Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji Anabilim Dalı FEMİNİST BİR POLİTİKA TAHAYYÜLÜ: KADINLARIN YEREL YÖNETİMLERDE TEMSİLİ Ayşe Özgün ÇELİK Yüksek Lisans Tezi Ankara, 2019 FEMİNİST BİR POLİTİKA TAHAYYÜLÜ: KADINLARIN YEREL YÖNETİMLERDE TEMSİLİ Ayşe Özgün ÇELİK Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi Ankara, 2019 iv TEŞEKKÜR Bu çalışmanın yürütüldüğü süreçte yardımlarını esirgemeyen danışmanım Doç. Dr. Ayça Gelgeç Bakacak başta olmak üzere araştırmanın saha çalışması kısmında deneyimlerini ve görüşlerini paylaşan tüm katılımcılar ile eğitim hayatım boyunca en büyük destekçim olan aileme ve tüm sevdiklerime çok teşekkür ederim. v ÖZET Çelik, Ayşe Özgün. Feminist Bir Politika Tahayyülü: Kadınların Yerel Yönetimlerde Temsili, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2019. Sosyal bilimleri oluşturan önemli bilim dalları arasında yer alan siyaset bilimi, kadınların uzun yıllardır süregelen politik hak mücadelesi ile birlikte oldukça tartışılır bir alan haline gelmiştir. Cinsiyetler arası eşitsizlik yaratan ilişkilerin artmasında dünya genelinde uygulanan devlet politikaları ile siyasi partilerin politikalarının etkisi büyüktür. Kadınların karar alma noktalarında nitel ve nicel anlamda etkin bir şekilde yer alabilmesi, siyasette eşitsizlik doğuran bu tarz politikaların önüne geçmektedir. Bu sebeple kadınların siyasette temsil ve katılım taleplerini artırmaya yönelik yerelde ve ulusal düzeyde birçok bilimsel çalışma yürütülmektedir. Yapılan araştırma ile yerel yönetimlerdeki karar alma mekanizmalarında, kadın temsilinin hem nicel hem nitel anlamda azlığının nedenlerini tespit etmek ve bu noktada geliştirilebilecek çözüm stratejileri ile birlikte siyasi mücadele alanında feminist bir politika tahayyül etmek amaçlanmıştır. Bu kapsamda Ankara ili özelinde üç siyasi partiyi temsilen seçilmiş Kahramankazan Belediyesi (AKP), Etimesgut Belediyesi (MHP) ve Çankaya Belediyesinde (CHP) belediye meclisi üyesi ve idari birimlerde müdür pozisyonunda yer alan kadınlarla görüşmeler gerçekleştirildi. Karar alma noktalarında yer alan kadınların deneyimlerine, nitel araştırma tekniklerinden birisi olan derinlemesine mülakat yoluyla ulaşıldı. Yapılan görüşmeler sonucunda kadınların siyasi temsilini ve katılımını artırabilmek için ailesi ve çevresi tarafından desteklenmesi, örgütlü bir mücadele için kadın odaklı STK’larla iş birliği içinde olması, toplumun algısının değiştirilmesi ve siyasi partilerce uygulanacak kotaların zorunlu olduğu görüşleri ortaya çıktı. Mevcut durumda kadınların belediyelerde feminist bir politika uygulayabilmesi için gerekli ortama, şartlara ve bilince sahip olmadığı sonucuna ulaşıldı. Anahtar Sözcükler Siyaset, Yerel Yönetimler, Feminist Politika, Kadın Temsili, Siyasal Katılım, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği vi ABSTRACT Çelik, Ayşe Özgün. A Feminist Policy Imagination: Women’s Representation in Local Government, Master’s Thesis, Ankara, 2019. Political sciences, playing a significant role among the scientific branches which shape social Studies, became a widely argued field with the women's ongoing fights for their political rights. Government policies and political party policies have a great impact on the multiplying of relationships that create gender discrimination. Women's effective participation, in terms of quality and quantity, in decision making processes averts these government and political party policies creating gender discrimination in politics. For this reason, there are lots of region-wide and nation-wide scientific studies carried out in order to increase the demands of participation and representation of women in politics. Through this research, the reasons of women's limited representation of both quantitative and qualitative sense in decision making mechanisms of local administrations are aimed to be identified; and at this point a feminist policy with the strategies is also aimed to be revealed, which can be developed to solve this problem, in the political battlefield. In this context, specially in Ankara Province, as the representatives of three political parties in Turkey, the Municipality of Kahramankazan (AKP), the Municipality of Etimesgut (MHP) and the Municipality of Çankaya (CHP) are chosen and the interviews are held with the women working as members of municipal councils and with the women holding directing positions of managing departments of these municipalities. In order to reach the experiences of these women taking part in decision making mechanisms, as one of the quantitative research techniques, the in-dept interview method is used. At the end of the interviews, these results have come out: Women should be supported by their families and their social environment to increase their political representation. They should co-operate with women’s NGOs in order to be a part of an organizational operation for women’s rights. The social perception should be changed and the political parties must implement a quota system to increase the number of women. At the present situation, it is concluded that the women working in municipalities do not have enough setting, condition and consciousness in order to carry out a feminist policy. Keywords Politics, Local Government, Feminist Policy, Women Representation, Political Participation, Gender Equality vii İÇİNDEKİLER KABUL VE ONAY…………………………………………………………………..i YAYIMLAMA VE FİKRİ MÜLKİYET HAKLARI BEYANI……………..………………..ii ETİK BEYAN………………………………………………………..………...…………….iii TEŞEKKÜR………………………………………………………………………………….iv ÖZET…………………………………………………………….…………………...v ABSTRACT…………………………………………………………………………vi İÇİNDEKİLER………………………………………………………………………vii KISALTMALAR DİZİNİ (Varsa) ………………………………………………….x GİRİŞ………………………………………………………………………………….1 1. BÖLÜM: ARAŞTIRMAYA İLİŞKİN BİLGİLER………………………………..7 1.1. Araştırmanın Konusu………………………………………………...7 1.2. Araştırmanın Amacı…………………………………………………..7 1.3. Araştırmanın Önemi……………………………………………….....8 1.4. Araştırmanın Yöntemi………………………………………………..9 2. BÖLÜM: SİYASET, SİYASAL KATILIM VE KADIN………….……………..10 2.1. Siyaset Kavramı……………………………………………………….10 2.2. Siyasal Katılım ve Katılımı Etkileyen Faktörler…………….........12 2.3. Dünya Genelinde Kadınların Politik Hak Talepleri……………...14 2.4. Türkiye’de Kadın Hareketinin Gelişimi……………......................16 2.5. Kadınların Siyasal Katılımı ve Eksik Katılımın Nedenleri………23 viii 2.5.1. Bireycilik, Eşitlik ve Özel-Kamusal Alan Kavramları Çerçevesinde Liberal Demokrasi Eleştirisi……………….………….………..24 2.5.2. Toplumsal Cinsiyet Rolleri, Ataerkil Aile Yapısı ve Cinsiyetçi İş Bölümü……………………………..………………………………..27 2.5.3. Siyasi Alanın Erilleşmesi…………………………………….29 2.6. Kadınların Etkin Siyasal Katılımını Sağlamaya Yönelik Çözüm Önerileri……………………………………………………………………………...31 3. BÖLÜM : YEREL YÖNETİMLERİN YAPISI, KADINLARA YÖNELİK HİZMETLERİ İLE DÜNYADA VE TÜRKİYE’DE YEREL YÖNETİMLERDE KADIN TEMSİLİ……………………………………………………………………...35 3.1. Yerel Yönetimler………………………………………………………..35 3.1.1. Yerel Yönetimlerin Kadınların Yaşamına Etkileri ve Kadınlara Yönelik Hizmetler……………………………………………………....37 3.2. Dünya Genelinde Kadınların Yerel Yönetimlerde Temsili………41 3.2.1. İsveç……………………………………………………………….42 3.2.2. Finlandiya………………………………………………………...45 3.2.3. Rusya……………………………………………………………..48 3.2.4. Türkiye………………………………………………………..…..50 4. BÖLÜM : TÜRKİYE’DE YEREL YÖNETİMLERDE KADINLARIN TEMSİLİNE ETKİ EDEN FAKTÖRLER …………………………………………..54 4.1. Siyasi Partilerin Politikaları……………………………………........54 4.2. Devlet Politikalarında Kadınlar……………………………….........58 4.2.1. Rızaya Dayalı Hegemonya ve Bilgi-İktidar Ekseninde Kadın……………………………………………………………………………….....61 4.2.2. Feminist Politika……………………………………………......64 5. BÖLÜM: SAHA ARAŞTIRMASI……………….……………………………….69 5.1. Araştırmanın Yöntemi………..………………………………………69 5.1.1. Kavramsal Çerçeve……………………………………............69 5.1.2. Kapsam ve Sınırlılıklar………………………………………...70 ix 5.1.3. Veri Toplama Tekniği…………………………………………..72 5.2. Bulgular…………………………………………………………………73 5.2.1. Belediyelerde Karar Alma Noktasındaki Kadınlar ve Çalışma Öyküleri……………………………………………………………………74 5.2.2. Kadınlar Belediyelerde Neredeler ve Ne Yapıyorlar?.........78 5.2.3. Kadınların Gündelik Hayatta ve İş Hayatında Karşılaştıkları Sorunlar……………………………………………………………………………...82 5.2.4. Belediye Meclis Gündeminde Alınan Kararlara Kadınların Etkisi ve Belediyelerin Kadınlara Yönelik Hizmetleri………………………..88 5.2.5. Kadın Meclisleri ve STK’ların Karar Alma Noktasına Etkileri………………………………………………………………………………..96 5.2.6. Belediyelerde Kadın İstihdamı ve Siyasette Kota Sorunsalı…………………………………………………………………………….97 5.2.7. Yerel Siyasette Kadınların Önlerine Çıkan Zihinsel ve Fiziki Engeller……………………………………………………………………………..104 5.2.8. Yerel Eşitlik Eylem Planının Belediyelerde Uygulanabilirliği…………………………………………………………………...107 5.2.9. Kadınların Siyasi Temsilini ve Katılımını Artırmaya Yönelik Stratejiler……………………………………………………………………………109 SONUÇ (Tezlerde)………..………………………………………………………..112 KAYNAKÇA…………………………………………………………………………116 EK 1. Gönüllü Katılım Formu…..…………………………………………..……124 EK 2. Yarı Yapılandırılmış Görüşme Formu……………………………….... 126 EK 3. Orijinallik Raporu................................................................................ 129 EK 4. Etik Kurul /Komisyon İzni ya da Muafiyet Formu…………………… 130 x KISALTMALAR DİZİNİ Kısaltmalar Açıklaması AÇEV Anne Çocuk Eğitim Vakfı AKP Adalet ve Kalkınma Partisi BM Birleşmiş Milletler CEDAW Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Yok Edilmesi Sözleşmesi CHP Cumhuriyet Halk Partisi HDP Halkların Demokratik Partisi IPU Parlamentolar Arası Birlik KA-DER Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği KAGEM Kadın Aile Gençlik Merkezi KAOSGL Kaos Gey ve Lezbiyen Kültürel Araştırmalar ve Dayanışma Derneği KSSGM Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü LGBTİ Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Transgender ve İnterseks MHP Milliyetçi Hareket Partisi SIDA İsveç Uluslararası Kalkınma ve İşbirliği Ajansı STK Sivil Toplum Kuruluşu TÜİK Türkiye İstatistik Kurumu UNDP Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı UNFPA Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu YEEP Yerel Eşitlik Eylem Planı YG-21 Yerel Gündem 21 xi 1 GİRİŞ Tarihi süreç boyunca kadınlar toplum yapısı içinde ekonomik, siyasal, sosyal ve kültürel düzeyde çok yönlü eşitsizliklere maruz kalmıştır. Kadınlar toplumdaki konumlarını doğrudan etkiyen bu tür eşitsizliklere karşı yüzyıllardır mücadele vermektedir. 20.yüzyılın başlarında kadınlar sosyal ve siyasi haklarına dair önemli kazanımlar elde etmiş olsalar da yasal düzenlemelerin uygulanması noktasında toplumda çeşitli sorunlar yaşanmaktadır. Kadınların siyasi haklarını kullanmasının önüne çeşitli kültürel ve yapısal engeller koyulması ile bağlantılı olarak kadınların siyasi katılım ve temsilleri ile karar alma mekanizmalarında nicel ve nitel anlamda yetersiz kalmaları sonucu ortaya çıkmıştır. Kadınların siyasi alandaki konumlarının her açıdan yetersizliği toplumdaki eşitsiz ilişkilerle doğrudan bağlantılıdır. Kadınların siyasi alanda yaşadığı eşitsizliğin temelinde farklı etmenlerin bir arada olduğuna dair çeşitli görüşler mevcuttur. Bu sebeple kadın ve erkek arasındaki eşitsizlik, insanlık tarihi boyunca sorgulanmış, sosyal bilimlerin gelişmesinden itibaren de bu eşitsizliklerin neden kaynaklandığı, toplumsal boyutları ile tartışmaya açılmıştır (Yaylı & Eroğlu, 2015). Çoğunlukla kadın- erkek eşitsizliğinin temeli biyolojik farklılıklara dayandırılmıştır. Bu düşünce yaradılışa indirgenerek kadını belirli sınırlar içerisine hapseden varsayımları da beraberinde getirmiştir. Cinsiyet, kadın ve erkeğin biyolojik özellikleri ile temellendirilse de toplumsallık örüntüsü içerisinde gelişen çeşitli dinamiklerin de varlığı gözden kaçırılmamalıdır. Toplumsal cinsiyet kavramı ise bu noktada devreye girmektedir. Toplumsal cinsiyet, toplum tarafından atfedilen erkeklik ve kadınlık hakkındaki kültürel görüşler, inanç sistemleri ve beklentilerle inşa edilmiştir. