Temel Eğitim Ana Bilim Dalı Okul Öncesi Eğitimi Programı Okul Öncesi Öğretmenlerinin Teknolojik Pedagojik Alan Bilgisinin ve Çevrimiçi Öğretmen Yeterliklerinin İncelenmesi Tuğçe Karaduman Doktora Tezi Ankara, 2023 Liderlik, araştırma, inovasyon, kaliteli eğitim ve değişim ile i Temel Eğitim Ana Bilim Dalı Okul Öncesi Eğitim Programı OKUL ÖNCESİ ÖĞRETMENLERİNİN TEKNOLOJİK PEDAGOJİK ALAN BİLGİSİNİN VE ÇEVRİMİÇİ ÖĞRETMEN YETERLİKLERİNİN İNCELENMESİ EXAMINATION OF PRESCHOOL TEACHERS' TECHNOLOGICAL PEDAGOGICAL CONTENT KNOWLEDGE AND ONLINE TEACHER EFFICACIES Tuğçe Karaduman Doktora Tezi Ankara, 2023 ii Kabul ve Onay Eğitim Bilimleri Enstitüsü Müdürlüğüne, Tuğçe KARADUMAN’nın hazırladığı “Okul Öncesi Öğretmenlerinin Teknolojik Pedagojik Alan Bilgisinin ve Çevrimiçi Öğretmen Yeterliklerinin İncelenmesi” başlıklı bu çalışma jürimiz tarafından Temel Eğitim Ana Bilim Dalı, Okul Öncesi Eğitim Bilim Dalında Doktora Tezi olarak kabul edilmiştir. Jüri Başkanı Prof. Dr. İlkay ULUTAŞ İmza Jüri Üyesi (Danışman) Prof. Dr. Berrin AKMAN İmza Jüri Üyesi Prof. Dr. Tülin GÜLER YILDIZ İmza Jüri Üyesi Doç. Dr. Ege AKGÜN İmza Jüri Üyesi Doç. Dr. Selda ARAS İmza Bu tez Hacettepe Üniversitesi Lisansüstü Eğitim, Öğretim ve Sınav Yönetmeliği’nin ilgili maddeleri uyarınca yukarıdaki jüri üyeleri tarafından 10 / 07 / 2023 tarihinde uygun görülmüş ve Enstitü Yönetim Kurulunca ..... / ..... / ......... tarihi itibarıyla kabul edilmiştir. Prof. Dr. İsmail Hakkı MİRİCİ Eğitim Bilimleri Enstitüsü Müdürü iii Öz Bu çalışma, okul öncesi öğretmenlerinin teknolojik pedagojik alan bilgisi (TPAB) ve çevrimiçi eğitim yeterliklerini değerlendirmeyi hedeflemektedir. Özellikle, geçerli ve güvenilir bir ölçek geliştirmeyi ve TPAB öz-yeterlikleri ile çevrimiçi eğitim öz-yeterlikleri arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçlamaktadır. Eğitimde teknolojiyi etkili bir şekilde kullanma ihtiyacının önemi dikkate alındığında, okul öncesi öğretmenleri için özel olarak tasarlanmış bir TPAB ölçeğinin geliştirilmesi zorunlu hale gelmiştir. Bu ölçek, okul öncesi döneme özgü durumları, kavramları, alanları ve gelişim bilgisini kapsayan, aynı zamanda okul öncesi öğretmenlerinin sahip olması gereken becerileri içermektedir. Okul öncesi öğretmenleri için özel olarak tasarlanmış TPAB ölçeğinin geliştirilmesi, onların özel gereksinimlerine yönelik bir değerlendirme aracına olan ihtiyacı karşılamaktadır. Ölçeğin geçerliliği ve güvenilirliği sağlanmış olup, yol analizi okul öncesi öğretmenlerinin TPAB ve çevrimiçi öğretim öz- yeterlik puanları arasındaki ilişkiyi doğrulamaktadır. Ayrıca, çalışma öğretmenlerin çevrimiçi eğitim sürecinde kendi yeterlik seviyelerini nasıl değerlendirdiğini ve TPAB'ın bu yeterliklerle ne ölçüde uyumlu olduğunu araştırmaktadır. Yol analizi aracılığıyla, okul öncesi öğretmenlerinin TPAB öz-yeterlikleri ile çevrimiçi eğitim öz-yeterlikleri arasındaki anlamlı ilişki incelenmiştir. Ek olarak, çalışmada yaş, eğitim düzeyi, çalışma süresi, çalışılan okul türü ve hizmet içi eğitim gibi demografik değişkenler de araştırılarak, öğretmenlerin teknolojiyi etkili bir şekilde kullanma öz-yeterliklerine etkisini belirlemek amaçlanmıştır. Bu çalışma, okul öncesi öğretmenlerinin TPAB ve çevrimiçi eğitim yeterliklerini daha iyi anlamaya katkıda bulunarak, öğretmen eğitimi ve profesyonel gelişim alanına ışık tutmaktadır. Anahtar sözcükler: teknolojik pedagojik alan bilgisi, okul öncesi öğretmenleri, öz-yeterlik, teknoloji, çevrimiçi eğitim iv Abstract This study aims to assess the Technological Pedagogical Content Knowledge (TPACK) and online teaching competencies of preschool teachers. Specifically, it aims to develop a valid and reliable scale tailored for preschool teachers and examine the relationship between their TPACK self-efficacy and online education self-efficacy. Considering the importance of effectively utilizing technology in early childhood education, the development of a specialized TPACK scale for preschool teachers has become necessary. This scale encompasses the specific situations, concepts, domains, and developmental knowledge unique to early childhood, as well as the skills required by preschool teachers. The development of a TPACK scale specifically designed for preschool teachers addresses their specific needs for an assessment tool. The scale has been validated and its reliability ensured, while the path analysis confirms the relationship between preschool teachers' TPACK and online teaching self-efficacy scores. Additionally, the study investigates how teachers evaluate their own levels of competence in the online education process and the extent to which TPACK aligns with these competencies. Through path analysis, the significant relationship between preschool teachers' TPACK self-efficacy and online education self-efficacy is examined. Furthermore, the study aims to explore demographic variables such as age, education level, type of school, and in-service training, to determine their impact on teachers' self-efficacy in effectively using technology. This study sheds light on the TPACK and online teaching competencies of preschool teachers, contributing to teacher education and professional development. Keywords: technological pedagogical content knowledge, preschool teachers, self- efficacy, technology, online education v Teşekkür Bu tez çalışmasını tamamlamış olmanın gurur ve mutluluğunu yaşarken, bazı kişilere olan minnettarlığımı ifade etmek istiyorum. Tez çalışmamın her aşamasında bana özveri, sabır ve rehberlik gösteren sevgili ailem sayesinde hem doktora eğitimimi hem de tez çalışmamı tamamladım. Eşim Muhammet Ali Karaduman’ın tüm zorluklara rağmen beni her zaman desteklemesi ve hayatımın her evresinde beni cesaretlendirmesi, annem Figen Şanver’in her sıkıştığımızda yardımımıza koşup gelmesi, babam İlhan Şanver’in sabrı ve yol göstericiliği, kardeşim Hande Yener’in anlayışlı ve sevecen yaklaşımı beni bu çalışmanın bir gün güzel bir şekilde sonlanacağına inandırdı. Siz olmasaydınız, bu başarıya ulaşmak çok daha zor olurdu. Yaptığınız katkılar ve verdiğiniz emek, benim için çok değerli. Çok değerli danışmanım, canım hocam, Prof. Dr. Berrin Akman’ın değerli yönlendirmeleri ve bilgeliği sayesinde, tez konumda çok emin adımlarla ilerledim ve araştırmalarımı daha sağlam temellere oturtabildim. Sadece akademik değil, etik değerler ve iş ahlakı konusunda da her zaman örnek bir duruş sergileyen hocamın değerli geri bildirimlerini ömrüm boyunca hatırlayacağım. Onunla çalışmak benim için büyük bir onur ve öğrenme deneyimi oldu. Ayrıca bu süreçte desteklerini ve katkılarını esirgemeyen değerli jüri üyelerimiz; Prof. Dr. İlkay Ulutaş, Prof. Dr. Tülin Güler Yıldız, Doç. Dr. Ege Akgün ve Doç. Dr. Selda Aras’a çok teşekkür ederim. Bu süreçte beni teşvik eden ve her zaman yanımda olduğunu hissettiren çok sevgili arkadaşlarıma ve sevdiklerime içten teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Aynı şekilde, bu tez çalışmasının gerçekleşmesinde her türlü desteği sağlayan iş arkadaşlarım Dr. Nihal Buldu, Dr. Burcu Orhan ve Dr. Fulya Barış Pekmezci’ye çok teşekkür ederim. Verdikleri dönütler, sağladıkları imkanlar ve kolaylıklar sayesinde araştırmalarımı daha verimli bir şekilde yürütebildim. Son olarak, çocuklarım Nil ve Tuna’ya, gözlerindeki ışıltı ve büyüme arzusuyla bana güç verdikleri için çok teşekkür ederim. Ben de onlarla birlikte büyüdüm ve geliştim. Tuğçe Karaduman vi İçindekiler Kabul ve Onay ......................................................................................................... ii Öz ........................................................................................................................... iii Abstract .................................................................................................................. iv Teşekkür.................................................................................................................. v Tablolar Dizini ....................................................................................................... viii Şekiller Dizini .......................................................................................................... ix Simgeler ve Kısaltmalar Dizini ................................................................................. x Bölüm 1 Giriş ....................................................................................................... 11 Problem Durumu ............................................................................................... 13 Araştırmanın Amacı ve Önemi .......................................................................... 14 Araştırma Problemi ........................................................................................... 16 Sayıltılar ............................................................................................................ 17 Sınırlılıklar ......................................................................................................... 17 Tanımlar ............................................................................................................ 17 Bölüm 2 Araştırmanın Kuramsal Temeli ve İlgili Araştırmalar............................... 19 Öz-Yeterlik ........................................................................................................ 19 Sosyal-Bilişsel Kuram ....................................................................................... 20 İlişkili Kavramlar ................................................................................................ 24 Öz-yeterliğin Kaynakları .................................................................................... 25 Tarihsel Gelişim ................................................................................................ 27 Ekolojik Sistemler Kuramı ................................................................................. 35 Teknolojiyle İlgili İnanç ve Tutumlar .................................................................. 41 Öğretmenlerin Teknoloji Öz-yeterliği ................................................................. 43 Teknolojik Pedagojik Alan Bilgisi (TPAB) .......................................................... 45 Bölüm 3 Yöntem ................................................................................................... 55 Araştırmanın Türü ............................................................................................. 55 vii Araştırmanın Evreni ve Çalışma Grubu ............................................................. 56 Veri Toplama Süreci .......................................................................................... 61 Veri Toplama Araçları ....................................................................................... 61 Verilerin Analizi ................................................................................................. 64 Bölüm 4 Bulgular, Yorumlar ve Tartışma .............................................................. 66 Bulgular ............................................................................................................. 66 Yorumlar ve Tartışma ...................................................................................... 109 Bölüm 5 Sonuç ve Öneriler................................................................................. 117 Kaynaklar ........................................................................................................... 123 EK-A: Teknolojik Pedagojik Alan Bilgisi Ölçeği İzni .............................................. xvi EK-B: Öğretmen Öz-Yeterlik Ölçeği İzni .............................................................. xvii EK-C: Odak Grup Görüşmesi Gönüllü Katılım Formu ........................................ xviii EK-D: Yarı Yapılandırılmış Odak Grup Görüşmesi Formu ................................... xix EK-E: Dil ve İfade Geçerliliği Uygunluk Derecelendirme Ölçeği ............................ xx EK-F: Teknolojik Pedagojik Alan Bilgisi-EÇE Ölçeği .......................................... xxiii EK-G: Çevrimiçi Öğretmen Öz-yeterlik Ölçeği ....................................................xxvii EK-H: Teknolojik Pedagojik Alan Bilgisi Ölçeği ................................................ xxviii EK-I: Araştırma Etik Komisyonu Onay Bildirimi .................................................. xxxi EK-J: Milli Eğitim Bakanlığı İzin Onay Bildirimi ...................................................xxxii EK-K: Etik Beyanı .............................................................................................. xxxiii EK-L: Doktora Tez Çalışması Orijinallik Raporu ................................................xxxiv EK-M: Dissertation Originality Report ................................................................ xxxv EK-N: Yayımlama ve Fikrî Mülkiyet Hakları Beyanı ...........................................xxxvi viii Tablolar Dizini Tablo 1 Dil ve İçerik Geçerliği Çalışmasına Katılan Uzmanların Alanlara göre Dağılımı ..57 Tablo 2 Pilot Çalışma Katılımcılarının Demografik Bilgileri ..............................................58 Tablo 3 Katılımcıların Demografik Bilgileri .......................................................................60 Tablo 4 Odak Grup Görüşmesi Kategori ve Kodları .........................................................71 Tablo 5 Odak Grup Görüşmesi Sonrasında Ölçeğe Eklenen Maddeler ...........................73 Tablo 6 Uzman Görüşleri Sonrasında Çıkarılan ve Eklenen Madde Örnekleri .................76 Tablo 7 Lawshe Minimum İçerik (kapsam) Geçerliği Oranları ..........................................76 Tablo 8 TBAP Ölçeği (Horzum vd, 2014) ve TPAB-EÇE Ölçeği Korelasyon Katsayıları ..78 Tablo 9 Pilot Çalışma Analizi Sırasında Çıkarılan Maddeler ............................................79 Tablo 10 Pilot Çalışma Sonrasında Çıkarılan Maddelerin Faktör Yükleri .........................80 Tablo 11 Pilot Çalışma Sonrasında Çıkarılan Maddeler ..................................................80 Tablo 12 TPAB-EÇE Ölçeğinin KMO ve Bartlett Küresellik Testi Anlamlılık Düzeyi .........81 Tablo 13 Pilot Çalışma TPAB-EÇE Ölçeği’nin Faktör Ağırlık Matrisleri ............................82 Tablo 14 TPAB-EÇE Ölçeği’nin İç Tutarlılık Değerleri .....................................................84 Tablo 15 Uygulamaya Ait TPAB-EÇE Ölçeği’nin Faktör Ağırlık Matrisleri ........................86 Tablo 16 Uygulamaya Ait Çevrimiçi Öğretmen Öz-yeterlik Ölçeği’nin Faktör Ağırlık Matrisleri ..........................................................................................................................87 Tablo 17 Ölçeklerin Yaş Grubu Bağlamında İncelenmesi ................................................88 Tablo 18 Ölçeklerin Eğitim Durumu Bağlamında İncelenmesi .........................................90 Tablo 19 Ölçeklerin Çalışma Süresi Bağlamında İncelenmesi .........................................93 Tablo 20 Ölçeklerin Okul Türü Bağlamında İncelenmesi .................................................95 Tablo 21 Ölçeklerin Teknoloji Eğitimi Bağlamında İncelenmesi .......................................96 Tablo 22 Ölçeklerin Çevrimiçi Öğrenme Ortamları Eğitim Bağlamında İncelenmesi ........97 Tablo 23 TPAB-EÇE ve Çevrimiçi Öğretmen Öz-yeterlik Ölçekleri’nin Uyum İndeksleri ..98 Tablo 24 Model Uyum İndeksleri ................................................................................... 105 Tablo 25 Model İlişkilerinin Anlamlılık Düzeyleri ............................................................ 107 ix Şekiller Dizini Şekil 1 Üçlü Karşılıklı Nedensellik ...................................................................................23 Şekil 2 TPAB Çerçevesi ..................................................................................................48 Şekil 3 Ölçek Geliştirme Basamakları ..............................................................................67 Şekil 4 Teknoloji Bilgisine Ait Doğrulayıcı Faktör Analizi Yol Katsayıları ..........................99 Şekil 5 Pedagoji Bilgisine Ait Doğrulayıcı Faktör Analizi Yol Katsayıları ........................ 100 Şekil 6 Alan Bilgisine Ait Doğrulayıcı Faktör Analizi Yol Katsayıları ............................... 101 Şekil 7 Pedagojik Alan Bilgisi Ait Doğrulayıcı Faktör Analizi Yol Katsayıları .................. 102 Şekil 8 Teknolojik Alan Bilgisine Ait Doğrulayıcı Faktör Analizi Yol Katsayıları .............. 103 Şekil 9 Teknolojik Pedagojik Alan Bilgisine Ait Doğrulayıcı Faktör Analizi ..................... 104 Şekil 10 Modelin Yol Analizi Şeması ............................................................................. 106 x Simgeler ve Kısaltmalar Dizini TB: Teknoloji Bilgisi PB: Pedagoji Bilgisi AB: Alan Bilgisi TAB: Teknolojik Alan Bilgisi TPB: Teknolojik Pedagojik Bilgi PAB: Pedagojik Alan Bilgisi TPAB: Teknolojik Pedagojik Alan Bilgisi YÖK: Yükseköğretim Kurulu MEB: Milli Eğitim Bakanlığı 11 Bölüm 1 Giriş Günümüzde teknoloji günlük yaşamımızı ve toplumu etkilemede çok önemli bir rol oynamaktadır. Akıllı telefonlardan yüksek hızlı internete, yapay zekadan sanal gerçekliğe kadar teknolojik ilerlemeler, iletişim şeklimizi, çalışma şeklimizi ve eğlenme biçimimizi kökten değiştirerek hayatın her alanına girmiş ve kolaylaştırıcı bir unsur olmuştur (Schwab vd., 2017). Teknoloji hızla gelişmeye devam ettikçe, insanlık üzerindeki etkisi de artmıştır. Özellikle geçtiğimiz yıllarda tüm dünyada etkisini gösteren Covid-19 salgınıyla birlikte teknolojiye yönelim artmıştır (Venkatesh, 2020). Çevrimiçi alışveriş ortamları, dijital temassız ödeme süreçleri, uzaktan çalışma, uzaktan eğitim, çevrimiçi sağlık hizmetleri, çevrimiçi eğlence ve iletişim teknolojileri gibi yaşamsal hizmetler, pandemi nedeniyle sıklıkla kullanılır olmuş ve bu hizmetlere talep artmıştır (Jensen vd., 2021; Wong vd., 2021). Teknolojiyle yaşamanın hem kolaylığı ve hem de kaçınılmaz olması teknolojinin eğitim süreçlerindeki yeri ve önemi daha da artmış ve üzerinde daha çok çalışılması gereken bir konu haline gelmiştir. Teknolojinin günlük hayatın ayrılmaz bir parçası haline gelmesinin okul öncesi eğitim üzerinde de etkileri olmuştur. Son yıllarda, teknolojinin eğitime entegrasyonu ile ilgili özellikle okul öncesi eğitim eğitimi bağlamında sıklıkla araştırılan ve tartışılan konulardan biri olmuştur (McCormick vd., 2023; Weiland & Morris, 2022; Yates & Mantler, 2023). Okul öncesi öğretmenlerinin, çocukların eğitim ve gelişimini desteklemeleri için teknolojiyi etkin bir şekilde kullanmaları beklenmektedir (Clements & Sarama, 2003). Teknolojinin eğitime entegrasyonu ilgili çok sayıda araştırma olmasına rağmen, okul öncesi eğitim ortamı bağlamında sınırlı sayıda araştırma bulunduğu için okul öncesi öğretmenleri teknolojinin nasıl dahil edileceği ile ilgili sorunlarla karşılaşmaktadır (Guernsey vd., 2012). Wang ve Hoot’a (2006) göre, erken çocukluk döneminde teknolojinin gelişimsel olarak uygun olup olmadığı değil; bilgi ve iletişim teknolojisinin çocukların öğrenmesini ve gelişimini kolaylaştırmak için nasıl etkili bir şekilde kullanılabileceği tartışılmalıdır. Bunun için 12 öğretmenlerin teknolojinin öğretim amaçları için nasıl kullanılacağı bilgisini, teknolojiyi pedagojik açıdan anlamlı bir şekilde uygulama becerisini ve bunu yapacak yeterlikleri içeren geniş bir bilgi birikimine ve gerekli teknoloji entegrasyon becerilerine sahip olmaları gerekir. Öğretmen yeterlilikleri birçok bağlamda tartışılmış ve belirli kriterler çerçevesinde iyi bir öğretmenin sahip olması gereken özellikler belirlenmiştir. Öğretmenlerin teknoloji öz- yeterliği, teknolojiyi öğretim uygulamalarına entegre etme becerilerini etkileyen çok önemli bir faktördür. Daha ayrıntılı açıklamak gerekirse, Teknolojik Pedagojik Alan Bilgisi (TPAB) öz-yeterliği, öğretmenlerin teknolojiyi öğretim uygulamalarına etkili bir şekilde entegre edebileceklerine inanma derecesini ifade eder (Mishra & Koehler, 2006). Öğretmenlerin teknoloji destekli bir öğretime ilişkin alan bilgilerinin gelişimi Teknolojik Pedagojik Alan Bilgisi (TPAB) olarak adlandırılmaktadır. TPAB, Shulman (1986) tarafından alanyazına kazandırılan PAB üzerine teknoloji bilgisinin de eklenmesi ile oluşturulmuş öğretmenlerin etkili teknoloji entegrasyonu bilgisini tanımlayan yeni bir kavramdır (AACTE, 2008). Bir öğretmenin etkili eğitim ve öğretim süreçleri planlayarak uygulayabilmesi için alanını iyi bilmesi yeterli değildir aynı zamanda konuyu öğrenciye nasıl aktaracağını da bilmesi gerekir. Pedagojik alan bilgisi olarak adlandırılan bu kavram özellikle Schulman (1986) tarafından yapılan çalışmalarla bilinir hale gelmiştir. Schulman’ın çalışmaları öğrenme üzerinde sadece öğretmenin alana hakimiyeti değil, öğretmenlik becerilerinin de etkisi olduğunu göstermiştir. Bu nedenle, öğretmen eğitimi ve öğretmen yeterlilikleri eğitim araştırmalarında sıklıkla çalışılan bir konudur. Teknoloji kullanımı öğretmenlik becerileri kapsamında çalışılan önemli bir araştırma konusudur. Teknolojiyi, etkili eğitim ve öğretim sürecinin bir parçası haline getirebilmek kritik bir konu olduğundan, bir kavramı verirken kavrama özgü bilgi ve bu kavramın nasıl verileceği ve verilirken de hangi teknolojinin nasıl kullanacağını bilmek öğretmenliğin önemli bir parçası haline gelmiştir. Bu yüzden öğretmenlerin teknoloji destekli bir öğretimi nasıl oluşturacakları ile beraber teknolojiye ilişkin bakış açılarının geliştirilmesi oldukça önemlidir (Niess, 2005). 13 TPAB’ı merkeze alan bir bilgiler şeması bulunmaktadır; Alan (AB), Pedagoji (PB) ve Teknoloji Bilgisi (TB) üç temel bilgi türüdür. Bu kavramların birbiriyle belirli bir etkileşimi bulunmaktadır. TPAB modeli, üç temel kavram arasındaki kesişim noktalarında bulunan bilgi türlerini de ortaya çıkarmıştır. Kesişimden ortaya çıkan bilgi türleri; Pedagojik Alan Bilgisi (PAB), Teknolojik Alan Bilgisi (TAB), Teknolojik Pedagojik Bilgi (TPB) ve son olarak da hepsinin kesişimi olan Teknolojik Pedagojik Alan Bilgisi (TPAB)’dir. Problem Durumu Salgın dönemi gibi olağan dışı bir süreçte önlem amacıyla eğitimin her kademesinde uzaktan eğitime geçilmiştir. Bu nedenle pandemi veya doğal afet gibi olağan dışı durumlarda çeşitli teknolojileri kullanarak etkili bir eğitim verebilmek bu beceri ve donanıma sahip eğitimciler yetiştirmek ve eğitim sürecini bu gibi durumlara uyumlu hale getirebilmek her zamankinden daha çok önem kazanmıştır. Bu süreçte her kademede zorluklar yaşanmakla birlikte, okul öncesi öğretmenleri açısından da eğitim ve teknolojik ortamı bütünleştirme sorunu ortaya çıkmıştır (Timmons ve diğerleri, 2021). Okul öncesi eğitim diğer eğitim kademelerinden oldukça farklı bir yapıda olduğu için okul öncesi eğitim seviyesinde teknoloji entegrasyonu farklı dinamikler içeren bir araştırma konusu olarak karşımıza çıkmaktadır. Her ne kadar eğitim ve teknolojinin nasıl bütünleştirileceğine odaklanan pek çok çalışma olmasına rağmen erken çocukluk dönemine odaklanan çalışmaların arttırılması gerektiği düşünülmektedir (Manches & Plowman, 2017). Bu nedenle okul öncesi öğretmenlerinin günün gerektirdiği teknoloji ile bütünleştirilmiş eğitimi daha iyi anlamaları ve uygulamalarına yardımcı olmak için, onların, Alan Bilgisi (AB), Pedagoji Bilgisi (PB), Teknoloji Bilgisi (TB), Pedagojik Alan Bilgisi (PAB), Teknolojik Alan Bilgisi (TAB), Teknolojik Pedagojik Bilgisi (TPB), Teknolojik Pedagojik Alan Bilgisi (TPAB) düzeylerini keşfetme ihtiyacı vardır. Bunun yanında öğretmenlerin algıladıkları çevrimiçi öğretmen yeterliği TPAB ile ilişkili olabilecek etkenlerden birisi gibi gözükmektedir. Çünkü öğretmenlerin algıladıkları teknolojik pedagojik alan bilgisi öğretmenlerin algıladıkları uzaktan eğitim yetkinliğini etkileyebilecek bir değişkendir. Bu bağlamda okul öncesi öğretmenlerinin algıladıkları 14 çevrimiçi eğitim öğretmen yetkinliği ile TPAB alanlarına ilişkin algıları (TB, AB, PB, TPB ve TPAB) arasındaki ilişki çok kritiktir. Bilgiyi etkili şekilde sunabilmek farklı bilgi ve beceriler gerektirir. Bir öğretmenin öğretim yöntemlerini bilmesi ve etkili bir şekilde kullanması çocukların gelişim özelliklerini, bireysel ilgi ve ihtiyaçlarını bilmesi gerekmektedir. Ayrıca öğretmenin değerlendirme sürecini nasıl yönettiği de oldukça kritik rol oynamaktadır. Öncelikle belirlenen hedeflere uygun plan