz kategorisi bağımsız olarak var olur (Metafizik, 1028a). Töz, bir öznenin yüklemi olmayan diğer şeylerin kendisinin yüklemi olduğu şeydir (Metafizik, 1029a). Aristoteles’ göre bir nesne çoğulluğa yüklenip yüklenememesine göre tümel ya da tikel olur. Çoğulluğa yüklenebilen nesne tümel, çoğulluğa yüklenemeyen nesne ise tikeldir. 15 Aristoteles’in örneğiyle “insan tümellerden, Kallias tikellerdendir” (Yorum Üzerine, 18a). Tümel bir öğe töz olamaz. Çünkü töz bireysel olana aittir ama tümel çok sayıda şeye aittir. Birden fazla varlığa ait olan şeye tümel denir (Metafizik, 1038b) Ortak yüklemlerden hiçbiri bireysel varlık (töz) anlamına gelmez, sadece şeylerin niteliği olurlar. Aristoteles’ e göre ortak yüklemlerin töz olması durumunda üçüncü kişi sorunu ortaya çıkar (Metafizik, 1039a). Aristoteles, Platondan farklı olarak tikellere içkin olduklarını düşündüğü için tümellerin örneklenmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Buna göre a F’dir ifadesinin doğru olabilmesi için F tümelinin var olması gerekmektedir. Aristoteles, Platon’un gerçek varlık olarak gördüğü ideanın nesneden bağımsız olduğu ve nesnenin ideadan pay aldığı şeklindeki görüşünü eleştirmiştir. Aristoteles’in idealar kuramına yönelttiği eleştirilerden birçoğu Platon’un Parmenides’inde dile getirilmiştir ve en önemlisi üçüncü kişi kanıtıdır. Buna göre örneğin eğer kişi düşünsel kişiye benzediği için kişiyse düşünsel kişi ile tikel kişiyi kapsayacak daha düşünsel bir kişi olmalıdır. Aristoteles’in anlayışına göre ideaları savunanlar, bireysel ve duyusal tözlerden ayrı olan tözlerin doğalarını açıklayamamaktadırlar. “Kendinde şey”, “duyusal şey” ile aynıdır. Farklılık, sadece fazladan “kendinde” kelimesinin eklenmesidir (Metafizik, 1041a). Aristoteles’in içkin realizminin Orta Çağ felsefesindeki en önemli temsilcileri Petrus Abelardus ve Thomas Aquininas’tır. Abelardus’u kategorik olarak ılımlı realist yaklaşım içerisinde konumlandırmak uygun olmasına rağmen öğretisi nominalizmle ilişkili fikirler de içermektedir. Petrus Abelardus tümeller problemini ontolojik düzlemden mantıksal- epistemolojik bir düzleme taşımıştır. Abelardus tartışmasının merkezine gerçeklik ile görünüş arasındaki ilişkiyi koymuştur. Abelardus’a göre genel kavramlara karşılık gelen tümeller gerçek olmamasına rağmen genel kavramların var olduğu açıktır. İnsan gibi bir sözcük genel iken belirli bir insanı işaret eden bir sözcük ise özeldir. Genel sözcük ya da kavramların gösterdiği somut, ayrı bir gerçekliğin olmaması Abelardus’a göre nominalizmin ortaya çıkışının gerekçesidir. Tümeller olarak genel sözcüklerin bir gerçekliğinin olmaması onların anlamsız olduğu anlamına gelmez. Abelardus tümeller probleminin insanın soyutlama yapabilme yetisi temelinde çözmeye çalışmıştır. Buna göre benzer yapıda olan çeşitli varlıkları varlığı insanın soyutlama yaparak anlamlı genel 16 kavramlara ulaşmasını sağlar. İnsan tikeller arasında benzerlik ilişkisi kurarak tümel kavramlara ulaşır. Abelardus’a göre tümeller ne realistlerin savunduğu gibi zihinden bağımsızdırlar ne de nominalistlerin savunduğu gibi anlam içermeyen adlandırmalardır. Tümeller kendileri gerçek olmamalarına rağmen gerçeklikten temellenen nesnel, anlamlı ve genel kavramlardır (Cevizci, 2015, s. 325-326). Aquinas Thomas daha önce Aristoteles tarafından yapılmış olan etkin akıl-edilgen akıl 2 ayrımıyla tümeller problemini ele almıştır. Bu ayrımı duyusal bilgiden akılsal bilgiye geçişi açıklamak için kullanmıştır. Aquinas Thomas, ılımlı bir realist olarak tümellerin duyusal nesnelerden ayrı bağımsız bir varlığa sahip olmadığını tikellerde içerildiğini düşünmüştür. Buna göre tek tek nesnelerin dışında tümel formlar bulunmamaktadır. Aquinas Thomas’a göre bireysel var olanlar arasındaki benzerlikler tümellerin nesnel temelini oluşturmakta ve tümellerin bireysel var olanlara yüklenebilmesine olanak sağlamaktadır. Thomas zihindeki tümel kavramların oluşumunun edilgen akıl ile gerçekleştirilemeyeceğini düşünmektedir. Etken akıl duyusal olarak algılanan nesnelerdeki imge ya da sureti aydınlatarak örtük bir şekilde bulunan formu/tümeli açığa çıkartır. Etken akıl imgedeki bireysel unsurları bir tarafa koyarak ondan genel özü soyutlar ve edilgen akla aktarır (Cevizci, 2015, s. 349-350). Aristotelesçi içkin realizm, tümelleri tikellerden ayrı olarak konumlandırmadığı için aşkın realizmden daha kullanışlı bir yaklaşımdır. Bununla birlikte içkin realizmde de aşkın realizmde olduğu gibi ilişki gerilemesi görülür. Loux’a göre (2006, s. 34) içkin realizmde a tikeli ile F tümeli arasında bir örnekleme ilişkisi bulunmaktadır. Bir tikel ile tümel arasındaki örneklenme ilişkisinin (örneklenme 1) kendisi örneklenme ilişkisini (örneklenme 2) örneklendirmektedir ve bu örneklenme ilişkileri daha yüksek dereceli bir örneklenme ilişkisini (örneklenme 3) örneklendirmektedir. Örneklenme ilişkileri böylece sürekli daha yüksek dereceli ilişkilerin ortaya çıkmasına neden olmakta ve bu durum 2 Etken akıl edilgen akıl üzerinde etkide bulunur. Edilgen akıl bir şeyse etken akıl o şeyi meydana getiren şey gibidir. Tıpkı ışığın bir anlamda potansiyel olan rengi yetkinliğe geçirmesi gibi etken akıl da bilgi konusunda potansiyel olandan yetkin olana geçişi sağlar. Etken akıl edilgen aklın potansiyelden yetkinliğe geçişini sağlar. (Aristoteles, Ruh Üzerine, 430a10). 17 sonsuza giden kısır bir döngü yapmaktadır. Gerilemelerden kaçınmak için ilişkisel olmayan bir içkin realizme ihtiyaç duyulmaktadır (Armstrong, 1978a, s. 107). 2.1.3. Armstrong’un Durumlar Teorisi Armstrong’un durumlar (state of affairs) teorisi kökensel olarak Aristotelesçi içkin realizme bağlıdır. Armstrong’a göre tümeller olarak görülmesi gereken özellikler ve ilişkiler, nesnelerden ayrı bir dünyada konumlanmazlar. Tümel bir özellik bir tikelde olmak zorundadır. Aynı şekilde tümel bir ilişkinin tikeller arasında görülen bir ilişki olması zorunludur. Dolayısıyla tümellerin tikellerde örneklenmeleri gerekir. Armstrong’un içkin realizminde göre a F’dir ifadesi ancak ve ancak F tümeli varsa doğrudur. Realist geleneksel düşünceye karşıt olarak Armstrong, yüklemler ile tümeller arasında zorunlu bir bağ olmadığı düşüncesindedir. Özellik ve ilişkilerin herhangi bir tümeli göstermemesi olanaklıdır (Armstrong, 1978b s. 7). Herhangi bir yüklem anlamlı olabilmesine ve farklı nesnelere uygulanabilmesine rağmen ilgili yükleme karşılık gelen bir tümel var olmayabilir. Dolayısıyla semantik inceleme tümellerin varlığının gösterilmesi için yeterli değildir. Armstrong bir tümelin varlığının a priori olarak bilinemeyeceğini düşünmekte ve kendi pozisyonunu a posteriori gerçekçilik olarak ifade etmektedir. Buna göre tümeller en iyi biçimde bilimsel etkinlik (temelde fizik) yoluyla belirlenebilir (Armstrong, 2017, s. 128-131). Armstrong’a göre nesnelerin nedensel bir etkide bulunmaların nedeni, tümel olan özelliklere sahip olmalarıdır. Nedensel bir gücün varlığı için bir şeyin özelliği olmak gerekmektedir (Armstrong, 1978b, s. 11). Armstrong tümeller ile nedensellik arasında kurduğu ilişkiden ötürü ayrık ve negatif tümelleri reddetmiştir. Ayrık özellik tümeller arasındaki ayrımı ifade etmektedir. Bir nesnede olup bir başkada nesnede olmama anlamındaki ayrık özellik, gerçek bir özelliğin farklı tikellerde örneklenmesi gerektiği için tümel değildir. Nedensel etki yaratan şey tümel özellik olduğu için ayrık bir özellik nedensel etkide bulunamaz. Benzer bir durum negatif tümeller için de geçerlidir. Armstrong bir özelliğe sahip olmamanın kendisinin bir özellik olmadığını düşünmektedir. 