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği toplumda var olan temel eşitsizliklerden birisidir. Kadınların sosyal süreçlerle belirlenen rol ve sorumlulukları toplumsal cinsiyet eşitsizliğini de beraberinde getirmektedir. Örneğin; kadınların erkeklere göre düşük eğitim seviyesine sahip olması beraberinde toplumsal statülerini ve işgücü içerisindeki konumlarını olumsuz yönde etkilemektedir. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği nedeniyle kadınlar daima ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmektedirler. Siyaset biliminin de toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin belirgin 2 olduğu alanlardan birisi olması kadınların verdikleri mücadeleler sonucu çok açık bir şekilde ifade edilebilmektedir. Antik Yunandan itibaren siyasal düşünce tarihi içinde var olan ünlü düşünürlerin (Plato, Hegel, Aristoteles, Rousseau vb.) kadınları dışlayan çoğu söylemin yaratıcısı olduğu hatta kadınların siyasi temsilleri konusunda eşitlik ilkesinden oldukça uzak düşünceleri feminist teorisyenler tarafından eleştirilmiştir. Bu eleştirilerin temelinde ise liberal düşüncenin ortaya koyduğu birey kategorisine atfedilen siyasal, sosyal, ekonomik hakların tek bir cinsiyet yani ‘erkek’ üzerinde toplandığı düşüncesi yatmaktadır. Bu düşünce kadınların toplum içindeki sosyal ve ekonomik konumlarını doğrudan olumsuz yönde etkilemektir. Ekonomik ve sosyal alanda güçsüzleşen kadınların siyasi alandaki temsil ve katılım noktasında yetersiz kalmaları durumları birbiri ile doğrudan bağlantılıdır. Nihayetinde toplumsal cinsiyet eşitliği perspektifinden kadınların toplumsal yaşamdaki ekonomik ve sosyal konumu siyasi alandaki yerini açıklayabilmek açısından önemlidir. Hem dünya nüfusunun hem de Türkiye nüfusunun yaklaşık yüzde 50’sini oluşturan kadınların yetki paylaşımı ve karar alma süreçlerine katılımı siyasi temsil açısından büyük önem taşımaktadır (Derdiyok, 2019). Bu sebeple kadınların politik alandaki temsilleri ve katılımları noktasında yaşanan sıkıntılar öncelikli olarak göze çarpmaktadır. Yerel yönetimlerde kadınların temsilleri ve konumları incelendiğinde önlerine birçok engel çıktığı görülmektedir. Araştırmanın konusunu oluşturan belediyelerde yer alan müdürlük makamlarında (Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü, Sosyal Yardım İşleri Müdürlüğü, Strateji Geliştirme Müdürlüğü vb.) ve belediyelerdeki karar alma mekanizmasının merkezini oluşturan Belediye Meclislerinde faaliyette bulunan kadınların sayısı ve etkisi oldukça azdır. Örneğin; Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü’nün yayınladığı verilere göre 2014 yerel seçimlerinde Türkiye genelinde toplam 20.498 belediye meclis üyesinin sadece 2.198’i kadındır (TBB, 2019). Kadınların ülkemizde nüfusun yarısını oluşturmalarına rağmen yerel siyasetteki düşük temsili çözülmesi gereken bir sorun niteliğindedir. Kadınların yerel siyasette görünmezliğinin yanı sıra ona bağlı olarak gelişen bir başka sorun da yerel yönetim politikalarının kadınların sorunlarına yönelik kör olmasıdır. Yerel yönetimlerin sunmuş olduğu hizmetleri önemli kılan şey, verilen 3 hizmetlerin erkeklerden daha çok kadınları etkilemesidir. Çocuk bakım hizmetleri (kreş), kentsel güvenlik, belediyeye bağlı şiddet birimleri (Kadın Sığınma Evleri), kadınlara yönelik mesleki kurslar gibi kadınların sorunlarına duyarlı politikaların varlığı basit gibi görünse de kimi zaman hayat kurtarıcı nitelikte olabilir. Bu sebeple yerelde temsil imkânı bulan kadın, hem yerel hizmet önceliklerinin ve sorunlarının çözümünde birinci elden söz sahibi olacak hem de siyasal ve toplumsal yapıdaki değişime öncülük ederek ulusal siyasette de temsil imkânı bulabilecektir. İnter-Parliamentary Union (IPU) 2018 verilerine göre dünya genelinde yedi bölgenin (İskandinav ülkeleri, Amerika, Avrupa-AGİT üyesi ülkeler, Sahra-altı Afrika, Asya, Arap Devletleri, Pasifik) ulusal parlamentolarındaki kadın temsil oranlarının ortalaması 24% seviyesindedir (Inter-Parliamentary Union, 2018). IPU verilerine göre ulusal parlamentolardaki kadın temsil oranları için yapılan dünya sıralamasında ilk sırada 61.3% ile Ruanda yer almaktadır. Türkiye ise 193 ülke arasında 17.4% ile 116. sırada yer almaktadır (Inter-Parliamentary Union, 2018). Ülkemizde 2014 yerel seçimleri sonuçlarına göre kadın belediye başkanı oranı 2.9%, muhtar oranı ise 2%’dir. 2019 yılında yapılan son yerel seçimlerde Türkiye genelinde siyasi partilere göre il ve ilçelerde seçilen toplam kadın belediye başkanı sayısına bakıldığında; Ak Partide 1243 aday arasından 25 kadın belediye başkanı aday gösterilmiş bunlardan 6’sı belediye başkanı olmuş, CHP’de 904 aday arasından 44 kadın belediye başkanı aday gösterilmiş bunlardan 10’u belediye başkanı olmuş, HDP’de ise yasal düzlemde eş başkanlık sisteminin karşılığı olmamasından kaynaklı olarak kazandığı 54 il ve ilçenin tamamında eş başkanlara sahip olmasına rağmen, resmi düzlemde 24 kadın belediye başkan adayı seçimi kazanarak belediye başkanı olmuş, MHP ve İyi Partide ise belediye başkanı olarak seçilen kadın aday olmamıştır (Pancaroğlu, 2019). Hem dünya sıralamasındaki yerimiz hem ulusal parlamentodaki temsil oranı hem de yerel düzeydeki durum siyasette kadın temsili konusunda ciddi bir problem olduğunu gözler önüne sermektedir. Özellikle yerel düzeyde kadın temsili yok denecek kadar az bir seviyededir. Bu sebeple yerel yönetimlerde ve ulusal parlamentoda kadın varlığını artırmaya yönelik bilinçlendirme ve farkındalık yaratma amacıyla çalışmalar yapılmaktadır. 4 KA.DER gibi sosyal ve siyasal yaşamda kadınların eşit temsillerini sağlamak amacıyla faaliyetlerde bulunan sivil toplum örgütleri bu noktada önemli görevler üstlenmektedir. 2004 yılından itibaren faaliyet gösteren KA.DER Siyaset Okulları projesi kadın siyasetçilerin milletvekili ve yerel yöneticiler olmalarına katkıda bulunmak, katılımcılarda toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda farkındalık yaratmak, değişik partilerden kadınlar arası iletişimi sağlamak, siyasi görüş ve ideolojik farklılıklarına rağmen katılımcıları kadın paydasında buluşturabilmek gibi hedefleri gerçekleştirmiştir (KA.DER, 2008). Bir diğer önemli projesi Yerel Gündem 21 (YG-21) programıdır. Program ilk olarak Birleşmiş Milletler tarafından 1992 yılında uygulamaya konulmuş ve ülkemizde ise güncel verilere göre 9'u Büyükşehir ve 3' ü de İl Özel İdaresi olmak üzere, 48 yerel yönetimin katılımıyla yürütülmektedir. Proje ile kent içinde yaşayan yurttaşların yaşam alanları ile ilgili alınan kararlara en yüksek düzeyde katılımını sağlayıp, bu yöntemle alınan kararların şeffaf ve demokratik bir yerel yönetim anlayışının oluşumuna katkı sağlaması amaçlanmaktadır. Bu doğrultuda, Programın uygulandığı illerde, Program'ın çatısını oluşturan kent konseyi yapılanmaları altında, kadınların kent yönetimine katılımlarını artırmak, kadınları da karar süreçlerine dahil etmek üzere kadın meclisi veya kadın çalışma grubu oluşturulmasının önemine dikkat çekilmiştir (Şahin, 2011). Serpil ÇAKIR ‘ın 2013 yılında yayımlanan Erkek Kulübünde Siyaset: Kadın Parlamenterlerle Sözlü Tarih adlı kitabı kadınların parlamentoda temsili üzerine yapılmış 2002-2011 yıllarını kapsayan geniş katılım sağlanmış bir çalışmadır. Yapılan araştırmada, belirtilen yıllarda parlamentoda milletvekili olarak aktif siyaset yapan kadınlarla sözlü tarih yöntemi kullanılarak görüşmeler yapılmış ve onların deneyimleri üzerinden yola çıkarak parlamenter kadınların yaşadıkları sorunlar üzerine değerlendirmelerde bulunulmuştur. Kadın yurttaşlığının aslında bir mücadele alanı olduğu ve kadınların siyasi partilerin içinde, parlamentoda ve sosyal hayatta ise devletin eril politikalarına karşı verdiği mücadele işlenmiştir. Yerel düzeyde ise Türkiye genelinde çeşitli illerde Kadın Belediye Başkanları ile yapılan çalışmalar dikkat çekmektedir.1 Ancak yerelde belediyelerin 1 Kadının yerel yönetimlerde temsili ile ilgili Belediye Başkanları ile yapılan örnek çalışma için bkz. Bürgin, Yalçın, Erciyes ve Aydınoğlu; 2015. 5 politikalarının bizzat uygulayıcısı olan Müdürlüklerde yönetici pozisyonundaki kadınlar ve bununla birlikte yerel hizmetlerle ilgili kararların alındığı Belediye Meclisi üyesi kadınlarla onların deneyimleri üzerine, kapsamlı ve bütüncül bir çalışma ülkemizde yapılmamıştır. Bu çalışmanın amacı, yerel yönetimlerdeki karar alma mekanizmalarında, kadın temsilinin hem nicel hem nitel anlamda azlığının nedenlerini tespit etmek ve bu noktada geliştirilebilecek çözüm stratejileri ile birlikte siyasi mücadele alanında feminist bir politika tahayyül etmektir. Tezin ilk bölümünde araştırmanın konusu, amacı, önemi ve yönetimine dair kısa bir bilgilendirme yapılmıştır. İkinci bölümünde siyaset kavramı, siyasal katılım ve katılımı etkileyen faktörler, kadınların siyasal katılımı ve katılımın eksik olmasına neden olan etmenler, katılımı artırmaya yönelik çözüm önerileri ile dünyada ve Türkiye’de kadın hareketinin gelişimi bağlamında genel olarak kadınların siyasal katılımı irdelenmiştir. Üçüncü bölümde ise, yerel yönetimler başlığı altında belediyelerin yapısı ve işleyişi, yerel yönetimlerin kadınların yaşamına etkileri, kadınlara yönelik nasıl hizmetler sunulabileceği, İsveç, Finlandiya, Rusya ve Türkiye örneklerinden yola çıkarak dünya genelinde kadınların yerel yönetimlerde temsili üzerinde durulmuştur. Türkiye ile karşılaştırılmak üzere belirlenen ülkeler arasında yer alan İsveç ve Finlandiya özellikle toplumsal cinsiyet eşitliğini yerelde ve ulusal seviyede devletin tüm kurumlarında ve siyasetinde temel prensip olarak benimsemesi sebebiyle örnek olması açısından seçilmiştir. Rusya ise Türkiye’nin bulunduğu coğrafyada ekonomik anlamda oldukça güçlü bir ülke olarak ülkemizden ayrılmakta ancak ülke yönetiminde ve toplum genelinde hâkim olan ataerkil düşüncenin ülkemizle benzerlik göstermesi açısından faydalı bir karşılaştırma yapılabileceği düşünülerek seçilmiştir. Dördüncü bölümde Türkiye’de yerel yönetimlerde kadınların temsiline etki eden faktörler siyasi partilerin ve devletin izlediği politikalar özelinde incelenmiş ve nihai olarak feminist politika ile sonlandırılmıştır. 6 Beşinci bölüm ise, araştırmanın yöntemi, kavramsal çerçeve, kapsam ve sınırlılıklar ile tüm kurumsal ve teorik bilgiler ışığında Ankara ile özelinde seçilmiş üç belediyede AKP’yi temsilen Kahramankazan, CHP’yi temsilen Çankaya, MHP’yi temsilen Etimesgut belediyesinde karar alma noktalarında yer alan kadınlarla gerçekleştirilen mülakatlar sonucu elde edilmiş bulgulardan oluşmaktadır. Bu belediyelerin belirlenmesinde belediyedeki idari birimlerdeki müdür sayısı ve belediye meclis üyesi kadın sayısı etkili olmuştur. Bunun yanında belediyelere ulaşılabilirlik de araştırmanın yürütülebilmesi açısından belirleyici bir etkendir. 7 1. BÖLÜM: ARAŞTIRMAYA İLİŞKİN BİLGİLER 1.1. ARAŞTIRMANIN KONUSU Araştırmanın konusu toplumsal cinsiyet eşitliği kapsamında yerel yönetimlerde kadın temsilidir. Bu kapsamda Ankara ili özelinde üç siyasi partiyi temsilen seçilen; Kahramankazan Belediyesi (AKP), Etimesgut Belediyesi (MHP) ve Çankaya Belediyesinde (CHP) belediye meclis üyesi ve idari birimlerdeki kadın müdürlerle görüşmeler yapılacaktır. Araştırmanın konusunu oluşturan belediyelerde yer alan müdürlük makamlarında, belediyelerdeki karar alma mekanizmasının merkezini oluşturan belediye meclislerinde bulunan kadınların sayısı ve etkisi oldukça azdır. Kadınların yerel siyasetteki düşük temsili çözülmesi gereken önemli bir sorundur. Kadınların yerel siyasette görünmezliğinin dışında başka önemli bir sorun da yerel yönetim politikalarının kadınların sorunlarına yönelik çözümler üretmede yetersiz kalmasıdır. Çocuk bakım hizmetleri (kreş), kentsel güvenlik, belediyeye bağlı şiddet birimleri (Kadın Sığınma Evleri), kadınlara yönelik mesleki kurslar gibi kadınların sorunlarına duyarlı politikaların varlığı kadınların ekonomik, sosyal, kültürel ihtiyaçlarının karşılanması açısından önem arz etmektedir. Nihayetinde kadınların yerel yönetimlerdeki varlığı, kadınlara yönelik yerel hizmetler, kadınların yerel yönetimlerde temsillerinin yeterli olup olmadığı, bu süreçte önlerine çıkan zihinsel ve fiziki engeller, yerel yönetimlerde toplumsal cinsiyet eşitliğine duyarlı bir yönetim anlayışının olup olmadığı, kadınların temsil ve katılımını artırmaya yönelik geliştirilebilecek stratejiler incelenecek konular arasında yer almaktadır. 