Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı OSMANLI-İRAN SINIRINDA TOPLUM VE SİYASET: CAF AŞİRETİ VE NASTURÎ CEMAATİ (1839-1914) Fasih DİNÇ Doktora Tezi Ankara, 2020 OSMANLI-İRAN SINIRINDA TOPLUM VE SİYASET: CAF AŞİRETİ VE NASTURÎ CEMAATİ (1839-1914) Fasih DİNÇ Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı Doktora Tezi Ankara, 2020 Anneme, Eşime ve Oğluma iv TEŞEKKÜR Doktora tezim, aşağıda adını andığım kişilerin beş yıllık süre boyunca verdikleri destek ve katkılarla meydana geldi. Dolayısıyla hepsine tek tek teşekkür ederim. Öncelikle fikirleri, okumaları, tarihe yaklaşımı ve dostluğuyla bana tarihçiliği bir meslek olarak sevdiren hocam Prof. Dr. Ahmet Nezihi Turan’ı tanımak, benim için büyük bir şanst. Kendisine sonsuz şükranlarımı sunuyorum. Yüksek Lisans eğitimimden beri gerek kendisinden aldığım derslerle gerek her fırsatta verdiği okuma önerleri ve babacan tavırlarıyla hocam Prof. Dr. Mehmet Özden, benim gibi genç bir tarihçi için bir ayrıcalığı ifade eder. Tez danışmanım Dr. Öğr.Üyesi Hakan Kaynar, akademiye alternatif bakışı, tarihsel olayları analizleri ve her aşamada cesaretlendirici tutumuyla yanımdaydı. Beni, tarihsel olayların nakliyatçısından tarihçiliğe taşıdı. Eş danışmanım Doç. Dr. Metin Atmaca, özellikle tez konusunun belirlenmesinde bana rehberlik etti. Tez süreci boyunca benim maceracı arayış ve sapmalarımı daha realist bir çizgiye taşımam noktasında kritik müdahalelerde bulundu. Hocam ve jüri üyesi Doç. Dr. Metin Yüksel, doktora ders döneminden itibaren farklı yaklaşım ve okumalarıyla benim tarihçilikte basamak atlamamda katkısı tartışmasızdır. Özellikle hem sınır olgusunun tezin konusu olmasında hem kolonyalizm, oryantalizm ve maduniyet literatürüyle tanışmam konusunda bana rehberlik etti. Kendisiyle tanıştığım için kendimi şanslı hissediyorum. Tez İzleme Komite üyesi Doç. Dr. Burak Bilgehan Özpek, tarih çalışmalarıda sıklıkla ıskalanan siyaset bilmi kavram ve kuramlar konusundaki yönlendirici tutumu tezim için önemli bir kırılma noktasını ifade eder. Lisans eğitimimde hocam olan ve tez savunma jüri üyesi Doç. Dr. Orhan Avcı, pozitif tutumu, bana olan inancı ve tezi en ince detayına kadar okuyarak verdiği katkılar kritikti. Tez savunma jüri üyesi Dr. Ögr. Üyesi Uğur Bahadır Bayraktar, teze yönelik görüş ve önerileri ufuk açıcı oldu. Ayrıca tez konusunun şekillenmesinde Prof. Dr. Sabri Ateş, her fırsatta fikir ve önerilerini bana sundu. Doktorada kendilerinden ders aldığım Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümündeki hocalarım Prof. Dr. Mehmet Öz, Prof. Dr. Emine Erdoğan Özünlü, Prof. Dr. Fatih Yeşil, Doç. Dr. Selda Güner Özden ve Dr. Öğr. Üyesi Hulusi Lekesiz görüş ve önerilerine almak için her zaman kapılarını bana v açık tuttular. Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji bölümünde kendisinden ders aldığım hocam Doç. Dr. Tuğça Poyraz Tacoğlu, sosyoloji-tarih iş birliğini nasıl uygulanabileceği konusunda verdiği okuma önerileri ve görüşleriyle ufuk açıcı oldu. Bu aşamada meslektaşlarım ve dostlarımın katkısı tartışmasızdır. Dr. Öğr. Üyesi Cihan Tuncer ve Arş. Gör. Nesimi Gökşen tez süreci boyunca verdikleri destek ve önerilerilerle hem yanımdalardı. Öğr. Gör. Murat Alandağlı, Osmanlıca belge okumalarda karşılaştım zorluklarda yardımını benden esirgemeyen biriydi. Dört yıl boyunca asistan olarak çalıştığım Hacattepe Üniversitesi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ramazan Acun, sekreter Serpil Okumuş, mesai arkadaşlarım Arş. Gör. Bekir Akşit ve Ayşe Büşra Togay anlayışlı tutum ve yardımlarıyla yanımdalardı. Ayrıca tez çalışmamın son yılında asistan olarak çalışmaya başladığım Ardahan Üniversitesi Tarih Bölüm Başkanı Doç. Dr. Makbule Sarıkaya pozitif tutumunu hiç esirgemedi. Bölüm hocaları Doç. Dr. Levent Küçük, Dr. Öğr. Üyesi Suat Vural ve Öner Tolan her zaman desteklerini ifade ettiler. Mesai arkadaşlarım Arş. Gör. Harun Aslantürk, Volkan Özkan ve Elif Yeşiltepe Turşucu anlayışlı tutumları ve dostane yardımları azımsanamaz. Ayrıca tez sürecim boyunca kitaplara dair ihtiyaçlarımı karşılama konusunda Ardahan Üniversitesi Kütüphana Biriminin çalışanları beni hiç geri çevirmediler. Kendilerine minnettarım. Bu çalışmanın mutfağında yer almayıp en büyük desteği veren ailemdi. Annem Aysel Dinç, elime kalemi tuttuğum günden itibaren bana olan inancını hiç yitirmedi. Güzel günleri kulağıma fısıldayan iyilik meleğim. Anneannem Gurbet Aydın, dedemden kalan küçük emekli maaşı ve kocaman yüreğiyle eğitim hayatım boyunca hep yanımdaydı. Babam Alaaddin Dinç, hüzünlü sessizliğiyle baş ucumdaydı. Dayım Devran Aydın, Amcalarım Cebeli Dinç ve Medeni Dinç, yeğenlerini hiç yalnız bırakmadılar. Kardeşlerim Berivan ve Beritan ağabeylerinin arkasında hep vardılar. Eşim Naime Dinç, bu süreçte şüphesiz yükümü hafifleten kişidir. Kendisini çok ihmal ettim. Kendisine sonsuz minnettarım. Ve bu zorlu süreçteki en büyük kahramanım oğlum Aram Dinç, kocaman gülüşü, muzırlıkları, bitmez tükenmez enerjisi ve umut dolu varlığıyla benim yaşam kaynağım oldu. Son olarak adını burda anmadığım tüm şahıslara katkı ve desteklerinden dolayı teşekkür ederim. Ankara, Şubat 2020 vi ÖZET DİNÇ, Fasih, Osmanlı-İran Sınırında Toplum ve Siyaset: Caf Aşireti ve Nasturî Cemaati (1839-1914), Doktora Tezi, Ankara, 2020. 19. yüzyıl, Osmanlı Devleti için zorunlu bir reform çağıydı. Batılılar karşısında varlığını koruma adına gittiği paradigma değişikliği, devletin ve toplumun tüm katmanlarında bir etki yarattı. Burada Osmanlı Devleti’nin temel hedefi, toplumla arasındaki mesafeyi kendi lehine kısaltmaktı. Öyle ki, daha önce aracı kişi ve kurumlarla yönettiği sınır bölgeleri de bu amaç kapsamındaydı. Dolayısıyla, Osmanlı-İran sınırında yaşayan Hristiyan Nasturî cemaati ile Müslüman/Kürt Caf aşireti, devletin yeni düzendeki yeni muhataplarıydı. Bu tezde, Osmanlı modernleşmesi ve dünyadaki gelişmeler bağlamında sınırdaki iki grubun değişen sosyo-politik yapısını karşılaştırmalı olarak incelenecektir. Bu bağlamda, tez iki amaç etrafında şekillenmektedir. Birincisi Osmanlı modernleşmesinin teorik çerçevesi ile sınır bölgesinde pratikteki karşılığı arasında farklar olduğunu ortaya koymaktır. Böyle bir sonucun doğmasında Batılı güçler ve İ ran’ın bölgedeki varlıkları ile yerel güçlerin sosyo-politik tutumları önemli birer faktördü. İkinci amaç ise sınır bölgesinde yaşayan Caf aşireti ile Nasturî cemaatinin üst otoritelerle ilişkilerinde birer pasif uygulayıcıdan ziyade ilişkiye yön veren etkili birer aktif aktör olduklarını vurgulamaktır. Bu aşamada sınır olgusunun ise hem devletlerin hem her iki topluluğun sosyo-politik karar ve tercihlerindeki rolü ayrıca ortaya konmaya çalışılmaktadır. Anahtar Sözcükler Sınır, Osmanlı, İran, Batılı Güçler, Nasturî, Caf, Modernleşme vii ABSTRACT DİNÇ, Fasih, State and Society on the Ottoman-Iranian Border: The Jaf Tribe and Nestorians (1839-1914), Ph.D. Dissertation, Ankara, 2020. The 19th century was a compulsory era of reform for the Ottoman Empire. The paradigm shift that it underwent to protect its existence against Westerner powers had an impact on all layers of the state and society. The main objective of the Ottoman Empire was to shorten the distance between society and itself in its favor. So much so that the border regions previously managed with intermediary personalites and institutions were also scope fort his aim. Therefore, the Christian Nestorian sect and the Muslim / Kurdish Jaf tribe living on the Ottoman-Iranian border were the new interlocutors of the state in the new order. In this dissertation, Ottoman modernization and developments in the world are examined comparatively to the changing socio-political structure of the two groups on the border. In this context, the dissertation is shaped around two purposes. The first is to reveal the differences between the theoretical framework of Ottoman modernization and its practicality in the border region. The presence of Western powers and Iran in the region and the socio-political attitudes of local powers were important factors in the emergence of such a result. The second aim is to emphasize that the Jaf tribe and the Nestorians living in the border region are effective active actors that direct the relationship rather than passive practitioners in their relations with the upper authorities. At this stage, the role of the border phenomenon in the socio-political decisions and preferences of both states and both communities is also tried to be revealed. Keywords Border, Ottoman, Iran, Western Powers, Nestorian, Jaf, Modernization viii İÇİNDEKİLER KABUL VE ONAY .......................................................................................................... i YAYIMLAMA VE FİKRİ MÜLKİYET HAKLARI BEYANI ................................. ii ETİK BEYAN ................................................................................................................ iii TEŞEKKÜR ................................................................................................................... iv ÖZET .............................................................................................................................. vi ABSTRACT ................................................................................................................... vii İÇİNDEKİLER ............................................................................................................ viii KISALTMALAR ............................................................................................................ x GİRİŞ ............................................................................................................................... 1 1. BÖLÜM: 19. YÜZYIL OSMANLI DÜNYASI VE YÜKSELEN SINIRLAR .... 22 1.1. OSMANLI DEVLETİ’NDE “YENİ DÜZEN” ARAYIŞI .............................. 22 1.1.1. Yeni Düzenin Tek Referansı: Batılılaşma .................................................... 27 1.1.2. Düzen Değişiyor: Tanzimat, Islahat ve Meşrutiyet ...................................... 30 1.2. YENİ DÜZENDE SINIR VE SINIR TOPLUMU ........................................... 40 1.2.1. Sınırın Belirginleşmesi: Osmanlı-İran Sınırı ................................................ 40 1.2.2. Sınırda Devletin Yeniden İnşası ................................................................... 46 2. BÖLÜM: SINIRDA DEVLET VE TOPLUM: CAF, NASTURÎ VE OSMANLI ......................................................................................................................................... 57 2.1. CAF AŞİRETİ .................................................................................................... 58 2.2. NASTURÎ CEMAATİ ....................................................................................... 64 2.3. MERKEZİLEŞME VE DİRENÇ ..................................................................... 73 2.3.1. Toplumun Keşfi: Devletin Gözünde Caflar ve Nasturîler ............................ 76 2.3.2. “Yeni Düzen”in Sermayesi: Vergi Toplamak ............................................... 84 ix 2.3.3. Vergi Yüküne Yükselen İtiraz ve Şikayetler .............................................. 101 2.4. OSMANLI DEVLETİ’NİN MEDENİLEŞTİRME ARACI:GÖÇEBELERİN İSKÂNI .................................................................................................................... 108 3. BÖLÜM: BATILI GÜÇLER, POLİTİK LİDERLER VE YENİ ARACI ELİTLER ..................................................................................................................... 130 3.1. BATILILARIN NASTURÎLERİ KEŞFİ: MİSYONERLERİN “MEDENİLEŞTİRME” SAVAŞI ......................................................................... 133 3.2. DİNİ BİR CEMAATİN POLİTİK BİR KİMLİĞE DÖNÜŞÜMÜ: FIRSATLAR, AYRILIKLAR VE İSYAN ........................................................... 142 3.2.1. Yeni Düzende Eski Düşmanlık: Nasturî ve Müslüman/Kürt İlişkisi .......... 163 3.2.2. Yükselen “Milli” Bilinç: Arayışlar, Ayrılıklar ve İsyan ............................. 