yapması, uygulaması ve sonuçları analiz etmesi eğitimin en önemli basamakları arasında yer alır. Çocuğu tanıma, genel gelişim seviyelerine dair yeterli bilgiye sahip olma, bireysel ihtiyaçları fark edebilme ve karşılık verebilme, iyi bir gözlemci olma ve eğitim süreçlerini değerlendirebilme becerileri öğretmenlerin sahip olması gereken özellikler arasında yer almaktadır. Bunlara ek olarak, öğretmenlerin eğitim sürecini iyi yönetebilmesi için etkili sınıf yönetimi yaklaşımlarını uygulaması gerekmektedir. Özetle, okul öncesi eğitime teknolojinin entegrasyonu, okul öncesi öğretmenlerinin sahip olması gereken belirli bir beceri ve yeterlilik birikimi gerektirir. Eğitim alanında teknolojinin etkin kullanımıyla birlikte, okul öncesi öğretmenlerinin teknolojiyi öğretim uygulamalarına etkili bir şekilde dahil etmeleri için ihtiyaç duydukları unsurları tespit etmek oldukça önemlidir. Araştırmanın Amacı ve Önemi Teknolojik pedagojik alan bilgisi ölçeklerinin okul öncesi eğitim sürecine uyumlu olmadığı, erken çocukluğa özgü durum, kavram, alan ve gelişim bilgilerinin yanısıra okul öncesi öğretmenlerinin becerilerini de kapsamadığı görülmüştür (Park, 2015). Buna ek olarak öğretmenlerin kendilerini çevrimiçi eğitim sürecinde yeterlik seviyelerini belirlemek ve teknolojik pedagojik alan bilgileriyle bu yeterliklerin ne derece örtüştüğünü bilmek gerekmektedir. Böylelikle okul öncesi eğitim alanında teknoloji kullanımında öğretmenlerin ihtiyaçlarının belirleneceği düşünülmektedir. Bu nedenle bu çalışmanın amacı okul öncesi eğitimcilerine uygun geçerli ve güvenilir bir ölçek geliştirmek, okul öncesi öğretmenlerinin TPAB yeterlikleri ve çevrimiçi eğitim yeterlikleri arasında anlamlı bir ilişki olma durumunu 15 sınamaktır. Ayrıca öğretmenlerin yaşı, eğitimi, çalıştıkları okul türü, aldıkları hizmet içi eğitim gibi değişkenlerin yeterliklerini etkileme durumunun da incelenmesi amaçlanmıştır. Yeni buluşların ortaya çıkmasıyla birlikte teknoloji, öğretmenlerin ve öğrencilerin etkileşim ve öğrenme biçimlerini değiştirmiş, yaşamın vazgeçilmez bir parçası haline gelmiştir. Eğitimde teknoloji ve sınıfta teknolojilerin kullanımı giderek büyüyen bir ihtiyaçtır. Yeni nesil çocuklar, teknolojiye hazır doğarlar. Çocukların öğrenmesinde ve çeşitli bilişsel bilgiler edinmesinde önemli bir rol oynayan bu yeni teknolojilerle çalışmaya hazır öğretmenlere ihtiyaç vardır. Bu nedenle eğitim teknolojisi gelecekteki müfredatlara dahil edilmelidir. Teknoloji entegrasyonundaki ilk adımlar, teknolojinin pedagoji ve içerikten ayrı olarak ele alınması gerektiğini göstermektedir. Bu fikir, hizmet öncesi ve hizmetiçi eğitim süreçlerinde içerik ve pedagojilerden ayrı yalnızca teknolojiye odaklanmıştır. Fakat, eğitim teknolojilerinin öğretim sürecine etkili bir biçimde entegre edilemediği görülmüştür (Timmons ve diğerleri, 2021). Bu sorunun çözümü için öğretmen yetiştirme programlarında öğretmen adaylarının ve alandaki öğretmenlerin teknoloji entegrasyonu bilgilerinin önemi öne çıkmaktadır. Öğretmenlerin bu bilgiyi geliştirebilmelerini sağlayacak uygulama ve araştırma çalışmalarına ihtiyaç duyulmaktadır. Bu yüzden bu çalışmanın sonuçları eğitim süreçlerinin önemli bir ihtiyacını karşılayacaktır. Ancak, etkili teknoloji entegrasyonu için gerekli olan öğretmen yeterliklerine ihtiyaç olduğunu savunan araştırmacılar sayesinde çeşitli alanlarda eğitime odaklanan daha donanımlı bir eğitim süreci için öğretmen eğitimi programları oluşturulmaktadır (Baran & Uygun, 2016). Bu programları oluştururken tasarlama ve geliştirme aşamasında TPAB bir çerçeve olarak kullanılmaktadır (AACTE, 2008). TPAB çerçevesi, teknoloji bilgisini içerik ve pedagojik bilgi içine yerleştirme ihtiyacını vurgulamak için ortaya çıkmış bir kavramdır. TPAB, öğretmenlerin bilgilerini karmaşık ve çok yönlü olarak değerlendirmekle birlikte, pedagoji ve alan bilgisinden ayrı düşünülerek teknoloji becerilerinin kazanılmasına odaklanan yaklaşımları eleştirmektedir. 16 Okul öncesi eğitimin oldukça özgün bir yapısı ve doğası vardır. Bu yüzden okul öncesi öğretmenlerinin günün gerektirdiği teknoloji ile bütünleştirilmiş eğitimi daha iyi anlamaları ve uygulamalarına yardımcı olmak için, teknoloji bilgileri (TB), alan bilgileri (AB), öğretim yöntem veya pedagoji bilgileri (PB) ve bu üçü arasındaki kesişimleri bilmeye ihtiyaçları vardır. Buna ek olarak; son günlerde öğretmen yeterlikleri, çevrimiçi öğrenmenin etkin şekilde kullanılmasıyla önem kazanmıştır. Öğretmen yeterliklerinin, teknolojiyi etkili şekilde eğitim süreçlerine dahil edebilmek için gerekli olduğu ve öğretmenlerin hangi alanda desteğe ve mesleki gelişime ihtiyaç duyduklarının belirlenmesi gerektiği görülmüştür. İhtiyacı karşılayabilmek için bu araştırma oldukça önemlidir. Aynı zamanda, bu araştırma okul öncesi eğitimi ve teknolojinin bir arada kullanımı konusunda alanda önemli bir ihtiyaç olan ölçme aracı eksikliğini de giderecektir. Araştırma Problemi Bu araştırmanın amaçlarından biri okul öncesi öğretmenlerinin algıladıkları çevrimiçi eğitim öğretmen yetkinliği için TPAB alt boyutlarının yordayıcılığının belirlenmesidir. Bu amaçtan yola çıkarak alan yazında yer alan “Teknolojik Pedagojik Alan Bilgisi” kavramı çerçevesinde yayınlanmış çalışmalar ve kullanılmakta olan ölçekler incelenmiştir. Bu araştırmanın bir diğer amacı da, okul öncesi öğretmenlerinin teknolojik pedagojik alan bilgisi hakkındaki öz yeterliklerini belirlemek için bir ölçme aracı geliştirmektir. Geliştirilen ölçek aracılığıyla öğretmenlerin öz-yeterlik düzeylerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu araştırmaya temel olan araştırma soruları şunlardır: 1. Okul öncesi öğretmenlerinin TPAB ve çevrimiçi eğitim için ihtiyaç duydukları öz- yeterlikler hakkındaki görüşleri nelerdir? 2. TPAB-EÇE Ölçeği geçerli ve güvenilir bir araç mıdır? 17 3. Okul öncesi öğretmenlerinin TPAB öz-yeterlikleri; yaşa, çalışma süresine, eğitim düzeyine, okul türüne, hizmet içi eğitim alma durumuna göre anlamlı farklılıklar göstermekte midir? 4. Okul öncesi öğretmenlerinin TPAB ve çevrimiçi eğitim öğretmen yeterlikleri arasında anlamlı bir ilişki var mıdır? a. TPAB bileşenlerinin birbiri arasındaki ilişkiler nelerdir? Sayıltılar Bu bölümde çalışma sonucunda etki edebilecek ancak araştırmacının denetleme imkanı olmayan faktörlerle ilgili durumlar belirtilecektir. Öğretmenlerin ölçekleri cevaplandırırken samimi yanıtlar verdikleri varsayılmaktadır. Öğretmenlerin ölçme aracının uygulanması sırasında güdülenmiş olacakları varsayılmaktadır. Sınırlılıklar Bu bölümde mevcut araştırmanın sınırlılıkları açıklanmıştır. Bu araştırmanın örneklemi 2021-2022 eğitim-öğretim yılında okul öncesi öğretmenliği yapmakta olan öğretmenlerle sınırlıdır. Araştırmanın bulguları bu çalışmaya gönüllü olarak katılmayı kabul eden öğretmenlerin görüşleri ile sınırlıdır. Araştırmanın sonuçları hepsi öz bildirim yeterlik ölçeği olan TPAB-EÇE Ölçeği, Öğretmen Öz-yeterlik Ölçeği ve Horzum, Akgün ve Öztürk (2014) tarafından geliştirilen TPAB Ölçeği bulguları ile sınırlıdır. Tanımlar Erken Çocukluk Eğitimi: Doğumdan sekiz yaşına kadar olan çocuklara sağlanan farklı türden bakım ve eğitim hizmetleridir (Bredekamp, 2016). Teknolojik Pedagojik Alan Bilgisi: TPAB, başarılı eğitim teknolojileri entegrasyonu için eğitmenlerin birleştirmesi gereken üç bilgi türünü tanımlayan bir teknoloji entegrasyon çerçevesidir. Teknoloji, pedagoji ve alan bilgisinin kesişimini kapsar (Mishra & Koehler, 2008). 18 Öz-Yeterlik: Bireyin belirli bir işi gerçekleştirmek için gerekli etkinlikleri organize edip, o etkinliği başarılı şekilde yapacağına dair kişide bulunan inanca öz-yeterlik denir (Bandura, 1986, s.391). Çevrimiçi Eğitim: Çevrimiçi eğitim, uzaktan eğitimi bilgisayar destekli iletişim kullanarak yüz yüze öğretim uygulamasıyla birleştiren yeni bir öğrenme alanıdır (Haraism, 1989). 19 Bölüm 2 Araştırmanın Kuramsal Temeli ve İlgili Araştırmalar Bu bölümde araştırmanın dayandığı kuramlar açıklanmış ve araştırma konusu hakkında önceden yapılmış araştırmalar tartışılmıştır. Geçmişten günümüze teknoloji ve eğitim konusuna değinilmiştir. Öz-Yeterlik Öz-Yeterlik Kavramı ve Gelişimi. Öz-yeterlik kavramı, Albert Bandura (1986, s.80) tarafından, ilk kez ‘algılanan öz-yeterlik (percieved self-efficacy)’ şekline ifade edilerek alanyazınına kazandırılmış bir kavramdır. Bandura, insanların bir işi başarmaya yönelik motivasyonları üzerinde etkisi olan iki unsuru özellikle vurgular. Bunlar, öz-yeterlik ve sonuç beklentisidir. Öz-yeterlik, kişinin bir görevi yerine getirmek için gerekli olan becerilerine ilişkin inancını ifade etmektedir (Bandura, 1997). Yani, öz-yeterlik doğrudan kişinin becerileriyle değil becerilerine olan inancıyla ilişkilidir. Bandura (1997) bu kavramı, kişinin sahip olduğu becerilerin bir ölçüsü değil, kişinin sahip olduğu beceriler ne olursa olsun farklı koşullar altında ne yapabileceğine dair inanışları olarak tanımlamıştır. Ona göre, öz-yeterlik, olası durumları idare etmek için gerekli olan organizasyon ve yürütme becerilerine olan inançtır (Bandura, 1997, s.2). Öz-yeterlik inançlarındaki değişikliklere bağlı olarak aynı kişi benzer durumlarda farklı performans gösterebilir. Dolayısıyla, insan davranışına dair yorum yapmak için etkili bir kaynaktır (Bandura, 1997, s.37). Örneğin bir öğretmenin teknolojiyi kullanarak etkin bir öğretim yapacağına inanması öz-yeterlik inancıdır. Sonuç beklentisi ise olayın sonuçlarına ilişkin beklenti içerisinde olmayı ifade etmektedir. Dolayısıyla öz-yeterlik inancı henüz başlamamış bir duruma ilişkin inançlarla, sonuç beklentisi ise durum sona erdiğinde meydana gelecek olgulara ilişkin beklenti ile ilgilidir. Daha önce yapılan çalışmaların destekleyici etkisi olmakla birlikte öz-yeterlik inancının temelleri sosyal bilişsel kurama dayanmaktadır. 20 Sosyal-Bilişsel Kuram Öğrenmenin meydana gelişini açıklamaya çalışan kapsamlı kuramlardan bir tanesi sosyal bilişsel kuramdır. Kavramsal temellerinin Holt ve Brown (1931)’ın sosyal öğrenme ve taklit kuramına dayandığı düşünülmektedir. Bu kurama göre bütün eylemlerin arkasında psikolojik ihtiyaçların karşılanması dürtüsü bulunmaktadır. Daha sonra, Miller ve Dollard (1941), Holt’un kuramına dayanan bazı çıkarımlarda bulunmuştur. Onlara göre öğrenmeye katkıda bulunan dört etken bulunmaktadır: güdüler, sosyal ipuçları, tepkiler ve ödüller. Bu dört etken kişinin bir davranışı taklit etmesine yönelik motivasyonu üzerinde etkilidir. Gözlemlenen davranışın sonuçları olumlu ise öğrenmenin gerçekleşeceğini düşünülmektedir. Gözlemlenen davranış olumlu pekiştirme ile ödüllendirildiğinde sağlamlaşır. Sosyal bilişsel kuram, Bandura’nın Bobo Doll deneyi (Bandura vd. 1961) ve 1976 yılında basılan Social Learning Theory kitabı ile alanyazınındaki yerini sağlamlaştırmıştır. Davranışçı ve bilişsel kuramları bir araya getirdiği düşünülen sosyal bilişsel kuram, kişinin öğrenmelerini şekillendirmede etkin rol aldığı varsayımına dayanır (Bandura, 1976; 1997). Bu nedenle, insanlar içerisinde bulundukları durumları dikkate almayı ve aktif olarak katılmayı veya görmezden gelmeyi seçerler. Yani öğrenme sadece davranışsal değildir; aksine bilişsel süreçlere vurgu yapmak gerekir. Bu haliyle, öğrenmede sadece çevre etkisine vurgu yapan davranışçı yaklaşımdan farklılaşır. Bandura (1977; Bandura ve Walters, 1963), insanların sadece çevrenin etkisiyle meydana gelen oluşumlar veya ürünler olduğu fikrini yeterli bulmaz. Ona göre, insanlar aynı zamanda içerisinde bulundukları çevrenin üretici tarafıdır ve çevreye ve çevrede yer alan diğer insanlara öğrenme deneyimleri sunar. Ek olarak, sosyal bilişsel kuram, etkin öğrenme ve dolaylı öğrenme arasındaki ayrımı açıklamaya çalışır. Etkin öğrenme, eylemlerin sonucunda ortaya çıkan doğrudan deneyimler neticesinde oluşan öğrenmeyken; ‘dolaylı/gözlemsel öğrenme veya model alma (observational learning/modeling)’ başkalarının deneyimlerini gözlemleyerek gerçekleşen öğrenmedir. ‘Pekiştireçler’, öğrenme süreçlerinde görev alır ancak öğrenme tamamen 21 bunların neticesinde meydana gelir demek yetersiz bir açıklama olacaktır. İnsanlar çevresel ipuçlarının yardımıyla öğrenirler ve davranışlar aslında sonuçlarıyla birlikte ele alınır. Karşılığı olmayan