1.2. ARAŞTIRMANIN AMACI Geçmişten günümüze kadar kadınların siyasal katılımı ve temsili önemli bir sorun olarak varlığını göstermektedir. Bununla bağlantılı olarak kadın sorunları ve ihtiyaçları toplum genelinde yeterli duyarlılığa ulaşmamış bu sebeple politika üretim süreçlerinde kadınlar göz ardı edilmiştir. Hem ulusal hem de yerel düzeyde bunun kadın temsili ile doğrudan bağlantılı olduğu düşünülmektedir. 8 Bu sebeple yapılan çalışmada yerel yönetimlerdeki karar alma mekanizmalarında, kadın temsilinin hem nicel hem nitel anlamda azlığının nedenlerini tespit etmek ve bu noktada geliştirilebilecek çözüm stratejileri ile birlikte siyasi mücadele alanında feminist bir politika tahayyül etmek amaçlanmaktadır. Bunun için kadınların politika üretim süreçlerine etkin bir şekilde dahil edilmesi gerekmektedir. Kadınların siyasetteki eksik temsilinin ve katılımının önünde yatan engeller belirlenip bu engellerin nasıl aşılabileceğine ilişkin geliştirilecek öneriler bu amacın gerçekleştirilmesine hizmet edecektir. 1.3. ARAŞTIRMANIN ÖNEMİ Araştırma kapsamında siyasi alanda feminist bir politikanın üretimi ve uygulanabilmesi için kadınların siyasi temsillerini ve katılımlarını artırmaya yönelik çözüm stratejileri geliştirilmesi amaçlanmıştır. Bu doğrultuda araştırma sonucunda kadın, siyaset ve toplumsal cinsiyet eşitliği ekseninde araştırma amacını gerçekleştirmeye yönelik önemli bilgiler elde edileceği düşünülmektedir. Yerel yönetimlerdeki kadın varlığı sorgulanacak ve kadınlara yönelik yerel hizmet öncelikleri ortaya konulacaktır. Kadınların karar alma mekanizmalarındaki sayısını ve gücünü etkileyen değişkenler üzerinde durulacaktır. Kadınların önündeki zihinsel ve fiziki engellerin nasıl aşılabileceği bizzat karar alma noktasındaki kadınlar tarafından açıklanacaktır. Bu sayede kadınların siyasi temsil ve katılımlarını artırmaya yönelik çözüm stratejileri ortaya çıkacaktır. Çalışma sonucu elde edilecek tüm veriler kadınların siyasi alandaki varlıklarının güçlendirilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Bu araştırmanın, kadın çalışmaları alanında tarih boyunca önemli bir yere sahip olan kadın ve siyaset arasındaki ilişkiye dair yapılan incelemelere ve literatüre önemli bir destek sağlayacağı düşünülmektedir. Aynı zamanda toplumsal cinsiyet eşitliği temelinde farklı ülkelerdeki yerel yönetim anlayışları ve kadınlara yönelik politikaların karşılaştırılması sayesinde ülkelerin bu alandaki eksiklikleri ortaya çıkacak ve bu sayede doğru çözümler üretilebilmesi için var olan sorunların görünürlüğü artacaktır. Yapılan araştırma Türkiye’de siyasi alanda feminist bir politika üretilmesi gerektiği konusunda yapılacak diğer çalışmalara ve feminist literatüre zengin ve yenilikçi bir katkı sağlayabilecektir. 9 1.4. ARAŞTIRMANIN YÖNTEMİ Araştırma yaklaşımı olarak nitel araştırma yöntemi kullanılacaktır. Ankara ili özelinde üç siyasi partiyi temsilen seçilen; Kahramankazan Belediyesi (AKP), Etimesgut Belediyesi (MHP) ve Çankaya Belediyesi (CHP) idari birimlerindeki müdür ve belediye meclis üyesi kadınlarla yapılacak görüşmeler sonucu ortaya çıkacak araştırma verileri nitel araştırma tekniklerinden birisi olan derinlemesine mülakat yoluyla toplanacaktır. Araştırma yöntemi, kavramsal çerçeve, kapsam ve sınırlılıklar ile veri toplama tekniğine dair bilgiler 5. Bölümde saha araştırması başlığı altında detaylıca açıklanacaktır. 10 1. BÖLÜM: SİYASET, SİYASAL KATILIM VE KADIN 1.1. SİYASET KAVRAMI İnsanlığın var olduğu, bilinen en eski tarihten beri insanlar bulundukları toplumlarda yaşam mücadelesi vermektedir. Bu mücadelede üretim araçları toplumların varlıklarını sürdürmede ellerinde bulundurdukları en değerli silahtır. Üretim araçlarının kimin elinde olacağı sorunsalı bizlere binlerce yıllık insanlık tarihinde iktidar mücadelesinin kimler arasında olduğunu göstermektedir. Siyasetin baş konusu üretim araçlarının geliştirilmesi ve üretim ilişkilerinin korunmasıdır. Bunu yapacak olan ise üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf olacaktır. Aslında siyasetin öznesini oluşturan da üretim araçlarının egemenliğine sahip olan sınıftır. Siyaset kavramının, çok sayıda kabul edilebilir anlamı bulunması itibariyle tartışmalı bir kavram olarak değerlendirilmektedir. Siyasete dair farklı ve zıt görüşler de siyaset kavramının farklı tanımlarından yola çıkarak geliştirilmektedir. Bunun arkasında derin ideolojik ve entelektüel anlaşmazlıklar yatmaktadır (Heywood, 2007). Siyasetin ne olduğuna dair yapılan farklı kavramsallaştırmalar temel olarak şu başlıklar altında ele alınabilir: Hükümet etme sanatı olarak siyaset, kamusal işler olarak siyaset, uzlaşma ve mutabakat olarak siyaset, iktidarın ve kaynakların dağıtımı olarak siyaset (Heywood, 2007). Hükümet etme sanatı olarak siyaset en klasik bakış açısıdır. Klasik siyaset bilimi, hükümet ve devlete odaklanmıştır. Devleti ve unsurlarını incelemek, bu yaklaşıma göre siyaseti anlamanın özüdür. Temel amaç iktidarı elinde bulundurmaktır. İktidar mücadelesinin doğasında devletin sahip olduğu gücü ele geçirmek ve toplumu kendi inisiyatifine göre kontrol etmek vardır. Bu sayede kendi çıkarlarını tüm topluma kabul ettirmenin imkânı bulunur. Bunun için her ne pahasına olursa olsun iktidar muhafaza edilecektir. Kamusal işler olarak siyaset kamu hayatını içine alan daha geniş bir kavramdır. Burada siyasi olan ve siyasi olmayandan yola çıkarak kamusal alan ve özel alan ayrımı üzerinde durulabilir. Siyaset adlı eserinde Aristoteles, siyaseti insana ilişkin eylemlerin en kapsamlısı olarak görerek doğası gereği insanı siyasi bir hayvan olarak tanımlamıştır 11 (Heywood, 2007). Siyaseti de soylu ve aydınlanmacı bir faaliyet olarak görmektedir. Bu yaklaşım, siyasetin beşerî faaliyetin en önemli biçimi olduğunu çünkü bunun özgür ve eşit vatandaşlar arasında karşılıklı etkileşimi içerdiğini ileri süren günümüz siyaset bilimcileri arasında yer alan Hannah Arendt tarafından da desteklenmektedir (Heywood, 2007). Uzlaşma ve mutabakat olarak siyaset ise siyasi kararların alınma biçimiyle ilgilidir. Çatışmacı anlamı dışında siyaset, insanların en doğal ihtiyacı olan ortak işlerin ortak yönetimi anlamında ele alınmaktadır. Barış içinde iktidar oyununa izin veren bir değer sistemidir (Lipset, 1986). Son olarak iktidar olarak siyaset ise kavrama en geniş anlamda bakan tanımlamayı içermektedir. Yani siyaseti kamusal alanla sınırlamayıp tüm beşerî ve sosyal faaliyetleri içine almaktadır. Bu iktidar anlayışının savunucusu olarak feministler dikkat çekmektedir. Çünkü feminist teorisyenler siyasetin bir iktidar aracı olarak kullanılıp toplumun her noktasında kadınların eşitsizlik doğuran ilişkilerin içine hapsedildiğini düşünmektedir. Erkekler toplumda sosyal ve ekonomik iktidarlarını pekiştirmek için siyasi iktidarlarının gücünü ve kaynaklarını kullanmaktadır. Kate Millet Cinsel Siyaset adlı eserinde siyaseti bir grup insanın bir diğeri tarafından kontrol edilmesini sağlayan iktidar yapılı ilişkiler ve düzenlemeler olarak tanımlamaktadır (Heywood, 2007). Bu anlamda feministler gündelik hayatın siyaseti ile ilgilenirler. Kişisel olan politiktir söylemi de bununla ilişkilidir. Bu ifade ilk defa Carol Hanisch (1969) tarafından, bilinç yükseltme gruplarının politik bir eylem değil olsa olsa terapi olacağına ilişkin yapılan eleştiriye karşılık olarak kullanılmıştır (Hanisch, 2013). Bu yaklaşıma göre aile içi bireylerin arasındaki ilişkilerin tümü kamusal olarak tanımlanan alanda örneğin; iş yerindeki ikili ilişkiler veya bireylerin devletle girdiği ilişki biçimleri ile eş değerdir yani onlar kadar politiktir. Kadınların “kişisel sorunları” olarak görülen kamusal alandaki cinsiyet, kılık kıyafet ve kürtaj gibi sorunları ne kadar iktidar denetimi altındaysa özel alanda ev işleri ve çocuk bakımı gibi sorunları da aynı ölçüde iktidar denetimi altındadır. Bu da doğrudan siyasi iktidarın özel veya kamusal toplumun her noktasında kurduğu hakimiyetle bağlantılıdır. Siyaset ne şekilde tanımlanırsa tanımlansın bütün siyasi faaliyetlerin temelinde birey vardır. Demokrasilerde birey siyasal bir varlığa dönüşmektedir. Birey kendi 12 demokratik haklarının bilincinde temsil ve katılım gücünü kullanarak siyasi faaliyetlere dahil olur. Demokratik toplumlarda çatışmaların çözümünde siyaset devreye girmektedir. Bu nedenle siyaset toplumun her kesiminin katılımı ile çatışmaların çözümünde başvurulacak demokratik bir yol olarak düşünülmektedir. 1.2. SİYASAL KATILIM VE KATIMI ETKİLEYEN FAKTÖRLER Siyasal katılım vatandaşların, hükümet yetkililerinin seçimini ve onların yaptıkları işleri doğrudan ya da dolaylı olarak etkilemek amacıyla giriştikleri yasal eylemlerdir (Nie & Sidney, 1989). Bu eylemler çoğunlukla oy kullanma, siyasi parti üyesi olma, siyasi kişilerle ilişki kurma, mitinge katılma, seçimler için aday olma gibi örneklerle açıklanabilir. Önemli olan bireyin siyasal bir rol oynaması yani davranış ve eylemleri ile siyasi alanda bir etki yaratmasıdır. Bu kimi zaman aktif kimi zaman pasif katılım yoluyla gerçekleşir. Pasif siyasal katılımın en bilinen örneği oy verme davranışı iken, aktif siyasal katılım, parti kollarına üye olma, siyasetle ilgili sivil toplum kuruluşuna üye olma bizzat parti temsilciliği, milletvekilliğine aday olma gibi birçok örneği mevcuttur (Gökulu, 2013). Bireylerin siyasete farklı düzeylerde katılımları bireylerin kendi tercihleri gibi görünse de bu davranışlarının farklı nedenleri vardır. Bu etkenler sosyo- ekonomik ve psikolojik olarak sınıflandırılabilir. Şüphesiz ki sosyo-ekonomik etkenler siyasal katılımı en çok etkileyen belirleyiciler arasındadır. Gelir durumu iyi ve yüksek statülü kimseler siyasal hayatta daha faaldirler ve bu kimseler gelir durumu daha düşük kimselere göre daha yüksek katılım gösterirler (Sarışahin, 2016). Özellikle varlıklı ve refah düzeyi yüksek kişilerin siyasette hem katılım bazında hem de karar verici mercilerde daha çok varlık gösterdiği bilinmektedir. Bunun nedenlerinden birisi arasında gelir seviyesi yüksek kişilerin belirli bir iş çevresinde oldukları için, işiyle ilgili gelişmeleri yakından takip edebilmek ve yasal ve idari süreçte daha etkin olmaları gerektiğinden gelir seviyesi düşük kimselere göre siyasal karar alma süreçlerinde daha aktif olmaları gelmektedir (Kalaycıoğlu, 1983). Bireylerin meslekleri ve eğitim seviyeleri de siyasal katılımı belli bir noktaya kadar etkilemektedir. Eğitimin bireyi bilinçlendirmesi sebebiyle eğitimle siyasal katılım arasında bir ilişki bulunmaktadır. Eğitimli bireylerin birçok konuda 13 oldukları gibi siyasal anlamda da bilinçli olması onların siyasete ilgi duymasını doğrular niteliktedir. Bilinçli ve donanımlı bir şekilde siyasi alanda varlık gösteren bireylerin siyasi hayatları da daha uzun olabilmektedir. Bunların dışında yaş, cinsiyet ve yerleşim yeri de siyasal katılımı etkilemektedir. Özellikle orta yaşlardaki bireylerin siyasal katılımının daha yüksek oluşu çeşitli araştırmalarla da doğrulanmıştır. Orta yaş grubu olarak niteleyebileceğimiz bu grupta olan bireyler, genellikle yerleşik bir yaşam sürmeye başlamış, toplumsal bir rol edinmiş ve bir meslek mensubu olmuşlardır (Kışlalı, 1995). “İlerleyen yaş ile birlikte bireyin siyasal tercihleri yerine oturmakta ve etkilenebilirliği azalmaktadır. Dolayısıyla, yaş ilerledikçe siyasal katılma da artar” (Çukurçayır, 2000). Orta yaşta daha istikrarlı bir siyasi katılım özelliği gözlenmektedir. Cinsiyet ise araştırmanın da temel belirleyicisi olması sebebiyle siyasi katılımı etkiyen önemli etkenlerden birisidir. Kadın ve erkeğin kamusal-özel alan içerisindeki konumlanışları siyasi katılımlarını doğrudan etkilemektedir. Kadınların ev içi sorumlulukları gereği özel alanda tanımlanan konumları onları kamusal alanın dışına itmektedir. Nihayetinde kadınların özel alandaki sorumlulukları siyasete katılımları önünde bir engel oluşturmaktadır. Erkekler için tam tersi bir durum geçerlidir. Çoğunlukla onlar ev içi sorumlukların getirdiği bu engellerle karşılaşmazlar. Bu sebeple siyasi hayata katılımları daha kolay olmaktadır. Kadınların siyasi katılımı bir sonraki başlıkta ayrıntılı bir şekilde ele alınacaktır. Yerleşim yeri ile bireyin siyasal katılımı arasında önemli bir ilişki bulunmaktadır. Özellikle şehirleşmenin yüksek olduğu yerlerde siyasal katılım daha yüksekken, kırsal kesimlerde bu oran daha düşüktür (Tosun & Tepeciklioğlu, 2012, s. 327). Psikolojik etkenler ise sosyo-ekonomik etkenlerin her birey üzerinde farklı etki yaratması sonucu ortaya çıkmaktadır. Bireyin olgunluğu, etkinliği ve girişkenliği genelde siyasal katılım üzerinde olumlu etki yaratırken, çekingenlik ve yabancılaşma ise olumsuz bir etki oluşturmaktadır (Tosun & Tepeciklioğlu, 2012, s. 327). Örneğin; kadınların kendilerine biçilen roller gereği siyasi alana girme konusunda yaşadıkları güvensizlikler, çevresindeki eş-dost-akraba ne der korkusu kadınlar üzerinde oluşan olumsuz etkilerden sadece bazılarıdır. Genel anlamda sosyo-ekonomik ve psikolojik etmenler göz önünde bulundurulduğunda kadınların cinsiyetlerinden eğitim seviyelerine gelir 14 durumlarından yaşadıkları psikolojik baskılara kadar birçok faktörün siyasal katılımları üzerinde etkisi olduğu gözlemlenmektedir (Tosun & Tepeciklioğlu, 2012, s. 326). Bu nedenle siyasal katılımda cinsiyet belirleyicisinden yola çıkarak kadınların eksik temsil nedenleri incelenecek ve bu noktada geliştirilebilecek stratejilerle kadınların siyasal alandaki varlıkları güçlendirilebilecektir. 