171 3.3. İKİ GÜÇ ARASINDA GÜÇ OLMAK: CAF AŞİRETİ’NİN “YENİ DÜZEN”İ ................................................................................................................. 179 3.3.1. “Yeni Düzen”in Yeni Aracı Elitleri ............................................................ 184 3.3.2. Paylaşılamayan İktidar: Aşiret Beyi mi? Osmanlı Paşası mı? .................... 191 SONUÇ ........................................................................................................................ 204 KAYNAKÇA ............................................................................................................... 211 EKLER ........................................................................................................................ 233 1. Haritalar .............................................................................................................. 233 2. Resimler ............................................................................................................... 240 3. Arşiv Belgeleri .................................................................................................... 251 4. Orjinallik Raporu ............................................................................................... 261 5. Etik Komisyon Muafiyet Formu ........................................................................ 263 x KISALTMALAR A.DVN. : Sadâret Divan Kalemi Evrakı A.g.b. : Adı geçen belge A.g.e. : Adı geçen eser A.MKT. :Sadâret Mektubi Kalemi Evrakı A.MKT.MHM. : Sadâret Mektubi Kalemi Mühimme Kalemi Evrakı A.MKT.MVL. : Sadâret Mektubi Kalemi Meclis-i Vâlâ Evrakı A.MKT.UM. : Sadâret Mektubi Kalemi Umum Vilayat Evrakı ABCFM : American Board of Commissioners for Foreign Missions akt. : Aktaran. BEO. : Babıali Evrak Odası Evrakı Bkz. : Bakınız DH.EUM. 2. Şb. : Dahiliye Nezâreti Emniyet-i Umumiye İkinci Şubesi DH.EUM. 4. Şb. : Dahiliye Nezâreti Emniyet-i Umumiye Dördüncü Şubesi DH.EUM.EMN. : Dahiliye Nezâreti Emniyet-i Umumiye Emniyet Şubesi DH.EUM.THR. : Dahiliye Emniyet-i Umumiye Tahrirat Kalemi Evrakı DH.İD. : Dahiliye Nezâreti İdare Evrakı DH.MKT. : Dahiliye Nezâreti Mektubi Kalem DH.MUİ. : Dahiliye Muhaberat-ı Umumiye İdaresi Evrakı DH.SN.THR. : Dahiliye Nezareti Sicill-i Nüfus Tahrirat Kalemi DH.ŞFR. : Dahiliye Nezâreti Şifre Evrakı DH.TMIK.M. :Dahiliye Nezâreti Tesri-i Muamelat ve Islahat DİA. : Diyanet İslam Ansiklopedisi Ed. : Editör H.: Hicri Takvim HR. MKT. : Hariciye Nezareti Mektubi Kalemi HR.SFR.3. : Hariciye Nezareti Londra Sefareti HR.SYS. : Hariciye Nezâreti Siyasi HR.TH. : Hariciye Nezâreti Tahrirat HR.TO. : Hariciye Nezareti Tercüme Odası İ.DH. : İrade Dahiliye xi İ.HUS. : İrade Hususi Komisyonu M. : Miladi Takvim MV. : Meclis-i Vükelâ Mazbataları MVL. : Meclis-i Vâlâ Evrakı R. : Rumi Takvim Y.A.HUS. : Yıldız Sadâret Hususi Maruzat Evrakı Y.A.RES. : Yıldız Sadâret Resmi Maruzat Evrakı Y.EE. : Yıldız Esas Evrakı Y.MTV. Yıldız Mütenevvi Maruzat Y.PRK.A. : Yıldız Perakende Evrakı Sadâret Maruzatı Y.PRK.ASK. : Yıldız Perakende Evrakı Askeri Maruzat Y.PRK.BŞK. : Yıldız Perakende Evrakı Başkitabet Dairesi Maruzatı Y.PRK.DH. : Yıldız Perakende Evrakı Dahiliye Nezâreti Maruzatı Y.PRK. EŞA. : Yıldız Perakende Evrakı Elçilik, Şehbenderlik ve Ateşemiliterlik Y.PRK.UM. : Yıldız Perakende Evrakı Umumi ZB. : Zabtiye Nezâreti Evrakı 1 GİRİŞ Tez çalışmamız zaman, mekân ve sorunsal bağlamında belli sınırlılıklar etrafında şekillenmektedir. Zaman olarak, 1839 Tanzimat Fermanı’nın ilanı ile 1914 Birinci Dünya Savaşı’nın başlama aralığı seçildi. Bu tarih aralığının tercih edilmesini nedeni, dünyadaki gelişmeler ve Osmanlı Devleti tarihi için önemli kırılma olay ve olguların esas alınmasıdır. Bilindiği üzere Tanzimat Fermanı, Osmanlı Devleti’nin imparatorluk sisteminde merkeziyetçi ulus-devlete doğru evrildiği sürecin önemli bir kilometre taşıdır. Bu olayla beraber, devletin kendini inşa ettiği paradigmada bir değişim süreci başladı. Bu bağlamda birçok dinamik gibi devlet-toplum ilişkisinde kartlar yeniden dağıldı. Dolayısıyla, tezin sorunsalı Osmanlı Devleti’ndeki paradigma değişikliği bağlamında devlet ve toplumun nasıl değiştiği ve birbirini nasıl etkilediği üzerine olduğu düşünüldüğünde, 1839 bir başlangıç olarak belirlemek yerinde olacaktı. Ancak, tarihin sürekliliği prensibi çerçevesinde elbette, Batıdaki gelişmeler bağlamında Osmanlı Devleti’ni 1839’a götüren tarihsel arka plan es geçilmedi. Bu bağlamda tezde yer yer 17. yüzyıldaki olay ve olgulara dahi referanslar verildi. Çalışmanın 1914 tarihi ile bitirilmesi, Birinci Dünya Savaşı’nın hem Osmanlı hem dünya tarihi açısından önemli kırılmayı ifade etmesiyle ilişkilidir. Savaş, başlangıcından sonuna değin yarattığı etkiler bağlamında bir tez araştırması için başlı başına özel sorular ve cevaplar içermekteydi. Dolayısıyla dünya tarihi bağlamında, derin etkiler yaratan bir savaş dönemini tez araştırmamıza entegre etmek hem savaş dönemini hem tezin tarihsel ana güzergahı olan 1839-1914 yılları arasında meydana gelen tarihsel gerçekliği ıskalama riski artmaktaydı. Çalışmamızın mekânı ise Osmanlı – İran sınır bölgesidir. Ancak Kafkaslardan Basra’ya kadar uzanan geniş yeri ifade eden sınır bölgesinde ayrıca bir sınırlamaya gidildi. Burada araştırmamıza konu olan Nasturî cemaati ile Caf aşiretinin yerleşim yerleri, sınır bölgesindeki mikro mekanımızı oluşturmaktadır. Öyle ki, Nasturîler için Osmanlı sınırındaki Hakkâri ve İ ran sınırındaki Urmiye bölgeleri, Caflar için ise Osmanlı sınırındaki Süleymaniye ve İ ran sınırındaki Sinne bölgeleri, araştırmamızın ana mekanlarıdır. Mekânsal olarak sınır hattının tercih edilmesi, tıpkı zaman tercihinde olduğu gibi araştırma sorularımızla doğrudan ilişkilidir. Yukarda ifade edildiği gibi ana 2 araştırma sorumuz, Osmanlı’nın, devlet yönetim paradigmasında meydana gelen değişimin devlet-toplum ilişkisini nasıl etkilediğine dairdir. Bu aşamada, sorumuzu daha da detaylandırırsak, devlet paradigmasında meydana gelen değişim devletin egemenlik sahasının en uç bölgesindeki devlet-toplum ilişkisini nasıl etkiledi? İşte, böylesi bir soru için sınır bölgeleri en iyi mekânsal tercihlerden biridir denebilir. Sınırın mekânsal tercihin bir diğer nedeni, sınır bölgesinde birden çok ve birbirine alternatif üst otoritelerin oluşuydu. Yani bir tarafında Osmanlı diğer tarafında İ ran gibi iki gücün egemenlik iddiasının karşılaşma alanı olması –ki daha sonra Batılı güçler de denkleme giriyor- devlet-toplum ilişkisine nasıl etki ettiği veya etki edip etmediği araştırmanın bir diğer problematiğidir. Dolayısıyla, sınır hem mekân hem içerdiği anlam ve işlevi açısından çalışmamızın merkezinde yer almaktadır. Devlet-toplum ilişkisi düzleminde ilerleyen çalışmanın, konusunda da belli sınırlılıklar çizildi. Devlet olarak merkezde Osmanlı yer alırken toplum olarak ise Nasturî cemaati ve Caf aşireti çalışmanın aktörü oldular. Sınırın İ ran tarafının geçirdiği sosyo-politik gelişmeler, araştırmamızın kısmen dışında tutuldu. Bunun nedeni, zamansal sınırlılıktaki gerekçeyle benzerdir. İran, devlet ve toplumu ve uluslararası ilişkileriyle başlı başına bir kaynak, literatür ve araştırma sorularını içermektedir. Dolayısıyla İran’ın da Osmanlı’ya paralel geçirdiği gelişmeler bağlamında sınır bölgesindeki ilişkilerini çalışmaya dahil etmek, zaman sınırlılığıyla karşı karşıya olan bir araştırmacı için oldukça zor olacaktı. Ayrıca özellikle İ ran’da sürecin nasıl geliştiği sorularına dair bize cevaplar verecek Osmanlı arşivine benzer İran arşivi ve literatürüne koşullardan dolayı ulaşıl(a)maması, İran’ın çalışmamızın merkezinin dışında kalmasının nedenleri arasındaydı. Bu durum çalışmamızın en belirgin sınırlılığıdır. Ancak, her ne kadar İ ran yönetiminin genel pratiğine yer verilmediyse de özellikle Osmanlı arşivi, yabancı misyoner ve konsolosluk raporları, anılar ve literatürden elden edilen verilerle İran Devleti’nin sınır bölgesinde, Osmanlı Devleti’ne karşı politik tutumu bağlamında Nasturî ve Caflara yönelik ne tür politikalar geliştirdiğine dair tespit ve analizler yapıldı. Devlet-toplum ilişkisi bağlamında sınır bölgesinde bir topluluk değil de iki topluluğu merkeze almamız, tezin soruları ve cevaplarıyla mevcut literatüre katkı sağlama iddiasını pekiştiren en temel özelliğidir. Literatür değerlendirme başlığında detaylı bir şekilde 3 değinileceği gibi, devlet-toplum ilişkilerinde genellikle, tek değişken üzerinden çalışmalar yürütülmektedir. Bu bazen bir yerleşim yeri bazen bir dini veya etnik grup olabilmektedir. Bu tezde ise, dünya literatüründe sık sık başvurulan karşılaştırmalı tarih metodu uygulanmaktadır. Burada, iki yönlü karşılaştırma söz konusundur. Birincisi, Osmanlı, İran ve Batılı güçlerin sınır bölgesinde Hristiyan bir cemaat olan Nasturîler ile Müslüman/Kürt aşireti olan Caflar üzerinde yattığı etkiler arasındaki farklar ve benzerlikler incelenmektedir. İ kincisi ise, her iki topluluğun Osmanlı merkezileşme politikası ve diğer otoritelerin nüfuz mücadeleleri üzerinde yarattığı etkiler arasındaki farklar ve benzerlikler ele alınmaktadır. Bu aşamada sınırdan sonra önemli ikinci kavram ve değişkenimiz devreye girmektedir. Her ne kadar, özellikle Avrupa’da meydana gelen reform hareketleri sonrası eşit vatandaşlık fikri, 19 yüzyılda devlet-toplum ilişkisinin temel slogan veya hedefi haline geldiyse de pratikte bunun tam karşılık bulduğunu söyleyemeyiz. Osmanlı Devleti’nin 1839 ve sonraki reformlarının merkezinde eşit vatandaşlık kavramına sık vurgular vardı. Ancak gerek Osmanlı ve İran gerek bölgedeki Batılı güçlerin topluluklarla kurdukları ilişkide onların dini kimlikleri önemli bir değişken oldu. Bu durum, topluluklar için de söz konusuydu. Yani Nasturîlerin Hristiyan, Cafların Müslüman kimliği, onların üst otoritelerle ilişkilerini ve kendi iç dinamiklerini şekillendirmekteydi. Dolayısıyla, her iki taraf için de 19. yüzyılın ortalarından sonra bile dini kimlik, ilişkilerin önemli bir referans maddesiydi. Bundan dolayı, tezde karşılaştırmalı olarak incelenecek toplulukların dini kimliklerinin farklı olmasına dikkat edildi. Burada, Nasturî ve Cafların seçilmesinde onların sınır bölgesinde yaşamalarının yanı sıra yaşam tarzı itibariyle (göçebe, yarı göçebe ve yerleşik unsurları içinde barındırmaları) benzer yapıları içinde barındırmaları ve farklı dini kimliklere sahip olmaları etken oldu. Bu çerçevede karşılaştırmalı bir düzlemde araştırma sorularımıza şunu ekleyebiliriz: 19. yüzyılın ikinci yarısında sınır hattında meydana gelen gelişmelere Nasturî ve Cafların dini kimlikleri ve yaşam tarzları ne kadar etki etti veya etki etti mi? Bu çerçevede tezde 1839-1914 Osmanlı – İran sınırında, Osmanlı merkezileşme politikası ve Batılı güçlerin nüfuz mücadelesi bağlamında Nasturî ve Caf aşireti özelinde karşılaştırmalı bir düzlemde devlet-toplum ilişkisinin dinamikleri üç bölümde incelenmektedir. 4 Birinci bölümde, tezin sorunsalını oluşturan devlet-toplum ilişkisinde meydana gelen değişimi tetikleyen arka plan verilmeye çalışıldı. Yukarıda kısmen değinildiği gibi, temel sorunsalımız 1839 Tanzimat Fermanı ile beraber değişime giden devlet paradigmasının devlet-toplum ilişkisinde nasıl bir etki yarattığına dairdir. Bu bağlamda Osmanlı Devleti’ni bir paradigma değişikliğine götüren sürece dair sorulara cevaplar bulunmadan ve analizi yapılmadan, tezin sorunsalını gerek Osmanlı tarihi ve gerek dünya tarihi bağlamında nerede durduğunu tespitinde eksiklikler yaşanacağı kanaati güçlüdür. Dolayısıyla Osmanlı Devleti’nin modernleşme serüveninin devlet-toplum bağlamından yeniden tahlili gerekli görüldü. Bu bölümde, ilk olarak yapılan tartışmanın merkezinde Osmanlı Devleti’ni geleneksel imparatorluk düzeninden merkeziyetçi bir devlet sistemine dönüştüren reform ve revizyonlara neden ihtiyaç duyduğu sorusuna aranan cevaplar yer almaktadır. Bu aşamada, Osmanlı modernleşmesi iç dinamiklere ve dünyadaki gelişmelere karşı verdiği bir reaksiyondan ziyade devletin Batı karşısında politik ve ekonomik olarak geriye düşüp varlığını sürdürme kaygısına karşı zorunlu bir savunma refleksiydi. Öyle ki 19. yüzyıl ile beraber Avrupa, Osmanlı Devleti için hem tehlikeli bir rakip hem takip edilmesi gereken bir modeldi. Ancak Osmanlı devlet aklının Batı kurum ve düşüncelerinin devletin kurtuluş reçetesi olarak görmesi, çok da kolay olmadı. 