18 Bir özelliğe sahip olmama durumunda herhangi bir tümel örneklenemez ve bir özellikten yoksun olma nedensel bir etki üretemez. (Armstrong, 2017, s. 125-127). Armstrong tümeller probleminin çözümü için durumlar ontolojisini öne sürmüştür. Armstrong (1978a, s. 80) durumu bir “tikelin belirli bir özelliğe sahip olması” veya “iki ve daha fazla tikelin belirli bir ilişki içinde olması” şeklinde tanımlamıştır. Armstrong’un kuramında tikeller özellikleri, tikeller arası ilişkiler ise n’li ilişkileri örneklerler. Bu durumda bir durumun tikel, tümel ve örnekleme olmak üzere üç oluşturucusu bulunmaktadır. Armstrong’a göre durumların varlığının varsayılması zorunludur. Örneğin, a’nın F olması gibi bir durum, a tikelinin ve F tümelinin varlığını gerektirir. Ancak a ve F ayrı ayrı var olabilir ve a’nın F olması durumu gerçekleşmeyebilir. F tümeli a nesnesinde değil de başka bir nesnede örneklenmiş olabilir. Dolayısıyla a’nın, örneklenmenin ve F’nin varlığı a’nın F olması için yeterli değildir. Bunlara ek olarak bir durum var olmalıdır (Armstrong, 2017, s. 132). Armstrong’ a göre (1978a s. 113) “Tümeller tikeller olmadan hiçbir şeydir” ve “Tikeller tümeller olmadan hiçbir şeydir.” Tikeller ve tümeller yalnızca durumlar içerisinde var olabilirler. Tümeller için örneklenme ilkesinin kabul edilmesi gibi tikeller için de bir tikelin bir durum dışında bir özellik ya da ilişki ile örtülü olmasının olanaksızlığını ifade eden çıplak tikellerin reddi ilkesi kabul edilmelidir. Çıplak tikellerin reddedilmesi ilkesi, bir nesnenin bir özelliğe sahip olmasının o özellikle özdeş olduğu anlamına gelmediği için nesnenin özelliklerden yoksun çıplak bir tikel gibi göründüğü (özellik Platon’un idealarında olduğu gibi nesnenin dışında kalmaktadır) eleştirisiyle karşılaşmaktadır. Armstrong bu eleştiriye ince tikel ile kalın tikel arasındaki ayrımla karşılık vermektedir. Özelliklerden arınmış olan ince tikel, özelliklerle özdeş olmamasına rağmen onları örneklemektedir. Bu nedenle çıplak değildir. Kalın tikel ise örneklenmeye ek olarak özellikleri de içerdiği için ince tikeli kapsar ve bir durum oluşturur. Tikel bir yönüyle özelliksizdir ancak örneklenme yoluyla özelliklere sahip olduğu için çıplak olmaktan kurtulmaktadır (Armstrong, 2017, s. 139-140). Görüldüğü üzere Armstrong, tikeller ile tümellerin birbirlerine indirgenemeyeceği, tikelin zorunlu olarak tümel özelliklere sahip olduğu ve aynı şekilde tümel bir özelliğin zorunlu olarak tikel bir nesnede yer almasının gerektiği şeklinde ontolojik bir anlayış sunmuştur. Armstrong’un tikel olan ile tümel olanın birlikteliği düşüncesi Aristoteles’in içkin realizmi ile aynı doğrultudadır. Örneklenmeyen herhangi 19 bir tümel varlık yoktur, bir tümelin en azından bir tikel tarafından örneklenmesi gerekmektedir. Armstrong tümelleri “şeylerin tarzları” ve şeylerin birbirlerine” duruş tarzları olarak düşünmüştür. “Özellikler şeylerin oldukları tarzdır. Bir elektronun kütle ya da yükü elektronun olduğu bir tarzıdır…İlişkiler şeylerin birbirlerine olan duruş tarzlarıdır “(2017, s. 142). Armstrong’un tümelleri tarzlar olarak ele alması, örneklenmeyen tümellerin varlığını reddetmesiyle bağlantılıdır. Çünkü şeylerin olma tarzlarının şeylerden bağımsız olarak var olması ve şeylerin birbirlerine göre duruş tarzları olarak ilişkilerin ilişki içindeki şeylerden bağımsız olarak var olması akla yatkın değildir. Dolayısıyla tümellerin örneklenmeleri gerekir. Özellik ve ilişkilerin örneklenmeyebileceği düşüncesi, onların tarzlar değil de şeyler olarak görülmesinden kaynaklanmaktadır (Armstrong, 2017, s. 142) İlişki gerilemesi, tümeller problemini çözme girişimlerinin pek çok biçimi için olduğu gibi realizm içinde oldukça önemli bir zorluktur. Hem Platoncu aşkın realizmde hem de Aristotelesçi içkin realizmde örneklenme kaynaklı ilişki gerilemesi görülmektedir. Armstrong’un durumlar kuramında bir nesnenin bir tümeli örneklemesi, örnekleme tipinin bir örneğidir. Durumlar örneklenme tipini örnekler ve her seferinde yeni bir örneklenmenin örneklenmesi ortaya çıkar. Bu durumda sonsuza giden bir kısır döngü oluşur. Armstrong gerilemeyi durdurmak için örneklenmenin dışsal bir bağ olmadığı, durumlara içkin olduğu şeklinde bir anlayış geliştirmiştir. Tikel, tümel, örnekleme ve örneklemenin örneklenmesi dünya için fazladan bir durum değildir. Örnekleme bağı tikellerle tümelleri bir araya getirmekten fazlasını içermez (Armstrong, 2017, s. 154-155). Armstrong’a göre bir durum ile onun bileşenleri arasında parça-bütün ilişkisel olmayan bir bağıntı bulunmaktadır. Durumlar, bir aradalığın parça-bütün ilişkisel olmayan bir formudur. Durumlar, tamamen aynı bileşenlerle farklı durumların oluşmasına olanak tanımaktadır (Armstrong, 1997, s. 118). Armstrong’a göre aynı bileşenlerin farklı durumlar oluşturabilme olasılığı ve bileşenlerin varlığının zorunlu olarak durumların varlığına yol açmaması, durumların parça-bütün ilişkisel olmadığını göstermektedir. 20 Armstrong’a göre durumların tipleri olarak tümeller, tikeller gibi soyutlama yoluyla elde edilirler. “Tümel, içi boşaltılmış bir durumdur; o, durumların içerdiği belirli tikeller düşüncede soyutlandıktan sonra, durumda kalan her şeydir. Dolayısıyla bir durum tipidir, bu tümeli içeren tüm durumların ortak bileşenidir” (1997, s. 28-29). Bir tümel, bir durumun bir tipi olmasına rağmen kendisi bir durum değildir. Çünkü bir tümel bir durumun yalnızca bileşenidir (1997, s. 28). Armstrong, durumların türleri ve bileşenleri olan tümellerin temel varlıklar (tözler) olmadığını düşünmektedir. Temel varlıklar olarak tikelleri görmektedir. Bunun nedeni tikellerin ve tümellerin belirli bir birliğinin tümel değil, tikel bir sonuç vermesidir (1978a, s. 140). Armstrong’a göre (2017, s. 47) birinci basamak özellikler ve ilişkilerin yanı sıra daha yüksek basamaklı özellikler ve ilişkilerin olması gereklidir. Daha yüksek basamaklı özellik, özelliğin özelliği anlamına gelmektedir. Daha yüksek basamaklı ilişki ise bir ilişkinin daha genel bir ilişkinin alt kümesi olarak ifade edilebildiği durumda ortaya çıkar. Armstrong, aynı zamanda daha düşük basamaklı durumlardan oluşan daha yüksek basamaklı durumların olabileceğini kabul etmektedir (1997a, s. 196). Armstrong, daha yüksek basamaklı ilişkiler olarak tümeller arasındaki ilişkilere doğa yasalarının açıklanması için ihtiyaç duyulduğu görüşündedir. Benzer şekilde daha yüksek basamaklı özellikler, doğa yasalarının çözümlenebilmesi için kullanılabilir (2017, s. 47). Armstrong doğa yasalarını durumlar arasındaki nedensel ilişkiler olarak görmüştür. (1997, s. 228.) Görüldüğü üzere Armstrong için dünya tikeller, özellikler ve ilişkileri içeren bir durumlar dünyasından daha fazlası değildir (1997, s. 43). 