1.3. DÜNYA GENELİNDE KADINLARIN POLİTİK HAK TALEPLERİ Kadınların siyaset alanındaki temsil ve katılım talepleri, kadın hareketleri ile yakından ilişkilidir. Kadın hareketleri sonucunda ortaya çıkan gelişmelerle kadınların toplum içerisinde üstlendikleri geleneksel rollerinin yeniden gözden geçirilmesi fırsatı bulunmuştur. Birinci ve ikinci dalga feminizm sonrasında elde edilen kazanımlar göz önüne alındığında yeni hak talepleri gündeme gelmiş, kadınların özellikle siyaset alanındaki varlıkları tüm dünyada önemli bir mesele olarak kabul görmüştür. Kadın haklarına dair ilk teorik çalışmalar Olympe de Gouges’in Kadın ve Kadın Vatandaş Hakları Bildirgesi (Declaration of the Rights of Women) ve Mary Wollstonecraft’ın Kadın Haklarının bir Savunusu (A Vindication of the Rights of the Women) adlı kitabı ile başlamıştır. Wollstonecraft’ın haklar savunusu feminist teorinin bir klasiği olarak kabul görmektedir. Cinslerin eşitliği ve kadın haklarını savunmuştur. Temel iddiası, kadının köle kalmasının nedeninin, yetişmesine engel teşkil eden ve hayattaki gerçek amacının erkeğe hizmet etmek olduğunu öğreten toplumsallaşma sürecinde yattığıdır (Donovan, 2015, s. 34). Bu sebeple kadınların iyi bir eğitim alması gerektiğini böylece eleştirel düşünme kabiliyetlerinin gelişebileceğini belirtmiştir. Kadınların eleştirel bir bakış açısıyla olayları yorumlaması mevcut özel alana hapsolmuş konumlarından kurtulmaları için bir araç olacaktır. Aynı zamanda Fransız devriminin temel ilkelerinin yani eşitlik, özgürlük, dayanışma gibi kadınları da içermesi gerektiğini vurgulamıştır. Olympe de Gouges ise kaleme aldığı bildirgesinde, insanlar kelimesinin kadınları kapsayarak kullanılması gerektiğini vurgulamıştır. Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesinde kadınlara ve erkeklere seslenmiştir. 1789 tarihli “Yurttaş ve İnsan Hakları Bildirisinin” tüm maddelerini kadınlara uyarlamıştır. 15 19. yüzyıl kadın hareketi, kadınların burjuva devrimi sonucu elde edilen evrensel kazanımlardan mahrum edilmesine bir tepki olarak doğmuştur. Bu dönemde kadınlar burjuva erkeklerinin sahip olduğu kamusal alana girmek istemektedirler. Bu sebeple 1867 yılında İngiltere’de bir imza kampanyası yapılmıştır. 1869 yılında The Subjection of Women (Kadınların Köleleştirilmesi) adlı eserin yazarı olan John Stuart Mill tarafından bu imzalar Avam Kamarası’na bir yasa teklifi olarak sunulmuştur. Kadınlar birçok kadın örgütü kurmuş ve kendilerince mücadele yöntemleri geliştirmişlerdir. Bu sebeple yasal ve kurumsal düzenlemelerle yapılabilecek değişikler kadınlar için bir kazanım olacaktır. Eğitim haklarının edinilmesi, mülkiyet, aile hukuku alanındaki düzenlemeler ve en temel olarak oy hakkının kazanılması yönündeki mücadeleler bu dönemdeki feminist hareketin merkezinde olmuştur (Ecevit, 2011). 20. yüzyıla gelindiğinde kadınlar oy hakkı gibi yasal hakların birçoğunu kazanmış ancak yapısal anlamda erkek egemen toplum düzeninin yarattığı eşitsiz toplumsal pratiklere çözüm bulunamadığı fark edilmiştir. Bu durum kadınların mücadele şekillerini de köklü bir biçimde değiştirmelerine sebep olmuştur. Bu dönem feminist hareketi en çok etkileyen Simone de Beauvoir’in İkinci Cins ve Betty Friedan’ın Kadınlığın Gizemi adlı eserleri olmuştur. Bu kitaplarda kadın olmanın erkek egemen bir toplumda ne anlam ifade ettiği ile kadınlık durumları sorgulanmaktadır. İkinci dalga kadın hareketinin politik aklı ve dili olan feminizmin, aile-evlilik-annelik üçgeninde kadınların sıkıştırılmasına ve özel alanın dişileştirilmesine yönelttiği eleştiri bu nedenle kadınların somut yaşamlarının dönüşümüne dair önemli sonuçlar yaratmıştır (Sancar, Türkiye’de Kadın Hareketinin Politiği: Tarihsel Bağlam, Politik Gündem ve Özgünlükler, 2011). Bu bağlamda cinsiyetçi roller üzerinden yapılan ayrıma karşı güçlü bir eleştiri her zaman kadın hareketinin merkezinde olmuştur. “Özel alan politiktir” sloganı feminist eleştirinin hâlâ gücünü ve önemini koruyan ve kadın hareketlerini şekillendiren bir bakış açısıdır (Sancar, 2011, s. 58). Kadınların özel alanda yaşadıkları her şey aslında onların bir şekilde ezilmelerine ve kamusal alanda ikincilleştirilmelerine sebep olmaktadır. Bu sebeple özel alanda 16 kadınların yaşadıkları asla kamusal alandan ayrı tutulamaz ve özel alan daima politik bir anlam ifade edecektir. Üçüncü dalga feminist hareket, küreselleşen kapitalizm sonrasında dünyanın her noktasında farklı farklı biçimlerde ezilen ve sömürülen kadınların haklarına odaklanmıştır. Bu noktada kadınların ortak bir çıkar etrafında birleşmeleri imkânsız hale gelmiştir. Farklı ezilmişlikler farklı feminizmler doğurmuştur. Ancak 20. yüzyılın sonlarına doğru küreselleşen dünyada kadınların erkeklere karşı ortak bir çıkar etrafında birleşmesi gerektiği düşüncesi küresel kadın hareketini doğurmuştur. Küresel kadın hareketi 1979 yılında kabul edilen, 1981’de yürürlüğe giren “Kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın önlenmesi sözleşmesi” (CEDAW) etrafında birleşmiştir. Kadınların anayasası olarak kabul edilen sözleşme ile kadınların insan hakları düzenlenmiştir. “Ayrımcılık” kavramı tanımlanmış, hükümetler kadınlara karşı ayrımcılıkla mücadele için çeşitli önlemler almakla yükümlü tutulmuştur.2 Yasaların ve kurumların kadınları da içine alacak şekilde revize edilmesinin yolu açılmıştır. 1.4. TÜRKİYE’DE KADIN HAREKETİNİN GELİŞİMİ Ülkemizde kadın hareketi Osmanlı’da I. Meşrutiyet döneminde başlayıp, II. Meşrutiyet ile birlikte büyük bir ivme kazanmıştır. Fransız Devrimi sonrası tüm dünyada yükselen eşitlik ve özgürlük talepleri Osmanlı’da da karşılığını bulmuştur. II. Meşrutiyet döneminde kadınlar giderek özgürleşmeye ve bireyselleşmeye başlamışlardır. Kadınlar toplumdaki konumlarını sorgulamaya başlamış, geleneklerin yanı sıra kadın-erkek arasındaki eşitsizliklere de karşı seslerini çıkarıp mücadele etmişlerdir. Aile yaşamlarında, toplum ilişkilerinde ve siyasi alanda yeni düzenlemeler yapılması gerektiğini belirtmişlerdir. Osmanlı’nın hukuk ve eğitim alanındaki yaptığı dönüşümler kadının ev mekanının dışına çıkmasını sağlamış̧, siyasallaşmasını ve örgütlenmesini de 2 CEDAW “her türlü ayrımcılık” derken sadece doğrudan ve kasıtlı olarak değil dolaylı ve kasıtsız olarak da ortaya çıkan, sonuçları itibariyle ayrımcılık yaratan uygulamalara da karşıdır. Geçici özel önlemler ve bu önlemlerdeki eylemli eşitlik koşuluyla, ayrımcılıktan arınmada ve haklardan yararlanmada insan onuruna uygun bir standart oluşturulması istenir. Sadece buna uygun genel koşulların yaratılması yetmez. Maddi eşitlik olarak kavramsallaştırılan eylemli eşitliğin sadece fırsat eşitliğini değil, sonuç eşitliğini de kapsaması gerekir. Kadın ve erkeğe yüklenen toplumsal kültürel rol kalıplarını değiştirmek temel bir öncelik olarak açıklanır. (Oder, 2010, s. 25) 17 teşvik etmiştir (Çaha, 1996, s. 10). Bilgilendirme, bilinçlendirme, talepleri ifadelendirme, imaj değiştirme, harekete geçirme, yol gösterme olarak yararlandıkları çok sayıda dernek ve dergiyi kadın inkılabının gerçekleşmesini sağlayacak başlıca araçlar olarak kullanmışlardır (Çakır, 2013b). Kadınlar, 1920’lerin başında oy hakkını gündemlerine almışlardır. Bu yolda çeşitli dernekler kurmuşlar ve çıkardıkları dergilerle tüm Osmanlı kadınlarının bilinçlenmesi ve dayanışma sağlaması amaçlanmıştır. Kadın Dünyası, Şüküfezar bu dergilerden bazılarıdır. Özellikle yazıların içeriklerine bakıldığında kadınların bu durumdan ancak kendilerinin kurtulabileceğini düşündükleri anlaşılmaktadır. Kadınlar Dünyası’nın 4 Nisan 1913 tarihli baskısında şu şekilde ifade edilmiştir: “Evet Osmanlı erkeklerinden bazıları bizi, biz kadınları müdafaa ediyorlar; görüyoruz, teşekkürler ederiz. Biz Osmanlı kadınları kendimize mahsus adat ve adabımız vardır, bunu erkek muharrirler bir kadının anlayacağı ruhla anlamazlar. Lütfen bizi kendi halimize bıraksınlar, hayallerine oyuncak buyurmasınlar. Biz kadınlar hukukumuzu bizzat kendi çalışmamızla müdafaa edebiliriz” (Çakır, 2007). Cumhuriyet döneminde, seçim hakkının kazanılması için çeşitli stratejiler geliştiren kadınlar dernekler yoluyla kadınların bir araya gelip örgütlenmeleri gerektiğini düşünmekteydiler. Siyasete katılma talebi ise 1923 yılında netleşmişti. Kadınlar Halk Fırkası adıyla bir siyasal parti kuruldu (Toprak, 1988). Nezihe Muhittin partinin kurucusuydu. Daha önceki çalışmalarında kadın dergilerinde yazılar yazmış, öğretmenlik yapmış, kimsesiz ve muhtaç insanlar için dernek bünyesinde yardımlar toplamış saygıdeğer ve önemli bir feministtir (Baykan & Ötüş-Baskett, 2016). Amaçları, kadınları o güne dek toplumun en aşağı tabakası olmaya mahkûm eden bu zihniyeti değiştirerek demokrasinin ilkelerini hayata geçirmek ve kadınlar için siyasi hak talebinde bulunmaktı. Temelde kadınların etkinliğini toplumda yaygınlaştırmak, sosyal siyasal hakların gelişmesini sağlamak ve kadınların ülkesine katkıda bulunacak bireyler olması hedeflenmiştir (Sancar, 2014). Parti kadınları ulusal davaya katkıda bulunmaya davet etmek için toplantılar düzenlemiştir. Ne yazık ki, aylar süren bir bekleyişten sonra, kadınların henüz oy hakkı olmadığı gerekçesiyle partinin 18 yasallaşma başvurusu reddedilmiştir. Parti daha sonra Türk Kadınlar Birliği adında bir derneğe dönüştürülmüştür. Daha önce kurulan kadın dernekleri gibi yardım amaçlı çalışan bir yapıda faaliyet göstermesinin yanı sıra dernek kadınların siyasi ve toplumsal haklarının da savunucusu olmuştur. Bu dönemde kadınlara dair yasalarda düzenlemeler de yapılmıştır. 1926 tarihinde İsviçre Medeni Kanunu’nu temel alan Türk Medeni Kanun’u kabul edilmiştir. Yeni Medeni Kanun, kadınla erkeğin yasa önünde eşit olduğu temel varsayımına dayanıyordu. Yasa çok eşliliği ve vekaletle evlenmeyi yasaklıyor, evlenme yaşı olarak kızların 18 yaşını bitirmesini şart koşuyordu. Boşanma, velayet ve miras konularında kadınlara erkeklerle eşit haklar tanımıştı (Abadan- Unat, 1981). Batılılaşma projesini görünür kılmayı amaçlayan bu tarz yasal girişimlere rağmen, kadınların seçme ve seçilme haklarını elde etmesi için 1930’lu yılları beklemek gerekti. Bu arada önemli bir oluşum olan Türk Kadınlar Birliği de Türk kadınının siyasal, sosyal ve iktisadi haklarının sağlanması ve geliştirilmesini kendisine amaç edinmiş ve bu amaca yönelik faaliyetlerini sürdürmüştür (Gökçimen, 2008). Türk Kadınlar Birliği 1927’de yaptığı bir kongre ile tekrar siyasi isteklerde bulunmuş ancak tepkilerle karşılaşmıştır. Nezihe Muhittin, kadınların siyasi haklarını elde etmesi gerektiği konusunda oldukça ısrarcı olmuştur. Muhittin ve arkadaşları bir süre sonra Birlikten uzaklaştırılmışlardır. Ancak bu zamana kadar yaptıkları tüm faaliyetler, aşamalı olarak kadınların siyasi haklarını kazanmalarına katkı sağlamıştır. 