1699 Karlofça ile başlayan toprak kayıpları ile beraber Osmanlı ulema ve bürokrasisinin gündeminde devletin mevcut kötü durumdan nasıl kurtulacağı sorusu vardı. Bu soru, iki yüzyıldan daha fazla Osmanlı bürokrat ve aydınlarının gündeminde birinci madde olarak güncelliğini korudu. Burada üç kurtuluş yorumu ön plana çıktı. Bunlarda ilki çözümü “kanun-ı kadim” yani gelenekte olduğu düşüncesi, ikincisi hem gelenek hem “icab-ı vakti hal” yani çağın gereklerini yerine getirme düşüncesi, üçüncüsü ise geleneksel yapıyı bir tarafa atıp tamamen çağın koşullarına uyma düşüncesidir. Tezde bu üç düşüncenin ortaya çıkışı, yarattığı etkiler, ortaya çıkardığı kavramlar ve devlet paradigmasının değişiminde oynadıkları rol analiz edildi. Osmanlı’nın “nizam-ı cedid” yani yeni düzen iddiasının toplum katmanında ilk etkilerinin ne olduğu sorusu, bu bölümün ikinci sorunsalıdır. Devletin yeni düzenindeki iki iddia üzerine kurulmaktaydı. Birincisi kurumlarıyla, yönetim mekanizmasıyla ve yasalarıyla bir bütün olarak Osmanlı Devleti, artık modern merkeziyetçi bir devletti. Başka bir deyişle, devlet yeni bir kalıp içine oturtulmaktaydı. İkincisi ise toplumun veya 5 tebaanın devletin yeni düzeninde yeniden konumlandırılmasıydı. Bu bağlamda devlet- toplum ilişkisi, tebaanın devlete tabi olduğu bir hiyerarşik ilişki düzleminden her iki tarafın birbirine karşı sorumlu olduğu karşılıklı bir düzlem üzerine kurulmaya çalışıldı. Bu gelişme, devletin otorite menzilinin topluma eskiye göre birkaç adım daha yaklaşması demekti. Doğrudan yönetimin ana hedef olduğu Osmanlı yeni düzeninde birçok kurum, kuruluş ve kavram değişime uğradı. Bu çerçevede, tezin temel kavramlarından biri olan sınırın kavramsal ve işlevsel değişikliği analiz edildi. Sınırın artık otoritenin genişleme konseptinden savunmaya dönüşü detaylandırıldı. Sınırın işlev ve anlamında meydana gelen değişim ile sınır toplumunun iç dinamiklerine ve üst otoriteler ile kurdukları ilişkide doğrudan bir ilişki gözlemlendi. Öyle ki, Osmanlı merkezileşme/modernleşme programı bağlamında değişen sınır konseptine paralel olarak sınır bölgesinin yönetim sistemi aşamalı bir değişim geçirdi. Bu politik değişimin Osmanlı-İran sınırındaki aşamalı etkileri, bu bölümün üçüncü sorunsalını oluşturmaktadır. Burada, Osmanlı Devleti’nin sınır bölgesinde Nasturîlere ve Caflara doğrudan temasına giden politik sürecin bir resmi verilmeye çalışılmaktadır. Bu aşamada aracı elitler olarak tanımlanan mir ve şeyhlerin politik güç olarak ortaya çıkış ve tasfiyelerine giden sürecin yarattığı sonuçlar bağlamında analiz edilmektedir. Bu aracı elitler, bölgede en azından politik güçlerini kaybedişleri, bu çalışmanın ana sorunsalını oluşturan politik ortamı hazırlaması dolayısıyla devlet-toplum ilişkisi bağlamında kırılma noktasını ifade eder. Çünkü, mirler ile şeyhlerin sahneden çekilmesi, Nasturî ve Cafların devletin veya devletlerin yeni muhatabı ve bölgedeki partneri olmasında önemli bir ön aşama oldu. Bu aşamaların birbiriyle zamansal olarak içi içe geçmiş olmasından dolayı sonraki bölümlerde yer yer tekrar söz edilecektir. Sonuç olarak, tezin bu bölümü, araştırmanın ana sorunsalını oluşturan sonraki bölümlerde sağlıklı bir tartışma ve analiz zemini oluşturmasını sağlayan bir arka planı içermektedir. İkinci bölümde, tezin ana tartışmasının ilk aşaması olan Osmanlı Devleti’nin yeni düzeni sınır bölgesindeki Nasturîler ile Caflara ulaştırma çabası ve onları bu çabaya karşı verdikleri tepkiler işlenmektedir. Burada ilk olarak her iki sınır topluluğunun yaşam tarzı, örgütlenme biçimleri, nüfusları, ekonomik faaliyetler ve yerleşim yerleri gibi özellikleri tarihsel arka planlarıyla verilmeye çalışıldı. Burada temel amaç, teze konu olan her iki 6 topluluğun nitel ve nicel özelliklerini tespit ederek, onların sosyo-politik olaylara yönelik verdikleri tepkileri daha sağlıklı analiz etmeyi kolaylaştırmaktır. İ ki topluluğa dair sunulan verilerden sonra bu bölümün ana tartışma sorusu soruldu: Osmanlı Devleti yeni düzen parametresiyle Nasturî ve Caflara ne şekilde yaklaştı ve onlardan beklentileri neydi ve onu ne kadar karşıladı? Burada daha çok devletin merkezileşme uygulamalarını ve toplumun bu uygulamalara karşı tepkileri analiz edildi. Bu ilişki, keşif, uygulamalar ve tepkiler olarak üç bağlam etrafında ele alındı. Ayrıca bu bölümde metodolojik olarak, kategorileştirmeyi, topluluğa göre değil devletin temel politikaları esas alınarak yapıldı. Çünkü burada esas hedef üstten alta giden ve herkese uygulanmaya çalışılan politikaların yarattığı etkiyi basitçe betimlemekten ziyade analitik olarak tartışmaktı. Böylece her iki topluluğun kendilerine yönelik ortak uygulamalara verdikleri tepkilerin benzerlik ve farklılığı aynı metin üzerinden analiz edilmeye çalışıldı. Bu bağlamda ilk olarak Osmanlı Devleti’nin toplumu keşfi olarak nitelenebilecek Nasturî ve Cafları nitel ve nicel olarak tanımlama ve tanıma süreci ele alındı. Burada, devletin her iki topluluğu neden tanımaya ihtiyaç duyduğu, nasıl tanımlandığı ve yeni sisteminde onları nereye konumlandırdığı gibi sorulara cevaplar aranmaktadır. Bu sorulara paralel olarak ise her iki topluluğun başta nüfus sayımı gibi devletin onları daha okunaklı bir hale getiren uygulamalarına ne tür tepkileri niçin verdiğine dair tespitler yapılmaktadır. Bu bölümün ikinci aşamasında ise devletin merkezileşme politikasının temel politik aygıtlarından olan vergi uygulaması araştırmanın merkezine alınmaktadır. Vergi, adeta Osmanlı yeni düzenin sermayesi ve otorite kaynağıydı. Vergi tahsil edildiği kadar düzen vardı, düzen var olduğu kadar devlet vardı. Bu bağlamda verginin ahaliden tahsili, devlet için oldukça kritik ve hassas bir aşamaydı. Öyle ki, Osmanlı Devleti, her iki topluluğa yeni düzenin birer “vatandaş”ları olarak vergi yükümlülüğü altına almaya çalıştı. Bunun tahsili için barışçıl yollardan askeri yönteme kadar birçok yöntem kullandı. Ancak devlet, vergi konusunu ne kadar bir gereklilik olarak nitelediyse, her iki toplulukta bir o kadar ona negatif anlamlar yükledi. Vergiyi bir yük olarak niteleyen ve o güne kadar devletle doğrudan böyle bir ilişki kurmayan her iki grubun tepkisi olumsuzdu. Tezin bu aşamasında, devlet ile her iki topluluk arasında vergi konusundaki ilişkinin niteliği toplumsal normlar ve geleneksek anlayışlar bağlamında ele alındı. 7 Toplum keşfi, nüfus sayımı vergi konusundaki uygulamalarıyla Nasturîler ile Caflara neredeyse benzer yaklaşım içinde olan Osmanlı Devleti, merkezileşmenin vergi kadar önemli bir adımı olan iskân politikasında bir ayırıma gitti. Bu politikada, Osmanlı’nın geleneksel ideolojik refleks ve hassasiyetleri devreye girdi. Bu durum, Osmanlı Devleti’nin yeni düzenin uygulamadaki ilk çelişkisiydi. Eşit vatandaşlık iddiası taşıyan Osmanlı’nın yeni paradigması, iskân politikasında devletin dini hassasiyetlerine takıldı. Öyle ki, Hristiyan kimliğine sahip Nasturîler gerek bölgesel gerek küresel politik kaygılardan dolayı iskana tabi tutulmadılar. Buna karşılık, Caflar Müslüman kimlikleriyle sınır gibi stratejik bir bölgede iskân için çok ideal bir topluluktu. Bu aşamada, devletin Nasturîleri iskana tabi tutmamasının nedenleri, Cafları iskana teşvik etmek için başvurduğu yöntemler ve Cafların bu politikaya tepkileri nedenleriyle ele alınmaktadır. Burada ve daha sonraki bölümlerde, topluluğun devlet politikalarına gösterdiği tepkilerle beraber bu tepkilerin devletin uygulamaları üzerindeki etkilerine değinilerek tek yönlü değil tarafların birbirlerine karşılıklı etkileri tartışmaya açılmaktadır. Bu bölümün sonunda Osmanlı’nın egemenlik menzilinin her iki topluluğa ne kadar nüfuz ettiği ile her iki topluluğun devletin kendilerine yönelik politikalarına ne düzeyde yön verdiği konusu açıklığa kavuşturulmaktadır. Üçüncü bölüm, Osmanlı dışında gerek İran gerek İngiltere, Fransa ve Rusya gibi Batılı güçlerin sınır bölgesinin sosyo-politik denklemine dahil olmalarıyla meydana gelen gelişmelere odaklanmaktadır. Dolayısıyla bu bölümde, daha önceki bölümden farklı bir metot uygulanmaktadır. Özelikle birbirine alternatif güçlerin her iki topluluğa farklı hassasiyet ve politik normlarla yaklaşması ve bunun onlar üzerinde farklı sonuçlar doğurmasından dolayı Nasturîler ile Caflar, karşılaştırma bağlamından kopmadan ayrı ayrı başlıklar altında incelenmektedir. Bu bölümde, ilk olarak sınır bölgesinde misyoner faaliyetleriyle Batılı güçlerin bölgeye girişi ve onların Nasturîlere dönük yaklaşımları ele alınmaktadır. Burada temel soru Batılı misyonerler, Nasturîlerle neden ilgilendiği ve Nasturîlerin bu ilgi karşısında nasıl bir pozisyon aldığına dairdir. Tabi ki toplulukların dini kimliği, Osmanlı Devleti’nin özellikle iskân siyasetindeki tercihlerini etkilediği gibi, Batılıların da bölgede nüfuz politikaları üzerinde benzer etkiye sahipti. Bu bağlamda Nasturîlerin Hristiyan kimliği, Batılıların kendilerine yönelik ilgisinde pozitif bir etkiye sahipti. Batılı güçlerin misyonerlik faaliyetleri, sosyal yardımlaşma düzleminde politik 8 bir düzleme taşınmasıyla, Osmanlı Devleti için Nasturîlere dair tehlike çanları çalmaya başladı. Devlet için o güne kadar sınır bölgesinin sıradan bir “Gayri-Müslim” tebaası olan Nasturî cemaati, artık Batılılara kaptırılmaması gereken bir gücü ifade etmekteydi. Artık, Osmanlı ve Batılılar arasında Nasturîlere yönelik nüfuz mücadelesi başlamaktaydı. Bu mücadele, Nasturîler üzerinde çok yönlü sonuçlar doğurdu. Tezin bu aşamada yürütülen tartışması şu sorulara cevaplar vermeye yöneliktir: gerek Batılı güçler gerek Osmanlı Devleti, Nasturîlere yönelik nüfuz mücadelesinde ne tür yöntemlere başvurdular? Osmanlı Devleti, bu mücadelede yeni düzen paradigmasıyla ne tür çelişkilere düştü? Nasturîler, Batılı güçler ile Osmanlılar arasındaki nüfuz mücadelesinde nasıl pozisyon aldılar? Aldıkları pozisyon cemaatin iç ve dış ilişkilerinde nasıl etkiler yarattı? Bu bölümün ikinci kısmında ise, Osmanlı Devleti ile İ ran’ın Caflar üzerindeki nüfuz mücadelesine odaklanılmaktadır. Özellikle Müslüman dünyasının temsili konusunda her iki devletin yüzyıllara yayılan bir rekabeti söz konusuydu. Dolayısıyla, iki gücün temas alanı olan sınır bölgesinde dikkate değer nüfusa sahip olan Müslüman bir topluluk olarak Caf aşiretine nüfuz edilmesi, taraflardan birinin diğerine karşı önemli bir üstünlük sağlaması anlamına gelmekteydi. Bu bağlamda, her iki devlet de Caf aşiretini kendi nüfuzlarına almak için çeşitli yöntemler kullandılar. Tıpkı Nasturîlere yapıldığı gibi, aşiret bey ve beyzadelerine hediyeler, rütbeler ve nişanlar verildi. Bunları yanı sıra devletin yerel yönetimin çeşitli kademelerine getirilip onlara yetkiler verildi. Özelikle İran’a nazaran Osmanlı, Caflara yönelik daha üst seviyede taviz ve vaatler vermekteydi. Öyle ki, sınır bölgesindeki Müslüman bir grubu İ ran nüfuzundan korumak adına merkezileşme paradigması ile çelişecek kadar aşiret liderlerine tavizler vermek zorunda kaldı. Bu gelişme üzerine bu bölümde yapılan tartışma ve analizler şu sorulara cevaplar verme üzerine inşa edildi: Osmanlı ile İ ran Caflar üzerinde nüfuz kurmak için ne tür yöntemlere başvurdular? Bu yöntemler ne tür benzerlik ve farklılıklar içirmekteydi? Caf aşireti, iki gücün kendilerine yönelik nüfuz politikalarına nasıl yaklaştılar? Bu mücadele aşiretin iç dinamiğine bir etkisi oldu mu? Oldu ise bunlar nelerdir? Caf aşiretine yönelik nüfuz politikası bölgenin politik yapısını nasıl etkiledi? Tezin sonuç bölümünde ise, her üç bölümde sorulan sorulara verilen cevaplar üzerinden tezin ana sorunsalı niteliğinde olan şu soruya ne derece cevap verilebildiğine açıklık 9 getirmeye çalışılmaktadır: 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren dünyada meydana gelen gelişmeler ve buna paralele olarak Osmanlı Devleti’nde meydana gelen gelişmeler, Nasturî ve Cafları nasıl etkiledi ve onlar gerek Batılı güçlerin gerek Osmanlı Devleti’nin politikalarını ne kadar etkiledi? Bu çalışmada tartışmaya açılan soruların