2.1.4. Russell’ın Demet Teorisi Russell, tümellerin insan zihninden bağımsız olarak var olduğunu düşünmektedir. Russell, bu düşünceyi şu şekilde örneklendirmiştir: Edinburg Londra’nın kuzeyindedir gibi bir önermeyi ele alalım. Burada iki yer arasında bir bağıntı var ve bu bağıntının, bizim onu bilmemizden bağımsız olarak var olduğu görülüyor… Hiçbir insansal varlık kuzey ya da güney diye bir şey bilmese, giderek evrende hiçbir zihin olmasa da Edinburg’un bulunduğu yeryüzü bölümü Londra’nın bulunduğu bölümün kuzeyinde bulunurdu (1994, s. 80-81). 21 Russell’a göre bir özellik aynı anda farklı nesneler tarafından ortak olarak taşınabilir. Nesneler tümel özelliklere sahip tikellerdirler. Russell, bir nesne ile özellikleri arasındaki ilişkilerin açıklanmasında kariyerinin erken dönemlerinde töz-ilinek görüşünü savunmasına rağmen sonrasında demetlenme görüşünü savunmuştur. Bir realist olarak tikellerin tümellerin demeti olduğunu ileri sürmüştür. Buna göre belirli bir tikel bir dizi tümelin bileşiminden oluşur. Tikellerin tümeller demeti kuramında tikelleri farklılaştıran şey, en azından bir tane farklı tümelin içerilmesidir. Dolayısıyla iki nesne tamamen aynı özelliklere sahip olamaz. Çünkü bu durumda tikeller arasında herhangi bir farklılık görülmez. Russell’ın kuramında özelliklerin tümel olması gibi ilişkiler de tümel olarak görülür. Örneğin önceleme ilişkisi, bu ilişkiye sahip tikel çitlerinin tümü için aynı biçimde geçerlidir. Ortak bir ilişki tümeli, eş zamanlı olarak farklı tikelleri ilişkilendirir. Russell tikelleri oluşturan tümeller demetinin yapılandırılmasını, çözümlenebilir olmayan ve kökensel olan birliktelik (compresence) ilişkisi üzerinden açıklamıştır. İki şey eş zamanlı olarak var oluyorsa bu iki şey birliktedir. (Russell, 2009, s. 312). Birliktelik ilişkisi, aynı nesneye ait farklı özellikler arasındaki ilişkidir. Farklı özelliklerin tek bir nesnede birlikte olması, birliktelik ilişkisi yoluyla mümkün hale gelmektedir. Russell birliktelik ilişkisine ek olarak birliktelik bileşiği ve tam birliktelik bileşiği3 kavramlarını tanımlamıştır. Birliktelik bileşiği, farklı tümel özelliklerinin her birinin bir diğerine birliktelik ilişkisi ile bağlandığı bir bileşiktir. Tam birliktelik bileşiği ise başka herhangi bir tümelin eklenemediği bileşiktir (Russell, 1948, s. 313). Russell’a göre bir tikel, bir tam birliktelik bileşiğidir. Russell’ın tümel demetlerinin yapılandırılmasına konusunda geliştirdiği birliktelik ilişkisi kavramı, tikeller olmayan TBB’lerin ve TBB olmayan tikellerin varlığının olası olması nedeniyle yetersizdir. Örneğin üç farklı nesnenin, (a, b), (b, c) ve (a, c) şeklindeki üç birliktelik ilişkisinden yalnızca birine sahip olduğu varsayımına ek olarak hiçbir nesnenin a, b ve c olmadığı varsayıldığında, (a, b, c) tam bir birliktelik bileşiği oluşturduğu için bir tikel oluşturmayan TBB oluşturmaktadır. Buna (a, b, c)’ nin bir TBB olmadığı şeklinde itiraz edilebilir. Ancak TBB oluşturmak için yeni tümel özelliklerin eklendiği durumda 3 “Tam birliktelik bileşiği” yerine “TBB” kısaltması kullanılacaktır. 22 da a, b, c yalnızca tek bir tikele ait olamadıkları için bir tikel olmayan TBB’ler tanımsal olarak olasıdır. Benzer şekilde birbirine çok yakından benzeyen iki ayrı tikelden birinin diğerinin sahip olduğu bir ya da daha fazla özellikten yoksun olması durumunda, bir başka deyişle biri diğerinin bir parçası gibi olduğunda TBB olmayan bir tikel oluşmaktadır. Dolayısıyla tikel olmak ile TBB olmak arasındaki ilişki olumsaldır (Armstrong, 2017, s. 111-113). Russell’ın tikelleri tümellerden yapılandırmaya girişimiyle tümelleri dünyanın tözü olarak görmektedir. Armstrong’a göre (2017, s. 113-114) tözün varoluşu için kendinden başka hiçbir şeye ihtiyaç duymayan şeklindeki geleneksel tanımı dikkate alındığında tümellerin tözler olarak değerlendirilemeyeceği görülür. Çünkü tümel bir özelliğin bir taşıyıcı içinde olmadan, kendi başına var olması kabul edilebilir değildir. Özelliklerde olduğu gibi ilişkilerde de tümeller tözler olarak değerlendirilemezler. İki şey arasındaki tümel bir ilişki, ilişkinin geçerli olduğu tikeller olmadan var olmaz. Özellikler ve ilişkiler tikelleri gerektirdikleri için bağımsız bir biçimde var olamazlar. 2.2. NOMİNALİZM Nominalizmin en temel argümanı, yalnızca somut tikellerin var olduğudur. Bu anlayışa göre bir şeyin aynı anda farklı zaman ve mekânda olması olanaksızdır. Yalnızca tikellerin varlığını kabul eden tek kategorili bir ontolojik yaklaşımda olan nominalizm; tikel, duyusal şeyler arasında özdeş ya da ortak olan ilişki ya da özelliklerin varlığını, başka bir deyişle tümelleri reddetmektedir. Örneğin “beyazlık” özelliğinin kendisi beyaz olan tikel şeylerin üstünde ve onlardan bağımsız değildir. Nominalist öğretide tümeller bağımsız gerçekliğe sahip olmayan zihinsel yaratımlar olarak değerlendirilir. …. genel ve tümel, şeylerin gerçek varoluşunda bulunmaz, bunlar anlığın kendi gereksinimleri için yaptığı buluşlar ve ürettiği şeylerdir ve sözcük de ide de olsalar yalnızca imlerle ilgilidirler. Yine söylendiği gibi, sözcükler, genel idelerin imleri olarak kullanıldıkları ve böylece birçok tikel şeylere eşit olarak uygulanabildikleri zaman genel olurlar; fakat tümellik, her biri kendi varoluşunda tikel olan nesnelerin kendilerinde, hatta imlemlerinde genel olan sözcükler ve idelerde bulunmaz. Bunların imlemi insan zihninin onlara eklediği bir bağıntıdan başka bir şey değildir (Locke, 1992, s. 270). 23 Tümeller konusundaki nominalist anlayışın kökenleri Orta Çağ felsefesindedir. Orta Çağ felsefesinin tümelleri realist bir biçimde ele alan yaklaşımlarının bir eleştirisi biçiminde ve Platon ile Aristoteles kökenli felsefi anlayışlarının reddedilmesi olarak ortaya çıkan nominalizmin en önemli temsilcileri Roscelinus ve Ockhamlı William’dır. Roscelinus, Orta Çağ felsefesinde nominalizmin kurucusu olarak tümelleri bağımsız nesnelerin ortak yönlerinin adlandırılması olarak görmüştür. Roscelinus’un başlatıcısı olduğu nominalist anlayış, Skolastik felsefede yoğun tartışmaları beraberinde getirmiş ve Skolastiğin çözülüşünün ana nedeni olmuştur (Gökberk, 1993, s. 162-163). Ockhamlı William’ın felsefesinin temel amacı Antik Yunan felsefesinden Hristiyan felsefesine geçmiş olan duyusal nesnelerin tikel, düşünce nesnelerinin ise tümel olduğu şeklindeki paradoksal tezin ortaya çıkardığı problemleri çözmektir. Ockhamlı William Orta Çağ felsefesindeki çoğunlukla Platon kökenli metafizik ve epistemolojik kabulleri reddedip felsefe ile teolojinin birbirinden ayrılması gerektiğini düşünmüştür. Ockhamlı William bilgiyi teolojik bağlarından koparıp yalnızca duyu verileri yoluyla elde edilebilen bir şey olarak ele almıştır. (Cevizci, 2015, s. 366-367). Orta Çağ felsefesinde nominalizmin en etkin temsilcisi olan Ockhamlı William’ a göre tümel kavramlar yalnızca -uzlaşı sağlayan, bilimsel akıl yürütmelerde kullanılan ve mantık alanı dışında düşünce nesnesi olmayan- adlandırmalardır. William, tümeller probleminin ortak soyut doğaların tikel olanlarda nasıl bireyselleştiğiyle ilgili metafizik bir problem olmadığını düşünmektedir. Tümeller problemi zihnin duyu verilerinden yola çıkılarak tikel olanlardaki ortak doğayı soyutlamasına ilişkin psikolojik bir problem de değildir. Çünkü bireyselleşecek ya da soyutlanacak ortak bir doğa ya da öz mevcut değildir. William’a göre tümeller problemi, önermelerde içerilen genel kavramların bireysel olanlara gönderimde bulunmak için nasıl kullanılacağı ile ilgili mantıksal ve bireysel şeylere ilişkin deneyimler yoluyla tümel kavramların ve öznenin gösterdiği nesneler için ortak olarak geçerli olan genel önermelerin nasıl oluştuğu ile ilgili epistemolojik bir problemdir. Ockhamlı William’ın yalnızca bireysel olanları gerçek kabul ederek tümelleri ayrı var olanlar olarak görmeyişi, “Ockhamlı’nın Usturası” olarak bilinen var olanların gereksizce çoğaltılmaması şeklindeki ilkenin gösterenidir (Cevizci, 2015, s. 372-373). 