veya cezalandırıcı sonuçlara sebep olan davranışlar sönme eğilimindeyken, ödüle neden olan davranışlar kalıcı olma eğilimindedir. Bu nedenle insan davranışları, sonuçların düzenleyici etkisi dikkate alınmadan tam olarak anlaşılamaz (Bandura, 1976, s.96). Bunun yerine öğrenmeyi etkileyen farklı pekiştireçleri tanımlamak gerekir. Bandura kitabında üç çeşit pekiştireçten bahseder. Bunlar, dışsal, dolaylı ve içsel pekiştireçlerdir. Dışsal pekiştireç davranışçı yaklaşım tarafından tanımlanan ödül veya cezayı ifade eder. Bandura’ya (1976) göre insanlar başkalarının davranışlarını ve bu davranışların sonucu olarak ortaya çıkan durumları gözlemleyerek de öğrenebilirler. Bu süreç ‘dolaylı pekiştirme (vicarious reinforcement)’ olarak ifade edilir. Günlük hayatta başkalarının tecrübelerinin gözlemlendiği sayısız deneyim yaşanmaktadır. Kişi gözlemlediği deneyimin sonucunda ortaya çıkan durumu ödüllendirilme ve görmezden gelme veya cezalandırılma olarak sınıflandırır. Gözlemlenen davranışlardan, ödüllendirilene ilişkin bir eğilim ortaya çıkarken, görmezden gelinen veya cezalandırılana mesafe konulur (Bandura, 1976). Öğrenme karşılıklı ve nedensellik çerçevesinde meydana gelen etkileşimler ile ilgilidir. Bandura bu durumu ‘karşılıklı belirleyicilik (reciprocal determinism)’ olarak ifade eder (Bandura, 1976). İnsan davranışının çeşitli kaynakları vardır ve davranışlar da bu unsurlar üzerinde benzer etkilere sahiptir. Yani, davranışlar, biliş ve çevresel etkenler karşılıklı olarak birbirini etkiler. Haliyle benlik, toplumun yansıması olsa da sadece toplumsal yapıyı aktaran bir kanal olarak tanımlanamaz. Çünkü benlik sadece tepkisel olarak değil aynı zamanda üretken ve proaktif olarak kendi kendine şekillenip toplumun niteliğine etki eder. İnsanlar hem toplumsal bir ürün hem de üretici rolü oynayan toplumsal yapılardır, bu bağlamda kişi ve toplum iç içe geçmiş durumdadır. İnsan faaliyetleri toplumsal yapıları meydana getirir, toplumsal yapılar da geliştirici olanaklar, fırsatlar sağlar ve toplumun bir parçası olarak hayatta kalmayı kolaylaştırıcı sınırlar çizer (Bandura, 2001). Özetle, sosyal bilişsel kuram beş temel ilkeye dayanır: 22 1. Öğrenme sadece davranışçı bakış açısıyla açıklanamaz. Öğrenmenin bilişsel yönlerinin dikkate alınması gerekir. 2. Kişi edilgen şekilde bilgiyle doldurulan bir kap değildir. Davranış, biliş ve çevre karşılıklı etkileşim halindedir. Öğrenme üçlü karşılıklı nedensellik olarak isimlendirilen bu yapı sonucunda ortaya çıkar. 3. Pekiştireçler, öğrenmeyi etkiler ancak öğrenmenin tamamen pekiştireçlere dayandığı söylenemez. 4. Başkalarının davranışları ve bu davranışlar sonucu ortaya çıkan durumlar gözlemlendiğinde öğrenme gerçekleşebilir. Buna dolaylı pekiştirme denir. 5. Öğrenme, gözlem yapmayı, gözlemlerden bilgi edinmeyi ve davranışın çıktıları hakkında karar vermeyi içerdiğinden, davranışta gözlemlenebilir değişiklik olmadan da öğrenme gerçekleşebilir. Buna gözlemsel öğrenme ya da model alma denir. Sosyal Bilişsel Kuram ve Öz-yeterlik Sosyal bilişsel alan kuramına göre, (algılanan) öz-yeterlik, kuramın vurguladığı diğer unsurlar ile uyum içinde çalışarak insan düşüncesini, motivasyonunu ve eylemlerini yönlendirir. Öğrenmenin bilişsel tarafı, beceri geliştirme kazanımın özellikle başlangıcında ve gelişim evresinde etkilidir. Belirli bir sürenin ve öğrenmenin ardından davranış rutinleşir ve artık yüksek bilişsel kontrole ihtiyaç duymaz. Hatta kişi bir davranışta yetkinleşip o davranışı rutinleştirdiğinde, kişinin becerinin mekanik yönüne dikkat kesilmesi performansı olumsuz etkileyebilir. Aslında kısmi düşünsel kopmalar eylemin işlevselliğini artırabilir. Farklı bir bağlamda eylemin tekrarlanması gerektiğinde ise yetkinliğin yeniden değerlendirilmesi gerekir. Ancak insanlar yetenekleri konusunda yeterli hissettikleri müddetçe eylemin akışkanlığı devam eder. Rutinleşme edinilmiş becerilerin bağlama uygun kullanımı bakımından avantajlıdır ancak kişi becerilerinden emin olmadığında ve buna bağlı olarak düşük seviyeli uğraşlara razı olduğunda rutinleşme sınırlayıcı olabilir (Bandura, 1997, ss. 34-35). Çünkü kişinin kendisinden ve becerilerinden şüphe etmesi en yeterli kimselerin bile düşük performans göstermesine neden olabilir. 23 Kişinin eylemleri üzerinde bilinçli kontrolü vardır. Eylemlerin bilinçli olarak kontrol edilebilmesini sağlayan güç, her eylem özelinde oluşan yeni ve tutarlı düşüncelerdir. Düşünce ifadesiyle vurgu yapılan olgu, bir kez oluştuktan sonra davranışları, çabayı ve duygusal tepkileri düzenleyen beyin etkinlikleridir. Biliş ve davranış birlikte hareket eder. Dolayısıyla, bireye dair iki uçlu bir tanımla özne ya da nesne olarak betimlemek yanlıştır çünkü birey hem özne hem de nesnedir. Bandura (1997), üçlü karşılıklı nedensellik (triadic reciprocal causality) kavramıyla özne-nesne dualizmini neden benimsemediğini netleştirmiştir. Bireysel etkenler, davranış ve çevresel etkenler karşılıklı olarak birbirini etkiler (Şekil 1). Her birinin etkisi bağlamsal olarak değişmektedir. Yani duruma göre bireyin kişisel özellikleri davranışı veya çevresel olgular üzerinde etkili olabilir. Benzer şekilde sosyal yapılar, insan davranışını ve bireysel özellikleri şekillendirebilir. Davranışlar aynı şekilde bireysel özellikler ya da sosyal çevre üzerinde etkiye sahip olabilir. Şekil 1 Üçlü karşılıklı nedensellik Kaynak: Bandura, 1997, s. 6 Daha önce vurgulandığı üzere, öz-yeterlik inancı sahip olunan becerilerin miktarıyla ilgili değildir. Bunun yerine sahip olunan becerilerin, farklı durumlarda ne şekilde kullanabileceğine ilişkin inançtır. Bu yüzden benzer beceriler sahip insanlar, benzer durumlarda farklı performanslar gösterebilirler. Örneğin Collins (1982), üç farklı matematik beceri seviyesindeki çocukların problem çözme becerileri ile öz-yeterlik inançları arasındaki ilişkiyi incelemiştir. Collins çalışmasında, her beceri seviyesinde, kendisini yeterli hisseden Bireysel Özellikler Çevresel Etkenler Davranış 24 çocukların daha yüksek skorlar aldığını bulmuştur. Benzer şekilde, aynı kişi öz-yeterlik inançlarındaki dalgalanmalara bağlı olarak farklı performans gösterebilir. İlişkili Kavramlar Bandura, kuramında öz-yeterlik inancını özel vurgu yapar ancak öz-yeterliği derinlemesine incelediği ‘Self-efficacy: The exercise of control’ isimli kitabında bazı kavramların öz-yeterlik ile yakın ilişki içerisinde olduğundan bahsetmektedir. Benlik algısı (Self-concept) kavramı bunlardan bir tanesidir. Benlik algısı, deneyimler ve geri bildirimler sonucunda oluşan kişinin kendisine ilişkin görüşleridir. Öz-yeterlik inancından farklıdır çünkü öz-yeterlik inancı bağlama, olaya ve koşullara göre farklılık gösterebilir. Ancak benlik algısı aynı kalma eğilimindedir. Bir başka yakın kavram da benlik saygısıdır (Self-esteem). Benlik saygısı ile kişinin kendisine biçtiği değeri ifade etmektedir. Yani yeteneklere ilişkin olanları değil öz-değer yargılarını ifade eder. Etki motivasyonu (Effectance motivation) ise çevre ile etkili etkileşim kurma arzusunu ifade eder (White, 1969). Bandura (1997), White’ın tanımından yola çıkarak etki motivasyonunu çevreyle başa çıkmaya yönelik içsel bir ihtiyaç olarak tanımlar. Etki motivasyonu çevreyle başa çıkmaya çalışırken artan bilgi ve beceriler ile gelişir. Öz-yeterlik inancı duruma ve bağlama göre değişme eğilimden olduğundan etki motivasyonundan ayrılmaktadır. Algılanan kontrol (percieved kontrol) kavramı da öz- yeterlikten farklıdır. Öğrenmelerini ve eylemlerini kontrol edebileceklerine inanan kişiler, daha düşük inanca sahip kişilere göre daha etkin şekilde davranış başlatma ve sürdürme eğilimindedir (Bandura, 1997). Ancak, algılanan kontrol, öz yeterliliğin yalnızca bir yönüdür. Öz yeterliği etkileyen diğer faktörler arasında yetenek algıları, sosyal karşılaştırmalar, başkasına atfetmeler, mevcut zaman ve algılanan önem bulunur. İnsanlar davranışlarını ve çabalarını kontrol edebileceklerine inansalar bile davranışı önemsiz bulduklarında veya bu davranışa ilişkin yetenek algıları düşük olduğunda öz-yeterlik duygusu da düşüktür. 25 Öz-yeterliğin Kaynakları Öz-yeterlik inancı dört bilgi kaynağından etkilenir (Bandura, 1997, s. 80): (1) doğrudan yaşantılar [enactive mastery experience], (2) dolaylı yaşantılar, (3) sözel ikna ve (4) fizyolojik ve duygusal durumlardır. Bunlardan en etkili olanı ‘doğrudan yaşantılar’dır. Bunlar bireyin kendi deneyimleri ya da deneyimleriyle dolaylı ilişkisi olan gerçek deneyimlerdir. Bandura bu deneyimleri ‘Enactive mastery experience’ yani etkin ustalık deneyimleri olarak isimlendirmiştir. Bunlar, kişinin doğrudan yaşantıları olduğu için yetkinlik bilgisinin en güçlü kaynağıdır. Başarılı denemeler öz-yeterlik inancını güçlendirirken, başarısız denemeler zayıflatır (Wood ve Bandura, 1989; Pajares ve Kranzler, 1995). Öz-yeterlik inancı geliştikten sonra meydana gelen başarısız denemelerin etkisi nispeten daha düşüktür. Öz-yeterlik inancı için etkin kaynaklardan bir tanesi de dolaylı yaşantılardır [vicarious experience]. Burada deneyime ilişkin başarı durumu başka birisi tarafından modellenir. Özellikle kişinin benzer yaşantıları olmadığında ve/veya becerileri konusunda kararsız kaldığında değerli olabilirler. Başkalarının başarılı ve başarısız denemeleri, kişinin öz-yeterlik inancı geliştirmesine yardımcı olabilir. Dolaylı yaşantılarda karşılaştırma ön plana çıkar. Kişi kendi performansı ile diğerlerinin performansını karşılaştırabilir. Karşılaştırma yaptığı kimselerden daha iyi performans gösterdiğinde öz-yeterlik inancı güçlenebilirken, tersi durumda zayıflayabilir (Woolfolk, Rosoff & Hoy, 1990). Bandura’ya (1997, s.101) göre, öz-yeterlik inancının kaynaklarından bir diğeri de sözel iknadır [verbal persuasion]. Olumlu sözel bildirimler öz- yeterlik inancını güçlendirirken olumsuz sözel bildirimler zayıflatabilir. Bandura (1986) olumsuz sözlerin olumlulardan daha etkin olduğunu savunmaktadır. Maddux (1995) sözel iknada etkililiğin, kaynağın uzmanlığı, güvenirliği ve çekiciliği gibi değişkenlerden etkilendiğini bildirmiştir. Dördüncü bilgi kaynağı da ruhsal ve duygusal durumdur [psychological and affective states]. Kişinin anlık ruhsal ve duygusal durumu performans üzerinde etkilidir. Yoğun kaygı ve stres, yaşam doyumu ve üzüntü ve sevinç gibi ruhsal ve duygusal durumlar doğrudan veya performans üzerinden dolaylı olarak öz-yeterlik inancına 26 ilişkin bilgi sağlayabilir. Son olarak, Bandura bahsedilen dört kaynağın ayrı ayrı olabileceği gibi entegre olarak da bilgi sağlayabileceğini savunmaktadır. Ancak buna ilişkin yeterli kanıta ulaşamadığını ifade eder (Bandura, 1997). Öğretmenin Öz-Yeterlik İnancı Öğretmenin yeterliği, öğrencilerin öğrenmelerini etkileme becerisi olarak tanımlanabilir. Kişisel olarak öğretmenin ve örgütsel olarak hem okulun hem de eğitim sisteminin yeterliğine ilişkin temel bilgi kaynaklarından birisidir (Ozder, 2011). Çünkü öğretmen yeterliği, öğrenci başarısı (Allinder, 1995; Anderson vd., 1988; Ashton ve Webb, 1986; Barr, 2002; Moore ve Esselman, 1992; Ross, 1992; Tschannen-Moran & Barr, 2010; Tschannen-Moran ve Hoy, 2007), motivasyonu (Midgley vd., 1989) ve öğrencilerin öz- yeterlik inançlarıyla ilişkilidir (Anderson vd., 1988). Bir öğretmenin yeterliği, kolay ya da zor öğrenci ayrımı yapmadan, bütün öğrencilerin katılımı ve öğreniminde istenen sonuçları elde etme yeteneği olarak tanımlanabilir (Tschannen-Moran ve Woolfolk Hoy, 2001). Tschannen-Moran ve Woolfolk Hoya’a göre yetkin öğretmenlerin, öğrencileri meşgul etme ve gerekli gördükleri alan bilgisini uygun pedagojik yöntemleri kullanarak sunma olasılıkları yüksektir. Bu bağlamda da öğretmen yeterliği ile öğrenci başarısı ve motivasyonu arasında ilişki olduğunu söylemek yerinde olacaktır. Öğretmen öz-yeterliği ise öğretmenin yeterlik duygusu ve öğrencilerin öğrenmesi üzerindeki olumlu etkisine olan inancıyla ilgilidir. Yani, öğretmenin, kendisinin öğrencinin öğrenme süreçlerini etkileme becerilerine olan inancıdır. Berman ve arkadaşlarına (1977) göre öğretmen öz-yeterlik inancı, öğretmenin düşük motivasyonlu ve zor öğrencileri bile etkileyebileceğine olan inancı olarak ifade edilmektedir. Tschannen-Moran, Woolfolk-Hoy ve Hoy (1998), öğretmen öz yeterliğini, öğretmenin belirli bir bağlamda belirli bir öğretim görevini başarılı bir şekilde yerine getirebilmek için gerekli eylem kalıplarını kullanma kabiliyetine olan inancı olarak tanımlarlar. Daha önce yapılan tanımlamalara benzer olarak, öğretmen öz-yeterliği, öğretmenin öğretmenlik becerileriyle değil bu becerilere ilişkin inancıyla ilgilidir. Öz-yeterlik inancı yüksek öğretmenlerin, öğrencileri için gelişime uygun ve 27 gelişimi destekleyen zorlayıcı etkinlikler planlayabildikleri ve öğrenme güçlüğü çeken öğrencilerine ulaşabildikleri düşünülmektedir (Guskey, 1988). Öz-yeterlik inancı düşük öğretmenlerin ise yeteneklerine olan güvensizliklerinden dolayı genellikle birbirine benzeyen etkinliklere odaklandıkları, zorlayıcı etkinliklerden kaçındıkları ve zor öğrencilerden kısa sürede vazgeçtiklerine inanılmaktadır (Kurz ve Knight, 200). Tarihsel Gelişim Öz-Yeterliğin Tarihsel Gelişimi Tarihin her döneminde, öğretmen yetkinliğine ilişkin bazı sorular soruluyor gibi görünmektedir. Bu bağlamda öğretmen yetkinliğine ilişkin görüşlerin sunulduğu çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Barr (1948) yüzyılın başından o döneme kadar yapılmış 150 çalışma olduğunu yazmıştır. Daha sonra Domas ve Tiedman’ın (1950) kapsamlı tarama çalışmasında 1900’lerin başından 1950’ye kadar yapılmış öğretmen yetkinliği çalışmaları derlenmiştir. Bu çalışmada öğretmen yetkinliğine yönelik yapılmış 1006 tane çalışma listelenmiştir. Örnek olarak gösterilebilecek bazı çalışmalar şunlardır. Örneğin, Ashley (1907) ilkokul öğretmenlerin sahip olması gereken asgari becerileri belirlemeye çalışmıştır. 