cevapları, iki kaynak türünden elde edilen verilerin analizine dayanarak verilmeye çalışılmaktadır. Bunlar dönemin resmi yazışma, rapor, karar, anı ve gazete haberleri gibi birincil kaynaklar ile tezde ele alınan konular üzerinde yazılan makale, kitap ve tezlerde oluşan literatürdür. Burada ilk olarak, tezde faydalanılan ve sıklıkla referans verilen birinci kaynaklar nitel bağlamda değerlendirilecektir. Tezde birincil kaynak niteliği taşıyan neredeyse tüm türlerden yararlanıldı. Bunlar iki kategoride toplanabilir. Bunlardan ilki dönemin resmi yazışma, rapor ve kararlarını içeren Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi, ABD Dış İşleri Arşivi ve Protestan misyoner raporlarını içeren Missionary Herald/American Board of Commissioners for Foreign Missions Arşivi (ABCFM) gibi resmi kurum kaynaklarıdır. İkincisi ise, döneme tanıklık etmiş misyoner, seyyah ve devlet yetkililerin yazdıkları hatırat ve günlük türünden kaynaklardır. Bunların her biri kendi kategorisinde bir tarih çalışması için değerli verileri barındırmaktadır. Bu bağlamda, ilk olarak tezin temel birincil kaynağı olan Cumhurbaşkanlığı Osmanlı Arşivi üzerine bir değerlendirme yapalım. Bu katalog, gerek Osmanlı Devleti’nin yüzyıllar süren geniş egemenlik sahasının yanı sıra devletin temas ettiği dünyanın çeşitli devlet ve topluluklarına dair milyonlara ulaşan evraktan oluşmaktadır. Öyle ki, bu evraklar birçok bilimsel çalışma için birer kaynak niteliğindedir. Bu çalışmada, bu kataloğun birçok kısmından faydalanıldı. Ancak bir devlet-toplum ilişkisini inceleyen bir tez olmasından dolayı özellikle yararlandığımız üç kısım öne çıkmaktadır. Bunlardan ilki merkez taşra yazışmalarının önemli bir bölümünü içinde barındıran kataloğun Sadaret (Başbakanlık) arşividir. Bu kısımda özellikle bölgeden yerel yetkililer ve halktan Sadaret makamına gönderilen rapor, telgraf ve mektuplar ve Sadaret’ten bölgeye gönderilen kararlar ve talimatları içermektedir. Hem dönemin en üst mercilerinden biri olan Sadaret’in bölgedeki gelişmelere yaklaşım ve çözüm önerilerini hem yereldeki yetkili ve ahalinin sesini duyma noktasında arşiv kataloğunun bu kısmı teze önemli veriler sundu. 10 Benzer nitelikte olan ve tezde en çok referans gösterilen arşiv kaynağı Dahiliye Nezareti (İçişleri Bakanlığı) arşividir. Dahiliye arşivi kataloğun nitel ve nicel olarak en zengin bölümüdür denebilir. Devletin kendi iç mekanizmaları arasındaki yazışmaları içeren bu arşiv, bize hem devletin hem toplumun sesini verme konusunda oldukça çok ve çeşitli veriler sunmaktadır. Özellikle gerek yazılan raporlarla Nasturî ve Caflara dair nitel ve nicel bilgiler gerek yazdıkları mektup ve telgraflarla onların istek ve taleplerine doğrudan ulaşma konusunda oldukça veri sunmaktadır. Üçüncüsü ise özellikle Abdülhamit dönemindeki devlet-toplum ilişkilerini tespiti konusunda dikkate değer evraklar içeren Yıldız Sarayı arşividir. Bu kısımda Sadaret ve Dahiliye kataloglarında yer alan evraklara benzer türden içerikler mevcuttur. Kataloğun Bab-ı Âli Evrak Odası kısmı da aynı nitelikte olan ve tezde sıklıkla referans verilen bir diğer arşivdir. Osmanlı arşiv kataloğunda tezde kullanılan bir diğer evrak türü ise İradelerdir. Bu belgeler, dönemin Osmanlı padişahlarının verdiği kararları içermektedir. Öyle ki bu belgeler, devlet yönetiminin en tepesindeki kişinin Nasturî ve Caflara dair yaşanılan gelişmelere nasıl yaklaştığı ve ne tür kararlar verdiğinin tespiti konusunda veriler sunması açısında oldukça önemlidir. Bu bağlamda tezde yer yer iradelerden faydalanılmaktadır. Tezin bu arşiv kataloğundan yararlandığı bir diğer kısım ise Hariciye Nezareti (Dışişleri Bakanlığı) arşividir. Burada, İ ran ve Batılı Devletler ile Osmanlı arasındaki yazışmalardan yararlanıldı. Özellikle İ ran’ın Caflara yönelik politikası ile Batılıların Nasturîlere yönelik tutum ve faaliyetlerinin tespiti konusunda, bu evraklar tezin önemli bir kaynağı oldu. Tezde yararlanılan ikinci kurumsal arşiv ise Amerikan Dış İşleri’ne bağlı konsolosluk arşividir. Burada ABD’nin Osmanlı Devleti’ndeki Erzurum ve Van Konsolosluklarından gönderilen mektup ve raporların yanı sıra kısmen Amerikalı misyonerlerin yazışmalarına ulaşılmaktadır. Bu arşiv kaynağından özellikle Nasturîlere dair gelişmeler işlenirken kullanıldı. Nasturîlerin bölgedeki durumu, Osmanlı Devleti’nin misyonerlere yönelik tutumları, Batılı güçler, İ ran ve Osmanlı’nın Nasturîlere yönelik politikaları ve onların bunlara karşı gösterdiği reaksiyonlara dair birçok kritik bilgi elde edildi. Bu arşiv kaynağı, yer yer Osmanlı kaynaklarından elde edilen bilgilerin teyidi veya farklı bir yorumunun elde edilme olanağı sunmaktaydı. Amerikan Protestan misyoner raporlarını içeren American Herald/ABCFM arşivi benzer nitelikteydi. Yine Nasturîlere yönelik gelişmelerin işlenmesinde kullanılan bu kaynak, bölgede en yoğun faaliyet 11 gösteren ve birçok olaya tanıklık eden Protestan misyonerlerin gözlemlerine yer verilmesi bakımından önemliydi. Resmi kurum arşivlerinin yanı sıra bölgede bulunan seyyah, misyoner ve devlet yetkililerinin anı ve günlük türü kitapları, tezde sıklıkla referans gösterilen bir diğer birincil kaynaktır. Bu tür kaynakların bölgedeki olaylara bizzat tanıklık etmiş veya zaman zaman gelişmelerin seyrine yön veren aktörlerin keleminden çıkmış olması, ele alınan olayları birinci ağızdan verilmesine dair tarih araştırmaları için kıymetli bir fırsat sunmaktadır. Ancak hatırat, seyahatname ve günlük türü eserlerin kişilerin taraf oluşu ve önyargılar içermesi dolayısıyla kısıtlılıklar taşıdıklarını belirtmek gerekir. Dolayısıyla bu tür eserlerde yer alan bilgileri kategorik olarak yok saymamakla birlikte mesafeli yaklaşılması gerektiğini belirtmek gerekir. Bu tür eserler hem Osmanlı hem yabancı kaynaklardan oluşmaktadır. Yabancılarla kıyaslandığında Osmanlı menşeili olanlar sınırlıdır. Var olanlar ise özellikle Osmanlı-İran sınır tespit komisyonuna katılan bürokratlar tarafından kaleme alındı. Bunlarda üç eser öne çıkmaktadır. Birincisi, 1847’de Osmanlı-İran sınır tespit komisyonunda Osmanlı Devleti’nin temsilcisi olan Mehmet Hurşit Paşa tarafında yazılan Seyâhatnâme-i Hudûd adlı eserdir.1 Eser, yazarın sınırın tespiti esnasında sınır boyunca gezdiği yerlere dair nitel ve nicel bilgilerden oluşmaktadır. Basra, Bağdat, Şehrizor, Musul, Van ve Bayezid gibi Osmanlı vilayet ve sancaklarının sosyo-politik ve ekonomik yapılarında dair detaylı veriler sunulmaktadır. Hatta yaşadıkları bölgelerde öne çıkan aşiretlerin yaşam tarzları, ekonomik faaliyetleri, onlara bağlı olan taifelerin sayısı ve tarihsel arka planlarını veren yazar adeta sınır boyunun demografik bir röntgenini çekmiştir. Ancak yazarın özellikle Müslüman kitleye odaklandığı görülmektedir. Dolayısıyla Nasturîler gibi Müslüman olmayan nüfusa dair detaylı verilere bu eserde ulaşılamamaktadır. Ancak çalışmamıza konu olan Caf aşireti ve onlara benzer birçok büyük aşiretlere dair bilgiye ulaşılmaktadır. Benzer bir eser yine 1847 sınır tespit komisyonunda görev alan ve Osmanlı Heyeti’ne Başkanlık eden Derviş Paşa’nın layihasıdır.2 Hurşit Paşa’nın eseri kadar detaylı olmasa da sınır boyunda özellikle Müslüman/Kürt aşiretlere dair verilere ulaşılmaktadır. Derviş Paşa’nın eseri 1 Mehmet Hurşit Paşa (çev. Alâaddin Eser), Seyâhatnâme-i Hudûd, Simurg Yayınları, İstanbul, 1997. 2 Derviş Paşa (çev. Fatih Gencer), Tahdid-i Hudud-ı İraniyyeye Me’mûr Derviş Paşa’nın Layihası, Gece Kitaplığı, Ankara, 2016. 12 metot olarak Hurşit Paşa’nın eserinden ayrışmaktadır. Hurşit Paşa her aşiret ve yerleşim yeri üzerinden ayrı ayrı başlıklarda detaylı veriler sunarken, Derviş Paşa, maddeler halinde veriler sunmaktadır. Bu maddelerde yer yer alınan kararların tercümesi, yer isimleri, aşiretlere dair veriler ve olaylar yer almaktadır. Ancak bu eserde de yine Müslüman kitleye odaklanılmış ve diğer azınlık guruplar ihmal edilmiştir. Üçüncü eser ise ilk iki eser gibi bir sınır tespit komisyon üyesi tarafından kaleme alınmıştır. Eser,1913- 1914 Osmanlı İran sınır tespitinde görev alan Aziz Samih Bey’in anılarını içermektedir.3 Ancak içerik ve metot itibariyle daha önceki iki kaynaktan farklı bir niteliğe sahiptir. Sınır bölgesindeki duruma dair nicel veriler vermekten ziyade olay örgüsü etrafında içerik şekillendirilmektedir. Yazarın yaşadığı ve tanıklık ettiği olayları içeren eser, sınır bölgesine dair sosyolojik gözlemler sunmaktadır. Dolayısıyla sınır hattında yaşamın nasıl olduğu sorusuna burada en net bicimde cevap alınabilir. Bu eseri yayına hazırlayan Ali Murat Kurşun, ayrıca aynı komisyonda görev alan İngiliz yetkili C. H. D. Ryder’ın kısa anılarını da okuyucuya sunmaktadır. Çok detaylı bir kaynak olmasa da başka bir gözden sınır tespit hikayesini görmek bakımından değerlidir. Osmanlı bürokratlarının eserlerinde özellikle Müslüman olmayan halka dair bıraktığı boşluğu ve daha birçok detayı yabancı misyoner, seyyah ve konsolos gibi yetkililerin yazdıkları eserler doldurmaktadır. Öyle ki özellikle 19. yüzyılında Osmanlı coğrafyasının belli merkezlerinde yabancı konsoloslukların yaygınlaşması ve misyoner kurumlarının faaliyetlerin artmasıyla, bu döneme ilişkin Osmanlı kaynaklarına kıyasla sayısız eser kaleme alındı. Dolayısıyla bu eserleri kaleme alan döneme tanıklık etmiş kişiler sundukları verilerleler bölge araştırmaları için birincil elden birer kaynak sunmaktadırlar. Bu bağlamda, özellikle tez araştırması esnasında bu kaynaklardan öne çıkanları değerlendirelim. Bu tür nitelikte eserler arasında sınır bölgesine ve özellikle Nasturî cemaatinin sosyo-politik ve ekonomik dinamiklerine dair veriler sunan Protestan Amerikalı misyoner Asahel Grant’ın Nasturiler ya da Kayıp Kabileler adlı eseri öne çıkmaktadır.4 1837 yılında bölgeye gelen bölgeye gelen öncü Protestan misyonerlerden 3 Aziz Samih İlter - C.H.D. Ryder (haz. Ali Murat Kurşun), Osmanlı-İran Sınırından Anılar (Türk-İran Hudutlarında Neler Gördüm/1913-1914 Türk-İran Sınır Çizimi), Taş Mektep Yayıncılık, İstanbul, 2014. 4 Asahel Grant, Nasturiler ya da Kayıp Kabileler –Bir Misyonerin Nasturilere Dair İzlenim ve Düşünceleri, Avesta Yayınları, İstanbul, 2015. 13 olan Dr. Grant, faaliyetlerini 1844’te Musul’da ölene kadar sürdürdü. Onun bu süre boyunca yürüttüğü faaliyetler, gözlemlerine dayanan bu eserinin merkezinde Nasturîler vardır. Nasturîlerin Yahudilerin kayıp kabilesi olduğu savıyla hareket eden yazar, cemaatle doğrudan temaslar kurup onların gelenekleri, ritüelleri, yaşam biçimleri, ilişkileri, çelişkileri ve sorunları gibi birçok başlığı içeren detaylar sunmaktadır. Öyle ki, 19 yüzyılın ilk yarısında Nasturî cemaatinin tarih ve sosyolojisini analiz etmek adına önemli bir başvuru kaynağıdır. Nasturîlere dair benzer değerde bir diğer eser, Protestan misyoner G. P. Badger’ın rapor, not ve gözlemlerine yer verdiği The Nestorians and Their Rituals adlı kitabıdır.5 1840’lı yıllarda Nasturîler arasında bulunan yazar, Bedirhan Bey’in bu yıllardaki saldırılarına bizzat tanıklık eder. Öyle ki, bölgedeki kaotik ortama şahitlik eden yazar, bize Nasturî toplumuna dair birincil elden veriler sunmaktadır. Bu kategoride özellikle Nasturîleri merkeze alan eserler arasında bizzat cemaat üyeleri tarafından yazılan eserler de mevcuttur. İçerden bir göz tarafından olayları ve cemaati görmek bakımından bunlar önemli kaynaklardır. Bunlardan öne çıkanı, Nasturî cemaatinin patrik ailesi mensubu olan Surma Hanım’ın anılarıdır.6 1883 yılında Hakkari’de doğan Surma Hanım, anılarında cemaatinin hem gelenek ve ritüellerine hem tanıklık ettiği ve aile büyüklerinden duyduğu olaylara yer vermektedir. Dolayısıyla, Nasturîlere dair resmi kaynaklardan ve cemaat dışındaki kaynaklardan ulaşılamayan detayları, onun eserinde bulmak mümkündür. Bu kategoride bölgeye dair daha genel çerçevede birçok etnik ve dini kimlikte topluluklara ve yaşadıkları coğrafyaya dair bilgiler içeren kaynaklar da var. Bunlardan ilki İngiliz seyyah C. James Rich’in 19. yüzyılın ilk on yılında Musul, Süleymaniye, Bağdat, Şiraz ve Persepolis gibi Osmanlı ve İ ran coğrafyasına yaptığı gezilerin notlarından oluşan eseridir.7 Rich, aralarında tez çalışmamızın konusu olan Caf aşiretinin 5 G. P. Badger, The Nesturians and Their Rituals – With the Narrative Mission to Mesopotamia and Coordistan in 1842-1844, Vol 1, Joseph Masters, Aldersgate Street, and New Bond Street, London. 