24 Tüm nominalistler var olan her şeyin yalnızca tikel olduğu konusunda bir uzlaşı sağlamalarına rağmen doğanın görünürdeki özdeşliği sorunun nasıl çözüleceği konusunda hiçbir şekilde aynı fikirde değildirler. Söz konusu soruna ilişkin çözümler farklı nominalist yaklaşımları doğurmuştur. Armstrong’un geliştirmiş olduğu tipolojide yüklem nominalizmi, kavram nominalizmi, küme nominalizmi, mereolojik nominalizm ve benzerlik nominalizmi bulunur (1978a, s. 12). Nominalizmin farklı çeşitlerinin bir nesnenin belirli bir özellikte olmasına dair açıklamaları şu şekildedir: Yüklem nominalizmi: a, F özelliğine ancak ve ancak a, F yükleminin altına düşüyorsa sahiptir. Kavram nominalizmi: a, F özelliğine ancak ve ancak a, F kavramının altına düşüyorsa sahiptir. Küme nominalizmi: a, F özelliğine ancak ve ancak a, F sınıfının bir üyesiyse sahiptir. Mereolojik nominalizm: a, F özelliğine ancak ve ancak a, F toplamının bir parçasıysa sahiptir. Benzerlik nominalizmi: a, F özelliğine ancak ve ancak a, F’ nin paradigma nesnesine uygun şekilde benziyorsa sahiptir (Armstrong, 1978a, s. 13-15). Nominalizmin farklı biçimlerinde ortak olan şey, aynı özelliğin farklı nesnelere uygulanmasının ya da aynı ilişkinin farklı nesnelerle ilişkisinin nasıl mümkün olduğu sorununun çözülememiş olmasıdır. Armstrong’a göre nominalizm ve aşkın realizm bu problemin ele alınmasında benzer bir yönelimdedir. Hem nominalizm hem de aşkın realizmde nesnenin sahip olduğu belirli bir özellik, nesnenin bir başka varlıkla olan bir ilişkisi biçiminde düşünülür. Bu iki yaklaşımın reddedilmesinin ana gerekçesi, sürekli daha yüksek dereceli tiplerin ortaya çıkmasına neden olan ve sonsuza giden gerilmelerdir. 2.2.1. Yüklem Nominalizmi Yüklem nominalizmine göre bir nesnenin belli bir tip ya da türün örneği olması için, söz konusu nesneye uygulanabilir olan dilsel bir var olan olarak yüklemin varlığı gereklidir (Armstrong, 2017, s 36). Dolayısıyla ortak bir niteliğe (örneğin beyaz olmak) sahip olan farklı nesneler aynı yüklem altına düştüklerinden ötürü aynı tür ya da tipin örneği olurlar. Bir nesnenin belirli bir yüklemin altına düşmesiyle bir özelliğe sahip olduğunu söylemek gerçekçi bir açıklama değildir. Armstrong’a göre özellikler tümel var olanlardır ve özelliğin varlığı dil tarafından belirlenmez. Örneğin bir yüklem olarak “beyaz”ın olmadığı varsayıldığında bile beyaz nesneler beyaz olmaya devam edecektir. Buna göre herhangi bir nesneyi beyaz kılan şey, o nesneye beyaz yükleminin uygulanmış olması 25 değildir. Bu düşüncenin mantıksal uzantısı yüklemlerin özellikleri belirleyemeyeceğidir (Armstrong, 1978a, s.17). Açıktır ki herhangi bir yüklemin uygulanmadığı -örneğin keşfedilmemiş bilimsel özellikler- belirli tipler vardır (Armstrong, 2017, s. 37). Özelliklerin sayısı potansiyel olarak sonsuzdur ama yüklemlerin sayısı çok geniş ölçekli olmasına rağmen sınırlıdır (Mumford, 2007, s. 23). Armstrong’a göre nominalizm, yüklemi içeren nesne gerilemesi ve nesne ile yüklem arasındaki ilişkiyi içeren ilişki gerilemesi olmak üzere iki sonsuz gerilemeye neden olur. Nominalizmde bir nesnenin belirli bir yüklem tipinin altına düşmesi, o nesnenin yüklem tipiyle olan özel bireysel ilişkisiyle açıklanır. Ancak yüklemin tanımının ne olduğunun belirlenmesinde güçlükle karşılaşılır. Nominalist, basitçe yüklemin o yüklem altına giren bireysel nesneler olduğunu söyleyebilir ama bu durumda bir küme nominalistine dönüşmüş olur. Eğer bir yüklem nominalisti olmayı sürdürmek istiyorsa bir tipin bütün bireysel örneklerini daha yüksek dereceli bir yüklemin altına koymak zorundadır. Fakat bu yeni yüklem de -analiz edilmemiş -bir tip olduğundan sonsuz bir gerileme yaşanır (Armstrong, 1978a, s. 20). İlişki gerilemesi nesne ile yüklem arasındaki ilişkiden kaynaklanır. Tek bir yükleme bağlanan her nesne için geçerli olan ve nesne ile ilişkiden oluşan her çift ortak bir şey içermelidir. Burada ortak olan şey altına düşme ilişkisidir. Altına düşme ilişkisi farklı çiftler arasındaki ilişkiyi birbirine bağladığı ve sürekli yeni tiplerin yaratılmasını gerektirdiği için sonsuza giden ilişki gerilemesi görülür (Armstrong, 1978a, s. 20). 2.2.2. Kavram Nominalizmi Kavram nominalizmine göre bir nesnenin bir özelliğe sahip olması için ortak bir kavramın altına düşmesi gerekmektedir. Kavram nominalizmi, yüklem nominalizmi ile oldukça benzerdir. Tümeller; yüklem nominalizminde insanların oluşturduğu kelimeler, kavram nominalizminde ise zihnin kavramları olarak ele alınır. Öznelci olan bu yaklaşımlarda yüklemler dilsel ifadeler, kavramlar ise zihinsel yaratımlar olarak görülür. (Armstrong, 1978a, s. 25). 26 Kavram nominalizminin karşılaştığı en büyük güçlüklerden biri özelliklerin doğasına ilişkindir. Bir nesnenin sahip olduğu herhangi bir özellik, insan zihnindeki kavramdan bağımsız yapıda olduğu için kavram nominalizmi ileri sürdüğünün aksine özelliğin varlığı kavramın varlığı tarafından koşullanmamıştır. Örneğin, beyazlık özelliğine sahip bir nesne, beyaz kavaramı o nesneye uygulanmasa bile beyaz olmaya devam edecektir (Armstrong, 1978a, s. 27). Kavram nominalizmi, yüklem nominalizmi gibi iki sonsuz gerileme içerir. Belirli bir özelliğe sahip olan tüm nesneler aynı kavrama bir ilişkiyle bağlanırlar: altına düşme ilişkisi. Bu durumda nesne ve kavramdan oluşan her çift başka bir tipin altına düşmek durumundadır. Altına düşme ilişkisi böylece yeniden analiz edilmesi gereken bir şey olarak sürekli ortaya çıkar (Armstrong, 1978a, s. 27). Bir kavram tipinin bireysel örnekleri olarak düşünülenlerin dışında, hiçbir rasyonel varlığın farkında olmadığı özellik ya da ilişkilerin varlığı, kavram nominalizminin tümelleri ele alma biçimindeki yetersizliklerden bir diğeridir. Son olarak, kavram nominalizmi nedensellikle ilgili bir sorunla karşı karşıyadır. Nedensellik, genel olarak insan zihninden bağımsız olarak var olmasın rağmen kavram nominalisti, şeylerin özelliklerinin insan zihninin nesnelerle olan ilişkisi tarafından belirlendiğini savunur (Armstrong, 1978a, s. 27). 