1917 yılında Pittenger, öğretmenin değerlendirilmesine ilişkin sorunlara değindiği çalışmasında, bir öğretmenin değerlendirilmesinin sadece öğretmen yetkinliğini ölçmeye çalışmak olduğunu vurgulamıştır (s.103). Adams (1919), öğretmenin yetkinliğinin ölçülebilmesi için hem yöneticinin hem de öğretmenin bakış açısını anlamak gerektiğini iddia etmiş ve bu bağlamda daha iyi öğretmen olabilmek için nelerin yapılması gerektiğini sorgulayan 21 soruluk bir ölçek geliştirmiştir. Alberst (1930), öğretim süreçleri üzerinden öğretmen yetkinliğinin değerlendirilebileceğini iddia ettiği çalışmasında öğretim süreçlerinin değerlendirilebileceği yöntemleri incelemiştir. 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde yapılan öğretmen yeterliği ile ilgili çalışmaların yoğun olarak (1) öğretmen becerilerinin, yetkinliklerinin, özelliklerinin ve sınıf içi uygulamalarının tartışıldığı (Baer, 1928; Ballou, 1927); (2) yöneticiler ya da daha tecrübeli meslektaşların (Armentrout, 1928) ve öğrencilerin (Brandenburg ve Remmers, 1927) bakış açısından 28 öğretmen yetkinliklerinin (Örn. Andersen, 1917) -veya eksikliklerinin, (örneğin Buellsesfield, 1915)- tartışıldığı ve (3) öğretmen yetkinliğinin ölçülmesine yönelik yöntemlerin tartışıldığı (Anderson, 1916; Brooks, 1921; Myers, 1917; Pulliam, 1920) ya da ölçme araçlarının geliştirildiği (Aretz, 1918; Phillips, 1923) çalışmalardan oluşuyor gibi gözükmektedir. Daha sonraki dönemde benzer eğilimler devam etmekle birlikte, (1) derleme çalışmalarının; (2) daha önce geliştirilmiş ölçme araçlarına yönelik psikometrik değerlendirmelerinin ve (3) öğretmeni değerlendirmek için başkalarının görüşlerine başvurmanın yarattığı sorunlara değinen çalışmaların (Baxter, 1928; Beaty, 1946) arttığını söylemek yerinde olacaktır. Yüzyılın başında, öğretmen yetkinliği üzerine yapılmış çalışmalar incelendiğinde Wisconsin Üniversitesi'nden Arvin Barr tarafından yapılan çalışmaların nicel olarak ön plana çıktığı görülmektedir. Barr, tamamladığı 20’nin üzerinde öğretmen yetkinliği çalışmasıyla dikkat çekmektedir. Bir çalışmalarında, Barr ve Emans (1930), öğretmenlere odaklanmış 209 ölçme aracını incelemiştir. Çalışma, incelenmiş olan araştırmalarda geçen öğretmen becerileri ve etkinlikleri derlemiştir. İncelenen çalışmalarda toplam olarak 5 defadan fazla bahsi geçen bütün kavramlar sınıflanmıştır ve 223 tane kavrama ulaşılmıştır. Barr ve Emans, bu kavramların 7 başlık altında toplamıştır: (1) Sınıf yönetimi, (2) Öğretim becerileri, (3) Kişisel olarak öğretmenliğe uygunluk, (4) Bilgi ve mesleğe hazırlık, (5) Kendini geliştirme çabası, (6) İşe, öğrencilere, yöneticilere ve öğretilen konulara gösterilen ilgi ve (7) Başkalarıyla işbirliği yapma becerisi. Benzer bir derleme çalışması yapmış olan Kemp (1958), öğretmen yetkinliğinin dört yöntem kullanılarak ölçülebileceğini savunmaktadır. Bunlar, (1) öğretmeni gözlemleyen yetkin birisinin görüşlerine başvurmak; (2) öğretmenin kişilik özelliklerini ölçmek; (3) öğrencilerin iyi ve kötü öğretmene yönelik görüşlerini sormak ve öğretmeni buna göre değerlendirmek ve (4) öğrencilerde meydana gelen değişimlere göre öğretmeni değerlendirmek. Kemp bu yöntemlerin her birinde kısıtlılıklar olduğuna değinmiş ve mümkünse hepsinin bir arada kullanılmasını önermiştir. Ayrıca, öğretmen yetkinliğinin ölçülmesi amacıyla, yönetici, müfettiş ya da öğrenci gibi üçüncü şahıslardan bilgi 29 toplamanın geçerlik ve güvenirlik bakımından yetersiz olabileceğine vurgu yaptığı görülmektedir. Beş değerlendiricinin altında yapılan değerlendirmelerin güvenilir olamayacağını ve bunun yanında değerlendirme aracının geçerliğine ilişkin çalışmaların verileri desteklemesi gerektiğini anlatmıştır. Özellikle de farklı ölçme araçları kullanılarak yapılan değerlendirmelerin karşılaştırılması gerektiğine değinmektedir. 20. Yüzyılın ilk yarısında yapılmış çalışmalar genel anlamda öğretmen becerilerinin tanımlanması ve ölçülmesi konularına odaklanmaktadır. Ancak bu çalışmalar arasında, öğretmenin kendi öğretmenlik becerilerini değerlendirmesi gerektiğini vurgulayan ve öğretmenin kendi gözünden yetkinliğini inceleyen çalışmalar da bulunmaktadır. Bu bağlamda, alanyazınında genel kabul görmüş olan görüşün (Bkz. Tschannen-Moran, Woolfolk-Hoy ve Hoy, 1998) aksine, öğretmen öz-yeterliğine ilişkin ilk çalışmalar, Armor ve arkadaşları (1976) ve Berman, ve arkadaşları (1977) tarafından yapılanlar değildir. Ancak, RAND araştırmaları olarak isimlendirilen bu çalışmalar, öğretmen öz-yeterliği anlamında önemli bir yere sahiptir. Bu çalışmaların ilkinde, Armor ve arkadaşları (1976), Los Angeles okul bölgesinden 83 öğretmen ile yaptıkları görüşmeler neticesinde, öğrencilerin okuma performansları ile anlamlı ilişkili olan altı etken bulmuşlardır. Bunlardan bir tanesi, günümüzde alanyazınında öz-yeterlik olarak tanımlanan kavrama karşılık geldiği düşünülen, kendisini yetkin hisseden öğretmenlerdir (teachers who felt efficacious). Bir diğer araştırmada, Berman ve arkadaşları (1977), sosyal bilişsel kuramı temel alarak, öğretmen yeterliği üzerinde çalışılmıştır. Berman ve arkadaşları, o dönemde öğretmen etkisine odaklanan pek çok çalışma olmasına rağmen, öğretmenlerin karakteristik özelliklerine fazla değinilmediğini savunmaktadır. Çalışmalarında, öğrenci performansını ve yenilikçi projelerin çıktılarının, öğretmenin yaşı, eğitim geçmişi, sözel yeteneği, öğretmenlik deneyimi (yıl bazında) ve yeterlik algısı ile ilişkisini incelemişlerdir. Çalışma sonucunda, öğretmenlik deneyimi, yeterlik algısı ve sözel yetenek ile bütün proje çıktıları arasında anlamlı bir ilişki olduğunu bulmuşlardır (s.136). Çalışmada değişkenler arasında farklı seviyelerde ilişki bulunmuş ancak yeterlik algısının 30 öne çıktığına ilişkin vurgu yapılmıştır. Çünkü yeterlik algısının çalışmada dikkate alınan bütün bağımsız değişkenleri olumlu etkilediği görülmüştür. Berman ve arkadaşları (1977) tarafından yapılan çalışmanın günümüze kadar yapılmış 750 kadar öğretmen öz-yeterliği çalışması tarafından alıntılandığı görülmektedir. Bu çalışmaların önemli bir kısmı öğretmenlik öz-yeterliği kavramının açıkça vurgulandığı ilk çalışma olarak bu çalışmayı göstermektedir. Dolayısıyla, bu kavrama ilişkin en önemli çalışmalardan birisi olduğunu söylemek yerinde olacaktır. Ashton ve Webb (1982), öz-yeterlik kavramını öğretmenlere uygulamak için bir çerçeve olarak Bandura'nın (1977) sosyal bilişsel kuramını kullanmak gerektiğini vurgulamıştır. Onlar, RAND araştırmalarında kullanılan orijinal iki madde (kendisini yetkin hisseden öğretmenler ve öğretmenin yeterlik algısı) ile Bandura'nın öz-yeterlik ve sonuç beklentisi kavramları arasında bir bağlantı olduğunu savunmaktadırlar. Ashton ve Webb’e göre bu iki kavram, sosyal bilişsel kuramın farklı taraflarını kapsamakta ve öz-yeterlik kavramına oldukça yakın durmaktadırlar. Özetle, yaklaşık son 120 yıldır yapılmış yüzlerce çalışma öğretmen yeterliğini farklı açılardan ele almıştır. Öğretmenin yetkinliğinin ölçülmesi için yollar bulmaya çalışan ya da öneriler sunan çalışmalar neticesinde öğretmen yetkinliğini doğru ölçebilmek için öğretmenin kendine ait algısına da bakmak gerektiği ortaya çıkmıştır. Böylece, yıllar içerisinde evrilerek günümüzdeki halini alan öğretmen öz-yeterliği kavramı ortaya çıkmıştır. Alanyazınındaki daha eski çalışmalar bu çalışmalar için temel niteliğinde olsa da RAND araştırmaları (Armor vd., 1976; Berman vd., 1977) ve Ashton ve Webb’in (1982) çalışması, günümüzde yaygın olarak kullanılan öğretmen öz-yeterliği kavramının ortaya çıkışında çok önemli bir yere sahiptir. Uzaktan Eğitimin Tarihsel Gelişimi Uzaktan eğitim teknolojilerin öğrenmenin kişiselleştirilmesine olanak tanıyan yapısı (Alexandre & Enslin, 2017), öğretmenin her bir öğrenciye ulaşması ve öğretim süreçlerinin farklılaştırılması için gerekli olan sürenin azaltılması ve öğrenmenin sürekli 31 değerlendirilebilmesi potansiyeli taşıdığından, geçtiğimiz yıllarda neredeyse bütün dünyada öncelikli eğitim-öğretim yöntemi haline gelmiştir. Dijital teknolojiler sayesinde, salgın veya doğa afet nedeniyle okuldan uzak kalan çocuklara ulaşılması mümkün olmuştur. Günümüzde dijital teknolojilerin ön planda olduğu uzaktan veya çevrimiçi eğitim, tarih içerisinde çeşitli dönemlerden geçerek günümüzdeki halini aldı. Uzaktan eğitimin ilk olarak mektup yoluyla başladığı düşünülmektedir. İlk uzaktan eğitim çalışması olarak, Boston Gazetesi’nin 1728 yılında başlattığı ‘Steno Dersleri’ gösterilir. 1833 yılında İsveç Üniversitesi tarafından kadınlara özel hazırlanan ‘Mektupla Kompozisyon Dersleri’ ve 1840 yılında İngiliz Isaac Pitman tarafından hazırlanan ‘Steno Dersleri’ diğer ilk uzaktan eğitim girişimleridir. Pitman, öğrencilerinden stenografi kullanarak kopyaladıkları İncil bölümlerini kendisine yollamalarını istemiştir. Uzaktan eğitimin Pitman’dan bir miktar önce başladığı düşünülse de modern uzaktan eğitim düşüncesini yansıtan ilk girişiminin Pitman tarafından hayata geçirildiği genel kabul gören bir inanıştır. Pitman’ın temsil ettiği ilk dönem mektupla uzaktan eğitim dönemi olarak adlandırılır (Bozkurt, 2016). Bu dönemin yaklaşık 150-200 yıl sürdüğü düşünülmektedir. Daha sonra, 20. yüzyılın başlarında radyo ve televizyon ile uzaktan eğitim dönemi başlamıştır. Bu dönemde, telekonferanslar, radyo ve televizyon için hazırlanmış tematik dersler ve açık üniversiteler yaygınlaşmıştır. 90’lardan itibaren ise web tabanlı uygulamaların ön plana çıktığı bilişim tabanlı uzaktan eğitim dönemi başlamıştır (Bozkurt, 2016). İlk iki dönem tam anlamıyla asenkron ve tek taraflı derslerden oluşur. Bilişim tabanlı uzaktan eğitim döneminin başında benzer eğilimler devam etse de son yıllarda senkron ve interaktif derslerin sayısı artmaya başlamıştır. Dijital dönüşüm neticesinde elde edilen imkanlar sayesinde öğrencilerin eğitim sürecine etkin şekilde dahil olması sağlanabilmektedir. Türkiye’de uzaktan eğitimin tarihçesi daha kısadır. Cumhuriyetin kurulması ile ülke çapında eğitim seferberliği de başlamıştır. Kurtuluş Savaşında eğitimli nüfusunun büyük bölümünü kaybetmiş bir ülkenin ayağa kalkabilmesi için eğitim alanında çeşitli reformlar yapılması gerekmiştir. Bu bağlamda, okuma-yazma öğretiminin hızlandırılması için 1927 32 yılında ‘Muhabere Yoluyla Tedrisat’ uygulaması tartışılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk uzaktan eğitim girişimi bu uygulamadır (İşman, 1998; Karaş ve Kahraman, 2011). Bu uygulamanın hayata geçirilmesini sağlayabilecek en önemli unsur ise, muhtemelen, Tevhid- i Tedrisat Kanunu’dur (TTK). 