3 Nisan 1930 tarihine gelindiğinde çıkarılan Belediye Kanunu ile kadınlara yerel seçimlerde oy hakkı tanınmıştır. Bu hakla birlikte kadınlar büyük bir kazanım elde etmişlerdir. Yerel secimler sonrasında Ekim 1933’de Köy Yasası’nın 20 ve 25. maddeleri değiştirilerek kadınlara köyde muhtar ve ihtiyarlar kurulunu seçme ve seçilmek hakkı verilmiştir. 1934 yılında da 1924 Anayasası’nın 10. ve 11. maddelerine eklenen “ve kadınlar” sözcükleriyle, kadınlara TBMM için seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır (Kurnaz, 1992). Oy hakkı kazanıldıktan sonraki süreçte Türkiye’de kadın hareketinin gelişimini değişen siyasi konjonktürle birlikte açıklamak gerekmektedir. Oy hakkı, Medeni 19 Kanun reformu, eğitim reformu gibi köktenci değişikliklerin yapıldığı Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında kadın-erkek eşitliği uygulamada yetersiz kalmıştır. Yapılan feminist tarih araştırmalar da ortaya çıkarmaktadır ki bu dönemde kadınların verdikleri mücadelenin üzerinin örtüldüğü, bu mücadelenin Batı’dan gelen eleştirilere karşı demokrasinin ve Batılılaşmanın/modernleşmenin göstergesi olarak araçsallaştırıldığı düşünülmektedir (Tekeli Ş. , 1998). Cumhuriyet sonrası 1980’lere kadar kadın hareketinde bir geçiş dönemi yaşanmıştır. 1980’lerin başına kadar Türkiye’de kadınların erkek egemen toplum yapısı içinde ezilen bir cins oldukları dile getirilememiş ve tersine kadınlar Türkiye’de kadınların haklarının Atatürk tarafından Batılı ülkelerden bile önce verildiği şeklindeki söylemin hakimiyetine teslim olmuştur (Tekeli Ş. , 2010). Bu süreçte kadınlar ulus devletin inşası için her şeyden önce bir anne ve eş oldukları düşüncesi ile fedakâr kadın kimliğinin gerektirdiği ölçüde kamusal alana çıkabilmiştir. Elde edilen yasal kazanımların kadını toplumsal hayatta güçlendirmesi gerekirken uygulanan milliyetçi politikalar kadınların yeniden özel alana hapsolmasına sebep olmuştur (Özkan Kerestecioğlu, 2001). Cumhuriyet’in ilk yarım yüzyılında, kadınlar erkek egemen sistemin özünü, kökenini sorgulamakta çekingen davransalar da akıllarında soru işaretleri oluşmaya başlamıştır. Soruları soranlar, sistemi kökten eleştirenler ve değiştirmek isteyenler ise, ancak onların bir sonraki kuşaktaki kızları olmuştur. Bu köktenci sorgulama ve isyan, asıl olarak ise 1980’lerdeki uygun toplumsal ve siyasal koşullarda ortaya çıkmıştır (Berktay, 2003). 1980 sonrası ortaya çıkan bağımsız feminist hareket, on yıl gecikmeli olarak da olsa dünyadaki “ikinci dalga” kadın hareketlerinden etkilenerek ortaya çıkmıştır (Tekeli Ş. , 1998). Bu dönemde feminist kadın gruplarının küçük ölçekli, yüz yüze, bilinç yükseltme ağırlıklı gelişimi askeri rejim tarafından “siyasi” olarak algılanmadığından yasaklanmamış ve açıktan baskı görmemiştir (Sancar, 2011). Feminist örgütlere katılan kadınların sınıfsal ve kültürel dokusu sol örgütlerinkine benzer; orta sınıf kökenli, kentli, eğitimli, meslek sahibi, sol ve entelektüel kadınlardan oluşur (Çaha, 1996). Bu yeni feminizmin en etkin eylemlerinden biri küçük bilinç yükseltme grupları oluşturması ve düzenli 20 toplantılar yapılmasıydı.3 Tüzel kişilik kazanmak isteyen bu gruplar, halen yaygın olarak var olan dernek formunun yanı sıra vakıf (Kadın Dayanışma Vakfı, Kadın Eserleri ve Bilgi Merkezi Vakfı, Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı) veya şirket (Uçan Süpürge, Ka-Der) gibi organizasyonlarla varlıklarını sürdürmektedir (Bora & Günal, 2002). Işık 90’ların başında kadın hareketinin geldiği noktayı değerlendirerek şu üç tespiti yapar: özel alandaki şiddeti ana gündem maddesi yapabilme, diğer ideoloji ve politik hareketlerden bağımsız olma ve kurumsallaşmaya adım atma (Işık, 2002). Bu sebeple Türkiye’de 1985- 95 döneminden itibaren feminist örgütler kadına yönelik şiddeti, eril tahakkümün temel bir biçimi olarak ele almışlardır. “Bağır Herkes Duysun” ve “Mor İğne” (Paker 1988) kampanyaları feministlerin eril şiddete dikkat çektikleri ilk ve önemli eylemler olmuştur (Sancar, 2011). Özellikle 1985’te CEDAW’ın imzalanması sonrasında 1995 Pekin ve 2000 yılında Pekin+5 toplantılarına katılım ile yaşanan gelişmeler kadına yönelik şiddet konusuna verilen önceliği pekiştirmiş ve namus cinayetleri konusunda uluslararası gündemin oluşumuna önemli destekler sağlamıştır. CEDAW genel olarak kadın sorunlarının çözümünde hukuki meşruluk zemini oluşturmuştur (Sancar, 2011). Kadın erkek eşitliğinin uluslararası düzeyde temel belgesi ve kadın hakları evrensel beyannamesi niteliğindeki bu sözleşme, kadınların siyasal kararlara katılım hakkının genel çerçevesini tanımlamakta ve eşit katılımı sağlamak için taraf devletlere özel önlemler alma zorunluluğunu da getirmektedir (TÜSİAD, 2000). 90’lı yılların ortalarından itibaren Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü (KSSGM)’nün devlet kuruluşları ve kadın örgütleri arasında yaptığı işbirliği sonucunda oluşturduğu toplumsal cinsiyet politikaları ile feminist hareket kurumsallaşmaya başlamıştır (Kırca-Schroeder, 2007). KSSGM’nin kurulması BM düzeyinde İnsan Hakları Konferansı, 4. Dünya Kadın Konferansı ve Habitat ile büyük bir uluslararası görünürlük kazandığı gibi terminolojisini kamuoyuyla tanıştırmak ve yaygınlaştırmak bakımından gelişme kaydetmiştir. Bu kurumsallaşma sağlansa da Acuner, KSSGM’nin kemikleşmiş bir örgütlenme 3 Ankaralı feministler ODTÜ çevresinde sistematik olarak “Perşembe Grubu” adıyla toplanmaya başlamışlardır. (Sancar, Türkiye’de Kadın Hareketinin Politiği: Tarihsel Bağlam, Politik Gündem ve Özgünlükler, 2011) 21 yapısına kadın gündeminin oturtulmasında karşılaştığı güçlüğe dikkat çekmektedir (Acuner, 2002). Acuner KSSGM için, “Kurum, düzenleyici ve özellikle dağıtıcı politikalar açısından önemli gelişmeler sağlayabilmiş ancak yeniden dağıtıcı politikalar açısından herhangi bir kazanıma imza atamamıştır” demektedir (2002, s. 157). Bora’nın ifadesiyle “Devlet feminizmden beslenen geleneksel kadın siyaseti ve muhalif feminizm arasındaki sınırlı ilişkileri KSSGM’nin uluslararası kuruluşlar ve toplantılar için yaptığı genel çağrıları birleştirmiş, yardım örgütleri, Kemalistler, radikaller, Kürt kadınları ve İslamcı feministler birbirlerinin sesini duymaya başlamışlardı” (2002, s. 114). Ancak Bora, bu karşılaşmaların bir müzakere zemini doğurmadığını ve bunun kadın hareketi açısından bir kayıp olduğunu da not eder (2002, s. 114). 2000’li yıllar dünyada ve Türkiye’de ikinci dalganın bitmediği ancak üçüncü dalganın doğduğu dönemdir. Bu dönem kadın hareketinin ve feminist kuramın medyayı eleştirmeye başladığı dönem olmuştur. 2000’li yılların yeni kuşak feministleri İslamcı kadın hareketini gerici gören düşünceden uzaklaşmışlardır. Örneğin; başörtüsü eylemine destek veren birçok genç feminist kadın, yürüyüş ve protestolarda başörtülü kadınlarla yan yana olmak istemeyen ilk kuşak kadınlardan farklı davranmışlardır. Bu dönemde feminist hareket ve yerel bir feminist kuram içinde farklı kimlikler ve öznellikler üzerinden bir yazın üretilmediği, kadınların toplumsal yapı ve sistemler tarafından nasıl ezildiğine yoğunlaşılmıştır (Kırca-Schroeder, 2007). Ancak 2000’li yılların ikinci yarısından itibaren yeni kuşak hak arama hareketleri ve onları birleştiren ortak noktalar artmıştır. Ataerki gibi durağan ve değişmeyi açıklamaktan uzak bir kavram ve anlatı yerine toplumsal cinsiyet, kadınlık gibi erkekliğin de bir kurgu ve çoğul ve öznel bir kimlik olduğu üzerine yapılan yeni çalışmalara bırakmıştır (Akis, Özakın, & Sancar, 2009). Bu dönemde feminist mücadele Amargi Kadın Kooperatifi – Amargi (2001), Filmmor Kadın Kooperatifi – Filmmor (2003), Sosyalist Feminist Kolektif – SFK (2008) ve Kadın Cinayetlerine İsyandayız (2009) gibi yeni adımlarla güç kazanmıştır (Berber, 2000’li Yıllar: Değişen Yasalar, Yazılan Projeler ve Yeni Adımlar…, 2019). Feminist yayınlara baktığımızda ise; matbu olarak yayınlanan 22 Amargi Feminist Teori ve Politika (2006) ve Feminist Politika (2009)’nın yanında dijital olarak yayınlanan Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar ve Fe Dergi gibi akademik dergilerin hem feminist politika hem de teori açısından hareketin ve kadınların gündemlerini takip eden, tartışan ve yansıtan yayınları görüyoruz (Berber, 2000’li Yıllar: Değişen Yasalar, Yazılan Projeler ve Yeni Adımlar…, 2019). Günümüze kadar kadın hareketinin geçtiği aşamalar göz önünde bulundurulduğunda 1980’lerde başlayan neo-liberal muhafazar rüzgârın 2000’lerde Ak Parti’nin iktidara gelmesi ile yükselişe geçtiği 2010’larda ise siyasi iktidarın politikaları ile zirveye ulaştığını söylemek mümkündür. Ak Parti’nin İslamcı, muhafazakâr ve neoliberal ideoloji anlayışları çerçevesinde yükselttiği söylem ve eylemlerinin yansıması olarak, kadınların ve kadın hareketlerinin gündemini en çok meşgul eden konuların; kadının aile içinde tanımlanması, esnek çalışmanın ev-iş hayatı kıskacında kadınlar için kurtuluş olarak sunulması, kürtaj ve sezaryen yasaklarının ilan edilmesi ve 3 çocuk taleplerinin dayatılması olduğunu görüyoruz (Berber, 2019). İktidarın uyguladığı politikaların doğrudan kadınların yaşam tarzlarına ve bedenlerine müdahale şeklinde olduğu yorumlanabilir. Bu politikaların önemli bir yansıması; “Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığının” adının “Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı” (2011) olarak değiştirilmesidir. Bu AKP’nin kadından yana değil aileden yana olan politikalarının önemli bir göstergesidir (Berber, 2019). Bir diğer önemli gündem ise Türkiye’de 2010’larda doruk noktasına ulaşan kadına karşı şiddet ve kadın cinayetleri vakalarında gözlenen artıştır. Rakamlara bakıldığında 2017 yılında en az 286 kadın ve kız çocuğu öldürülmüş, 101 kadın tecavüze, 248 kadın tacize, 377 kız çocuğuna cinsel istismara, 418 kadına şiddete maruz kalmıştır ve kayıtlı rakamlara göre her gün en az 4 kadın şiddete uğramıştır (DİSK, 2019). Devletin kadınlara karşı şiddete, cinayete, tacize, tecavüze karşı gerekli ve yeterli caydırıcı yasal önlemleri almaması bu artışın sebebi olarak yorumlanabilir. Bununla birlikte son yıllarda 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi Yasasının kadına çok fazla haklar verdiği gerekçesi ile saldırı altında olduğu görülmektedir. 6284 sayılı yasanın kadınlara yönelik şiddeti azaltmak amacıyla kullandığı önleme, koruma ve cezalandırma 23 sistemi sebebiyle muhafazakâr medyada şiddeti değil yuvayı yıkan kanun olarak değerlendirilmektedir (Saltık, 2019). Yaşanan tüm gelişmeler göz önünde bulundurulduğunda kadınların yıllardır büyük mücadeleler sonucu elde ettikleri yasal kazanımların bile tehdit altında olduğu yorumlanabilir. Aynı zamanda kadınların bedenlerine, kimliklerine ve hayatlarına müdahale edilmeye çalışılmaktadır. Tüm bu saldırılara karşı kadın hareketi içinde yılların getirdiği deneyim ve mücadele gücüyle birlikte kadınlar elde etmiş oldukları kazanımları korumaya devam etmek zorundadır. 1.5. KADINLARIN SİYASAL KATILIMI VE EKSİK KATILIMIN NEDENLERİ Kadınların politik alandaki varlıkları incelendiğinde hem yerelde hem de ulusal düzeyde katılımları oldukça düşük seviyelerde kalmaktadır. Kadınların siyasette görece daha az görünür olmalarına ilişkin teorik açıklamalar genellikle farklı nedenlere bağlanır. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği kadınların birçok alanda olduğu gibi siyaset içindeki varlıklarına da etki etmektedir. Toplumsal cinsiyet rollerinin beraberinde getirdiği kadını aile içerisinde tanımlayan anlayış kadınların aktif olarak siyasi hayata katılımını engelleyen en büyük faktörlerdendir (Ecevit, 2015). Bununla ilişkili olarak liberal demokrasinin birey anlayışından yola çıkarak oluşturulan özel-kamusal ayrımı da kadınların özel alan ile sınırlandırılmasında etkili olan önemli bir etkendir (Eroğul, 2014). Kadını ev içine hapseden ataerkil aile anlayışı da kadınların siyasi alandaki katılımını olumsuz yönde etkilemektedir. Eril kamu, dişi aile-hane-özel alan ayrımı günümüz modern kapitalist toplumunun ruhu haline gelmiştir (Sancar, 2008, s. 53). 