2.2.3. Küme Nominalizmi Küme nominalizmi, bir şeyin belirli bir tipin örneği olmasının onun belirli bir kümenin üyesi olmaktan daha fazlası olmadığı görüşüdür (Armstrong, 2017, s. 33). Örneğin “beyaz” olmak, yalnızca beyaz şeyler sınıfının bir üyesi olmaktır. Buna göre bir özelliğe sahip olmak küme üyeliği yoluyla açıklanır ve kümeler bireysel nesnelerin özelliklerini belirlerler. Armstrong küme nominalizmini, “elektron olma özelliği” örneği üzerinden tartışmaktadır. Küme, tüm elektronların tek bir kümesi olduğu için tekrar edilebilir değildir. Küme üyeleri zamansal ve uzamsal olarak dağınık ve sonsuz sayıda olmasına 27 rağmen küme kesin olarak bir tip değil, örneklemdir. Böylece küme nominalizmi tiplere duyulan ihtiyacı ortadan kaldırmaktadır. Bununla birlikte belirli bir elektronun küme üyeliği yoluyla bir başka örneklem olan elektron kümesine bağlanmasıyla küme üyeliği ilişkisi olan yeni bir tip ortaya çıkmaktadır (Armstrong, 2017, s. 35-36). Küme nominalizmi, kümelerin varlığı insanların varlığını gerektirmediği için bir ölçüde gerçekçi bir kuramdır. Bu nedenle nominalizmin pek çok çeşidine (örneğin yüklem nominalizmi) göre daha başarılı olmasına rağmen birtakım güçlükler içermektedir. Küme nominalizminin geçerli olabilmesi için tipler ile kümeler arasında birebir bir eşleşim gereklidir. Tek bir örneği olan özel bir tip, küme kuramı birim kümeleri de içerdiği için küme nominalizmini etkilemese de gerçekte hiçbir örneğin (insan-başlı-at-olmak gibi) karşılık gelmediği tiplerin varlığı ciddi bir sorundur. Küme kuramı boş kümeleri de içermektedir. Fakat sorun, boş küme olmanın kendisidir. Boş kümeler, özdeşliğin simetrisi ve geçişlilik özelliği nedeniyle birbirine özdeş olduğu için iki farklı tip mantıksal olarak olanaksız olmasına rağmen aynı tipten olmak zorunda kalmaktadır (Armstrong, 2017, s. 38). Bir kümenin sadece bir tipin kaplamını içermeyebileceği, yani farklı tipten şeylerin aynı kümede yer alabilmesi, tipler ile kümeler arasında tam anlamıyla bir eşleşimin olmadığının bir başka göstergesidir. Her bir kümeye yalnızca bir tipin geldiğini düşünmek için hiçbir neden yoktur. Dolayısıyla belirli bir tipten olmak, bir özellik sahibi olmak bir kümenin elemanı olmakla açıklanamaz. Bir tip olmak, bir kümeye ait olmaktan daha fazlasıdır. Küme üyeliği belirli bir tipten olmak için zorunludur ancak yeterli değildir (Armstrong, 2017, s. 40). Eşkaplam sorunu küme nominalizmi için bir başka sorundur. Eşkaplamlı özellikler, bir nesnenin sahip olduğu birden fazla özellik bileşimine işaret eder. Bir nesneye ait farklı özellikler bu özelliklere ilişkin iki farklı doğal kümeyi gerektirir. İki farklı doğal küme kesişemeyeceği için küme nominalizmi eşkaplamlı özellikleri kabul edemez. Çünkü örtüşen kümeler özdeştirler (Armstrong, 2017, s. 55-56). Küme nominalizmi de sonsuz nesne ve ilişki gerilemesi tarafından tehdit edilir ama yalnızca ilişki gerilemesi kısır bir döngü yaratır. Küme nominalizminde tikeller tekrarlanamaz olan ve bir tip olmayan bir şeyle, belirli bir kümeyle, ilişkilendirildiği için 28 yeni tiplerin yaratılmasını gerektiren nesne gerilemesi ortaya çıkmaz. Küme nominalizminde özellikler küme üyeliği ilişkisi yoluyla açıklanmaya çalışılır. Bu ilişkinin kendisi bir tip olduğu için ilişki gerilemesine neden olur. Küme üyeliği ilişkisi incelendiğinde bir nesne ve nesnenin kümeye olan ilişkisinden oluşan sıralı çiftler söz konusu olacaktır ve bu çiftler için de üyelik ilişkisi gerekecektir. Bu durumda sürekli yeniden analiz edilmesi gereken ilişki tipleri ortaya çıkacaktır (Armstrong, 1978a, s. 41- 42). Küme nominalizminin ilişkileri küme üyeliği yoluyla açıklamasının zorunlu sonucu, nedensel güçlerin nesnelerden bağımsız olarak konumlandırılmasıdır. Örneğin belirli bir kütlede olan bir nesnenin yapmış olduğu etkinin o belirli kütledeki nesneleri içeren küme tarafından yaratıldığı düşünülür. Fakat gerçekte, nesnenin kütlesinin gerçekleştirdiği etki küme üyeliği ve küme elemanlarından bağımsız olarak gerçekleşir. Eylemde bulunan tikel nesnenin kendisidir. Dolayısıyla nesnenin sahip olduğu nedensel gücün kaynağı üyesi olduğu küme değildir (Armstrong, 2017, s. 59). Küme nominalizminin bir başka biçimi olan mereolojik nominalizmde bir şeyin belirli bir özellikte olmasının açıklaması, kümeler açısından değil toplamlar açısından verilir. Bu teori, Platon’daki bütünden pay alma, bütünün bir parçası olma şeklindeki form öğretisinden ayrılmalıdır. Mereolojik nominalizm yalnızca parça-bütün ilişkisi içindeki tikellerin varlığını kabul eder. Ontolojik sınıfların varlığına gereksinim duyulmaması teorinin güçlü tarafadır. Bununla birlikte “a” nın Fs toplamının bir parçası olarak açıklanması yetersizdir (Armstrong, 1978a, s. 34-35). Niteliksel özellikler söz konusu olduğunda belirli özelliğe sahip olan şeylerin toplamının her bir parçasının o özellikte olduğunu söylemek bir ölçüde uygun olsa da niceliksel bir özelliğe sahip şeylerin toplamının her bir parçasının aynı nicelikte olduğunu söylemek açıkça yanlıştır. Ayrıca nesne bir toplamın bir parçası olduğu için belirli bir özelliğe sahip değildir, tam tersine belirli bir özelliğe sahip olduğu için toplamın bir parçasıdır (Armstrong, 1978a, s. 35). 29 2.2.4. Benzerlik Nominalizmi Tümeller sorununa bir çözüm önerisi olarak benzerlik nominalizminde, yalnızca somut tikellerin varlığı kabul edilir. Tikellerin sahip olduğu tikel özellikler aynı özelliğe sahip olan diğer tikellerle olan benzerlik ilişkisi açısından açıklanır. Benzerlik teorilerine göre iki faklı şeyin benzer olabilmesi için benzer olan belirli bir özelliğin ortak olarak içerilmesi gerekir. Benzerliğin dereceleri bulunur ve özelliklerin benzerliği nedeniyle tikeller birbirlerine farklı derecelerde benzerler. Aynı şekilde özellikler arasındaki benzerlik de derecelenmiştir. Bir nesnenin başka bir nesneye üçüncü bir nesneden daha çok benzer olduğunu söylendiğinde, benzerliğin dereceli olduğu kabul edilmiş olur (Armstrong, 1978a, s. 45). Benzerlik bir dereceye kadar simetrik olabilmektedir. “Eğer a b’ye D derecesine kadar benziyorsa, b de a’ya aynı derecede benzer” (Armstrong, 2017, s. 74). Bununla birlikte, bir dereceye kadar benzemek zorunlu olarak geçişlilik anlamına gelmez. Yani, a’ nın b’ye, b’nin ise c’ye benzemesinin zorunlu sonucu a ile be arasındaki benzerlik değildir. Armstrong’a göre benzerliğin geçişli olabilmesi için nesneler birbirlerine mutlak olarak benzemelidir. Benzerlik derecelerinin belirlenmesinde ölçütlerin olmayışı ve farklı benzer çiftlerin birbirlerine farklı bakımlardan benzemesi, benzerlik kuramı için önemli sorunlar yaratabilmektedir. Çünkü farklı bakımlardan benzerlikten söz etmek, benzeyen şeylerdeki durumlara göre farklılık gösterebilecek ortak (özdeş) özelliklere gönderme yapmaktadır. Ancak böyle bir çözümleme realisttir; benzerlik nominalizmi benzerliği çözümlenemez, türetilmemiş olarak değerlendirir. (Armstrong, 2017, s. 75-76). Benzerlik nominalizminde tikel olan tikelleşmiş doğadan ayrımlanmaz. Tikelleşmiş doğa varsayımı, benzerlik nominalizmine yöneltilen şu eleştirinin yetersizliğini ortaya koyar: Benzerlik kuramı açısından bir tipin bir örneği olmak diğer örneklerle olan benzerlik ilişkisi temelinde çözümlenmektedir. Ancak bir tikelin, bir tipin tek bir örneği olması durumunda benzerlik ilişkisinin kurulacağı diğer örnekler var olmadığı için tikel o tipten olmayacaktır. Tikelleşmiş doğa varsayımına göre bir nesne başka bir nesne ile benzerlik ilişkisinde olmasa bile kendi tikel doğası gereği bir özelliğe (belirli bir tipten olma) sahip olabilecektir (Armstrong, 2017, s. 80-81). 