6 Surma Hanım, Ninova’nın Yakarışı- Doğu Asur Kilise Gelenekleri ve Patrik Mar Şamun’un Katli, Avesta Yayınları, İstanbul, 1996. 7 Claudius James Rich, Narrative Residence In Koordistan and on the Site of Ancient Nineveh with Journal of a Voyage down the Tigris to Bagdad and an Account of a Visit Shirauz and Persepolıs, Vol. 1, James Duncan, Paternoster Row, London, 1836. Türkçe çevirisi için bkz. Claudius James Rich, Kürdistan ve Eski Ninova’da Bir Yaşam Öyküsü- Aşağı Dicle’den Bağdat’a Bir Yolculuk, Şiraz ile Persepolis’i Ziyaret, Avesta Yayınları, İstanbul, 2018. 14 de olduğu ve gezdiği yerlerde yaşayan dini-etnik birçok topluluğa dair veriler sunmaktadır. Bu bağlamda, onun eserinde bölgenin hem coğrafyası hem insanlarına dair fotoğraflar, haritalar ve ahalinin gündelik hayatına ilişkin detaylara ulaşılmaktadır. Bu tür kaynaklara verilecek bir diğer örnek ise 1860’lı yıllarda Erzurum’dan Van’a, Ağrı’dan Hakkâri ve Bitlis’e uzanan Ermeni ve Kürt coğrafyasını gezen Major Frederick Millingen’in Kürtler Arasında Doğal Yaşam adlı eseridir.8 Eserin isminde her ne kadar Kürtler vurgusu olsa da yazar, Kürtlerin yanı sıra Ermeni, Yahudi, Nasturî ve Kızılbaş gibi etnik ve dini grupların tarihlerinden inanışlarına, gündelik yaşamlarından politik tutumlarına dair detaylar sunmaktadır. Ayrıca gezdiği yerlerin iklim, bitki örtüsü, coğrafi yapısına dair veriler eserde yer almaktadır. Bu bağlamda, Millingen’in eseri tarihi ve sosyolojik niteliğinin yanı sıra bir coğrafya kitabı özelliği de taşımaktadır. Bu tür kaynağa örnek gösterilecek son eser ise Rich’ten yaklaşık bir asır sonra bölgeye gelen bir diğer İngiliz misyoner W. A Wigram’ın anılarıdır.9 Wigram, Halep, Urfa, Diyarbakır, Mardin, Van, Hakkâri, Urmiye, Musul ve Bağdat’ı kapsayan geniş coğrafyaya ve insanın yaşamına dair resmi evraklarda bulunması mümkün olmayan bilgi ve gözlemleri kitabında vermektedir. Yazar, diğer yabancı seyyah ve misyonerlerin gözlem metodunu birebir uygulamaktadır. Dönemin birçok sosyal tabakadan grupların gündelik yaşamından politik tutum ve ekonomik faaliyetlerine değin birçok veriyi okuyucuya sunmaktadır. Ayrıca Rich’in yaptığı gibi, yer yer gezdiği bölgeler ve insanlarına ait resim ve fotoğrafları kullanmaktadır. Dolayısıyla 20 yüzyılın ilk yıllarına dair sosyal ve siyasi tarih çalışmaları için önemli bir eser niteliğindedir. Özetle, anı ve günlük türünden eserler bir kişinin gözlem ve tecrübelerinden daha fazla şey ifade etmektedir. Öyle ki bunlar, bilimsel sorularla buluştuğunda bir kişinin günlüğü ve anıları olmaktan çıkıp başta tarih gibi insanı ve ona ait olanı inceleyen araştırmalar için birer kaynağa dönüşebilmektedir. İkincil kaynak olarak nitelendirilen telif eserlerden oluşan literatür, tez çalışmasının sorunsalının oluşturulması ve cevaplar aranmasında sıklıkla referans kaynağı olarak kullanıldı. Bu bağlamda bu bölümde tezi oluşturan sorunsallar çerçevesinde güncel litatürün durumu ve tezin buna katkısı tartışılacaktır. 8 Major Frederick Millingen, Kürtler Arasında Doğal Yaşam, Doz Yayınları, İstanbul, 1998. 9 W. A. Wigram– Edgar T. A. Wigram, İnsanlığın Beşiği Kürdistan’da Yaşam, Avesta Yayınları, İstanbul, 2004. 15 Tezin dört teması olan modernleşme, sınır, aşiret ve cemaat üzerine gerek Türkiye gerek Avrupa, ABD ve Kanada akademisinde dikkate değer eserler yayınlanmaktadır. Ancak belirtmek gerekir ki, bu çalışmada olduğu gibi mikro tarih çalışmaları literatüre girişi bir anda olmadı. Özellikle Osmanlı tarihi düşünüldüğünde uzun yıllar siyasi tarihi merkeze alan betimleyici çalışmalar tarih alanına egemendi. Bu bağlamda Niyazi Berkes’in Türkiye’de Çağdaşlaşma ve Bernard Lewis’in Modern Türkiye’nin Doğuşu adlı çalışmaları, Osmanlı son dönemi için yeni bir aşamayı temsil etmektedir.10 Gerek Berkes’in devlet merkezli analizleri gerek Lewis’in yer yer oryantalist yaklaşımlarına rağmen iki yazar tarih anlatısını salt siyasi olay ve olguların tekelinden çıkarıp sosyo- kültürel ve ekonomik dinamikleri eklemleyerek inşa etmektedirler. Birçok tema üzerine kurulu tarih anlatısı Türkiye’de, 2000’li yıllarda daha da çeşitlendi. Hatta tek yazarlı eserler yerine alanında uzman kişlerden oluşan derleme eserler öne çıktı. Buna verilebilecek en iyi örnek, Tanıl Bora ve Murat Gültekingil editörlüğünde çıkan Modern Türkiye’de Siyasal Düşünceler serisinin ilk cildidir.11 Bu bağlamda, kitap, birbirinden farklı metot ve yaklaşımlarla yazılan birçok makaleyle siyasi tarihi, fikir hareketleri, toplumsal cinsiyeti, politik liderleri ve düşünürlerine değin Osmanlı modernleşmesinin zihin haritasını sunmaktadır. 2000’li yıllardan itibaren ise tarih çalışmalarının merkezine kadın, sınır, hayvan, şehir, aşiret, cemaat gibi daha mikro çalışmaları girmeye başladı. Dolayısıyla sosyal bilimlerde artık merkezinde imparatorluk veya devletin olduğu padişah, şah veya kralların ana aktör olduğu büyük politik anlatılardan ziyade daha lokal alanlara odaklanan ve “küçük” insanların hayatlarını merkeze alan çalışmlar öne çıkmaya başladı. Artık tarihe ait herşey bir araştırma konusuydu. Örneğin, uzun yıllar tarih araştırmalarının dışında kalan kadınlara dönük çalışmalar son yıllarda öne çıktı. Bu bağlamda Serpil Çakır’ın Osmanlı Kadın Hareketi adlı eseri, kadının kamusal hayattaki yerine dair birçok sanıyı kırmaktadır.12 Cumhuriyetle özdeşleştirilen kadının, kamusal ve politik hayatta 10 Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuş, Arkadaş Yayınları, İstanbul, 2015; Niyazi Berkes, (Haz. Ahmet Kayuş), Türkiye’de Çağdaşlaşma u, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2010. 11 Tanıl Bora – Murat. Gültekingil (Edit.), Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce Cilt 1 / Tanzimat ve Meşrutiyet'in Birikimi, İstanbul, İletişim Yayınları, 2009. 12 Serpil Çakır, Osmanlı Kadın Hareketi, Metis Yayınları, İstanbul, 2016. 16 Osmanlı’da nasıl aktif olduğunu ortaya koymaktadır. Benzer bir şekilde Alan Mikhail, Osman’ın Ağacı Altında adlı eserinde çevre tarihini merkeze alıyor.13 Osmanlı tarihinde doğa ile iktidar arasında ilişki kuran yazar, Osmanlı, Mısır ve Orta Doğu tarihine alternatif bir bakış kazandırmaktadır. Bunlara paralel olarak büyük anlatılarda küçük detaylar olarak işlenen Osmanlı coğrafyasında yaşayan topluluklar da araştırmacıların gündemine girdi. Merkezden çevreye doğru giden çalışmalar artık yöntemsel olarak da merkez değiştirdi. Artık araştırma sorularının merkezinde devletin yanı sıra toplumun kendisi vardı. Araştırmaların odağında yeni mekanlar, gündemler ve yaklaşımlar oldu. Mostafa Minawi’nin Osmanlı’nın Afrika sınırı konumunda olan Hicaz ve Libya’yı merkeze alan çalışması buna örnek gösterilebilir.14 Sınırı Batılı güçlerin birbirleri ile yerel otoritelere bir temas alanı olarak niteleyen yazar, Libya ve Hicaz sınır bölgesinde 19. yüzyılın sonu ile 20 yüzyılın başını kapsayan dönem içinde meydana gelen gelişmeleri sömürgecilik parametresiyle ele alıyor. Ayrıca Minawi, Osmanlı Devleti’nin bölgeye dönük merkezileşme politikalarını büyük güçlerle bir emperyal rekabet bağlamında değerlendirmesi, Osmanlı devlet-toplum ilişkilerine dair alternatif bir yorum katmaktadır. Öyle ki Minawi’nin kullandığı yöntem ve yaptığı yorumlar, tez çalışmamızın sorunsalının oluşmasında önemli bir kaynak oldu. Ayrıca eserde çeşitli yıllarda Libya ve Hicaz’da görev yapmış Osmanlı Paşası Sadik al-Mouayad Azmzade’nin günlükleri ve dönemin önemli projelerinden olan Hicaz telgraf hattının hikayesine yer vermesi bakımından yeni veri ve tartışmalar yer almaktadır. Minawi’ye paralel çalışma ise Maurus Reinkowski’nin, Balkan vilayeti olan Kuzey Arnavutluk ile bir Arap vilayeti olan Cebel- i Lübnan’ı karşılaştırmalı eseridir.15 Bu kitap, karşılaştırmalı tarih araştırmasına ideal bir örnek teşkil eden, kullandığı yöntem ve yaptığı analizler ile çalışmamızın teorik inşasında bir yol haritası görevi gördüğünü söyleyebiliriz. Osmanlı reform çağının iki uç periferisini merkezine alan yazar, Osmanlı devlet pratiğini benzerlik/farklılık ekseniyle vaka vaka, adım adım kronolojik geri dönüş-ileri gidişlerle incelemeye alıyor. Bir örnekte Osmanlı Devleti’nin merkezden vilayetlere gönderdiği modernleşme/medenileştirme 13 Alan Mikhail, Osman’ın Ağacı Altında: Osmanlı İmparatorluğu, Mısır ve Çevre Tarihi, İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2019. 14 Mostafa Minawi, Osmanlılar ve Afrika Talanı – Sahra’dan Hicaz’a İmparatorluk ve Diplomasi, Koç Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2018. 15 Maurus Rinkowski, Düzenin Şeyleri, Tanzimat’ın Kelimeleri: 19. Yüzyıl Osmanlı Reform Politikasının Karşılaştırmalı Bir Araştırması, YKY, İstanbul, 2017. 17 öncüleri olarak Cebel-i Lübnan’a gönderilen Fuat Paşa ile İşkodra’ya gönderilen Ahmet Cevdet Efendi’nin uygulamalarını karşılaştırır.16 Diğer bir örnekte, periferi toplumun devletin modernleşme pratiğine karşı tutumunu Cebel-i Lübnan’da Maruniler, Kuzey Arnavutluk’ta Mirditler üzerinden karşılaştırmalı olarak vermektedir.17 Kitabın bir diğer öne çıkan yeri Düzen Kavramları (14. Bölüm) adlı bölümüdür. Burada merkez ile çevre arasındaki ilişkiyi yazışmalarda kullanıla terim ve kavramlar bağlamında analiz eder. Böylelikle, büyük olayların anlatısında silikleşen terim ve kavramların yeni sorunsalların oluşturulmasında nasıl kullanılabildiğine dair model bir çalışmadır. Öyle ki yazarın bu yöntemine tez çalışmamızda kullanılan belgeleri yorumlarken sık sık başvurulmaktadır. Anlatının artık daha da spesifikleştiği 2010’lu yıllarda akademik çalışmalarda monografiler ön plana çıktı. Bu aşamada birden çok aşiret, topluluk, cemaat veya bölgeyi merkeze almaktan ziyade tek bir grubu inceleyen aşiret ve cemaat monografiler çalışılmaya başlandı. Bu bağlamda, monografiler Türkiye’de özellikle tarih alanında yürütülen yüksek lisans ve doktora tezlerin popüler konuları arasında yer almaktadır. Erdal Çiftçi’nin Haydaran aşireti üzerine yaptığı doktora tezi son yıllarda yapılan nitelikli aşiret monografilerinden biridir.18 Yazar, 19. yüzyıldan 1920’li yıllara kadar uzanan bir dönemde Osmanlı-İran sınırında bulunan Haydaran aşiretini merkez-çevre ilişki parametreleriyle incelemektedir. Çiftçi tez kurgusunu, tarihsel kronoloji esasına göre bölümlere ayırarak yapmaktadır. Dolayısıyla yazar, Haydaran aşiretinin hikayesini Tanzimat, II. Abdülhamit iktidarı, Meşrutiyet ve Cumhuriyet gibi kırılma dönemleri bağlamında vermektedir. Bu metot, farklı konjonktürlerde aşiretin sosyo-politik süreklilik ve kopuşlarını görmek açısından kullanışlı olmuştur. Ayrıca bu çalışma bir aşiret monografi niteliğinin yanı sıra sınır temasını işlemesi açısında sınır literatürüne de katkı sunmaktadır. Ancak İran tarafının Osmanlı tarafına nazaran göz ardı edilmesi tezin öne çıkan sınırlılığı olarak gösterilebilir. Buna rağmen kullandığı kaynak ve literatürün çeşitliliği ve betimleyici tarih anlatısıyla arasına kısmen mesafe koyup belli sorunsallar etrafından kurgusunu kurmaya çalışması bakımından sonraki çalışmalara referans 16 A.g.e., s. 178-192. 17 A.g.e., s. 94, 99,103-106, 132. 18 Erdal Çiftçi “Fragile Alliances in the Ottoman East: the Heyderan Tribe and the Empire, 1820- 1929”, Bilkent Üniversitesi, Doktora Tezi, Ankara, 2018. 