19.yüzyıl burjuvazisinin kendini aristokratik ayrıcalıklar karşısında güçlendirme gereksinimine çare olarak geliştirdiği “özel alan” ve “kamusal alan” ayrımının cinsiyet farkları ve hiyerarşileri ile ilgili bir ayrıma dönüştüğü gözlemlenmektedir (Sancar, 2008, s. 49). Kadınlara özel alanda ev işleri, yaşlı ve çocuk bakımı gibi sorumluluklar yükleyen erkeğe ise kamusal alanda ekonomik roller veren cinsiyetçi ataerkil iş bölümü de diğer olumsuz faktörlerle bağlantılıdır. Sonuç olarak kadınlar, politikayı yabancı bir mesele olarak görmek üzere toplumsallaştırılmışlardır; annelik sorumlulukları, daha doğrusu çocuk, hasta ve 24 yaşlılara bakma yükümlülükleri tam gün politikayı kadınlar için neredeyse imkânsız bir seçim haline getirir (Philips, 2015). Kadınlar politik kariyerleri destekleyen işlerde yetersiz düzeyde temsil edilirler. Kadınların çalışma yaşamında yer almalarına izin verilen alanlar genellikle kadınların siyasete girmelerine olanak veren alanlar olarak tanımlanmaz. Günümüz değişen istihdam yapısı göstermektedir ki kadınlar daha çok hizmet sektöründe yer almaktadırlar ve kamusal alandaki varlıkları ise oldukça sınırlıdır. Özellikle kaymakamlık, valilik, bürokratlık vb. gibi alanlarda çalışan kadın sayısına baktığımızda ki bu alanlar siyasete giriş için önemli alanlardır, kadınların sayısının oldukça az olduğu görülmektedir. Ayrıca kadınlar düşman bir medya tutumu nedeniyle cesaretlerini yitirirler. Çünkü kadınların medyadaki temsilleri problemlidir. Örneğin; Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden Prof. Dr. Mutlu Binark’ın “Politika Dökümü, Kadın ve Medya” adlı çalışması incelendiğinde kadının kitle iletişim araçlarında ya hiç yer almadığına, görmezden gelindiğine ya da ataerkil rollerle karşımıza çıkarıldığına dikkat çekilmekte ve medyanın haber ve yorumlar aracılığıyla toplumsal önyargıları yeniden ürettiğine böylelikle geleneksel kadın imgesinin yeniden üretildiğine dikkat çekilmektedir (TGC, 2016). Kadınların politikada aktif bir şekilde kendilerini ifade etmelerinin bu kadar zor oluşu görüldüğü üzere tek bir sebebe bağlanamaz. Ailevi sorumluluklar başta olmak üzere politik alana girdikleri andan itibaren karşılaştıkları ve çoğunlukla karşı cinsten gelen engellemeler ve baskılar karşısında kadınlar varlıklarını sürdürmeye çalışmaktadır. Ancak bu sanıldığı kadar kolay olmamaktadır. Bu sebeple kadınların katılımını engelleyen faktörler derinlemesine incelenmeli ve kadınların siyasi katılımını artırmak için yeni stratejiler geliştirilmelidir. 1.5.1. Bireycilik, Eşitlik ve Özel-Kamusal Alan Kavramları Çerçevesinde Liberal Demokrasi Eleştirisi Başlangıcını 17. yüzyıla dayandıran liberalizm akımı Batı ülkeleri başta olmak üzere tüm dünyada etkisini uzun yıllar sürdürmeyi başarmıştır. En önemli unsurları arasında bireycilik, eşitlik, özgürlük gibi çok tartışmalı kavramlar yer almaktadır. Bireycilik, liberal demokrasinin merkezinde yer alan en önemli 25 unsurudur. Ayrı ve biricik olarak görülen bireyler, ahlaki değerlerle donatılmış eşit haklara ve ideallere sahiptir ve ortak bir iyinin peşindedirler (Heywood, 2007). Bireycilik, temelde bir eşitliği ifade ederken bireylerin en azından ahlaki değer anlamında eşit doğdukları inancını yansıtmaktadır (Heywood, 2007). Bireyler biricik ve ayrı oldukları için hepsi farklı konumlara ve iş olanaklarına sahip olacaktır. Bireyler kendi çabaları ile bulundukları noktaya gelebileceği için, bireyler arasında bir fırsat eşitliği savunulmaktadır. Bireysel özgürlükler de liberalizmin merkezi değeridir. Bu noktada belirleyici olan bireylerin başkalarının özgürlük alanına girmeyecek biçimde özgür olmalarıdır yani hukuka bağlı bir özgürlüğü savunmaktadırlar. Liberal demokrasi eleştirisi ise feminizm ve demokrasi ilişkisinde önemli bir yere sahiptir. Liberal demokrasi eleştirmenleri sık sık, kamusal olan ile özel olan arasında yapılan ayrımları, tüm fikirlerin temelinde yer alan bireyin aslında ‘erkek’ olması ve eşitlik kavramının yüzeyselliğini hedef almışlardır. C.B Macpherson dilimize liberal düşüncenin köşe taşı olarak ‘sahiplenici birey’ nosyonunu getirmiştir (Macpherson’dan aktaran Philips, 2015). Feminist perspektiften bakıldığında, bu liberal birey eril, ataerkil ve mülkiyet sahibidir. Kadının kocasının himayesi altında, aileye ait olduğu fikri tüm liberal erkek kuramcıların savunduğu bir düşüncedir. Rousseau eserlerinde bütün haklara sahip cinsiyetsiz bir birey kavramı kullanmıştır (Rousseau, 1982). 1780’de yazdığı Emile adlı eserinde bahsettiği soyut bireyin ise erkek olduğu anlaşılmıştır (Çakır, 2013a). Ona göre bireyin bağımsızlığı çok önemlidir ancak önemsediği birey erkektir. Rousseau’nun fikirlerinde yatan kadın-erkek ilişkisinde kadın, erkeğe itaat eden onun gücü ve himayesi altında erkeğin arzularına hitap eden bir karaktere sahiptir. Doğal hakların tüm insanlar için geçerli olduğu fikrinin savunucularından John Locke bile bu fikri savunmaktadır (Locke, 1990). Locke, özel mülkün insanların kendi kaderlerini tayin edebilmeleri için çok önemli olduğunu vurgulamıştır. Bu noktada mülkün erkeğe kalması yani veraset hakkının erkeğe ait olması özel mülkün korunması için kritik olan şeydir. Bu yüzden kadının üzerinde hakimiyet kurma büyük önem arz etmektedir. Bunun yanında, vatandaşlık için öncelikli olan nitelik Locke’a göre rasyonelliktir. Erkek çocuklar yetişkin olduklarında vatandaş olabilirlerken 26 kadınlar akıldan yoksun sayıldıkları için vatandaşlık hakkına sahip görülmemektedir (Donovan, 2015, s. 28). Bu problematik anlayış vatandaşlık kavramının kapsamı ile ilgili önemli eleştirileri de beraberinde getirmiştir. Bu tartışmaya önemli katkı verenler arasında yer alan Ruth Lister, yurttaşlığın kültürel, siyasal ve tarihsel bağlamlarla şekillendiğini, kadınların yurttaş olmasının yani çeşitli haklara sahip olup bunları kullanmasının çok zor ve geç gerçekleştiğini, kadınların hem teorik alanda hem de pratikte tüm siyasi kurumlardan dışlandığını belirtmiştir (Lister, 2003). Liberal düşüncenin merkezinde tüm fikirlerin etrafında inşa edildiği bireyin yani “erkeğin” ayrıcalıklı dünyası aslında cinsiyet ayrımı pratiğini de beraberinde getirmektedir. Bu durumda her iki cins arasında bir eşitliğin varlığından söz etmek de mümkün olamayacaktır. Kadınların eşit olmayan konumlarının nedenleri arasında en başta aile içinde var olan sorumlulukları yani cinsiyetçi iş bölümünün getirdiği görevleri gelmektedir. Patriarki kavramı bu noktada kadınların, erkekler ve onların denetimi altındaki toplumsal ve siyasal kurumların uygulamaları sonucu uğradıkları ayrımcılık ve dışlanma ile birlikte emeklerine aile ve evlilik kurumu dolayımıyla el konulması süreçlerini açıklamada yol gösterici olmaktadır (Sancar, 2008, s. 23). Kadınların, birer vatandaş olarak erkeklerle aynı temel haklara sahip birer insan oldukları her ne kadar ileri sürülse de bu pratikte daima sekteye uğramaktadır. Kadınlar için uygulanacak fırsat eşitliği ise biçimsel olmakla birlikte temelde yatan yapısal ve kültürel engellerin aşılmasında yetersiz kalmaktadır. Aileyi toplumun vazgeçilmez bir parçası olarak gören liberal feminist düşünce de aslında kadına özel alanda birçok sorumluluk yüklemekle birlikte onları eve bağlayan işlerden özgürleşmesinin nasıl olacağı noktasında cevapsız kalmaktadır (Ecevit, 2011). Feminizm için iki cins arasındaki ve kadınlar arasındaki farklılıklar önemli bir yere sahiptir. Zillah Eisenstein tarafından sunulan alternatif, farklılığın anlamını çoğullaştırmak ve eşitlik kategorisini yeniden icat etmektir. Eril ile dişi arasındaki fark yerine, iki cinsiyet arasındaki farkların yanı sıra, kadınlar arasındaki ve erkekler arasındaki birçok farkı görmemiz gerekmektedir. Eisenstein ihtiyaç duyduğumuz şeyin, eşitliğin anlamını yeniden kuracak radikal cinsiyet/toplumsal cinsiyet çoğulculuğu olduğunu ileri sürer (Eisenstein, 1979). 27 Hobbes ve Locke gibi liberal kuramcılar kamusal alan ile özel alan arasındaki ayrımı sürdürmüşler ancak devlet erkini sınırlandırmak için özel bir alan yaratmışlardır (Alkan, 1999). Bunu yaparken amaçladıkları şey devletten gelebilecek herhangi bir müdahaleye karşı bireysel özgürlüğün korunduğu bir alan yaratmaktı. Bunun yanında Hobbes ve Locke’a göre bireyin özgürlüğünün gasp edilmesi de ancak onun rızası ile mümkün olacaktı. Bu düşüncelerden yola çıkıldığında özel alan dışarıdan hiçbir müdahalenin olmadığı devletten bağımsız bir yapıda iken, kamusal alan baskının ve erkin toplumsal olarak vücut bulduğu bir alandır. Ancak böyle bir ayrım, özel alandaki aile ilişkileri, ekonomik ve cinsel ilişkiler üzerinde devletin hiçbir müdahalesi ve etkisi olamayacağı anlamını doğurmuştur (Alkan, 1999, s. 5). Özel alan kavramı, politik olmadığı düşünülen/doğal olduğu varsayılan her şeyi (ekonomik ilişkiler, arkadaşlık, gönüllü örgütlenmeler, ev ve aile ilişkilerini) içerecek biçimde tanımlanmaktadır (Hirschmann & Stefano, 1996, s. 214). Özel ve kamusal alanların sınırlarının belirlenmesi, bu alanlara atfedilen değerler kadın ve erkeğin toplumdaki konumları ve birbirleri arasındaki ilişkileriyle de yakından ilgilidir. Pateman’a göre kamusal alanda erkek yurttaşlar arasındaki eşitliği mümkün kılan özel alandaki eşitsizliktir. Kamusal/özel ayrımı, özel alandaki eşitsizlikleri görünmez kılmaya fayda sağlar. Liberal kuramcılara göre özel alan bireyin özgürlüğünü sağlamak için oluşturulmuşken, günümüzde tam tersine devletin bu alanı bireyleri özgürleştirmek yerine baskı altına almak için kullandığı gözlenmektedir (Philips, 2015). Devletin uyguladığı cinsiyet rejiminde kadının özel alandaki özgürlükleri birçok kısıtlamaya maruz kalmaktadır. Son yıllarda kürtaj hakkı konusunda devletlerin yasaklama yoluna gittiği politikalar tüm dünyada kadınların protesto gösterileri ile karşı karşıya kalmıştır. Nitekim kadınlar bu haklarını yaptıkları kitlesel gösteriler, yürüyüşler ve protestolarla savunmuş bununla birlikte politik söylemde de kadınların hak arayışları karşılık bulmuştur. 