30 Nominalizmin diğer biçimleri gibi benzerlik nominalizmi için de bir tipten olmayı belirleyen şeyin ne olduğunun açıklanmasında bir eleştiriyle karşılaşılır. Benzerlik kuramına göre şeyler birbirlerine benzedikleri için belirli bir tipten olurlar. Ancak şeylerin kendi doğalarında neyseler o oldukları için birbirlerine benzediklerini söylemek daha uygundur. Benzerlik nominalisti bu eleştiriye tikelleşmiş doğa öğretisiyle, benzerliğin doğadan geldiğini ileri sürerek karşılık verebilir. Buna rağmen tikelleşmiş doğa öğretisi, benzerlik kuramı özelliklere olanak tanımadığı için tikelleşmiş bir doğadaki farklı özelliklerin ayrımlanmasını sağlayamaz ve dolayısıyla doğal ayrımlamayı sağlayamaz (Armstrong, 2017, s. 84). Daha önce tartışılan farklı nominalizm türlerinde, bir şeyin örneği olduğu tip nedeniyle nedensel bir etkide bulunduğu şeklinde bir argüman bulunmaktadır. Böyle bir argümanın geçersizliğinin nedeni, eylemde olan bir nesnenin nedensel etkinliğinin ilişkili olduğu tipin diğer örneklerinden bağımsız olmasıdır. Benzerlik nominalizmi nedensel gücü tikelleşmiş doğalara atfederek nedensellik sorununu bir ölçüde çözmüştür. Bununla birlikte, tikelleşmiş doğada nesnenin nedensel etkiye neden olan yönünün dışındaki şeylerin de bulunması, nedensel etkiyle ilgisiz olan şeyleri gündeme getirmektedir (Armstrong, 2017, s. 84-85). Örneğin, nesne termometreye kütlesi sayesinde değil, sıcaklığı sayesinde etkir. Ama benzerlik nominalisti için kütle ve sıcaklık aynı tikel doğa içerisinde erimiştir. Benzerlik nominalizmi için bir başka sorun kaynağı eşkaplamlılıktır. İki farklı özelliğin eşkaplamlı olması durumunda bu özellikleri taşıyan farklı kümelerin üyeleri karşılıklı bir benzerliğe sahip olacaklardır. Ancak benzerlik kuramı söz konusu iki farklı özelliğin bu benzerliğe olan özgül katkısını gösterememektedir. Armstrong’un ifadesiyle “iki özellik tarafından verilen örneklemlerin benzerliği bilgisi, tek benzerlik içerisinde kaybolmuştur” (2017, s. 85). Benzerlik nominalizmi de nesne ve ilişki gerilemesi eleştirisiyle karşı karşıya kalmıştır. Benzerlik nominalizmine göre bir nesne bir ya da daha fazla paradigma nesnesine benziyorsa belirli bir özelliğe (F) sahiptir. Bu noktada paradigma nesnelerinin F özelliğine nasıl sahip oldukları sorusu gündeme gelmektedir. Açıkça paradigma nesnelerinin kendilerine benzediğini söylemek yeterli bir cevap değildir. Paradigma nesnesine benzeyen başka bir paradigma nesnesine ihtiyaç duyulur ve bu durumda nesne 31 gerilemesine neden olan görünüşte kısır bir döngü meydana gelir. Bununla birlikte, gerileme şu şekilde sonlandırılabilir: Bir paradigma dizisine ikinci bir paradigma dizisi sağlanarak paradigmalar arasında bir benzerlik sağlanabilir. Bu durumda her iki paradigma dizisi aynı F sınıfından olurlar ve sonsuz bir geriye gidişe gerek kalmaz (Armstrong, 1978a, s. 53-54). Çok daha ciddi bir eleştiri olan ilişki gerilemesinin en bilindik örneği Russell’ın ünlü benzerlik gerilemesi eleştirisidir. Russell’ a göre (1994, s. 79-80); Eğer aklık ve üçgenlik tümellerini kullanmak istemezsek tikel bir ak yama ya tikel bir üçgen seçeceğiz ve eğer herhangi bir şey bunlarla uygun türden bir benzerlik gösterirse o aktır ya da üçgendir diyeceğiz. Fakat o zaman da gerekli benzerliğin bir tümel olması gerekecek. Birçok ak şey olduğuna göre benzerliğin, birçok tikel ak şey çiftleri arasında geçerli olması gerek, oysa tümelliğin niteliği de budur. Her çift arasında başka benzerliklerin olduğunu söylemek yarar sağlamaz, çünkü o zaman da benzerliklerin birbirine benzediğini söyleyeceğiz ve böylece sonunda benzerliğin bir tümel olduğunu kabul etmek zorunda kalacağız. Demek ki benzerlik ilişkisinin gerçek bir tümel olması gerekir. Russell’ın argümanı oldukça güçlü olmasına rağmen çeşitli eleştirilerle karşılaşmıştır. Pereyra, x ve y gibi iki tikelin benzer olmasının açıklanabilmesi için fazladan bir varlığa (benzerlik tümeli) ihtiyaç olmadığını düşünmektedir. Eğer x ile ye arasında bir benzerlik bulunuyorsa bunun nedeni, benzerlik tümeli değil, x ve y’nin oldukları varlık olmalarıdır (2002, s. 115). Bu eleştirinin kökeninde yine tikelleşmiş doğanın olduğu görülmektedir. Benzerlik, her bir nesnenin tikel doğasında içerildiği için benzerlik tümelini varsaymaya gerek yoktur. Pereyra, (2002, s. 122-123) benzerlik tümelinin kabul edilmesi durumunda bile benzerlik nominalizminin realist kuramlardan daha geçerli olacağını düşünmektedir. Bu düşüncenin nedeni, yalnızca tek bit tümel tipinin var olması, başka tümellere ihtiyaç duyulmamasıdır. Fakat tek bir tümelin varlığı bile nominalist öğretiyi geçersiz kılacağı için Pereyra’nın düşüncesinin kendisi geçersizdir. Armstrong da benzer şekilde, ontolojik zemin olarak tikelleşmiş doğalara başvurulduğunda benzerliğin bu doğalara bağlı olduğundan fazladan bir olgu olmadığını düşünmektedir. Benzerlik şeylerin doğasına bağlı olarak meydana geliyorsa bağlı olduğu şeyden ayrı değildir. Benzerlik, tikel doğalardan içsel olarak oluşmaktadır. Bu durumda 32 ek bir olgu olmayan olarak bağların, hangi türde (tümel ya da tikel) olduğu önemsizdir. Böylece gerileme kuram için ciddi bir sorun yaratmaz. (2017, s. 92). Benzerlik nominalizmi bir dizi güçlük içermesine rağmen nominalist yaklaşımın en uygun biçimidir. Bununla birlikte temelde özellikler ve ilişkilerin yokluğu nedeniyle nominalizme içkin sorunlarla karşılaşmaktadır. Şeylerin paylaşılan özellikleri ve şeyler arasındaki ilişkilerin varlığı tümellerin varlığını gerektirmektedir. Benzerlik nominalizminin paradigmaları bireyseller değil, tiplerdir ve tipler tümeller olmadan açıklanamaz (Armstrong, 1978a, s. 57). 2.3. TROP TEORİSİ (NOMİNALİZMİ) Trop teorisi, tümellerin nesnel varlığını reddettiği için nominalizmin bir türevi olarak değerlendirilebilir. Trop nominalizmi klasik nominalizm gibi yalnızca tikelerden oluşan bir ontolojiden hareket etmesine rağmen özellikler ve ilişkilerin gerçek varlığını kabul eder. Bu farklılık trop nominalizminin klasik (ortodoks) nominalizm karşısındaki üstünlüğünün temel nedenidir. Özellik ve ilişkilerin varlığının gerçek anlamıyla kabul edilmesi yalnızca somut nesnelerin varlığını kabul eden klasik nominalizmin yaşadığı pek çok güçlüğün (eşkaplam, özellikler ve ilişkilerin kendilerinin özelliklere ve ilişkilere sahip olabilme olasılığı ve tikeller arası ilişkiler sorunu) ortaya çıkışını engellemektedir. Trop teorisi ya da trop nominalizminde özellikler ve ilişkilerin tikel olduğu ileri sürülür. Trop kuramına göre tikel olan özellikler ve ilişkiler, aynı anda birden fazla yerde bulunmazlar. Bir nesneye belirli bir özelliğin yüklenebilmesi için tümellerin varlığına gerek yoktur. Trop yaklaşımında, töz-ilinek kuramları ve demet kuramları bulunmaktadır. Töz-ilinek kuramında özelliklere sahip olan tikeller diğer tikellerle ilişkilenirler ve hem özellikler hem de ilişkiler tikeldirler. Töz-ilinek görüşünde a’nın F özelliği tropuna sahip olması, F’nin a’nın bir özelliği olması şeklinde açıklanır. Demet kuramında ise tikeller trop demetleri olarak görülür ve ilişki tropları demetleri ilişkilendirebilir. Trop demetleri görüşünde a’nın F özelliği tropuna sahip olması F’nin a’yı oluşturan öteki troplarla demetlenme ilişkisi içerisinde olmasıyla açıklanır (Armstrong, 2017, s. 165). 