18 olabilir. Öyle ki, tez çalışmamızın özellikle Caf aşireti bölümlerinin analiz edilmesinde Çiftçi’nin bu çalışmasındaki tartışmaları ve yöntemi yol gösterici olmuştur. Caf aşiretinin çalışmamızın aktörlerinden biri olması dolayısıyla ve çalışmamızın nerede durduğunu göstermek için analiz etmede faydalı olacağını düşündüğümüz bir diğer aşiret monografisi, Zuhal Özbaş’ın 2014 yılında Caf aşireti üzerine yaptığı yüksek lisans çalışmasıdır.19 Yazar, tezin başlığında vurgulandığı gibi Caf aşiretini, Osmanlı ile İran Devletleri arasındaki sınır anlaşmazlığı ve nüfuz mücadelesi bağlamında incelemektedir. Çiftçi’nin tezinde görülen analitik anlatı burada yerini betimleyici anlatıya bırakmaktadır. Ayrıca Özbaş kullandığı arşiv kaynaklarının yani dönemin devlet terminolojisi ve algısının etkisinde bir dil inşa etmektedir. Örneğin, aşiretin Osmanlı sınırlarındaki yaylaklarından İran’daki kışlaklarına geçişini devletlerin okuduğu gibi “sınır tecavüzü” olarak nitelemektedir.20 Başka bir örnekte, aşiretin göçü esnasında yerleşik toplumla yaşadıkları çatışmanın kaynağını “göçebe aşiretlerde bulunan saldırganlık ve yağmacılık gibi sahip oldukları hayatın getirmiş olduğu özellikler”e indirgemektedir.21 Ayrıca Caflara yaşanılan gelişmelerde verdiği rol ise; iki güç arasında dinamik bir aktörden ziyade iki büyük güç arasında sıkışmış, politika üretemeyen, pasif bir figüranlıktır. Örneğin Caf aşireti ile devletler arasındaki ilişkiyi anlatırken, “mahrum edilen”, “mecbur bırakılan”, “kullanılan”, “maruz kalan” gibi ilişkinin çerçevesinin iktidar tarafından belirlendiği, aşiretin pasif bir alıcının ötesine geçemediği bir Caf aşireti resmi ortaya koymaktadır.22 Bunlara rağmen Özbaş’ın tezi, Cafları konu edinen ilk çalışma olması ve ve arşiv kaynaklarına ulaşması bakımından aşiret litaratürüne katkı sağlamaktadır. Dolayısıyla Özbaş’ın ortaya koyduğu yaklaşıma alternatif olarak Cafların süreçte pasif değil aktif bir aktör olduğunu ortaya koymak, olaylara devlet söyleminin yanı sıra farklı yaklaşımlarla bakmak ve modernleşme bağlamında Caf resmini yeniden çizmek tez çalışmamızın bir yönüyle hedefleri arasında yer almaktadır. 19 Zuhal Özbaş, “XIX. Yüzyıl Osmanlı-İran Sınır Diplomasisinde Caf Aşireti”, Marmara Üniversitesi, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2014. 20 A.g.t. s. 119-132. 21 A.g.t., s. 150. 22 A.g.t., s. 149-150. 19 Dini cemaatlere yönelik monografiler de son yıllarda literatürü genişleyenler arasıdadır. Bunlar arasında özellikle 1915 yılında meydana gelen trajedi dolayısıyla Ermenilere dönük çalışmalar dikkate değer derecede ön plandadır. Ermeni çalışmaları daha çok 1915 olaylarının soykırım olup olmadığına dair tezler etrafında şekillenmektedir. Ancak 2000’li yıllardan itibaren Osmanlı egemenliğindeki Ermeniler dışında bir nebze daha küçük cemaatler, Türkiye’de araştırmalara konu olmaya başladı. Dünyada ise bu cemaatlere ilgi daha eskiye dayanmaktadır. Örneğin, tez çalışmamızın aktörlerinden biri olan Nasturî cemaatine dair ilk çalışmalardan biri John Joseph’in 1961 yayınladığı The Nestorians and their Muslim Neigbors (Nasturîler ve Müslüman Komşuları) adlı eseridir.23 Kitapta, Nasturî cemaatinin tarihsel arka planı, belli çerçevelerde ritüel ve inançları, 19. yüzyılda yaşadıkları bölgede kendi iç ilişkileri, komşuları Kürtler ile rekabetleri, misyonerin devreye girmesiyle Batılı güçlere temasları ve bu süreçte geçirdikleri değişimler analiz edilmektedir. Genel olarak Batı kaynaklarından yararlanarak yapılan çalışma Nasturîleri ana sorunsalı yapması bakımında ön açıcı bir çalışmadır. Benzer nitelikte bir diğer çalışma ise Aziz Suryal Atiya tarafından ilk olarak 1968 yılında yayınlanan Doğu Hristiyanlığı Tarihi adlı eserdir. 24 Yazar, aralarında Nasturî cemaatinin de olduğu Süryani Yakubi, Maruni ve Ermeniler gibi Doğu Hristiyanlığının öne çıkan ve gölgede kalan cemaatlerinin sosyo-kültürel, inançları, hiyerarşileri, ritüelleri birbirlerinden ayrıldığı ve benzeştikleri noktalar gibi birçok dinamikleri, ortaya çıkışlarından modern dönemdeki durumlarına değin ele almaktadır. Atiya’nın bu çalışması analitik bir yorum ve derinlemesine bir tartışmadan uzak olsa da ele aldığı cemaatler hakkında temel bilgilerin edinilmesi bağlamında değerlidir. Türkiye’de ise bu cemaatlere ilgi son yıllarda artış gösterdi. Bu artıştan Nasturîler de payını aldı. Türkiye’de Nasturîlere dair ilk çalışma her halde Süleyman Hayrullah Çetin’in 1988 yılındaki yüksek lisans tezidir.25 Çetin’in tezi hem içerik ve yöntem hem 23 John Joseph, The Nestorians and their Muslim Neighbors – A Study of Western Influence on their Relations, Princeton University Press, Princeton, New Jersey, 1961. Aynı eser daha sonra 2000 yılında farklı bir isimle yeniden yayınlanmıştır. Bkz. John Joseph, The Modern Assyrians of the Middle East – Encounters with Western Christian Missions, Archaeologists, and Colonial Powers, Brill, Leiden-Boston-Köln, 2000. 24 Aziz S. Atiya, Doğu Hristiyanlığı Tarihi, Doz Yayınları, İstanbul, 2005. 25 Süleyman Hayrullah Çetin,“Türkiye’de Nasturî Hareketleri (1830-1926)”, Ankara Üniversitesi, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 1988. 20 kaynak olarak Joseph ile Atiya’nın eserlerinden oldukça gerisinde kalmaktadır. Öyle ki, bu çalışmada bilimsel olarak Nasturîlere dair yeni bir yorum ve bilgiye ulaşılmamaktadır. Ancak Nasturîler dair daha ciddi ve yeni veriler sunan çalışma Türkiye’de Çetin’in tezinden yaklaşık yirmi bir yıl sonra çıkan Murat Gökhan Dalyan’ın 19. Yüzyıl’da Nasturiler (İdari Sosyal Yapı ve Siyasi İ lişkiler) adlı doktora çalışmasıdır.26 Dalyan, Nasturîleri, tarihsel köklerinden 19 yüzyıldaki nüfusları, sosyo-ekonomik yapıları ve sosyo-politik ilişkilerine değin detaylı bir araştırma ortaya koymaktadır. Osmanlı arşivi, Amerikan misyoner raporlar ve bölgede bulunan seyyah ve misyonerin kitaplaştırdıkları günlükler gibi kaynakları kullanmaktadır. Bununla beraber, ele aldığı konu bağlamında yazılan telif eserlere referans vermeyi ihmal etmemektedir. Dolayısıyla Dalyan’ın tezi kullandığı kaynaklar ve ele aldığı konular bağlamında Nasturîlere dair en kapsamlı çalışmadır. Ancak yazar, kullandığı verilerdeki zenginliği, teorik alt yapı oluşturmada ve ele aldığı konuyu bir sorunsala bağlamada göremiyoruz. Tezde betimleyici bir anlatı hakimdir. Dalyan, tazinde kurduğu anlatıda Nasturîleri pasif bir pozisyonda tutmaktadır. Ayrıca gerek Osmanlı Devleti’nin gerek Batılı misyonerlerin Nasturîlere dönük söylemini kendi anlatısını oluştururken kullanmaktadır. Örneğin tezin sonuç bölümünde Nasturîlere dair değerlendirmede bulunurken, “Hakkâri ve Urmiye düzlüklerinde yaşayan cahil bir Hristiyan halk” veya “dağ zirvelerinde medeniyetten soyutlanmış bir hayat tarzını benimsemeleri” ve “silahlı ve kavgacı bir mizaca sahip” gibi tanımalara gittiği görülmektedir.27 Sema Yaşar Baraç Göymen’in Nasturîle dair 2015 yılındaki yüksek lisans tezi, kullandığı kaynak ve kapmak bakımından Dalyan’ın tezinden daha dar olsa da, kavram ve teorik alt yapı konusunda bir adım öne çıkmaktadır.28 Özellikle, Osmanlı belgelerini kullanırken dönemin söylem ve ifadeleri arasına mesafe koyması oldukça değerlidir. Bu çalışmamızda özellikle Nasturîlere dönük literatüre yapılması planlanan katkılardan biri gerek Osmanlı ve gerek Batılılıların Nasturîlere dönük söylem ve imajını analiz etmektir. Bir diğeri ise Nasturîlerin kendilerine yönelik söylem ve politikalar karşısında muhataplarına dair ne tür söylem ve polikalar geliştirdiklerini ortaya koymaktır. 26 Gökhan Murat Dalyan, “19. Yüzyıl’da Nasturiler (İdari Sosyal Yapı ve Siyasi İlişkiler)”, Süleyman Demirel Üniversitesi, Doktora Tezi, Isparta, 2009. 27 A.g.t, s. 163-165. 28 Sema Yaşar Baraç Göymen, “Nestorians, Kurds, and the State: The Struggle to Survive in the Frontier in the Late Ottoman Period, 1839-1908”, Boğaziçi Üniversitesi, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2015, 21 Sonuç olarak, bu çalışmada literatüre iki konuda katkı sunmak hedeflenmektedir. Birincisi, Osmanlı modernleşmesinin Osmanlı-İran sınırındaki pratiğinin Nasturîler ve Caflar özelinde benzerlikler kadar farklılıklar içinde barındırdığını ortaya koymaktır. İkincisi ise 1839-1914 yılları arasında sınır bölgesinde Osmanlı, İran ve Batılı güçlerin nüfuz mücadelesinde Caflar ile Nasturîlerin pasif birer grup olmaktan ziyade üst otoritelerin siyasetini etkileyen ve bölgenin sosyo-politik yapısının şekillenmesinde aktif rol oynayan birer aktör olduklarını vurgulamaktır. Bu bağlamda Türkiye’de karşılaştırmalı tarih metoduyla daha sonra yapılacak çalışmaların yeni soru ve yaklaşımlarına zemin oluşturmayı hedeflemektedir. 22 1. BÖLÜM 19. YÜZYIL OSMANLI DÜNYASI VE YÜKSELEN SINIRLAR 1.1. OSMANLI DEVLETİ’NDE “YENİ DÜZEN” ARAYIŞI Osmanlı Devleti’nde geleneksel imparatorluk sisteminin sorgulanmasının kökenleri, devletin “altın çağı”na nasıl dönüleceğine cevaplar arandığı 16. yüzyılın son çeyreğindeki tartışmalara kadar geriye götürülebilir. Bu tartışmalar, Osmanlı’nın yaşadığı ciddi bir düzen krizine girmesi üzerine başladı. Keşfedilen yeni yollar, yeni ekonomik kaynaklar ve teknolojik gelişmelerle kurulmaya başlayan “Yeni Dünya” karşısında Osmanlı geleneksel düzeni çözülmekteydi. Dış dünyadaki gelişmelerin yarattığı askeri ve ekonomik baskı ile içerde tımar ve devşirme gibi geleneksel sistemin ana unsurlarının bozulması ve Celali İsyanlarıyla zirveye ulaşan kaotik ortamda devlet, 17. yüzyıla ciddi bir egemenlik kriziyle giriyordu.29 Devletin içinde bulunduğu düzen/egemenlik krizinden nasıl çıkacağı, 16. yüzyılın son çeyreğinden itibaren Osmanlı siyasal düşüncesinin temel sorunsalı oldu. 16. yüzyılın son çeyreğinden 19. yüzyılın sonuna değin düzen arayışının şekillendirdiği Osmanlı siyasal düşüncesi, devletin egemenlik krizine dair sunulan çözümler bağlamında üç aşamadan geçti. Birinci aşama, 16. yüzyılı sonlarından itibaren Osmanlı bürokrat ve düşünürleri tarafından yazılan nasihatnamelerdeki düzen arayışıydı. Mehmet Öz’ün “gelenekçi yorumcular” olarak nitelendirdiği bu düşünürlerin düzen arayışındaki adresleri, onları aynı karede buluşturmaktadır.30 Onlar için “çözülme”nin çözümü yenide değil “kadim” yani eskide olandaydı. “Kanûn-ı Kadîm”, bu aşamasındaki düşünürlerin adeta anahtar kelimesidir. Zira onlara göre, mevcut düzensizliğin temel nedeni gelenekten 29 Dönemin sosyo-politik ortamına dair detaylı bilgi için bkz Mustafa Akdağ, Türk Halkının Dirlik ve Düzenlik Kavgası "Celaliler İsyanları", Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2019; Sam White, Osmanlı'da İsyan İklimi Erken Modern Dönemde Celali İsyanları, Alfa Yayınları, İstanbul, 2013. 30 Mehmet Öz, Kanun-ı Kadimin Peşinde – Osmanlı’da Çözülme ve Gelenekçi Yorumcuları, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2017. 23 uzaklaşılmasıydı. Bu yaklaşımın temsilcilerinden Gelibolulu Mustafa Âli31, mevcut düzensizliği “ihtilal” diye nitelendirerek, “kanûn-ı kâdîm”e aykırı uygulamalara sert eleştiriler yöneltmekteydi.32 Onun “ihtilal” sebeplerinin arasında liyakatsizlik, adaletsizlik ve yolsuzluk öne çıkmaktaydı.33 Çözülmenin sebeplerine dair Gelibolulu Mustafa Âli’yle paralel tespitlerde bulunan Hasan Kâfî Akhisârî ise “nizam-ı âlem” kavramı üzerinden Osmanlı Devleti’nin geleneksel kamusal düzeninin korunması gerektiğini vurgulamaktaydı. Osmanlı düşünürleri için “kanûn-ı kâdîm” kavramının temsil ettiği ve düzen krizinin çözümü olan geleneğin merkezinde “mülkün temeli” adalet vardı. Zira gelenekçi yorumun temsilcilerinden Koçi Bey, “Küfr ile dünya durur, zulm ile durmaz” sözüyle mevcut düzensizliğin çözümüne dair adalete vurgu yapmaktaydı.34 “Çürüme” ve “yozlaşma” olarak okunan değişimin karşısında geleneğin nizam-ı âlem yani kamu düzenin sağlayıcısı olarak gören düşünce, geleneksel İ slam düşünce kültüründen beslenmekteydi. Bu kültürün birer ürünü olan nasihatnameler, Nizam’ül Mülk’ün Siyasetname’si benzeri sosyal ahlak kuralı anlatan ahlak kitaplarıydı.35 Bu aşamadaki Osmanlı siyasal düşüncesi, Batı dünyasının değer ve ürünlerini bir düzen modeli olarak değerlendirme noktasına henüz ulaşılmamıştı. Tamamen geleneksel kurum ve kanunların içerisinde bir çözüm aranmaktaydı. Bu sınırlılığın temel nedeni, Osmanlı yönetici ve düşünürlerinin hala kendi üstünlüklerine ve kendi kendilerine yetebileceklerine dair derin inançlarıydı.36 Osmanlı siyasal düşüncesinin düzen arayışının ikinci aşaması, krize çözüm olarak geleneğe dönmenin yanı sıra başka alternatiflerin düşünülmeye başlanmasıdır. Geleneği temsil eden “kanûn-ı kadîm”in yanına çağın gereklerini ifade eden “icab-ı vakt-ı hal” kavramına, Osmanlı düşünürleri ideal devlet düzen önerilerinde sıklıkla 31 Gelibolulu Mustafa Âli’nin hayatı ve eserleri hakkında bkz. Bekir Kütükoğlu, “Âlî Mustafa Efendi”, DİA, Cilt 2, 1989, s. 414-421. 32 Öz, a.g.e., s. 61-62. 