1.5.2. Toplumsal Cinsiyet Rolleri, Ataerkil Aile Yapısı ve Cinsiyetçi İş Bölümü 28 Toplumsal cinsiyet, insanların eril ve dişil olarak, üremeye dayalı bölünmesi kapsamında veya bu bölünmeyle bağlantılı olarak örgütlenmiş pratikler anlamına gelmektedir (Cornell, 2016). Ann Oakley’nin Sex, Gender and Society (Cinsiyet, Toplumsal Cinsiyet ve Toplum) (1972), adlı eseri toplumsal cinsiyet kavramının giderek yaygınlaşmasının başlangıcı olmuştur. Bu kavram özünde, biyolojik cinsiyetten farklı olarak kadın ve erkeği kültürel ve sosyal açıdan tanımlayıp bu iki cinse toplumsal cinsiyetlerinden ötürü roller yüklemektedir. Bu sebeple kadınlar için toplumsal cinsiyet rollerinin getirdiği zorlukların ve eşitsizliklerin anlaşılabilmesinde bu kavram sorgulanmaktadır. Yapılan tartışmalar sonucunda, toplumsal cinsiyet kavramı aslında gündelik ilişkiler altında yatan iktidar ilişkilerini ortaya çıkarmıştır. Bununla birlikte toplumsal cinsiyet ilişkilerine aile, iş yaşamı, politika, gündelik yaşam, hukuk, eğitim gibi birçok alanda rastlanmaktadır. Toplumsal cinsiyet rolleri, ataerkil aile yapısı ve onun bir ürünü olan cinsiyetçi iş bölümü ile yakından ilgilidir. Kadın ve erkeği temeline alan ataerkil ikili cinsiyet rejimine göre, erkekler yönetmek ve egemen olmak için yaratılmış̧, aklı ve gücü̈ temsil eden karakterler iken kadınlar evde çocuk yetiştirmek üzere yaratılmış̧, duygusallığı ve zayıflığı temsil eden karakterleri oluşturmaktadır (Şahin, 2011). Kadınlar duygusal bir karakterde nitelendirildikleri için rasyonel düşünmeden uzak görülmüşler bu da ekonomik alandaki eksikliklerine yansıdığı gibi siyasi hayata katılımlarına da yansımıştır. Çoğunlukla cinsiyetçi iş bölümü, kadına iyi bir eş ve iyi bir anne olmasının gerekliliğince roller yüklemiş bu sebeple kadınlar özel alandaki bu tanımlamaların dışına çıkmakta bir hayli zorlanmıştır. Kadın özel alanla sınırlanmış erkek ise kamusal alanla özdeşleştirilmiştir. Kadınlar toplumda edilgen ve pasif pozisyonlara mahkûm edilmiştir. Habermas’ın da belirttiği gibi, “kamusal ve özel ayrımı, erkeklik ve kadınlık anlayışında anahtar konumda rol oynamıştır. Kadınların siyasal kamudan dışlanması, sadece erkeklerin buraya kendilerine ayrılmış̧ bir kontenjanmışçasına hâkim olması anlamında değil, siyasal kamunun yapısı ve özel alanla ilişkisi itibarıyla cinsiyete özgü̈ bir şekillendirebilmesi anlamında da tayin edici olmuştur” (Habermas, 1997, s. 22). Bu nedenle kamusal/özel alan ayrımının da büyük 29 etkisinin olduğu ataerkil ve cinsiyetçi aile yapısında kadınlar toplumsal cinsiyet rolleri altında ezilmekte ve kamusal hayatta tam anlamıyla var olamamaktadır. Kadınlar çoğunlukla siyasi hayata katılımlarının önündeki en büyük engel olarak aile içindeki sorumluluklarını dile getirmektedirler (Çakır, 2013a). Evli kadınlar için eş ve çocuklarının sorumlulukları, bekar bir kadın için ise anne, baba ve kardeşlerinin sorumlulukları ön plana çıkmaktadır. Bununla birlikte kadınlar aile içindeki kontrol mekanizmalarına da maruz kalmaktadırlar. Örneğin; Evli olan bir kadın için eşinin onayı, bekar bir kadın için ise baba veya ağabeyinin onayı siyasi katılımında önemli bir etkendir (Altındal, 2009). Bunların yanında bir kadının siyasi bir partiye üye olması ve aktif siyaset içinde yer alması da ataerkil aile yapısına ters düşmektedir. Çünkü bu tarz ailelerde erkek kamusal alanda konumlandığı için kadının özel alandaki konumu ve sorumlulukları böyle bir faaliyet içine girmesine engel teşkil etmektedir. Kadınların ulusal veya yerel düzeyde bir siyasi pozisyonda bulunması onu ailesinden koparacak ve kadının aile içindeki tüm sorumluluklarını belki de erkeğe devretmesine sebep olacaktır. Cinsiyetçi iş bölümünü temelden sarsacak bu gelişme çoğunlukla ataerkil toplumlarda olumsuz karşılanmaktadır. Kadınların eğitimde fırsat eşitliğine sahip olma oranlarının da düşüklüğü doğrudan ataerkil aile ile ilişkilendirilebilir. Bir kız çocuğu her ne kadar okumak istese de son söz çoğunlukla ailededir. Ailesinin desteği ve yardımı doğrultusunda ileride meslek sahibi olması daha kolay olacaktır. Çoğunlukla iyi eğitim görmemiş ve meslek edinememiş kadınların ailelerinin baskı ve yasaklamaları ile türlü imkansızlıklar yüzünden bu durumda olduğu bilinmektedir. Kalaycıoğlu’nun da belirttiği üzere: “Erkeklerin, sosyo- ekonomik kaynak düzeylerinin yüksek bulunması, siyasal parti ve örgüt bağlarının daha kapsamlı olması, kadınlara oranla, çok daha yoğun bir siyasal faaliyet içinde olmalarına neden olmaktadır” (Kalaycıoğlu, 1983). 1.5.3. Siyasi Alanın Erilleşmesi Geçmişten günümüze var olan siyasi anlayış içinde erkekler iktidardaki konumları ile kadınlar üzerinde eril bir tahakküm mekanizması oluşturmaktadırlar. Var olan önyargılarla birlikte siyasetin “erkek işi” olduğu düşüncesi de yaygın bir söylem haline gelmektedir. Kadınlar bu alanda yer 30 edinebilmek için birtakım engellemelerle karşı karşıya kalmışlardır. Aile, eş, dost, akrabadan gelen önyargılar yanında kadınların ekonomik, kültürel ve sosyal alanlarda karşılaştıkları engeller de vardır. Bu nedenle siyasi alanda kadınların sayısı erkeklere oranla hayli düşüktür. Kadın/erkek ilişkisi, tüm toplumları kapsayan bir yöneten/ yönetilen ilişkisi olarak, tartışmasız bir siyasi iktidar ilişkisidir. İktidarın getirdiği ayrıcalıklar ve gücü elinde bulundurma gayesi daima bu alanda gerilim ve çatışmaya sebep olmaktadır. Bu sebeple siyasi alan çatışma, çekişme, mücadele, iktidardan pay kapma ya da doğrudan iktidarı ele geçirme amacı barındırmaktadır. Siyasi alandaki pratiklerin çoğu erkekler üzerinden tanımlanmaktadır. Siyasal alanın erilleştirilmesinde geleneksel siyaset kuramcılarının yaptığı yurttaşlık tanımının kadınları kapsamaması, Atina demokrasisinden gelen dışlayıcılık faktörleri etkili olmaktadır. Sumbas’ın (2015) da belirttiği üzere; (…) kadınlar, doğal olarak yönetmeye elverişiz, eksik akıllı/daha az rasyonel oldukları kabulleriyle vatandaş, sayılmamakta ve kamusal alandan soyutlanmaktadır. Orta Çağ Dönemi’nde de Avrupa genelinde zaten demokratik bir temsil ve vatandaşlık algısından bahsetmek mümkün değildir. Dinin egemenliğinde kutsal bir meşru temsilci sıfatıyla oluşmuş ̧bu yönetim sistemlerinde, kadınlar da doğal olarak dışarıda kabul edilmektedir. Nitekim temsilci, meşruiyetini ve gücünü tanrıdan alan tek, mutlak ve sorgulanmaz eril/erkek kişidir (s. 106) Günümüzde siyasi alanda kadınların eksik temsil ve katılımları incelendiğinde çoğunlukla erkek siyasetçilerin kadınlara akıl verdikleri, kadın sorunlarından başka bir dünyanın meselesi gibi bahsettikleri ve sanki başkalarının sorumluluk taşıdığı toplumsal meselelermiş gibi davrandıkları görülmektedir. Erkek siyasetçilerin yaptıkları eylemler incelendiğinde kadınlara ya görev öğreten ya da akıl veren tutum ve davranışları göze çarpmaktadır. Çünkü siyasi alan erkeklere göre sadece onların hüküm sürebildiği ve oyunun kurallarına sadece onların hâkim olduğu bir düzlemdir (Altındal, 2009). Kadınları ise bu alana sonradan eklemlenmeye çalışan güçsüz ve pasif bireyler olarak görmektedirler. Bunun yanında kadın ve erkek siyasetçi dağılımına baktığımızda genellikle yüksek mevkilerde ve görevlerde erkeklerin yoğunlukta olduğunu gözlemlemekteyiz. Bu pozisyonlara gelen kadınların ise istisnai oldukları ve çoğunlukla var olan düzene ayak uydurdukları düşünülmektedir. Bu bazen böyle bir pozisyona gelebilmek için geliştirdikleri bir strateji olabilirken 31 çoğunlukla da var olan siyasi yapıyı ve kurallarını içselleştirmekle de ilgili olabilir. Örneğin ülkemizde, Cumhuriyet tarihi boyunca sadece bir tane kadın başbakan görev yapabilmiştir. Herkesin bildiği üzere Tansu Çiller kadın kimliğini siyasetçi kimliğinin arkasına saklamış ve erkek gibi politika yaptığı için toplumun büyük bir kesiminden saygı ve takdir alırken başka bir kesiminden de yoğun eleştiriler almıştır. Partisinden gelen muhafazakâr ideolojisini sürdürmüş ve aile yanlısı ahlakçı bir anlayışla siyaset yapmıştır. Altındal (2009), Çiller’in politik yaşamını şu şekilde özetlemektedir; (…) bu yapının sorgulanması sırasında; kadınların, ya bu alanı erkek alanı olarak kabul ederek dışında kaldıkları, ya da kadın konusuna gereken önemi vermeksizin ‘erkek gibi’ siyaset yaptıkları ortaya çıkmaktadır. Türkiye özelinde Tansu Çiller’i ikinci tarz siyasete en çarpıcı örnek olarak vermek yanlış olmayacaktır. Oysa Çiller, başbakan olana dek ‘analar, bacılar’ gibi popülist söylemleriyle en büyük oy tabanını kadınlar üzerinden elde etmiştir. Buna rağmen diğer pek çok erkek siyasetçi gibi milletvekilliği, bakanlığı ve hatta Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ilk kadın başbakanı olması zamanında bile kadınların lehine proje ve politikalara imza atmadığı bilinen bir gerçektir. Bu bakımdan Çiller’in, ‘kadın sorun’una karşı duyarsız tavırları onu, siyaset yapma tarzı olarak ‘kadınlara yönelik olumlu adımlar atması beklenen kadın profilinden uzaklaştırmış ve beraberindeki dönemlerde kadın seçmenler tarafından arka sıralara itilmesine yol açmıştır (s. 363) Görüldüğü üzere siyasi alanın erilleşmesi kadın siyasetçilerin var olan düzene ayak uydurma iç güdüsüyle siyasi tutum ve davranışlar sergilemelerine neden olabilmektedir. Kadınların çıkarları ve hakları doğrultusunda geliştirilebilecek bir siyaset anlayışı ile önemli siyasi pozisyonlara gelen kadınlarla verilebilecek mücadeleler sayesinde bu önyargıların ve içselleştirilen davranışların önüne geçilebilecektir. Kadınların kendilerine siyasette bir alan açması ancak var olan eril düzene başkaldırarak mümkün olacaktır. 1.6. KADINLARIN ETKİN SİYASAL KATILIMINI SAĞLAMAYA YÖNELİK ÇÖZÜM ÖNERİLERİ Kadınların siyasi katılım ve temsil düzeylerini artırmak için siyasetçiler, akademisyenler ve kadın hareketi içerisindeki sivil toplum örgütlerince birçok araştırma ve çalışma yapılmıştır.4 Çoğunlukla yapılan çalışmalarda kadın 4 Kadınların siyasi temsil ve katılımlarını artırmaya yönelik yapılan çalışmalar için bkz. Tekeli; 1982, Ayata; 1995, Arat; 1998, Alkan; 1999, Çukurcayır; 2008, Mazlum; 2008, Cindoğlu; 2011, Çakır; 2013, Sumbas; 2015. 32 sayısını artırmaya yönelik nicel temsile odaklanmış çözümler göze çarpmaktadır. Bu çalışmalar kota tartışmalarını da beraberinde getirmiştir. Kadınların parlamentoda veya belediyelerde temsillerinde asgari bir düzey belirlenmeli midir? Anne Philips (2015), Demokrasinin Cinsiyeti adlı kitabında kota ile ilgili İskandinav görüşlerini şu şekilde açıklamıştır; (…) kadınların politikada sayısının artmasını savunan İskandinav tezleri genel olarak üç ilkeye dayanıyor: Birincisi demokratik adalet; ikincisi kaynak kullanımı, üçüncüsü ise çıkar temsili. İlk noktaya göre, kadınlar nüfusun kabaca yarısını oluşturduklarına göre, kendilerini bağlayan yasaları kararlaştıran bu organlarda eşit bir sayısal temsile hakları vardır. İkinci noktaya göre, kadınlar politikaya katılmadıkları zaman değerli insan kaynakları boşa harcanır; bu görüşe göre, hiçbir toplum, kullanılabilir yeteneklerin yarısını kullanmama lüksüne sahip değildir. Üçüncü ilkeye göre ise, toplumsal yapıya yayılmış toplumsal cinsiyet temelli farklılaşmalar nedeniyle, kadınların ve erkeklerin farklı politik çıkarları vardır. Bu nedenle kadınların politik etkinliklerden dışlanmaları ya da yetersiz bir şekilde temsil edilmeleri, kadınların çıkarlarının yeterince temsil edilmediği anlamına gelir. Bu üçüncü tezde örtük bir biçimde, politikadaki kadınların erkeklerden farklı meseleleri takip ettikleri ya da edecekleri varsayımı yer alır (s. 96-97) Siyasal temsil, cinsiyetler arasındaki niceliksel eşitsizliğin en vurgulu olduğu etkinliklerden biri olarak tanımlanmaktadır. Çünkü dünya ortalamaları açısından değerlendirildiğinde gerek çalışma yaşamı gerek eğitim açısından kadınların yaklaşık 1/3 oranında erkeklerin yanında yer aldığı görülmüştür. Siyasal temsil alanında eşitliğin sağlanabilmesi amacıyla %30’lar civarında bir kota istenmesinin sayısal gerekçesi de buradan doğmuştur. Seçilmiş kadınların sayısının (betimsel temsil) kadınların çıkarlarına yönelik politika oluşturmayı kolaylaştırması beklenmektedir (maddi temsil). Bu sebeple seçilmiş kadınların sayısının artmasının kadın dostu kamu politikası olasılığını artırması beklenmektedir (Beckwith & Cowell-Meyers, 2007). Ancak temsil sorunun çözümü sayısal varlığa indirgenmemelidir. Kadın temsili konusunun sadece mecliste partilerce uygulanan kota ile çözüleceği düşünülüyorsa bu en baştan sağlıksız olacaktır. Kotalar sayesinde meclise gelen kadınların eylemleri ve temsil ettikleri kitle için verdikleri mücadele çok daha önemlidir. Sembolik bir temsil zaten temelde yaşanan problemler için bir çözüm getirmeyecektir. Kadınların vitrin olarak siyasette kullanılması mevcut durumun içinden çıkılmaz bir hal almasına neden olacaktır. Herhangi bir kota değil, ideolojik ve toplumsal kaynağı ile gündemini kadınların oluşturduğu bir kotanın gerçek siyasal eşitlik için hızlandırılmış bir adım oluşturacağı düşünülebilir. Bu sebeple kadın 33 perspektifine sahip kadın politikacılar uygun bir seçenek olarak görülebilir. Yani kadın politikacı kadın olma deneyimine sahiptir örneğin kürtaj konusunda söz söyleme hakkına o sahiptir. Bunun için kadınlar siyasal alanda kadınlarca temsil edilmelidir. Kadınlık bilincine sahip olmak çok önemlidir. Kadın çıkarları için bir mücadele verilmelidir. Mevcut siyasi düzenin çıkarlarını sürdüren kadın siyasetçiler kadınların siyasi partilerce bir araç olarak kullanıldığı görüşünü kuvvetlendirirler. Nicel temsilin yanında kadınların eksik temsilinin ve katılımının temelinde yatan yapısal sorunların çözüme kavuşturulması da çok önemlidir. Dünya genelinde büyük ölçüde süren siyasetteki erkek tekeli, birçok yaşam pratiğindeki gibi, salt yasal çözümlerin cinsiyetler arasındaki eşitsizliği ortadan kaldırmada yetersiz kaldığı iddiasının güçlenmesine yol açmıştır. İkinci dalga feminizm etkisiyle gelişen kadın araştırmaları, çeşitli düzlemlerdeki kadın-erkek eşitsizliği durumunu irdelerken geleneksel/ ataerkil/ cinsiyetçi iş bölümünün dönüşümünün kadınlar lehine yavaş olması; mevcut kavramların erkeksi niteliği, kadınların bir çıkar grubu olarak kendi gereksinimlerini dile getirmeleri üzerinde durmuşlardır. Kadın-erkek eşitsizliğinin ortadan kaldırılması için getirilecek yasal çözümler tek başına yeterli olmayacaktır. Bunun için ataerkil cinsiyetçi iş bölümü ve bunun beslendiği ortam olan aile ve her alanda bilginin erkek tarafından üretildiği varsayımı ile mücadele edecek kadınların bir arada olduğu bir alan yaratılmalıdır. Bu noktada aile içindeki erkek egemenliği aynı zamanda devlet yönetimiyle yakından ilişkilidir. Erkeğin uyguladığı geleneksel baskıcı davranışlar kadının aile içinde sahip olduğu ezilen konumunu siyasi alana yansıtmasına sebep olmaktadır. Nitekim küçük çocuk sahibi olma, ev içi rollerle sınırlanma ve kamusal ilişkilerdeki kısıtlılığın kadınların siyasal katılımına ket vurmaktadır. Kadınlar ve erkekler arasında paylaşımcı bir iş bölümü gerçekleşmediği sürece kamusal yaşama katılım kadın için çifte sömürü sorununu gündeme getirmektedir. Bunun sebebi kadının hem ev hem de iş ile ilgili sahip olduğu sorumluluklarından dolayı yaşadığı zamansızlık ve ev ile iş arasında yaşadığı bölünmüş kimlik durumudur. 