33 2.3.1. Demet Teorisi Tikellerin troplar-demeti görüşünün en önemli temsilcileri Stout, Williams ve Campell’dır. Stout, özellikleri somut tikellere yüklenebilen soyut tikeller olarak görmüştür. Verili bir özellik yalnızca tek bir varlığa yüklenebilir (1923, s. 114). “Bilardo toplarının kendilerinin farklı ve ayrı olması gibi, iki bilardo topunun her birinin diğerinden ayrı ve farklı kendi özel yuvarlaklığı vardır” (1921, s. 158). Stout’a göre tikel olan şeyler ve özellikler belirli bir zamanda yalnızca tek bir mekânda bulunabilirler. Dolayısıyla tek bir özelliğin aynı anda farklı tikellerce taşınması mümkün değildir. Stout, tümelleri üyeleri veya örnekleri içine alan bir sınıf ya da türün birliği olarak ele almıştır. Buna göre farklı nesnelere ilişkin genel bir yüklemden söz edildiğinde söz konusu olan aynı özellik değil, genel bir sınıflama altındaki özel özelliktir. Bir nesnenin belirli bir sınıftan olabilmesi için belirli bir karakterin o şeye yüklenebilmesi gerekir (1923, s. 116). Stout’un demet kuramında soyut tikeller, bir dağılımlı birliği olan kümeler ya da türlerde bulunurlar. Örneğin kırmızı olan tikel bir nesne, diğer kırmızı tikellerin birlikteliğiyle oluşmuş olan dağılımlı birliğin bir üyesidir (1921, s. 169-170). Ortak bir özelliğin yüklenebildiği iki farklı nesne aynı özelliğe sahip değildir, yalnızca aynı türdendir. Stout’un (1923, s. 117) ifadesiyle; “A bir insandır ve B bir insandır dediğimizde A ve B’ nin bir insanla özdeş olduğunu iddia etmiş oluruz ama ikisinin de aynı insanla özdeş olduğunu iddia etmeyiz”. Dolayısıyla iki farklı somut tikelin özellikleri benzersizdir. Farklı tikeller yalnızca özellikleri yoluyla birbirlerinden farklılaşabilirler (1923, s. 117). Tikel bir nesne bir özellikler demetidir. Bir başka deyişle nesnenin kendisi bir özellik değil, farklı özelliklerin bileşiminden oluşan somut bütünlüktür (1921, s. 169-170). Stout, analiz edilemez bir kavram olarak soyut tikellerin dağılımlı birliğinin onların benzerlikleri tarafından belirlenmediğini, daha çok benzerliğin dağılımlı birlikten kaynaklandığını ileri sürmüştür. Stout’a göre dağılımlı birliğin analiz edilmesi nominalizmde olduğu gibi kısır döngüye neden olmaktadır. Bununla birlikte Stout’un dağılımsal birliği analiz edilemez bir kavram olarak görmesi sorunları çözmemekte, yeni sorunlar üretmektedir. Moreland’a (2001, s. 52) göre dağılımsal birliğin doğasının her bir üyenin sahip olduğu bir şey gibi görünmesi, Stout’un, pozisyonu ile realizm arasındaki 34 farklılığı görmeyi zorlaştırmaktadır. Armstrong’a göre ise dağılımsal birliğin analiz edilemezliği, Stout’un sorununun çözümünden çok yeniden ifade edilmesi gibidir. Stout aslında belirli bir tikel sınıfın üyelerinin çeşitli ama aynı zamanda bir olduğunu söylemesiyle bu birliğin kendisini açıklamamaktadır. Bu durumda Stout’un kavramı farklı tikellerin belirli bir özellik bakımından bir ve aynı olduğunu ileri süren kuramlar karşısında oldukça zayıf bir konuma düşmektedir (1978a, s. 84). Tümeller problemine çözüm olabilecek herhangi bir teorinin, farklı tikellerdeki gerçek ya da görünüşteki birliğin açıklamasını vermesi gerekmektedir. Stout, dağılımsal birliğin ne olduğunun herhangi bir açıklamasını vermediği için tümeller problemini yeniden üretmekten öteye gidememektedir. D.C. Williams da Stout gibi, tikelleri trop demetleri olarak görmektedir. Bir trop nominalisti olarak Willims’a göre özellikler ve ilişkiler tikeldirler. Dünyanın kurucu unsuru olarak görülen troplar, William tarafından türler olarak değil, durumlar olarak tanımlanmıştır (1986, s. 5). Buna göre herhangi bir nesnedeki soyut bir tikel olan herhangi bir özellik, o özelliğin özel bir durumudur. Örneğin; soyut bir tikel olarak bir kar tanesinin beyazlığı, özel bir beyazlık durumudur. Williams soyut var olanların evrensel olmadığını düşünmektedir. Soyut en geniş ve gerçek anlamıyla parçalı, eksik, bütünden daha az olandır. Soyut olan, somut olanın bir bileşenidir (Williams, 1953a, s. 6-7). Williams’a göre soyutluk, belirgin olmama, salt teorik ya da zihinsel bir ürün olma anlamına gelmemektedir. Soyut varlık somut var olan gibi tikel ve özeldir. Williams’a göre soyut tikeller kendilerinden somut tikellerin oluştuğu var olanlardır. Soyut tikeller somut şeylerin bir eklentisi değil, onların bileşenleridir (1953b, s. 177). Soyut tikellerin varlığı, bir başka varlığı gerektirmediği için bağımsız bir gerçekliktir. Williams parça ve bileşen terimleri arasında bir ayrıma gitmiştir. Parça somut şeyleri, bileşen ise soyut şeyleri ifade etmektedir ve troplar şeylerin soyut bileşenleridir. Williams tropları “varlığın alfabesi” olarak tanımlamıştır. Bir trop soyut bir tikel varlık ya da bir ya da daha fazla somutun soyut olanla olan kombinasyonudur. Williams’ın ifadesiyle “Bir kedi ve kedinin kuyruğu trop değildir ama kedinin gülüşü bir troptur”. (1953a, s. 7). Soyut tikeller olarak troplar somut tikellerin özellikleridir. Örneğin, bilgelik Sokrates’in somut tikelliğinin tikel bir özelliğidir (1953a, s. 7). 35 Williams, Stout’ dan farklı olarak trop kümelerinin birliğini türetilmemiş ve çözümlenemez olan benzerlik kavramına dayandırmıştır. İki trop arasında mükemmel derecede benzerlik olsa bile bunlar farklı özelliklerdir. İki trop arasındaki benzerlik tikelleşmiş bir yapıdadır. Dolayısıyla aynı özelliğin aynı farklı tikellerce taşınması olanaksızdır. Bir trop somut bir tikel gibi özeldir. Campbell, Stout ve Williams gibi soyut tikeller olarak tropları, tümeller probleminin çözümü için kullanmıştır. Campell, Williams’dan farklı olarak herhangi bir tropun ötekilerden bağımsız olarak var olabileceğini düşünmüştür. Williams tropların bağımsızlığını bir olasılık olarak görürken Campell verili bir gerçeklik olarak görmüştür (Campbell, 1981, s. 479). Campell’ın pozisyonu demet kuramı tropları dünyanın tözü olarak gördüğü için daha tutarlıdır. Tropların dünyanın tözü (temel varlık) olmaya uygun olup olmadıkları daha sonra tartışılacaktır. Bir trop nominalisti olarak Campbell, soyut ve somut tikellerin her birinin tek bir uzam-zamanda var olduğu görüşündedir. Bir trop, eşzamansal olarak farklı durumlar için var olamaz. Bununla birlikte bir trop diğer troplardan bağımsız olarak var olabilmesine rağmen somut bir tikelden bağımsız olarak var olamaz. Tropların demeti somut varlığı oluşturmaktadır. Buna göre trop somut varlığa içkindir. Campbell, soyutlama yoluyla tropların farkına varılabileceğini iddia etmektedir. Ancak bu, tropların zihinsel yaratılar olduğu anlamına gelmemektedir Her gerçek durum bir veya daha fazla tropun varlığını içerir. (Campbell, 1990, s. 3-4). Campbell, Williams gibi trop kümelerini benzerlik üzerinden analiz etmiştir. Campbell’a göre farklı troplardan oluşan farklı demetler, benzer olmalarına rağmen farklıdırlar. Bir elmas düşünün. Elmasların trop teorisi bir demet teorisidir. Bu elmas, tikel nitelik durumlarından oluşan kapsamlı bir trop demetidir. Demet; sertliği, şeffaflığı, parlaklığı, çok yönlülüğü, bir karbon yapısını, bir iç kristal kafesi, iç elektro- manyetik ve diğer atom altı kuvvetleri, kütleyi, katılığı, sıcaklığı vb. içerir. … Elmas D1'in sağlamlığı, D2 elmasındakinden farklıdır, D1'in şeffaflığı D2'nin şeffaflığı değildir, vb. (Campbell, 1990, s. 20-21). Demet teorisinde tropların temel varlık olarak görünmesi ve tropların değişmez ve ayrık bir yapıda