1924 yılında yürürlüğe girerek eğitimdeki çok başlılığı ortadan kaldıran ve Türk eğitim sisteminin çağdaş bir yapıya dönüşmesi için ilk adım olan TTK, o dönemdeki adı Maarif Vekaleti olan Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB), taze cumhuriyeti güçlendirebilmek için gerekli adımları atabilmesine imkan sağlamıştır. Diğer önemli bir unsur ise Dewey’in Türkiye raporudur. Dewey, hızlı kalkınma için eğitime önem verilmesi ve bu bağlamda gezici kütüphaneler ve mektupla eğitim gibi hızlı cevap verebilecek bazı uygulamaların hayata geçirilmesini önermiştir (Bozkurt, 2016). Ancak o dönemde yeterli öğretmen kaynağına sahip olmayan Türkiye Cumhuriyeti bu uygulamayı hayata geçirememiştir. 1939 yılında ilk kez toplanan Milli Eğitim Şurası, yaygın eğitim fikrini tartışmaya açmıştır (İşman, 1998). 2 yıl sonra ilk uzaktan eğitim uygulaması olan ‘Ziraat Takvimi Saati’ hayata geçirilmiştir (Bozkurt, 2017). Ziraat Takvimi saati, her akşam çiftçilik ile ilgili teknik konuların anlatıldığı 10-15 dakikalık radyo yayınlarıdır (Koç, 2012). Aynı dönemde, halkın genel bilgi ve görgüsünü artırmaya yönelik olarak hazırlanan, ‘Posta Kutusu’, aile hayatına ilişkin paylaşımların yapıldığı ‘Evin Saati’ ve “çocuklarla masallar, temsiller, doğa bilgisi hakkında konuşmalar, mitoloji, müzikli masallar, şiirler, şarkılar, karagöz, konserler (Koç, 2012, s. 81)” gibi paylaşımların yapıldığı ‘Çocuk Saati’, uzaktan eğitim kapsamında değerlendirilebilecek radyo programlarıdır. Radyo programlarının verimli olduğuna ilişkin görüşler daha sonraki dönemde benzer programların artmasına öncülük etmiştir. 1951 yılında, MEB bünyesinde görsel ve işitsel eğitim araçlarının üretilmesi ve çoğaltılması amacı ile, günümüzde Yenilik ve Eğitim Teknolojileri Genel Müdürlüğü (YEĞİTEK) ismini almış olan Öğretici Filmler Merkezi (ÖFM) kurulmuştur. 1952 yılında yine MEB bünyesinde Radyo ile Eğitim Merkezi kurulmuştur (Bozkurt, 2017). 1953 yılında ise Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk özel girişim uzaktan eğitim uygulaması olan FONO Açıköğretim Kurumu 33 kurulmuştur. Halen bir yayınevi olarak varlığını sürdüren FONO, ülkemizde uzaktan eğitim yöntemiyle İngilizce öğreten ilk kurumdur. FONO, aynı zamanda, mektupla öğretimin ülkemizdeki ilk örneği olarak kabul edilmektedir (Bozkurt, 2017). 1956 yılında, o dönemde Ankara Adliye Hukuk Mektebi olarak bilinen Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi tarafından mektupla, bankacılık için hizmetiçi eğitimler düzenlenmiştir. Bozkurt (2017), Çallı, İşman ve Torkul’a (2001) atıfla 1957 yılında yapılan 6. Milli Eğitim Şurası’nda yaygın eğitime yönelik vurguların yer aldığını ifade etmektedir fakat mevcut çalışma bünyesinde yapılan alanyazını taramasında 6. Milli Eğitim Şurası’nda yaygın eğitime yönelik bir vurguya rastlanmamıştır. Ancak 7. Milli Eğitim Şurası’nda, ‘Genel ve Mesleki Teknik Öğretim’ başlığı altında ‘Mektupla Eğitimin Geliştirilmesi’ (s. 125; s.180) ne yönelik vurgu bulunmaktadır. 8. Milli Eğitim Şurası’nda ‘Uygulamanın Planlanması’ başlığı altında yaygın eğitimin geliştirilmesine yönelik çalışmaların yapılmasına gerek olduğu vurgulanmıştır. Benzer şekilde 9. Şura’da yaygın eğitime bir tam bölüm ayrılmış ve bu konu detaylıca tartışılmıştır. 9. Şura’da ayrıca “Türk millî eğitim sistemi, örgün eğitim ve yaygın eğitim olmak üzere iki ana bölümden kurulur” vurgusu dikkat çekmektedir (MEB, 1974, s.73). Bu tanım Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 18. maddesine atıfla eklenmiştir. Bahsi geçen üç şura toplantısında yaygın eğitime yapılan vurgunun temel sebebi mesleki eğitim gibi gözükmektedir. 1961 yılında, MEB Mesleki ve Teknik Öğretim Müsteşarlığı bünyesinde ‘Mektupla Öğretim Merkezi’ kurulmuştur (Bozkurt; 2017; Fidan ve Okan, 1975). 1964 yılında ise TRT’ye, yasal olarak, eğitim ve öğretime destek olma görevi verilmiştir. Bu tarihten itibaren, TRT eğitsel radyo programları hazırlamaya başlamıştır. 1973 yılında, şimdiki adıyla Anadolu Üniversitesi olan, Eskişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi bünyesinde, ‘Televizyon ve Eğitim Enstitüsü’ kurulmuştur. Aynı yıl TRT Radyosu bünyesinde ‘Okul Radyosu’ ve ‘Yabancı Dil Dersleri’ radyo programları yayınlanmaya başlamıştır. 1974 yılında ayrıca, mektupla öğretmen yetiştirilmesine yönelik uygulamalar başlatılmıştır. Aynı yıl mevcut öğretmen ihtiyacının karşılanması amacıyla, ‘Deneme Yüksek Öğretmen Okulu’ 34 isimli bir uygulama başlatılmıştır. Bu uygulama da uzaktan eğitimle öğretmen yetiştirilmesi amacıyla hayata geçirilmiştir. Ancak 1975 yılında bu proje sonlandırılmıştır. 80’li ve 90’lı yıllarda, MEB bünyesinde hizmet veren Televizyon Okulu ve Okul Radyosu uygulamaları yaygın eğitim bağlamında büyük bir vatandaş kitlesine hitap etmiştir. 1981 yılında, Türk üniversitelerine ‘Sürekli ve Açıköğretim’ yapma hakkı tanınmış ve 1982 yılında bu hak Anadolu Üniversitesi’ne verilmiştir. Anadolu Üniversitesi, 1989 yılında Bilgisayar Destekli Eğitim birimini kurarak bilişim tabanlı uzaktan eğitim dönemine geçişin ilk adımını atmıştır (Bozkurt, 2017). 1991 yılında Fırat üniversitesi önce e-posta yoluyla uzaktan eğitim vermeye başlamıştır. Daha sonra TV yayını ile uzaktan eğitim uygulamalarına devam eden üniversite, bu uygulamaları 2001 yılı itibariyle sonlandırmıştır. 1992-93 eğitim-öğretim yılında MEB’e bağlı Film Radyo ve Televizyonla Eğitim Başkanlığı bünyesinde Açıköğretim Lisesi kurulmuştur. Bu bölüme kadar olan zaman diliminde ülkemizde uzaktan eğitim mektupla veya yazışarak veya Radyo ve Televizyon marifetiyle uygulanmıştır. 1990’lardan sonra da bu uygulamalar devam etmiş ancak internet ve web teknolojilerinin yaygınlaşması ile internet üzerinden uzaktan eğitim uygulamaları yavaş yavaş Türk eğitim sisteminin bir bileşeni olmaya başlamıştır. 1990'larda Orta Doğu Teknik Üniversitesi internet üzerinden uzaktan eğitim uygulamalarına başlamıştır (Çukadar ve Çelik, 2003). Aynı dönemlerde, Bilkent Üniversitesi, Gazi Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi video konferans sistemini kullanmaya başlamıştır (Bozkurt, 2017). 2000 yılından sonra çeşitli üniversiteler uzaktan eğitim hizmeti sunmaya başlamıştır ve 2005 yılında YÖK Uzaktan Eğitim Komisyonu kurulmuştur (Bozkurt, 2017). Mart 2020 itibariyle de Covid-19’un neden olduğu okulsuz dönemin yarattığı olumsuzlukları bir nebze azaltabilmek amacıyla topyekün uzaktan eğitime geçildi. Yaklaşık iki yıl, mevcut teknolojilerin de desteğiyle, interaktif ve senkron uzaktan eğitim uygulamaları günlük hayatımızın bir parçası haline gelmiştir. 35 Ekolojik Sistemler Kuramı Dünya geçtiğimiz 15 yılda dijital dönüşüm olarak adlandırılan bir sürecin içerisindedir (Chai ve Fan, 2016). Eğitim, bu dönüşüme uyum sağlamakta ve günlük hayatta kullanılan teknolojilerin biçimlendirdiği bir süreçten geçmektedir (Smith ve Suzuki, 2015). Dijital dönüşüm sürecinde, analog, mekanik ve elektronik araçlarının yerini dijital araçlar almaya başladı. Dünya vatandaşlığı tanımında artık dijital kaynaklara dayalı bilgi toplumunun katılımcı bir üyesi olmanın gerekliliği vurgulanmaktadır (Shah & Barkas, 2018). Geçtiğimiz yıllarda dünyayı etkisi altına alan pandeminin etkisiyle, dijital teknolojiler, mobil teknolojiler, eğlence ve ticari uygulamalar yaşamın önemli bir parçası haline gelmiş ve eğitimde de bu teknolojilerin kullanılması zorunlu hale gelmiştir. Bu gibi olağan üstü durumlardan kaynaklanan zorluklar nedeniyle, fiziksel sınıf ve okul ortamlarına alternatif olarak, uzaktan öğrenme ortamları temel eğitim ortamı haline gelmiştir. Uzaktan öğrenme teknolojilerini ve ortamlarını ekolojik sistemler kuramı bağlamında incelediğimizde çocuğun öğrenme deneyimlerini şekillendiren karmaşık sistemleri ve etkileşimleri daha net görmek mümkündür. Kurama göre her bir sistem ve etkileşim çocuğun öğrenme sonuçlarını ve genel eğitim deneyimini etkileyebilir. Bu nedenle, çevrimiçi eğitimde mevcut biyoekolojik sistemleri anlamak, eğitimcilerin ve eğitim politikalarını geliştiren kişilerin bu hızla değişen eğitim ortamında çocukların öğrenme ve gelişimini desteklemek için etkili stratejiler geliştirmelerine yardımcı olabilir. Amerikalı psikolog Urie Bronfenbrenner, kendinden önceki çocuk gelişimi kuramlarının ekolojik olarak yetersiz olduğunu düşünüyordu. Bunu temelde iki görüşe dayandırıyordu: (1) çalışmaların doğal olmayan laboratuvar ortamlarında yapılması, (2) yabancı bireylerle çocukların etkileşiminin araştırılması. Ayrıca bu çalışmaların çoğunun tarafsız olmadığını düşünüyordu. En sert eleştiri getirdiği çalışmalardan biri ‘Yabancı Durum Deneyi’ çalışmasıydı (Ainsworth & Bell, 1970). Ona göre laboratuvarda gerçekleştirilen bu çalışma yetişkinin ayrılığının çocuk üzerindeki etkisine bakarken, çocuğun davranışlarını etkileme potansiyeli olan başka değişkenleri göz ardı etmekteydi. Ona göre, labaratuvar 36 çalışmaları çocuğun bizzat içerisinde yaşadığı çok katmanlı sosyal çevreyi yansıtamıyordu. Bu yüzden, kuramını geliştirirken çocuğun içinde yer aldığı sosyal ve kültürel çevreyle karşılıklı ilişki kurarak geliştiği önermesi üzerinde durmuş ve Bandura'nın (1986) sosyal bilişsel öğrenme ve Vygotsky'nin (1962) bilişsel gelişim kuramından yararlanmıştır. Bronfenbrenner’e göre, her çocuk içerisinde bulunduğu sosyal ve kültürel çevrenin etkin bir üyesidir. Bu bağlamda, Ekolojik Sistemler Kuramı, gelişmekte olan çocuğun iç içe geçmiş çoklu sosyal ve kültürel çevrelerin dinamik bir parçası olduğunu ve her çocuğun kendi ekoloji sisteminin merkezinde olduğunu savunur. Dünya genelinde eğitim üzerinde önemli bir etki yaratan pandemi, uzaktan eğitime geçişe neden olmuştur. UNESCO'nun bir raporuna göre, 2020'de pandeminin en yoğun yaşandığı dönemde 190 ülkede 1,5 milyardan fazla öğrenci okulların kapatılması sürecinden etkilenmiştir. Bu sebeple, okullar ve üniversiteler uzaktan eğitime hızlı bir geçiş yaparak eğitimi uzaktan sağlamaya devam ettiler. Bu ihtiyaç değişimini en etkili şekilde açıklayabilmek için çocuk ve çocuğu etkileyen bütün faktörleri dikkate alan kuramı; ekolojik sistemler kuramını incelemek yerinde olacaktır. Ekolojik Sistemler kuramı, çocuğu merkeze alarak onu doğrudan veya dolaylı olarak etkileyen bütün olguları inceler (Bronfenbrenner, 1977; 1986). Bu kuram; (1) mikrosistem, (2) mezosistem, (3) egzosistem, (4) makrosistem ve (5) kronosistem olmak üzere beş katmandan oluşmaktadır. Mikrosistem çocuğu biricil oranda etkileyen, çocuğu ebeveyn, arkadaş veya öğretmen gibi doğrudan ilişki içerinde olduğu bireyleri ve bunlarla kişisel ilişkilerine işaret eder. Mezosistem çocuğun mikrosistemindeki birey veya süreçlerin birbiri arasındaki ilişkileri ve bunların çocuğa etkisini inceler. Egzosistem, çocuğun doğrudan teması olmasa da çocuğu etkileyen dolaylı ilişkileri açıklamak için kullanılır. Bu sisteme en güzel örnek ebeveynlerin iş yaşantısıdır. Bir diğer sistem ise kültürün ve ideolojileri kapsayan makrositemdir. Makrosistem için örnek olabilecek olgular kültürel gelenek görenekler ve sosyal normlardır. Kronosistem daha geniş kitlesel olayları içermektedir ve içerisinde bulunulan zamana ait yaşantıları, olguları ve olayları kapsar. Kronosistem diğer bütün sistemleri etkileme gücüne sahiptir. 