33 Gelibolulu Mustafa Âli’nin dönemin sorunlarına dair tespit ve çözüm önerileri hakkında detaylı bilgi için bkz. Gelibolulu Mustafa Âli (Haz. Faris Çerçi), Siyaset Sanatı- Nushatü's-Selatin, Büyüyenay Yayınları, İstanbul, 2015. 34 Koçi Bey, devlet düzenine dair fikirlerine Koçi Beğ Risâlesi adlı eserinde detaylı yer vermektedir. Bkz. Koçi Bey (Haz. Seda Çakmakçıoğlu), Koçi Bey Risaleleri, Kabalcı Yayınları, İstanbul, 2008; Ayrıca onun yaşamı ile ilgili detaylı bilgi için bkz. Ömer Faruk Akün, “Koçi Bey”, DİA, Cilt 26, 2002, s. 143-148. 35 Şerif Mardin, İdeoloji, Turhan Kitapevi, Ankara, 1982, s. 121. 36 Öz, a.g.e., s. 107. 24 başvurmaktaydılar. Gelenek ile çağın gerekleri olarak ifade edilen “yeni” ikiliği veya bir aradalığı, çekişme ve çelişkileriyle 18. yüzyıldan 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar Osmanlı siyasal düşüncesinin merkezindeydi. Gelenek ile yeni olanın düzen krizine çözüm olarak sunulması fikrinin ilk izlerine 17. yüzyılın nasihatnamelerinde rastlanmaktadır. Buna bir örnek, yazarının belirsiz olduğu klasik bir siyasetname türü olan ve dönemin veziriazamı Kemankeş Kara Mustafa Paşa’ya sunulan risaledir.37 Eserde, kanûn-ı kâdîm çözüm adresi gösterilse de geçmişte yer alan bazı kanun ve uygulamaların geçerliliğini yitirdiği ve çağın ihtiyaçları vurgusu yapılır: “Evvelden olı gelmemişdir dimek fâide virmez, ol zamân bu zamâna uymaz. Ol zamânda bu fesadlar yoğimiş (…) her husus zamanına göre olmak evlâdır.”38 Geleneksel düzene dönüşün yetersiz olduğu fikrinin 18. yüzyılda zirve yapmasında, askeri alandaki başarısızlıklar temel tetikleyici rol oynadı. 17. yüzyılda Avrupa’daki gelişmeler, politik alandan ziyade ekonomik alanda Osmanlı Devleti’ne çarptığı halde bunun neden olduğu bunalım veya çözülmenin bu çarpmanın bir sonucu olduğu, 18. yüzyıla kadar dikkate alınmamıştı.39 Bu sürece değin devletin ve toplumun içinde bulunduğu krizin nedenleri ve çözüm adresleri mevcut sistemin içinde aranmaktaydı. Ancak 17. yüzyıldaki buhranın yeni yüzyılda Avrupa karşısında askeri alanlarda başarısızlıklara ve toprak kayıplarına dönüşmesi, Osmanlı siyasal düşüncesinde gelenekçi kanadın yanına “icab-ı vakt-i hal” fikrini benimseyen yenilikçi kanadı koydu. Artık Osmanlı düşünür ve bürokratlarının zihninde, Osmanlı dışındaki dünya- tabii ki savaş alanlarında kendilerini yenen Avrupa- çözüm arayışları için bir adres olmaya başladı. Bu durum her ne kadar yüzeysel ve askeri alanla sınırlı olsa da reform fikrinin bir devlet politikasına dönüşmesini sağladı. Bu bağlamda elçi olarak Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi Fransa’ya, Ebubekir Râtîb Efendi’nin Viyana’ya gönderilmesi, Osmanlı’nın Avrupa’yı yani yeni dünyayı keşif girişimleriydi.40 Ayrıca, Sultan III. Selim’in veliahtlık 37 Eserin adı Kitâbu’l Mesâlihi’l –Müslimîn ve Menâfi’i’l- Mü’minîn’dir. Eserin içeriğine dair detaylı bilgi için bkz. Yaşar Yücel, (Haz.), Osmanlı Devlet Teşkilatına Dair Kaynaklar Kitab-i Müstetab, Kitabu Mesalihi'l Müslimin ve Menafi'i'l Müminin, Hırzü'l Müluk, TTK. Ankara, 1988. 38 Öz, a.g.e., s. 91. 39 Berkes, a.g.e, s. 38. 40Osmanlı Devleti’nin Avrupa’ya gönderdiği bu elçilerin görevde bulundukları sürelerdeki tecrübe ve izlenimlerine yer verdikleri sefaretnameler, Osmanlı’nın Avrupa dünyasına dair bir fikir edinmesini sağlayan kaynaklardı. Bu elçiler ve sefaretnamelerine dair detaylı bilgi için bkz. Şevket Rado (Haz.), Paris'te Bir Osmanlı Sefiri- 28 Mehmet Çelebi'nin Fransa Seyahatnamesi, 25 süresince Fransa Kralı XVI Louis ile yazışmalarından da anlaşılacağı üzere artık devlet sisteminde Avrupa modelli bir ıslahatın kaçınılmaz olduğu düşüncesinin yerleştiği görülmektedir.41 Çağın gerekleri için yapılması gerekenlerin ne olduğu sorusunu bu dönemde net şekilde, Osman tarihinde “matbaacı” olarak bilenen İ brahim Müteferrika cevaplamaktaydı. Müteferrika, ilk kez “nizam-ı cedid” terimini ve ideolojisini işlemiştir.42 Matbaacılıktaki faaliyetlerinin gölgesinde kalan Usûlü’l-hikem fî nizâmi’l-ümem adlı eserinde Osmanlı’nın yaşadığı egemenlik/düzen krizine, Avrupa devletlerini rol model göstererek reçete sunmaktadır. Yazar, eserinde çağın Osmanlı siyasal düşünce dünyasının öte bir şekilde monarşi, aristokrasi ve demokrasi rejimlerini tartışmaktadır. Üç düzen içinde ise, demokrasiyi üstün gördüğünü saklamamıştır. Ona göre, Avrupa’da en ileri ulusların demokratik düzende bulunan uluslardı. Bunların (Hollanda ve İ ngiltere’yi gösterir) kanunları ise Tanrı’dan gelme şeriat ilkelerine göre değil, akıl yoluyla bulunmuş ilkelere dayanmaktaydı.43 Müteferrika, eserinin ilk kısmındaki bilgi ve önerileriyle Osmanlı’nın mevcut sorunlarına çözümü lokal reformlar yerine rejim modelleri sunarak tartışmayı bir üst boyuta taşıdı. Geleneksel kanadın hala varlığını sürdürdüğü Osmanlı yönetiminin ne bu rejimi tartışacak ortamı ne de zamanı vardı. Onlar için savaş meydanlardaki yenilgilere son verecek acil çözümler gerekmekteydi. Zira, savaş meydanlarından alınan sonuçlar, Osmanlı düzen arayışının veya modernleşme serüveninin güzergahı üzerinde birincil etken olma özelliğini sürekli korudu. Müteferrika’nın eserinin ikinci kısmı ise, sunduğu yeni Avrupa merkezli askeri sistemiyle önerisiyle bu beklentiyi karşılamaktaydı. Ona göre, yeni ordu ve teşkilat sayesinde az sayıdaki Avrupalılar, bütün dünyaya yayılmışlar, Amerika’dan faydalandıkları gibi İş Bankası Yayınlar, İstanbul, 2006; Fatih Yeşil, Ebubekir Ratib Efendi (1750-1799), Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 2011. 41 İlber Ortaylı, “Osmanlı’da 18. Yüzyıl Düşünce Dünyasına Dair Notlar”, Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce Cilt 1 / Tanzimat ve Meşrutiyet'in Birikimi, İstanbul, İletişim Yayınları, 2009, s. 39. 42 Berkes, a.g.e., s. 50; İbrahim Mütefferika ve eserlerine dair detaylı bilgi için bkz. Erhan Afyoncu, “İbrâhim Mütefferika”, DİA, Cilt 21, 2000, s. 324-27. 43 Berkes, a.g.e., s. 53. 26 “muhit-i şarkî ve garbî nice diyara musallat olmuşlar”dı.44 Askeri alanlarda lokal reform fikri pratikte karşılık bulmuş olsa da bütünsel bir reform politikasının izlerine bu dönemde rastlanmamaktadır. Bütünsel bir sistem değişikliği bu aşamada hala bir ihtiyaç olarak görülmemekteydi. Devlet kurumlarında görülen çözülmeye rağmen cemiyet hala güçlü ve sağlam Avrupa’ya karşı mücadele şevkini barındırmaktaydı.45 Aslında bu şevk, Osmanlı siyasal düşüncesinde geleneksel kanadın hala geleneksel düzenden umudunu kesmemesiyle ilişkiliydi. Devletin kurtuluşu sorunsalı üzerine inşa olan “kanun-ı kadim” ile “icab-ı vakt-i hal” düşüncesinin temsilcileri yani gelenekselciler ile yenilikçiler arasındaki devlet politikası üzerindeki egemenlik mücadelesi, III. Selim dönemini şekillendirdi. 18. yüzyılda oluşmaya başlayan Batılılaşma fikirleriyle yetişmiş ve bu fikir cereyanının ilk nesli olan III. Selim’in tahta çıkması, Batılılaşma fikrinin iktidara gelmesini ifade ediyordu. III. Selim’in yenilikçi fikirlerine savaş meydanlarında devam eden yenilgiler meşruiyet kazandırıyordu. Mevcut ortamı, Ahmet Cevdet Paşa şöyle anlatır: “Yenilgiler devlet adamlarının uyanmasına, ders almasına sebep oldu… Herkes nizamiye askeri icadından başka çare olmadığını anlamıştı. Hatta Koca Yusuf Paşa ikinci kez sadrazam olup da Yeniçeri Ağası ve sair ocak subaylarına sefer keyfiyetlerini bildirdiğinde hepsi birden: 120.000’den fazla ocaklı askerimize karşı 8.000 Moskof askeri Tuna’yı geçti, üzerimize gelip gücünü gösterdi. Düşmanın böyle nizamiye askerine bizim askerimiz yeni savaş yöntemlerini bilmediğinden karşı gelemiyorlar. Biz, bu hal ile kıyamete kadar düşmanı yenemeyiz, diye kestirip atan bir cevap vermişlerdi.”46 III. Selim’in askeri alandaki yeniliğin merkezde olduğu lokal reform projesi “Nizam-ı Cedit”, yani yeni düzen böylesi bir ortamda meşruluk buldu.47 Ancak, “kanun-ı kadim” cilerin geleneksel düzenin önemli kurumsal temsilcisi yeniçeriler üzerinden, nizam-ı cedide karşı reaksiyonu gecikmedi. Sonuçta III. Selim’in yeni 44 Ahmet Hamdi, Tanpınar, On Dokuzuncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2015, s. 63. 45 A.g.e., s. 59. 46 Berkes, a.g.e., s. 91. 47 III. Selim dönemi ve reformları ile ilgili detaylı bilgi için bkz. Stanford J. Shaw, Sultan III. Selim Yönetiminde Osmanlı İmparatorluğu, Kapı Yayınları, İstanbul, 2008; Seyfi Kenan (Edit.), Nizam-ı Kadim'den Nizam-ı Cedid'e 3. Selim ve Dönemi, İSAM Yayınları, İstanbul, 2011; Fatih Yeşil, İhtilaller Çağında Osmanlı Ordusu- Osmanlı İmparatorluğu'nda Sosyoekonomik ve Sosyopolitik Değişim Üzerine Bir İnceleme 1793 – 1826, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 2016. 27 düzen girişimi, içerde gelenekçi kanatla dışarda Avrupalıların Osmanlı’ya dair emperyal çekişmesi arasında sıkıştı. 29 Mayıs 1807 yılında bir ayaklanmayla, gelenekçi kanat, III. Selim ile yenilik fikrini tahtan indirdi. Her ne kadar geleneksel kanadın bir zaferi ile sonuçlanmış olsa da bu süreçte yaşananlar, Osmanlı siyasal düşüncesinin Batılılaşma yörüngesine geri dönülmez şekilde girdiğini gösteriyordu. II. Mahmut’un iktidarıyla Osmanlı siyasal düşüncesinde düzen tartışmalarının üçüncü aşamasına giriliyordu. Artık Batı, yeni düzenin tek referansıydı. 1.1.1. Yeni Düzenin Tek Referansı: Batılılaşma III. Selim’in reform programında Osmanlı reform doktrininin hemen hemen ana hattını oluşturan bir olgu görülür: eskinin yanında yeniyi kurmak. Yeniçeri Ocağı’nın yanında Nizam-ı Cedid askeri, medrese yanında teknik öğretim kurumları ve devlet bütçesinin yanında irad-ı cedid hazinesi olması, Osmanlı reformunun bu aşamasındaki ikiliğinin örnekleridir. Eski yani geleneğin tek başına kalmak isteğinden hiçbir suretle vazgeçmemesi, ilk fırsatta yeni olanı yıkmaya çalışmasıyla sonuçlanmıştı.48 Yeninin geleneğe eklemlenerek var olma zorunluluğu, düşünsel ve kurumsal bazda II. Mahmut iktidarının ilk dönem uygulamalarında da görülmektedir. Geleneğin güçlü kurumu Yeniçeri Ocağı’nın yanına Sekban-ı Cedid yeni olanı temsil etti. Bu ikilik, dönemin Osmanlı siyasal düşüncesine uzun süre karşılık buldu. Reform çağının önemli devlet ve düşünce adamı Ahmet Cevdet Paşa’nın ideal düzen fikrinde eski ve yeninin bir aradalığı vardı. Ona göre, düzenin bozulmasının nedenleri kanun-ı kadime uyulmama ve icab-ı vakt-ı hal yani çağın gereklerini yerine getirilmemesidir.49 Yeni ile eskinin Osmanlı 48 Tarık Zafer Tunaya, Türkiye’nin Siyasi Hayatında Batılılaşma Hareketleri, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2016, s. 21. 49 Ahmet Cevdet Paşa’nın hayatı, fikirleri ve eserleri hakkında detaylı bilgi için bkz. Ahmet Cevdet Paşa (1823-1895), Sempozyum, 9-11 Haziran 1995, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara, 2009; Mehmet Akif Aydın- Yusuf Halaçoğlu, “Cevdet Paşa”, DİA, Cilt 7, 1993, s. 443- 450; Ümit Meriç Yazan, Cevdet Paşa'nın Toplum ve Devlet Görüşü, İnsan Yayınları, İstanbul, 1992; Christoph K. Neumann, Araç Tarih Amaç Tanzimat: Tarih-i Cevdet'in Siyasi Anlamı, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 2000; Christoph K. Neumann, “Tanzimat Bağlamında Ahmet Cevdet Paşa'nın Siyasi Düşünceleri”, Modern Türkiye'de Siyasi Düşünceler Tarihi – Cumhuriyet’e Devreden Düşünce Mirası Tanzimat ve Meşrutiyetin Birikimi Cilt 1. İletişim Yayınları, İstanbul, 2009, s. 83-88; Ahmet Hamdi Tanpınar, “Ahmet Cevdet Paşa” Ondokuzuncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2015, s. 166-183. 