olması, nesnelerdeki değişimlerin ve nedensel süreçlerin açıklanmasında çeşitli sorunlar doğurmaktadır. Trop teorisinde bu sorunların çözümü için tropların değişimi 36 fikri öne sürülmüştür. Buna göre A tropu B tropu ile yer değiştirdiğinde bu iki trop özdeş olmadığı için değişim gerçekleşir. Bununla birlikte değişimin nasıl gerçekleştiği, bir başkasıyla değişen orijinal tropun ne olduğu gibi sorular bu çözümün yetersizliğini ortaya koymaktadır (Campbell, 1990, s. 141). Tropları algının dolaysız nesnesi olarak görmeyen Campbell, nedensellik ve değişim problemini aşmak adına temel-troplar ve yarı-troplar arasında bir ayrıma gitmiş ve değişimi ve nedensel ilişkileri yarı-troplar üzerinden açıklamıştır. Temel trop; parçasız, değişime kapalı ve sınırsızdır. Uzay-zaman, yerçekimi, maddesel alan ve nükleer güçleri temel troplar olarak tanımlamıştır. Örneğin temel bir trop olan uzay-zaman parçasız ve sınırsız olduğu için genişleyemez. (Campbell, 1990, s. 145-146). Diğer tikel varlıklar bu temel tropların bileşimini içerir. Campbell yarı tropları tezahürlerin, görünüşlerin dünyası olarak görmüştür. Bununla birlikte yarı-troplar, sınırlarının belirlenmesi insan zihnine bir yönüyle bağlı olmasına rağmen insan yaratımı değildirler. Olağan nesneler dünyasındaki doğal ve yapay şeylerde içerilen bir yarı trop, eş konumlu öğelerden oluşan alan tropları yığınıdır. Değişim ve nedensellik yarı-troplar açısından ifade edilir. Örneğin bir demir parçasının ısınması süreci sıcaklık tropunun değişimini veya tropların birbirleriyle değişimini içerdiği ve dolayısıyla temel troplarda bir değişim gerektirmediği için yarı-troplara ilişkindir (Campbell, 1990, s. 152-153). Trop teorisi için en büyük sorunlardan biri, kısır bir döngü yaratan benzerlik gerilemesidir. Russell’a dayanan bu eleştiriye göre farklı troplar arasındaki benzerliğin açıklanma biçimi zorunlu olarak kısır bir döngü yaratmaktadır. Örneğin, birbirlerine tam olarak benzer olan R1, R2 ve R3 olmak üzere üç tropun olduğu durumda; R1 ve R2, R2 ve R3, R1 ve R3 troplarını bir arada tutan farklı benzerlik tropları bulunur. Böylece R4, R5 ve R6 olmak üzere yeni benzerlik tropları gerekecektir. Sonrasında bu yeni troplar arasında yeni benzerlik ilişkileri ortaya çıkacağı için sürekli yeni benzerlik tropları ortaya çıkacak ve bu durum kısır bir döngü yaratacaktır (Daly, 1994, s. 255). Campbell, benzerlik gerilemesi eleştirisine, gerilemenin realist kuramlar için de geçerli olduğu ve benzerliğin içsel ve üst belirlenmiş bir ilişki olduğu için sonsuz bir geriye gidişi gerektirmediği gerekçesiyle karşı çıkmıştır (1990, s. 36-37). Benzerlik, benzerlik nominalizminde olduğu gibi trop nominalizminde de analiz edilemez ve içsel bir ilişki olduğu için ontolojik bir fazlalık olarak görülmez. Bununla birlikte benzerliğin neden analiz edilemez olduğu sorusu, trop kuramlarınca cevaplanamamıştır. Moreland, 37 benzerliğin analiz edilemez olmasının onun bir dışsal ilişki olduğunu gösterdiğini ileri sürmüştür. Benzerliğin dışsal ilişki olması ise ontolojik bir yük olduğu anlamına gelmektedir (2000, s. 84). Trop teorisinde nesneler farklı tropların bir demeti olarak kabul edilmektedir. Tropların demetinin olumunda ortak zamansallık (Williams) veya birliktelik (Campbell) kavramları kullanılmaktadır. Tropların birlikteliğinin dışsal bir ilişki olması Bradley gerilemesine neden olmaktadır. Bradley, bir nesne ile onu oluşturan özellikler veya nesneyi oluşturan özellikler arasındaki ilişkilerin içsel olamayacağını ve her dışsal ilişkinin gerilemeye yol açacağını savunmuştur (Maurin, 2010, s. 322). Troplar söz konusu olduğunda bir demeti oluşturan farklı tropları bağlayan bir birliktelik bağıntısına ihtiyaç duyulur. Bu durumda farklı troplar birliktelik ilişkisini örneklemek durumunda kalırlar. Örneklenme ilişkisi sürekli olarak yeniden ortaya çıkacağı için kısır bir döngü oluşur. Trop teorisinde Bradley gerilemesinden kaçınmak için birlikteliğin içsel bir ilişki olduğu ya da gerçek bir ilişki olmadığı ileri sürülmüştür. Buna göre tropların birlikteliği için troplardan başka bir şeye ihtiyaç yoktur. Ancak bu durumda bir nesneyi oluşturmak için bir araya gelen troplar bağımsız varlıklar olma niteliklerini kaybederler. Çünkü birliktelik içsel bir ilişki ya da gerçek anlamıyla bir ilişki değilse nesneyi oluşturan troplar yalnızca diğer troplarla bir arada olduğunda var olabilirler. Dolayısıyla birlikteliğin dışsal bir ilişki olarak görülmesi gerekir ve bu durum zorunlu olarak gerilemeye neden olur (Maurin, 2010, s. 321-322). Demet kuramına karşı bir başka eleştiri, tropların dünyanın tözü olmaya uygun olmamalarıdır. Tözler diğer şeylerden bağımsız olarak var olurlar. Ancak troplar söz konusu olduğunda, herhangi bir ilişki örneğinde olduğu gibi en azından iki terimin varlığı gerekir. Bu durumda troplar bağımsız varlıklar olamazlar. Trop kuramı dünyanın tözü olarak ilişkileri değil, yalnızca özellikleri görebilir. Yine de herhangi bir özellik tropu diğer her şeyden bağımsız bir biçimde var olamaz (Armstrong, 2017, s. 163). Troplar zorunlu olarak başka bir var olan tarafından içerildikleri için tözler olarak görülemezler. Bu düşünce tropların töz ilinek kuramı tarafından savunulmuştur. 38 2.3.2. Töz-İlinek Teorisi C.B. Martin ve Michael C. LaBossiere, tropların demet görüşüne karşı töz-ilinek görüşünü savunmuştur. Töz-ilinek görüşünün entelektüel kökeni Locke’un felsefesidir. Locke’a göre ilineklerin taşıyıcısı olan bir dayanak (taban) bulunmaktadır. Locke, “… basit idelerin kendi başlarına nasıl bir varoluş gösterebildiklerini kavrayamadığımız için, bunların, üzerinde var oldukları ve bunların nedeni olan bir taban bulunduğunu düşünmeye alışmışızdır, buna da töz diyoruz” şeklinde yazmıştır (1992, s. 184). Töz- ilinek kuramına göre özelliklere sahip olan tikeller diğer tikellerle ilişkilenirler ve özellikler hem de ilişkililer tikeldirler. Töz-ilinek kuramında bir nesne tropların bileşimi (demeti) olarak görülmez. Nesnenin sahip olduğu herhangi bir özellik nesnenin kendisinde içerilir. Dolayısıyla bir özellik, demeti yapılandıran diğer özelliklerle birleşerek nesneyi oluşturmaz, özellik nesne tarafından içerilir. LaBossiere (1994, s. 362) töz için şu genel tanımı vermiştir: “x, n-li bir tözdür, eğer x'in varlığı diğer tüm n-seviyeli varlıklardan bağımsızsa”. Bağımsız bir varlık için trop ve nesne olmak üzere iki kategoriye ihtiyaç duyulur. Buna göre trop ve taşıyıcı nesnenin birlikteliği tözü oluşturur (LaBossiere, 1994, s. 362). Töz-ilinek kuramında bir nesnenin her özelliğinin varlığı, nesnenin varlığı tarafından koşullanmıştır. Özelliğin var olabilmesi için nesne tarafından sahip olunması gerekir. Bir nesne yalnızca bir dizi özelliğe değil aynı zamanda bu özelliklerin taşıyıcısına ihtiyaç duyar (Martin, 1980, s. 8). Töz-ilinek kuramında, demet kuramından farklı olarak sonsuza giden gerileme problemleri yaşanmaz. Demet kuramında gerileme neden olan şey, demeti oluşturan tropların birlikteliğinin bağlayıcılara ihtiyaç duymasıdır. LaBossiere’a (1994, s. 364) göre gerilemeyi durdurmanın tek yolu bağlamayı gerektirmeyen bir bağlayıcıyı (nesne) kabul etmektir. Töz-ilinek kuramında nesne ile tropun birlikteliğinin açıklanması için ek bir bağlayıc