34 Bu durumda iktidar mücadelesinde kadınların izlemesi gereken strateji ne olmalıdır? Ataerkil düzene son vermek ve gerçekten eşit bir toplum kurmak için kadınların da siyasal, ekonomik, kültürel iktidara gereksinimi vardır. Ancak düzeni değiştirebilmek amacıyla iktidarı paylaşabilmek için iktidar kavramına kadın bakış açısının eklemlenmesi gerekmektedir. Aksi taktirde kadınların kendilerine karşı yapılandırılmış bir iktidar anlayışı içerisinde kendi kimlikleriyle nicel olarak anlamlı bir biçimde var olabilmeleri imkansızdır. Kadınlar var olan erkek düzenini sil baştan değiştirmedikleri sürece (sistemin birer öznesi olarak istemsizce bu düzenin sürmesini sağladıkları için) nihai olarak verdikleri mücadelenin bir faydası olmayacaktır. 35 3.BÖLÜM: YEREL YÖNETİMLERİN YAPISI, HİZMETLERİ VE KADINLAR İÇİN ÖNEMİ İLE DÜNYADA VE TÜRKİYE’DE YEREL YÖNETİMLERDE KADIN TEMSİLİ 3.1. YEREL YÖNETİMLER Kamu yönetiminin önemli yetki kolları arasında yer alan yerel yönetimler anayasamızda il özel idaresi, köyler ve belediyeler olarak sınıflandırılmıştır. Her birinin görev ve sorumlulukları yasalarca belirlenmiştir. Yerel yönetimlerin özünde, halka daha hızlı ve iyi hizmet verip sorunlarına da etkin bir şekilde çözüm üretmek yatmaktadır. Tekeli yerel kavramını, herhangi bir ulus devlet sınırları içinde yer alan yönetsel bir birim ve bu birimde yer alan tüm unsurların konulan hedef çerçevesinde sorumluluk üstlenmesinin beklendiğini ifade eden, soyut bir kavram olan küreselin aksine somut ve içinde yaşanılan olarak tanımlar (Tekeli İ. , 2004, s. 27). Aslında yerel yönetimler bir bakıma halkın kendi kendisini yönetmesine imkân veren kurumlardır. Halk bunu kendi eliyle seçmiş olduğu organlar aracılığıyla yapar. Toplumun her kesimine katılım hakkı sağlayarak yerel yönetimlerin demokratik işleyişine katkı sağlanmaktadır. Araştırmanın da konusunu oluşturan yerel yönetim birimleri içinde yer alan belediyelerin yerel siyaset ve yerel hizmetler noktasında önemli görev ve sorumlukları vardır. Belediyelerin, tüzel kişiliğe sahip olmakla birlikte Belediye Meclisi, Belediye Encümeni ve Belediye Başkanından oluşan üç organı bulunmaktadır. Belediye Meclisi en büyük karar oranıdır. Bütçe, stratejik plan, imar planları gibi belediyeyi ilgilendiren her türlü yatırım ve hizmetle ilgili gerekli kararların alındığı bir organdır. Belediye Encümeni ise belediyenin karar organlarından ikincisi olan danışma organı niteliğine sahiptir. Belediye Meclisinde alınacak kararlar burada planlanmaktadır. Belediye Başkanı ise hem belediyenin başı hem de belediye tüzel kişiliğinin temsilcisi olarak belediyeyi yönetip, alınan kararları uygulayarak halka hizmet etmektedir. Belediye içinde yer alan birimler de 5393 sayılı Belediye Yasası’nda yazı işleri, mali hizmetler, fen işleri, zabıta birimleri olarak sıralanmıştır. Bununla birlikte, beldenin nüfusu, 36 fiziki ve coğrafi yapısı, ekonomik, sosyal ve kültürel özellikleri ile gelişme gücü hesaba katılarak, gerektiğinde sağlık, itfaiye, imar, insan kaynakları, hukuk işleri ve gereksinimlere göre başka birimlerin de oluşturulabileceği gösterilmiştir (Keleş, 2016). Araştırmada yerel yönetim birimlerini temsilen belediyenin seçilmesinin temelinde birçok sebep yatmaktadır. Öncelikle belediyeler o belediye sınırları içinde yaşayan halkın ortak ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlüdür ve karar organları o belediye için oy kullanan halk tarafından bizzat seçilmektedir. En önemlisi ise halka yakın olması ve yerellik anlamı taşıması sebebiyle halkın da yönetime katılabilmesi mümkündür. Genele baktığımızda kadınların siyasete katılımı ve temsilini anlamada belediyeler anlamlı ve işlevsel bir örnek sunabilir. Yerel siyaset kavramı dar anlamda yerel alandaki karar alma süreçleri ve ilişkili konuları tanımlarken, geniş anlamda kenti ve kentleşme sürecini ilgilendiren bütün konuları kapsamaktadır (Bürgin, Yalçın, Erciyeş, & Aydınoğlu, 2017, s. 133). Yerel siyaset klasik bakış açısına göre yerel yönetim organlarını elinde tutarak iktidar sahibi pozisyonunu kullanıp bu makamların sağladığı olanakları, çıkarlarını korumak veya daha fazla çıkar elde etmek amacıyla bundan yararlanma olarak algılanmaktadır. Bu bakış yerel siyaseti kısırlaştırmakta ve katılımcılığı da azaltmaktadır. Bunun tam tersi yerel siyaset aslında yerel yaşamın tümünü kapsamaktadır. Yerel siyaset, yaşanılan yerde ortak yaşamdan kaynaklanan ihtiyaçları karşılamayı ve ortak problemlere ortak çözümler bulmayı amaçlar (Mazlum, 2008). Yerel siyaset ortak yaşamın kalitesini yükseltir. Yaşam kalitesi ise kentte yaşayan herkesin ortak talepleri ve ihtiyaçları doğrultusunda alınacak kararlar ile uygulanacak hizmetlerin üretilmesi ile yükselir. Yerel siyasetin her şey hakkında oluşu gözden kaçırılmamalıdır. Bu sebeple yerel yönetimlerin dar bir zümrenin eline geçip, kendi çıkarlarına yönelik hizmetler üretmesi veya cinsiyet körü hizmetlerle adil ve etkin biçimde kentlilerin ihtiyaçlarına cevap vermesi mümkün değildir. Kentteki farklı grupların farklı ihtiyaçları dikkate alınmalıdır. Onların yaşamlarını iyileştirmek ve beklentilerini karşılamak hedeflenmelidir. Bunun için de kentteki farklılıklar yerel siyasette dikkate alınmalıdır. Beklentilerin ise yerel siyasette sonuca 37 dönüştürülmesi gerekmektedir. Böyle bir yaklaşım, kadınlar için ve kadınlar eliyle yerel yönetim anlayışına uygundur (Mazlum, 2008). Yerel siyasetin özneleri çoğunlukla erkeklerden oluşmaktadır. Kadınlar yerel siyaset içinde ne kadar az söz hakkına sahipse bu yerel hizmetlerde alınan kararlarda kadınların görünmezliğiyle de o kadar ilgilidir. Kadınların yerelden genele siyaset içinde etkisini ve varlığını artırmada yerel yönetimler ilk basamak olarak görülmektedir. Kadınların yerel siyaset içinde kazandıkları deneyim onları politika üretiminde de yetkin ve güçlü kılmaktadır. Yerel yönetimlerde kadınlar için uygulanacak hizmetler doğrultusunda yerel yönetimlerin kadınlar için ne anlam ifade ettiği birbiri ile iç içe geçmiş önemli başlıklardır. Bu sebeple kadınlar için yerel yönetimlerin önemi üzerinde durulurken aynı zamanda kadınlara yönelik geliştirilebilecek yerel yönetim politikaları da beraberinde incelenecektir. 3.1.1. Yerel Yönetimlerin Kadınların Yaşamına Etkileri ve Kadınlara Yönelik Hizmetler Kadınlar, gündelik hayatta ortak yaşam çevrelerinde birçok sorunla karşı karşıya kalmaktadır. Çoğu zaman karşılaşılan sorunlar doğrudan kadınların muhatabı olduğu ve belediyeden bunun karşılığında hizmet beklediği çocuk ve yaşlı bakımı, güvenlik, ulaşım, şiddet vb. konularla ilgili olmaktadır. Yerel yönetimlerin, kadınların ihtiyaçları ve sorunlarına yönelik uygulayacağı politikalar kimi zaman hayat kurtarıcı niteliktedir. Kadınların ve erkeklerin yerel yönetimlerin sunduğu hizmetlerden etkilenme biçimleri ve oranları düşünüldüğünde, kadınların yerelde en çok etkilenen pozisyonunda olduğu bizleri şaşırtmayacaktır. Kadınlar ve erkekler ortak yaşam alanlarını aynı şekillerde kullanmazlar. Kadınlar kent içinde, özel alanda tanımlanmış pozisyonları sebebiyle çoğunlukla ev ile ilgili sorumluluklarını gerçekleştirmektedirler. Bunlar en basitinden elektrik, su veya doğalgazı kullandıkları için bir şekilde bu hizmetin sağlayıcısı olarak belediye ve onun kurumları ile muhatap olma ya da ev için gerekli alışverişi yaptıkları için toplu ulaşım hizmetlerinden yararlanma gibi örneklendirilebilir. Gün içerisinde bir şekilde bu hizmetlerin en yakın kullanıcısı olarak kadınlar göze çarpmaktadır. 38 Belediyelerin açtığı meslek edindirme kurslarına kadınların talepleri yoğundur. Aynı zamanda kadınlar herhangi bir aile içi şiddet durumu ile karşı karşıya kaldığında belediyelerin bünyesinde bulunan kadın sığınma evlerine başvurabilirler. Yine bu da doğrudan kadınları ilgilendiren çok kritik bir hizmettir. Belediyeler danışma, psikolojik ve hukuksal destek birimleri, acil kriz hatları kurulmasında, şiddet uygulayıcısı erkeklerin rehabilitasyonu ve eğitiminde sorumluluk üstlenebilir ya da bu tür etkinliklerde bulunan kadın örgütlerine destek olabilir (Alkan, 2006). Çalışan kadınlar için kentsel yaşam içinde belki de en önemli hizmet bedelsiz kreş hizmeti olacaktır. Burada önemli olan bu hizmetin bedelsiz veya ucuz olmasıdır. Çünkü kadınlar aksi bir durumda işini bırakıp çocuğuna bakmak durumunda kalacaktır. Hatta bu hizmetin hiç sunulmamış olması da kadınlar için oldukça büyük bir sorun demektir. Bu hizmet boşluğu da yine kadınlarca doldurulmaktadır ancak eve gelen bakıcı konusunda yaşanan yüksek ücret taleplerini karşılayamama durumu da kadının ücretli işgücüne katılımını olumsuz yönde etkileyecektir. Bunun sonucunda kadın kendi çocuğuna kendisi bakmak durumunda kalacaktır. Bir diğer önemli hizmet ise yaşanılan mahallede veya beldede yeterli nitelikte sağlık hizmetine erişimin olmasıdır. Bu da kadınları doğrudan etkileyen önemli bir hizmettir. Özellikle çocuk ve yaşlı bakımından sorumlu olan kadınlar kimi zaman bu hizmetlere ulaşmada sıkıntılar yaşamaktadır. Özellikle belediyelerin doğrudan evlere yaşlıların rutin sağlık kontrolleri için sağlayacağı bir sağlık hizmeti günlük hayatta ev içinde birçok sorumluluk altında ezilen kadınlar için de kolaylaştırıcı olacaktır. Kadınlara yönelik sunulacak kamu hizmetlerinde yöneticiler sıkça eşitlik ilkesinden yola çıkılarak herhangi bir ayrım gözetmeden hizmetlerin planladığını belirtirler. Ancak, ayrım ve eşitsizlik; politik, ekonomik, toplumsal, kültürel ve medeni alanlarda zaten mevcuttur. Bu eşitsizlikleri ortadan kaldırabilmek için bir takım hususi önlemlerin alınması gerekmektedir. Kadınların yerel politikada temsilleri kadınların gereksinimlerini ve farklılıklarını dikkate alan politikaların uygulanabilmesi ve gerekli önlemlerin alınabilmesi açısından önemlidir (Mazlum, 2008). Bu sayede kadınlara özel çeşitli hizmetlerin planlanması ve uygulanması sağlanabilecektir. Bu önlemlerle birlikte kadınların var olan 39 yaşamları kolaylaşacak hatta değişimin de öncüsü olunacaktır. Temelde kadınların toplum içindeki eşitsiz rollerini belirleyen ataerkil aile yapısından gelen cinsiyetçi işbölümünün neden olduğu problemlerde kadınların bir nebze olsun hayatını kolaylaştırmak ve çözüm sağlamak önemli bir adım olacaktır. Yapısal sorunların çözümünde belki de kadınların güçlenmeleri ve karşı karşıya oldukları baskı ve ezilmenin önüne geçmede onların bilinçlendirilmesine yönelik yapılacak bir faaliyet stratejik anlamda fayda sağlayabilir. Belediyelerin çoğunlukla kendi taleplerini söylemeye çekinen kadınların sesini açığa çıkarabilmek için çaba göstermesi gerekir. Örneğin, kadınların ihtiyaçlarını ve