37 Sistemler kuramının en geniş halkası olan kronosisteme örnek olarak Covid-19 süreci örnek verilebilir. Bireyin yakın çevresini içeren Mikrosistem de pandemiden etkilenmiştir. Okullar ve üniversiteler, virüsün yayılmasını önlemek için yüz yüze katılımı kapatmak veya sınırlamak zorunda kaldı. Sonuç olarak, öğrenciler sanal sınıflar ve çevrimiçi öğrenme platformları ile yeni bir öğrenme ortamına uyum sağlamak zorunda kaldılar. Ekzosistem de bu geçişte önemli bir rol oynamıştır. Ülke yönetimlerinin aldığı sokağa çıkma yasakları ve sosyal mesafe yönergeleri ile birçok ailenin hayat yapısı değişmiştir. Karantina uygulamasıyla okul ve iş ortamlarının değişmesi çocukların mikrosisteminin ev ortamıyla sınırlı kalmasına neden olmuştur. Çevrimiçi eğitim, ebeveynler evden çalışırken öğrencilerin öğrenmeye devam etmelerini sağlayarak bu soruna bir çözüm sağlamıştır. Son olarak, Makrosistem çevrimiçi eğitime geçişte rol oynamıştır. Pandeminin başlamasıyla birlikte sağlık, eğitim dahil olmak üzerine birçok alanda farklı politikalar belirlenmesi makrosistemdeki değişimlere işaret etmektedir. Pandemi, teknolojinin önemini ve insanların bu konudaki yeterliklerinin önemini ortaya çıkardığı için kurumlar çevrimiçi öğrenme platformlarına ve araçlarına yatırım yapmış ve uzaktan eğitim programlarına daha fazla fon ayırmıştır. Uzaktan eğitime geçiş zorlu bir süreç olsa da, yenilik için fırsatlar sunduğu ve yeni öğretim yöntemlerinin geliştirilmesine olanak sağladığı görülmektedir. Sonuç olarak çevrimiçi eğitimi ve bunu etkileyen faktörleri, Bronfenbrenner'in Ekolojik Sistemler kuramı bağlamında araştırmak mümkündür. Sınıfta Teknoloji Kullanımı 70’li yıllarda sınıfa teknolojinin girişi hızlanmıştır. Bu yıllarda okulların teknolojik teçhizatla donatılması öncelikli gaye olmuştur ve sınıf donanımları hızla değişmiştir. Teknolojinin zenginleştirdiği bir sınıfı yönetebilmek için öğretmenlerin değişime hazır olmaları gerekmektedir (Koc & Bakir, 2010; Mishra & Kereluik, 2011). Ancak öğretmenlerin daha çok yüzeysel kullanıma odaklandıkları ve mevcut cihazların eğitimin bir parçası haline getirilmesi konusunda aceleci davranmadıkları görülmüştür (Earle, 2002). Yani öğretmenler 38 cihazları kullanmayı öğrenmişler ancak daha fazlası için girişimde bulunmamışlardır (Bumsted, 2019). Teknoloji gelişmeye devam ettikçe, öğretmenler teknolojinin, öğrenmeyi geliştiren bir araç olduğunu fark etmişlerdir (Rakes, Fields ve Cox, 2006). Teknoloji, uygun kullanıldığında, akıl yürütme, sorgulama ve problem çözmeyi öğreten bir katalizör olarak kabul edilmeye başladı. Hatta öğrenci sayısı arttığında bile öğrenme kalitesinin kalitesinin istenen seviyede tutulmasına yardımcı olduğu konusu tartışılmaya başlandı (Dwyer vd., 1994). Teknolojinin öğrenmeyi hızlandırdığına ve öğrenci becerilerinde gözle görülür artışa sebep olduğuna ilişkin araştırma bulguları sınıf içinde teknoloji kullanımına yönelik toplum baskısı oluşmasına neden olmuştur. 1970-1990 arasında sınırlı bilgisayar erişimine sahip olan okullar 2000’li yıllardan itibaren öğrencilerin bireysel kullanımı için bilgisayar sağlayabilmeye başladı. Bilgisayarların yanında, tabletler, akıllı tahtalar, VR Gözlükler gibi gelişmiş teknolojilerin sınıf içerisindeki varlığı da artmaya başlamıştır. Günümüz çocukları, hem donanım olarak hem de bireysel beceriler olarak dijital dönüşümün gerektirdiği altyapıya sahip olduğu görülmektedir. Dijital yerli olarak adlandırılan bu grup, teknolojinin içine doğduğu için günümüz teknolojilerini ve özellikle bilgisayar teknolojilerini çok iyi bilmekte ve etkin şekilde kullanmaktadır (Prensky, 2010). Aynı zamanda bilgisayar teknolojileri ve ilişkili cihazlar bu neslin en sık kullandığı oyuncaklar olarak tanımlanabilir. Bu bağlamda, günümüz öğretmenlerinin bu yeni paradigmayı günlük ders akışına anlamlı şekilde entegre etmesi gerekmektedir. Mevcut teknolojilerin eğitim alanında da etkin kullanılmaya başlaması da öğretmenleri teknolojiyi daha sık kullanmak konusunda zorlamaktadır. Covid-19 gölgesinde geçen 2020-2021 eğitim öğretim yılında her yaştan öğrencinin zorunlu olarak teknolojiyi bir eğitim sağlayıcı olarak kullanması, onları, çevrimiçi ders dinleme, kelime işleme, sunum yapma gibi becerileri çevrimiçi olarak hayata geçirme konusunda daha becerikli hale getirmiştir. Gelişen teknolojiler ve hayatın gereklilikleri çocuklarımızın teknoloji konusunda çok daha fazla bilgiye ve beceriye sahip olmasını gerektirmiştir. Ek olarak, Crippen ve Archambault (2012) müfredata yedirilmiş 39 teknoloji kullanımın çocukları STEM alanlarında öne çıkardığını savunmaktadır. Haliyle, mevcut durum dikkate alındığında, öğretmenlerin teknolojiyi kullanma ve derslerini teknoloji odaklı hale getirme konusunda kendilerini geliştirmeleri oldukça önemlidir (Harris, Mishra & Koehler, 2009). Bütün eğitim ortamları hızlı gelişen teknolojiden etkilenmektedir. Sınıftaki teknoloji, günümüz öğrencileri için öğrenmeyi geliştirmenin önemli bir unsur haline gelmiştir (Horne, 2010). Teknolojiyi etkili bir şekilde kullanmak, öğrenmeyi ve öğretimi iyileştirebilir (Fisher, 2013). Wang (2020), sınıfta teknoloji kullanımının 2010 yılından 2017 yılına kadar %363 arttığını söylemektedir. 2010 yılında sınıf içerisinde kullanılan teknolojik cihaz sayısı 3 milyon iken bu sayı 2017 yılında 14 milyona yükselmiştir (Bushweller, 2017). Öğretmenlerin teknolojik ilerleyişin ve sınıf içi gerekliliğinin farkında olduğunu söylemek yerinde olur. Murray (2017) çalışmasına katılan öğretmenlerin %74’ünün eğitim-öğretim süreçlerini ve alan bilgisi aktarımını desteklemek ve öğrenme motivasyonunu artırmak için kullandıklarını bulmuştur. Murray öğretmenlerin teknolojiyi yoğun olarak ders planı hazırlamak ve web tabanlı oyunlar için kullandığını söylese de öğretmenlerin teknolojiyi destekleyici bir unsur olarak kabul ettikleri anlaşılmaktadır. Teknoloji kullanımının getirdiği bazı olumsuzluklar da olabilir. Bu bağlamda öğretmenlerin özellikle ekran önünde geçirilen zamanın öğrencilerin sağlığını tehdit eden seviyeye çıkmaması konusunda dikkatli olması gerekebilir (Scoggin ve Vander Ark, 2018). Öğretmenler, anlamlı bir şekilde teknolojiyi kullanmak zorundadır. Teknoloji kullanımı zorunluluk olduğu kadar öğretmenlerin işini kolaylaştıran bir unsurdur. Ders planlarını hazırlarken teknolojiyi planlarının içerisine yedirmeyi başarabilmiş öğretmenlerin teknoloji odaklı öğretmenlik becerileri gelişirken hitap ettikleri öğrencilerin öğrenme süreçlerinin de olumlu yönde gelişeceği düşünülmektedir (Niess, 2011). Yani teknoloji kullanımı öğretmenlerin pedagojik bilgilerinden ve tutumlarından etkilenirken, öğretmenlerin teknolojiyi kullanmaya yönelik anlayışlarını da etkileyecektir. Öğretmenler ders anlatımı ve ders kitaplarını kullanmaktan yüksek kapasiteli çevrimiçi öğrenme ortamına geçtiklerinde, 40 öğrenciler bireysel öğrenmeleri için gayret göstermek zorundadır, bu da öğrencilerin öğrenme için daha fazla sorumluluk almasını gerektirmektedir (Crisan & Enache, 2015). Böylece, teknolojinin bir sınıfa entegrasyonu, öğrencinin öğrenmesinde gözle görülen değişikliklere neden olabilir (Fisher, 2013). Okul Öncesi Eğitimde Teknoloji Entegrasyonu Yeni teknolojilerin insanlar ve özellikle çocuklar üzerindeki olumsuz etkilerine yönelik çekinceler yeni değildir (Bers ve Kazakoff, 2013). Okul öncesi dönemde kullanılan yeni teknolojilerin sebep olabileceği olumsuzluklar tartışılmaya devam etmektedir. En güncel kaygılar ise interaktif dijital teknolojilerin doğasıyla ilişkilidir ve özellikle çocukları yalnızlaştırdığı, sosyal becerileri olumsuz etkilediği ve çocukların okuma ve dikkatini toplama konusunda geriye gittiğine yönelik tartışmalar devam etmektedir (Carr, 2010; Kaiser Family Foundation, 2005; Small & Vorgan, 2008; Wolf, 2007). Ancak, yapılan çalışmalar amacına uygun kullanıldığında teknolojinin çocuk gelişimini desteklediğini göstermektedir (Bers, 2010; Kazakoff ve Bers, 2012; Kirkwood, Shulsky, & Willis, 2014; NAEYC, 2012). Çocukların teknoloji kullanımı yetişkinlerin bu konuda ciddi çekinceleri olmasına rağmen artmaya devam etmektedir. Roberts ve Foehr (2008), çocukların ekran başında geçirdikleri zamanın uyku dışındaki tüm etkinliklerden fazla olduğunu bulmuştur. Çocukların bu kadar hayatlarına dahil olmuş bir değişkeni tamamen ortadan kaldırmak mümkün olamayacağı için zararını azaltıp etkin kullanımını artırıcı tedbirler almak, çocukların teknolojiden en yüksek faydayı elde etmesi için gereklilik haline gelmiştir. Çocukların giderek artan teknoloji kullanımı akademik çalışmaların odağı haline gelmiş ve son yıllarda bu bağlamda pek çok çalışma yapılmıştır. Benzer şekilde erken çocukluk döneminde teknoloji kullanımına yönelik çalışmaların sayısı da artmaktadır (Clements, 2002; Crook, 1998; Fletcher, Flinn and Gravatt, 1995; Medvin, Reed, Behr, and Spargo, 2003; Muller and Perlmutter, 1985; Shade, Nida, Lipinski, & Watson, 1986; Wang & Ching, 2003). Sınıfta teknoloji kullanımı bağlamında düşünüldüğünde, teknoloji ile öğretim ya da eğitimde teknoloji entegrasyonu kavramlarının genel kabul gören bir tanımı 41 yoktur (An & Reigeluth, 2011). Alanyazını taramasında, eğitimde teknoloji entegrasyonunun (1) öğretmenin teknolojiyi sınıfta ne oranda kullandığına ilişkin olarak yaptığı tanımlamalar (Örn. Inan ve Lowther, 2010), (2) öğrencilerin öğrenme aracı olarak teknolojiyi kullanma sıklıklarına bakarak yapılan çıkarımlar (Örn. Howley, Wood ve Hough, 2011; Miranda & Russell, 2012) ve (3) hem öğrenciden hem de öğretmenden bilgi toplanarak yapılan çıkarımlar yardımıyla değerlendirildiği görülmektedir (Pittman & Gaines, 2015). Bu tanımlardan yola çıkarak, okul öncesinde teknoloji entegrasyonu, öğretmenin ve/veya çocuğun öğrenme sürecini destekleyecek cihazları ve uygulamaları kullanabilecekleri ortamın sağlanması olarak tanımlanabilir. Teknolojiyle İlgili İnanç ve Tutumlar Özellikle, Covid-19 salgın döneminde okullar, donanım, yazılım ve internet satın almak için ciddi harcamalar yapılmıştır. Ancak süreçte eğitimcilerin teknoloji bilgisinde ve teknolojiyi etkin kullanma becerilerinde beklenen seviyede olunmadığı anlaşılmıştır (Cavanaugh & DeWeese, 2020). Miranda ve Russell (2011), teknoloji entegrasyonunun iki temel faktörden etkilendiğini söylemektedir. Mikro düzey olarak isimlendirdikleri ilk düzeyde, öğretmenlerin teknoloji bilgisi, pedagojik inançları ve öğretmen öz-yeterliği bulunmaktadır. Makro düzeyde ise, eğitime ayrılan kaynaklar ve mesleki gelişim ve eğitim liderliği gibi kurumsal değişkenler bulunmaktadır. Öğretmenlerin teknolojiyi etkin kullanımının önünde bazı engeller olduğunu vurgulayan çalışmalar da bulunmaktadır (Ertmer & Ottenbreit- Leftwich, 2013). Ancak bu çalışmalarda ortaya konulan engellerin (yeterli erişim imkanına sahip olamamak, teknik destek eksikliği veya eğitim eksikliği gibi), yukarıda değinilen mikro ve makro düzeydeki faktörlerden bağımsız olmadığı göze çarpmaktadır. Bu nedenle, öğretmenin teknoloji bilgisi (Ertmer & Ottenbreit-Leftwich, 2010), pedagojik inançları (Ertmer vd., 2012; Ertmer vd., 2014) ve öğretmenin tutumlarını ve davranışlarını belirleyen öz-yeterliği (Tschannen-Moran ve Hoy, 2007) teknolojinin sınıfta kullanımı için oldukça önemlidir. 42 Öğretmenin teknolojiyi sınıfta kullanması için öncelikle teknoloji bilgisine sahip olması gerekmektedir. Ancak öğretmen bilgisini sadece öğretmenin teknoloji bilgisiyle sınırlamak sınıf içinde meydana gelen durumları açıklayabilmek için yeterli değildir. Teknoloji başlığı altında tartışılan öğretmen bilgisi, bir konu, kavram ya da temayı etkili şekilde öğretebilmek için gereken pratik, kavramsal (Wilson, vd. 2020) ve teknolojik bilgiyi içermektedir. Öğretmen bilgisi öğretmenin sınıf içi davranışları, kararları ve tutumlarını etkiler (Barko ve Putnam, 1995) ancak öğretmen bilgisi kavramsal olarak netleştirilmeye devam etmektedir. Bu yüzden öğretmen bilgisini tek başına kavramsal ya da pedagojik bakış açısıyla açıklamak mümkün değildir (Shulman, 1986). Shulman’a göre alan bilgisi, pedagojik bilgi, müfredat bilgisi, pedagojik alan bilgisi, öğrencilere ilişkin bilgi, bağlam bilgisi ve eğitsel amaçlara ilişkin bilgi birarada öğretmenlik bilgisine ilişkin bir bilgi tabanı oluşturmaktadır (s. 8). Shulman, etkili öğretim için gerekli olan bilgilere odaklandığını savunmuştur. Pedagojik alan bilgisi, Shulman’ın özellikle üzerinde durduğu bir kavramdır. O, içerik bilgisi ve pedagojik bilgiyi harmanlayan pedagojik alan bilgisinin diğer kavramların arasında en önemlisi olduğunu ifade etmektedir. Öğretmen bilgisine odaklanan çalışmaların sayısı arttıkça, öğretmen bilgisindeki artışla birlikte meydana gelen değişikliklr dikkat çekmeye başlamıştır (Barko ve Putnam, 1995). Öğretmenin bilgisi değiştiğinde, sınıf içindeki tutumları, davranışları ve kararları da değişmeye başlamıştır. Değişimin ne kadar kıymetli olduğu, teknolojik bilgi ve teknoloji ile öğretim bağlamında değerlendirildiğinde daha da netleşmektedir. Teknolojinin entegrasyonu tutumlarda, içerikte ve pedagojik bilgide değişiklik yapılmasını gerektirir (Ertmer & Ottenbreit-Leftwich, 2010). Teknolojinin sürekli değişen yapısı dikkate alındığında, öğretmenin sürekli bir değişimine maruz kalması kaçınılmazdır (Wilson ve diğerleri, 2020). Ancak sadece bilgide meydana gelen değişiklikler öğretmenin teknoloji ile öğretim için hazır ve daha istekli hale gelmesi için yeterli değildir (Ertmer & Ottenbreit- Leftwich, 2010). Öğretmenlerin pedagojik inanışlarında ve öz-yeterliklerinde de uygun değişimin başlaması gerekir. 