28 siyasal düşüncesinde varlığını sonraki dönemlerde de korumuş olsa da II. Mahmut iktidarının ikinci aşamasından itibaren en azında devlet politikasında yer almadı. Yeniyi temsil eden Batılılaşma artık Osmanlı Devleti’nin resmî ideolojisiydi. Osmanlı Devleti’nde değişimi harekete geçiren temel motivasyon, devletin iç ve dış etkenlerle sosyo-politik bir kriz ile karşı kaşıya kalmasıydı. Devletin kriz algısının temel belirleyicisi daha önce ifade edildiği gibi savaş meydanlarında işlerin yolunda gitmemesiydi. II. Mahmut yönetimi boyunca, Batılılaşma politikasına meşruiyet kazandıracak kriz ortamı gereğinden fazla mevcuttu. Yeniçeri isyanları, taşrada merkezi otoriteye ortak olan Âyanlar, Yunan ve Sırp milliyetçi ayaklanmaları, İ ran ve Rus savaşları ve özellikle Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın isyanı gibi krizler, II. Mahmut’un Batılılaşma çerçevesine oturtulmuş mutlak otoritenin sağlandığı bir devletin varlığını gerekçelendirmekteydi.50 Bu bağlamda onun ajandasının ilk hedefi, devletin merkezi yönetiminde padişahın iktidar ortakları olan âyan, yeniçeri ve ulemayı iktidar sahnesinin dışına itmek veya varlıklarına son vermekti. Geleneksel düzenin bu üç güç odağının her biri padişah üzerinden iktidar dengesini kendi lehlerine çevirmeye yönelik yaklaşım içinde olmaları, II. Mahmut’a dikkate değer bir manevra imkânı sunmaktaydı. İlk olarak, Sened-i İ ttifak ile iktidarını kanunen paylaşmak zorunda kaldığı taşra ve merkezdeki iktidarın en büyük ortağı âyanlar hedefteydi.51 Nizam-ı Cedid taraftarlarının etrafında toplandığı Rusçuk Âyanı Alemdar Mustafa, gelenekçi ulema ve yeniçerilere karşı III. Selim’i tahta yeniden çıkarmak için on beş bin askeriyle Temmuz 1808’de 50 II. Mahmut döneminde yukarda saydığımız olaylar hakkında detaylı bilgi için bkz. Şinasi Altundağ, Kavalalı Mehmet Ali Paşa İsyanı- Mısır Meselesi 1831-1841, TTK, Yayınları, Ankara, 1988; Enver Ziya Karal, Osmanlı Tarihi- Nizam-ı Cedid ve Tanzimat Devirleri (1789-1856) Cilt 5, TTK Yayınları, Ankara, 2017; İlber Ortaylı, İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, Timaş Yayınları, İstanbul, 2014, s. 39-67; Mehmet Hanefi Kutluoğlu, “Kavalalı Mehmet Ali Paşa”, DİA, Cilt 25, 2002, s. 62-65; Kemal Beydilli, “Mahmud II”, DİA, Cilt 27, 2007, s. 352-57. 51 Osmanlı taşra idaresinde vali, mutasarrıf, mütesellim ve voyvodalar merkezden tayin edilirdi. Bu yöneticilerden başka her şehir ve kasabalar arasında seçilen bir âyan bulunurdu. Merkezî hükümete karşı halkın ve halka karşı da merkezî hükümetin temsilcisi durumunda bulunan ve halk ile devlet arasındaki işleri yürüten kişi olan âyanlar, merkezi otoritenin zayıflamasıyla zaman içinde siyasal bir otoriteye dönüştüler. II. Mahmut’un Rusçuk Âyanı Alemdar Mustafa Paşa’nın yeniçeri marifetiyle ortadan kaldırmasıyla merkezdeki güçlerini kaybeden âyanlar, taşrada âyanlık kurumu altında olmasa da farklı görev ve unvanlarda güçlerini korudular. Âyanlık ile ilgili detaylı bilgi için bkz. Özcan Mert, “Âyan” DİA, Cilt 4, 1993, s. 195-98; Yücel Özkaya, Osmanlı İmparatorluğu'nda Âyânlık, TTK Yayınları, Ankara, 2014; Ali Yaycıoğlu, Partners of the Empire: The Crisis of the Ottoman Order in the Age of Revolutions, Stanford University Press, Stanford, 2016. 29 İstanbul’daydı. III. Selim’in öldürülmesine engel olamasa da tahta çıkarttığı II. Mahmut’a sadrazam olarak saltanatına ortak oldu.52 II. Mahmut ise, gelenek yanlısı yeniçeri ve ulemalar tarafından yeniliğin odağı olarak görülen Alemdar Mustafa Paşa’nın öldürülmesini izlemekle yetindi.53 Gelenekçiler bir rakibi saf dışı ederken, Sultan bir ortağından kurtulmuştu. Sırada reform programları karşısında padişahı tahttan indirecek seviyede bir güce sahip olan yeniçerilerdeydi. Her ne kadar yeniliğin karşısında geleneğin savunucusu pozisyonunda olsalar da Yeniçeri Ocağı’nda geleneksel dinamiklerinden oldukça uzaklaşmıştı. 18. yüzyılda bu ocakta meydana gelen bazı değişiklikler, devlete ait sayılan bu gücü devletin karşıtı bir güce dönüştürdü. Mali bunalım koşulları altında yeniçerilik devlet kulluğu olmaktan çıkmış, siyasal güç kazanan bir parti olmuştu. Artık eski devşirme sistemi uygulanmıyordu. Ordu, yeniçeriliğe alınmaması gereken fakirleşmiş esnaf ve köylü ile dolmaktaydı.54 Osmanlı ordusunun önemli bir bileşeni olan Yeniçeri Ocağı’nın böylesine askeri niteliğinden uzaklaşıp siyasallaşması, ocağın savaş meydanlarındaki başarısızlıkların birinci derece suçlusu imajını pekiştiriyordu. II. Mahmut, ocağın bu “suçlu” imajını ve ulemanın fetvasını arkasına alarak sonradan “vakay-ı hayriye” diye anılacak olan ocağı ortadan kaldırma kararı aldı. Gelenekçilerin askeri kanadını ortadan kaldıran bir padişah karşında ulemanın varlık göstermesi ise mümkün değildi. Merkezdeki güç odaklarını ortadan kaldırıp mutlak otoritesini sağlayan II. Mahmut’un reform ajandasında artık Batılılarla mücadele edebilecek “Batılı”, “modern” bir devlet düzeni kurma vardı. Bu çerçevede Hükümet Şurası (Dâr-ı Şûra-yı Bâb-ı Âli), Adliye İşleri Yüksek Kurulu (Meclis-i Ahkâm-ı Âdliye) ve Askeri Şûra Dairesi (Dâr-ı Şûra-yı Askeri) gibi kurulan sürekli meclisler, Osmanlı merkezi güç dağılımı yeniden yapılandırmaktaydı. Bunun yanı sıra kaynağını Kur’an ve Sünnet’ten alan “ilim”in yerine yeni ve bilinmeyen bilgilerle tanışma hatta “aydınlanma” anlamına gelen “maarif” teriminin kullanıldığı fen ve teknik bilgisinin öncelikli olduğu bir eğitim sistemine geçilmekteydi.55 52 Ortaylı, a.g.e., s. 39-40. 53 Tunaya, a.g.e., s. 23-24. 54 Berkes, a.g.e., s. 77. Osmanlı geleneksel askeri sistemin önemli bir kurumu olan Yeniçeri Ocağı hakkında detaylı bilgi için bkz. Kemal Beydilli, “Yeniçeri” DİA, Cilt 43, 2013, s. 440-63. 55 Berkes, a.g.e., s. 174, 179. 30 Sultan II. Mahmut’un Batılılaşma prensibiyle devlet kademelerinde eğitim, askeri ve idari alanlarda yaptığı modernleşme hamleleri, devletin savunma refleksini yansıtmaktadır. Kendinden önceki reformcular gibi temel kaygı devletin varlığı ve egemenliğine dairdi. Bu aşamada hala “her şey devlet için” anlayışının etrafında şekillenen reform, Batılıların ancien rêgime türüne benzer geleneksel devlet çeperinde gerçekleştirilmekteydi.56 Zira II. Mahmut’un reformları devleti kurumsal ölçekte yenilerken, kapsamı bakımından devlet-toplum ilişkisini yeniden düzenleyecek bir rejim tartışmasından uzaktı. Modernleştirilmeye çalışılan toplum değil devletin kendisiydi. Ancak onun Batılılaşmayı bir devlet ideolojisine dönüştürmesi, daha sonra rejim tartışmalarını kapsamına alan ve devletin yanında toplumu da özneleştiren bir modernleşme programına sahip bir neslin alt yapısını oluşturdu. 1.1.2. Düzen Değişiyor: Tanzimat, Islahat ve Meşrutiyet Eski ile yeninin birbirine eklemlenerek ilerlediği Osmanlı modernleşmesi veya düzen arayışı, iki “baskı” unsuruna dayanmaktaydı. Dışarıda emperyal politikalarla küresel bir güce dönüşüp Osmanlı gibi geleneksel devlet formlarının egemenlik sahasına müdahale eden Avrupalılar, içeride “yeni dünya”dan haberdar olup devletle kurulan geleneksel ilişki düzeyine itiraz etmeye başlayan bir “tebaa” vardı. Bu durum, Osmanlı Devleti’ni artık Batı’nın tartışmasız rehber olduğu ve devletin ihtiyaçlarının yanında toplumun talep ve ihtiyaçlarının da sürece yön verdiği yeni bir modernleşme/ Batılılaşma paradigmasına zorladı. Tanzimat ile başlayan ve Meşrutiyet ile zirve noktasına ulaşan modernleşme süreci, bu paradigma etrafında şekillendi.57 Osmanlı Devleti’nin bir savunma refleksiyle 56 A.g.e., s. 171. 57 Osmanlı modernleşme tarihinin önemli durakları olarak nitelendirilebilecek olan Tanzimat, Islahat ve Meşrutiyet süreçleri için oldukça zengin bir literatür mevcuttur. Bunlardan bazıları için bkz. Tanıl Bora – Murat Gültekingil (Edit.), Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce Cilt 1 / Tanzimat ve Meşrutiyet'in Birikimi, İstanbul, İ letişim Yayınları, 2009; Roderic H. Davison, Osmanlı İmparatorluğu’nda Reform, 1856-1876, Agora Kitaplığı, İstanbul, 2005; Halil İnalcık –Mehmet Seyitdanlıoğlu (Edit.), Tanzimat – Değişim Sürecinde Osmanlı İmparatorluğu, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2017; Reşat Kasaba (Edit), The Cambridge History of Turkey – Turkey in Modern World, Vol. 4, Cambridge University Press, Cambridge, 2008; Şermin Korkusuz, (Yay. Haz.), II. Meşrutiyet “100. Yıl”, Doğu-Batı Dergisi, Sayı 45-46, Doğu-Batı Yayınları, Ankara, 2008; Bernard Lewis, Modern Türkiye’nin Doğuşu, Arkadaş Yayınları, İstanbul, 2015; Şerif Mardin, Türk Modernleşmesi, İletişim Yayınları, İstanbul, 2018. 31 modernleşme programlarını yürütürken aynı zamanda Batı dünyası, sosyo-politik, ekonomik ve askeri alanlarda büyümeye ve Osmanlı’nın kapısına dayanmaya devam etmekteydi. Batılılaşma, devletin sisteme taşıdıklarından daha fazlasını ifade etmekteydi. Askeri teknoloji, eğitim sistemi, giyim kuşamla Batı, Osmanlı Devleti’ne taşınmaya çalışılırken, Batı’nın düşünce akımları –ki başta milliyetçilik- Osmanlı topraklarında karşılık bulmaktaydı. Osmanlı Devleti için modernleşme, yenilik, “icab-ı vakt-ı hali” ifade eden Batı, ilk aşamada Balkan coğrafyasındaki toplumlar için ulus, bağımsızlık ve hürriyeti ifade ediyordu. Bu bağlamda Sırp ve Yunan İ syanları bu durumun ilk tezahürleriydi.58 Politik sorunların yanı sıra 19. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin büyük ekonomik krizleri damgasını vurmaktaydı. İmparatorluk adeta ekonomik olarak iflas etmekteydi. Bunun en önemli ölçütlerinden biri Osmanlı parasındaki altın veya gümüş miktarıydı. Örneğin II. Mahmut 1808 yılında tahta çıktığında Osmanlı kuruşunda gümüş miktarı 5,9 gramdı. 1831-1832 yıllarında bu miktar 0,5 ve 1844 yılında ise 1 gramdı. Böylece, 1808-1844 yılları arasında kuruştaki gümüş miktarı yüzde 83 azaldı.59 Bu tür krizler, Osmanlı Devleti’ni dışarıda Batıya ekonomik ve ticari ayrıcalıklar içerde tebaaya vergi miktarını artırma gibi yöntemlere götürdü. 1838 Balta Limanı Anlaşması ekonomik ayrıcalıkları içeren bir metindi. Antlaşmayla dış ticaretteki tekel kaldırılmakta, devlet olağanüstü vergiler koymakta ve sınırlamalar yapma yetkisinden vazgeçmekteydi.60 1854’te gelindiğinde ekonomik durum Osmanlı’yı ilk kez dış borçlanmaya gitmeye zorladı. Dış borçlanma öyle sistemli bir hal aldı ki devlet artık borçlarını ödeyemez duruma geldi. Bu bağlamda 1876’da Düyun-ı Umumiye İdaresi kuruldu.61 Politik sorunların yanı sıra bu tür ekonomik krizler Osmanlı Devleti’nin 19. yüzyıldaki yol haritasını doğrudan etkilemekteydi. Osmanlı Devleti için gerek politik gerek ekonomik krizden çıkış kapısı artık Batıydı. 58 Sırp ve Yunan isyanlarının niteliği hakkında detaylı bilgi için bkz. Selim Aslantaş, Osmanlı’da Sırp İsyanları, Kitap Yayınevi, İstanbul, 2007; Meral Bayrak, “1821 Mora İsyanı ve Yunanistan'ın Bağımsızlığı” Anadolu Üniversitesi, Doktora Tezi, Eskişehir, 1999. 59 Şevket Pamuk, Osmanlı-Türkiye İktisadî Tarihi (1500-1914), İletişim Yayınları, İstanbul, 2015, s.171 60 A.g.e., s. 205. 61 A.g.e., s. 228-232. 32 Düzen arayışının kaynağı devletin egemenlik kaygısına dayanmaya devam etse de artık Batılılaşma sadece devletin değil devletin topluma dair algısının ve onunla kurduğu ilişkinin yenilendiği bir süreci ifade etmekteydi. Tanzimat’ın öncü bürokratlarından olan Sadık Rıfat Paşa, sorunun özünün “halkın devlet için değil, devletin halk için olma sorunu olduğunu” ifade ederek, Osmanlı modernleşmesinin yeni paradigmasının anahtar cümlesini kullamakta ve devletin tebaasının “hukuk-ı insaniye” si yani haklarını tanıması gerektiğini vurgulamaktaydı.62 Tanzimat düşüncesi, bunu sağlama iddiası üzerine inşa olmaktaydı. Reformların gerekçesi sadece devletin varlığı değildi. “Mücerret din ve devlet ve mülk ve milleti ihya” için ilan edilen Tanzimat Fermanı (1839), Osmanlı siyasi düşüncesinde merkezde olan devletin yanına milletin eklemlenmesinin ifadesiydi.63 Fermanda reformun ana karakterini ifade eden şu cümleydi: “… Bundan böyle Devlet-i Aliyye ve mamalik-i mahrûsamızın hüsn-i idaresi zımmında b’azı kavânîn-i cedide vaz’ ve tesisi lazım ve mühimm görünerek işbu kavânîn-i mukteziyyenin mevâdd-ı esâsiyyesi dahî emniyyet-i can ve mahfûziyyeti- i ırz ve namus ve mal t’ayîn-i vergi ve asâkîr-i mukteziyyenin suret-i celb ve müddet-i isthdâmı kaziyelerinden ibaret olup…”64 Bu bağlamda, devletin milletine karşı başta can, namus ve mal güvenliğini tesis etme konusunda sorumluklara sahip olduğu ve buna karşılık milletin de vergi verme ve askerlik yapma gibi görevlerle devlete karşı sorumlu olduğu belirtilmekteydi. Bu basit bir devlet- toplum ilişkisinin değişimi değil bir rejim değişikliğinin ilk adımıydı. Bundan önce padişah kesin olarak şeriata tabi ve ona karşı sorumluydu. Şeriat ise padişahın memuru bulunan şeyhülislamın tefsiri ile sınırları genişleyip daralan ve karakter olarak kutsal sayılan bir “anayasa”ydı. Tanzimat ise dünyevi prensiplere dayanmakta ve padişah, onlara uyacağına yemin etm