43 Öğretmenlerin Teknoloji Öz-yeterliği Birçok öğretmen için teknolojiyi öğretime ve öğrenmeye entegre etmek riskli bir girişim olarak görülebilir. Özellikle mevcut teknolojilerin yerlisi olmayan öğretmenler, öğretim teknolojilerini öğrenmeye harcanacak zaman, bunların dersi zenginleştirici etkisi ve bilgisayarın çökmesi gibi teknik konular hakkında kaygılara sahip olduğundan, mevcut öğretim teknolojilerini kullanma konusunda çekingen davranıyor olabilir (Mishne, 2012). Aslında, eğitim bağlamında formüle yeni eklenen her bir değişken için benzer kaygıların olması muhtemeldir. Öğretmenlerin, öğretmenlik becerilerilerine ilişkin öz yeterlik inançları yüksek olduğunda yeni aygıtları ya da teknolojileri öğretim süreçlerine dahil etme konusunda daha istekli olacakları düşünülebilir. Ancak bu önermeyi test etmek için ampirik çalışmalar yapılmalıdır. Bandura’ya (1997) göre, öz-yeterlik belirli kazanımların ortaya çıkmasına ön ayak olmak için gerekli eylemleri organize etme ve yürütme yeteneklerine olan inançları da ifade eder. Bu yüzden, öğretmen öz-yeterliği, öğretmenin görev tanımı ve sınıf içinde kullanabileceği stratejileri anlayabilmek veya açıklayabilmek için ipuçları sağlayabilir çünkü öğretmenin sınıf içerisindeki davranışları büyük oranda bundan etkilenmektedir (Fives & Buehl, 2008). Pajares (1995), öğretmenlerin öz-yeterlik inançları ile ders planlamaları, sınıf içinde aldıkları kararlar ve sınıf içi uygulamaları arasında güçlü bir ilişki olduğunu savunmaktadır. Dolayısıyla, yüksek öğretmen öz-yeterliği, öğretmen etkililiğinin güçlü bir yordayıcısıdır (Gibbs, 2002). Bir kişinin öz-yeterlik inancı onun yeni beceriler öğrenme yeteneğini etkileyebilir (Bandura, 1997). Bu yüzden, öz-yeterliliği yüksek öğretmenlerin daha yüksek özgüvene sahip olması (Enochs, Riggs ve Ellis, 1990) , daha fazla risk alması, başarısızlığa tahammül konusunda daha yüksek standartlara sahip olması, zorlu görevlerle karşılaştığında daha fazla çaba sarf etmesi ve hedefe ulaşma konusunda daha ısrarcı olması beklenebilir (Vannatta ve Fordham, 2004). Haliyle, yetenekleri konusunda özgüven sahibi öğretmenlerin, yeni şeyler öğrenme ve bu yeni bilgi ve becerileri etkin bir şekilde öğretme 44 süreçlerine entegre etmesi beklenebilir (Gibson ve Dembo, 1984). Öğretmenin kendine olan inancı ve özgüveni, teknolojinin sınıfta etkin kullanımı için belirleyici olabilir (McGrail, 2005; Penuel, 2005; Windschitl ve Sahl, 2002). Öz-yeterlik inancı yüksek öğretmenlerin sınıflarında teknolojiyi kullanmak için gerekli riskleri alma olasılıkları daha yüksektir (Ivers, 2002). Öğretmen öz-yeterlik inançlarına yönelik pekçok çalışma yapılmakla birlikte (Pajares, 1995; Pintrich ve Schunk, 1995), öğretmen öz-yeterliği ve teknoloji ile öğretim arasındaki ilişkiyi araştıran çalışmaların sayısı sınırlıdır (Albion, 1999). Teknoloji kullanımına yönelik öz-yeterlik inançları yüksek olan öğretmenler, eğitim-öğretim süreçlerine teknolojiyi entegre etme konusunda başarılı olurlar (Lemon ve Garvis, 2016; Ma ve Cavanagh, 2018). Çünkü olumlu öz-yeterlik inancı öğretmenlerin motivasyonunu ve olumlu öğretmenlik davranışı geliştirme ihtimallerini artırmaktadır (Watson, 2006). Teknoloji yoğun müfredatların, geleneksel olanlardan farklı olduğu aşikardır (Corry ve Stella, 2018). Bu bağlamda, öğretmen öz-yeterlik inancı önemli bir etken olarak karşımıza çıkmaktadır. Öğretmenlerin, teknoloji kullanımı arttıkça, güncel teknolojileri sınıf içerisinde kullanmaya yönelik öz-yeterlik inançları da artacaktır. Öz-yeterlik inancı düşük öğretmenlerin sınıf içi ve sınıf dışı uygulamalarda zorlanmaları muhtemeldir. Lemon ve Garvis’e göre (2016), düşük öz-yeterlik inancına sahip öğretmenlerin tükenmişlik yaşama ihtimalleri daha yüksektir. Bunun yanında bu öğretmenlerin, daha düşük iş tatmini, yetersiz ders planlaması ve öğrenci başarısını artıracak yeni yöntemlere yönelik daha olumsuz yaklaşımları olacaktır (Lemon ve Garvis, 2016). Yüksek öz-yeterlik inancına sahip öğretmenler ise yukarıda sayılan durumları daha olumlu şekilde tecrübe etmeleri beklenir (Ma ve Cavanagh, 2018). Alanyazında öz-yeterliliği geliştirmenin çeşitli yollarından bahsedilmektedir ancak bireyin öz-yeterliliğini sınırlayacak unsurların da olduğunu anlamak gerekir. Bireyin bilgilerinin tazeliği azaldıkça stres artar (Bandura, 1994). Stresin ve kontrol eksikliği hissinin öz-yeterlik inançları üzerinde olumsuz etkileri olabilir. Covid-19 salgını sırasında ortaya 45 çıkan ani teknoloji ile öğretim ihtiyacı öğretmenlerin benzer kaygılar yaşamasına ve teknolojiyle bağlantılı öz-yeterlik inanışlarında gerilemeye neden olmuş olabilir. Teknolojik Pedagojik Alan Bilgisi (TPAB) Teknoloji hayatımızın her alanında olduğu gibi, eğitim ve öğretimde de ciddi bir alanı işgal etmektedir. Bu yüzden teknolojinin eğitim ve öğretim süreçleri üzerindeki etkisi sık çalışılan konulardan biri haline gelmiştir (Miranda ve Russell, 2012). Özellikle sınıfta teknoloji kullanımın eğitim kalitesi üzerindeki etkisine yönelik çalışmaların sayısında bir artış gözlenmektedir (Kim, Kim, Lee, Spector ve DeMeester, 2013; Wang, 2020). Çalışmalar eğitimde teknoloji kullanımının, geleneksel yönteme nazaran daha verimli bir öğrenme ortamı oluşturduğunu göstermektedir (Morrison vd. 2010). Çocuklar için uygun teknoloji ile donatılmış öğrenme ortamları ve gelişime uygun aktiviteler hazırlamak öğretmenler ve çocuklar için çeşitli olumlu öğrenme deneyimleri sağlayabilir. Wang ve Hoot’a (2006) göre, erken çocukluk döneminde teknolojinin gelişimsel olarak uygun olup olmadığı değil; bilgi ve iletişim teknolojisinin çocukların öğrenmesini ve gelişimini kolaylaştırmak için nasıl etkili bir şekilde kullanılabileceği tartışılmalıdır. Clements (1997; Clements ve Sarama, 2003), çalışmalarında, teknoloji kullanımının bilişsel gelişim, sosyal öğrenme ve çocukların gelişimi üzerindeki olumlu etkileri olduğunu gösteren bulgulara ulaşmıştır. Benzer şekilde, teknolojinin eğitim sürecine katkılarına dair etkili kanıtlar sunan araştırmalar da bulunmaktadır (Bers, 2010; Kazakoff ve Bers, 2012; Kirkwood vd., 2014; NAEYC, 2012). Teknoloji ve eğitim bağlamında yapılan çalışmalar, teknolojinin tıpkı hayatımızın diğer alanlarında olduğu gibi, eğitim öğretim süreçlerinde de belirli gereksinimleri karşılaması bakımından gerekli olduğunu ortaya koymaktadır. Özellikle günümüzdeki salgın hastalık koşullarında uzaktan yürütülen eğitim sürecinde görüldüğü üzere günümüzde teknoloji ve eğitimin iç içe olması eğitim sürecini kolaylaştırmaktadır. Teknoloji kullanımının öğrenme ve öğretmenlik deneyimleriyle ilişkilendirildiği çalışmalarda öne çıkan çerçevelerden bir tanesi, 2006 yılında Mishra ve Koehler tarafından geliştirilmiş olan Teknolojik Pedagojik Alan Bilgisi (TPAB) modelidir. TPAB modeli 46 öğretmenin sınıfta teknoloji kullanımına ilişkin bilgisine odaklanır. Bir öğretmenin TPAB puanı, sınıfta teknoloji kullanımına yönelik önemli bir göstergedir (Schmidt ve diğerleri, 2009). Bir Yapı Olarak TPAB Eğitim bilimsel temellere dayalı kalıcı davranış değiştirme süreci olarak tanımlanmaktadır. Bu bağlamda, bir öğretmenin iyi alan bilgisine sahip olması, bilgiyi aktarma yani öğretmenlik becerileriyle desteklenmediğinde kalıcı davranış değişimleri meydana gelmeyebilir. Bilgiyi aktarma becerisi ya da öğretim sürecinin işleyişi konusunda yeterli bilgiye sahip olmak, pedagojik bilgi olarak tanımlanmaktadır. Alan bilgisi ve pedagojik bilginin bir arada etkin kullanımının eğitim öğretim sürecinde ne kadar değerli olduğunu yaptığı çalışmalar ile ortaya koyan Schulman (1986), öğrenme üzerinde sadece öğretmenin alana hakimiyeti değil, öğretmenlik becerilerinin de etkisi olduğunu göstermiştir. Schulman’a (1986) göre profesyonel bir meslek olan öğretmenlik, alan bilgisi ve pedagoji bilgisinin bir karışımıdır (s. 8). Bir öğretmen, belirli bir içerik alanını öğretmek için gerekli olan en uygun pedagojik yöntemler ve araçlar hakkında yeterli bilgiye ihtiyaç duyar. Belirli bir içerik alanına yönelik pedagojik yöntemler, öğrenme tecrübelerinin zenginleştirilmesine olanak tanır. Shulman, (1986) öğretmenlerin kendi alanlarından bir içeriği başkaları için anlaşılır hale getirmeye yardım eden temsil yollarını bilmesi ve bunlara kullanma becerisine sahip olması gerektiğini vurgulamıştır (s. 9). Araştırmalar, PAB’nin kendine has benzersiz bir kavram mı yoksa Pedagoji Bilgisi (PB) ve Alan Bilgisi (AB)’nin bir karışımı mı olduğuna odaklanmaktadır (Graham, 2011). Birinci gruptaki çalışmalar, PAB’nin kendine has bilgi yapılarından oluşan ve parçaların toplamından fazlası olan bir bilgi biçimi olarak ve diğer çalışmalar, PAB’ı, PB ve AB’nin bir karışımı olarak tanımlar (Graham, 2011). Shulman’ın PAB kavramı üzerine inşa edilmiş olan TPAB (Mishra & Koehler, 2006) için de benzer bir ayrımdan bahsedilebilir. PAB kavramı TPAB’ın ayrılmaz bir parçasıdır ve iki kavram benzer güçlü ve zayıf yönlere sahiptir. 47 Tıpkı pedagojik bilginin eğitim- öğretim sürecinin kıymetli bir parçası haline gelmesi gibi, teknoloji de zamanla alan bilgisi ve pedagojik bilgi ile birlikte anılmaya başlamıştır. Son yıllarda teknolojinin hayatımıza derinlemesine nüfuz etmesi ve hayatımızı kolaylaştıran çözümler sunması, teknoloji ve eğitimin bir arada olduğunda eğitim sürecinin nitelik ve nicelik bakımından değerleneceğine ilişkin görüşlerin artmasına sebep olmuştur. Böylece teknoloji ve eğitim-öğretim süreçlerini bir araya getiren çalışmaların sayısında gözle görülür bir artış meydana gelmiştir. Pedagojik alan bilgisine teknoloji bilgisi kavramının da eklenmesiyle TPAB ortaya çıkmış oldu. Yani TBAP, Shulman'ın (1986) pedagojik alan bilgisine (PAB) teknolojik bilgi (TB) yapısının eklenmesine dayanmaktadır (Mishra & Koehler, 2006; Schmidt ve diğerleri, 2009). Eğitimde teknoloji entegrasyonu çok daha eski bir çalışma alanı olmasına rağmen, TPAB, alan bilgisi, pedagoji ve teknoloji entegrasyonunu bir araya getirerek yeni ve daraltılmış bir çalışma alanı yaratmıştır (Herring, Koehler, Mishra, Rosenberg & Teske 2016). Mishra ve Koehler (2006) TPAB’ı geliştirirken eğitim fakültelerindeki akademisyenleri ve lisansüstü öğrencilerinin ders tasarımlarını incelemişlerdir. Araştırmalarının sonucunda, eğitim içeriklerinin teknolojiyi kullanarak etkin şekilde öğretilmesini, TPAB olarak tanımlamışlardır. TPAB, teknolojiyi bir eğitim ortamında bağlamsal ve içerik olarak özgün ve pedagojik olarak uygun yollarla kullanmak için gereken bilgi olarak tanımlanmaktadır (Abbitt, 2011). Başka bir deyişle, TPAB, belirli bir içerik alanına uygun pedagojik yöntemlerin teknoloji ile desteklenmesidir. Bu bağlamda, teknoloji öğrenme süreçlerine yapılacak bir ek olarak düşünülemez. Aksine, planlama sürecinde öğretimin değişmez bir parçası olarak kullanılmalıdır (Mishra & Koehler, 2009). Tıpkı Shulman’ın PAB kavramında olduğu gibi, TPAB’ı tanımlamak için de farklı bakış açıları ortaya koyulmuştur. Kavramın yapısına ilişkin tartışmaların merkezinde kavramın daha iyi anlaşılmasının, teknolojinin eğitim öğretim süreçlerine dahil edilmesine yardımcı olacağı inancı bulunmaktadır. Voogt ve arkadaşları (Voogt, Fisser, Pareja Roblin,Tondeur, & van Braak; 2012), üç farklı bakış açısından bahseder. Birinci bakış 48 açısında, TPAB, Shulman’ın PAB’ının teknolojik versiyonudur. İkincisinde, TPAB, bileşenlerinden fazlasını ifade eden bir bilgi biçimidir. Üçüncüsünde ise, temel bilgi biçimlerinin (AB, PB ve TB) ve bunların keşimlerinin ifade edilme biçimidir. Özetle, TPAB açıklanmaya çalışan çalışmalar, sadece bileşenlerinin toplamı mı yoksa bundan daha fazlası mı anlamaya çalışmışlardır. TPAB’ın merkezinde üç temel alan bulunur. Bunlar, alan bilgisi (AB), pedagoji bilgisi (PB) ve teknoloji bilgisidir (TB). Üç temel kavramının birbirleriyle olan ikili etkileşimleri neticesinde, Pedagojik Alan Bilgisi (PAB), Teknolojik Alan Bilgisi (TAB), Teknolojik Pedagojik Bilgi (TPB) ortaya çıkmaktadır. TPAB denilen kavram ise üç temel kavramın bir araya gelmesiyle oluşur (Bkz. Şekil 2; Mishra & Koehler, 2006). Şekil 2 TPAB çer