Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İletişim Bilimleri Anabilim Dalı Kültürel Çalışmalar ve Medya Bilim Dalı KONU MODELLEMEYE DAYALI BİR İZLEYİCİ ARAŞTIRMASI: SURVIVOR TÜRKİYE YUNANİSTAN 2019 Rabia Aybike ERMAN Yüksek Lisans Tezi Ankara, 2022 KONU MODELLEMEYE DAYALI BİR İZLEYİCİ ARAŞTIRMASI: SURVIVOR TÜRKİYE YUNANİSTAN 2019 Rabia Aybike ERMAN Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İletişim Bilimleri Anabilim Dalı Kültürel Çalışmalar ve Medya Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi Ankara, 2022 KABUL VE ONAY Rabia Aybike Erman tarafından hazırlanan “Konu Modellemeye Dayalı Bir İzleyici Araştırması: Survivor Türkiye Yunanistan 2019” başlıklı bu çalışma, 25.04.2022 tarihinde yapılan savunma sınavı sonucunda başarılı bulunarak jürimiz tarafından Yüksek Lisans Tezi olarak kabul edilmiştir. Prof. Dr. Seçil Deren Van Het Hof (Başkan) Prof. Dr. Emre Toros (Danışman) Dr. Öğr. Üyesi Çağla Karabağ (Üye) . Yukarıdaki imzaların adı geçen öğretim üyelerine ait olduğunu onaylarım. Prof.Dr. Uğur ÖMÜRGÖNÜLŞEN Enstitü Müdürü YAYIMLAMA VE FİKRİ MÜLKİYET HAKLARI BEYANI Enstitü tarafından onaylanan lisansüstü tezimin tamamını veya herhangi bir kısmını, basılı (kağıt) ve elektronik formatta arşivleme ve aşağıda verilen koşullarla kullanıma açma iznini Hacettepe Üniversitesine verdiğimi bildiririm. Bu izinle Üniversiteye verilen kullanım hakları dışındaki tüm fikri mülkiyet haklarım bende kalacak, tezimin tamamının ya da bir bölümünün gelecekteki çalışmalarda (makale, kitap, lisans ve patent vb.) kullanım hakları bana ait olacaktır. Tezin kendi orijinal çalışmam olduğunu, başkalarının haklarını ihlal etmediğimi ve tezimin tek yetkili sahibi olduğumu beyan ve taahhüt ederim. Tezimde yer alan telif hakkı bulunan ve sahiplerinden yazılı izin alınarak kullanılması zorunlu metinleri yazılı izin alınarak kullandığımı ve istenildiğinde suretlerini Üniversiteye teslim etmeyi taahhüt ederim. Yükseköğretim Kurulu tarafından yayınlanan “Lisansüstü Tezlerin Elektronik Ortamda Toplanması, Düzenlenmesi ve Erişime Açılmasına İlişkin Yönerge” kapsamında tezim aşağıda belirtilen koşullar haricince YÖK Ulusal Tez Merkezi / H.Ü. Kütüphaneleri Açık Erişim Sisteminde erişime açılır. o Enstitü / Fakülte yönetim kurulu kararı ile tezimin erişime açılması mezuniyet tarihimden itibaren 2 yıl ertelenmiştir. (1) o Enstitü / Fakülte yönetim kurulunun gerekçeli kararı ile tezimin erişime açılması mezuniyet tarihimden itibaren ….. ay ertelenmiştir. (2) o Tezimle ilgili gizlilik kararı verilmiştir. (3) ……/………/…… Rabia Aybike ERMAN “Lisansüstü Tezlerin Elektronik Ortamda Toplanması, Düzenlenmesi ve Erişime Açılmasına İlişkin Yönerge” (1) Madde 6. 1. Lisansüstü tezle ilgili patent başvurusu yapılması veya patent alma sürecinin devam etmesi durumunda, tez danışmanının önerisi ve enstitü anabilim dalının uygun görüşü üzerine enstitü veya fakülte yönetim kurulu iki yıl süre ile tezin erişime açılmasının ertelenmesine karar verebilir. (2) Madde 6. 2. Yeni teknik, materyal ve metotların kullanıldığı, henüz makaleye dönüşmemiş veya patent gibi yöntemlerle korunmamış ve internetten paylaşılması durumunda 3. şahıslara veya kurumlara haksız kazanç imkanı oluşturabilecek bilgi ve bulguları içeren tezler hakkında tez danışmanının önerisi ve enstitü anabilim dalının uygun görüşü üzerine enstitü veya fakülte yönetim kurulunun gerekçeli kararı ile altı ayı aşmamak üzere tezin erişime açılması engellenebilir. (3) Madde 7. 1. Ulusal çıkarları veya güvenliği ilgilendiren, emniyet, istihbarat, savunma ve güvenlik, sağlık vb. konulara ilişkin lisansüstü tezlerle ilgili gizlilik kararı, tezin yapıldığı kurum tarafından verilir *. Kurum ve kuruluşlarla yapılan işbirliği protokolü çerçevesinde hazırlanan lisansüstü tezlere ilişkin gizlilik kararı ise, ilgili kurum ve kuruluşun önerisi ile enstitü veya fakültenin uygun görüşü üzerine üniversite yönetim kurulu tarafından verilir. Gizlilik kararı verilen tezler Yükseköğretim Kuruluna bildirilir. Madde 7.2. Gizlilik kararı verilen tezler gizlilik süresince enstitü veya fakülte tarafından gizlilik kuralları çerçevesinde muhafaza edilir, gizlilik kararının kaldırılması halinde Tez Otomasyon Sistemine yüklenir. * Tez danışmanının önerisi ve enstitü anabilim dalının uygun görüşü üzerine enstitü veya fakülte yönetim kurulu tarafından karar verilir. ETİK BEYAN Bu çalışmadaki bütün bilgi ve belgeleri akademik kurallar çerçevesinde elde ettiğimi, görsel, işitsel ve yazılı tüm bilgi ve sonuçları bilimsel ahlak kurallarına uygun olarak sunduğumu, kullandığım verilerde herhangi bir tahrifat yapmadığımı, yararlandığım kaynaklara bilimsel normlara uygun olarak atıfta bulunduğumu, tezimin kaynak gösterilen durumlar dışında özgün olduğunu, Prof. Dr. Emre TOROS danışmanlığında tarafımdan üretildiğini ve Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tez Yazım Yönergesine göre yazıldığını beyan ederim. Rabia Aybike ERMAN TEŞEKKÜR Yüksek lisans eğitimim devam ederken, hiç beklemediğim bir anda kendimi Şırnak’ın Cizre ilçesinde buldum. Bu süreçte yaşadığım en büyük korku, eğitimime devam edemeyecek olma korkusuydu. Ancak hepimizin hayatında üzücü etkiler bırakan Covid19 pandemisi, bana derslerime online olarak devam edebilme ve şu an tezimin teşekkür bölümünü yazabilme fırsatı sundu. Tez çalışmam boyunca aradaki mesafelere rağmen verdiği destek ve çalışmama sunduğu katkılar için tez danışmanım ve değerli hocam Prof. Dr. Emre Toros’a teşekkür etmek isterim. Tez Savunma Jürimde bulunan Prof. Dr. Seçil Deren Van Het Hof ve tezimin son halini almasında çok önemli katkısı olan Dr. Öğr. Üyesi Çağla Karabağ’a değerli önerileri ve katkıları için teşekkür ederim. Hayatım boyunca yoluma çıkan her türlü zorluğu aşmama yardım eden, motivasyonum her kırıldığında beni motive eden canım babam Şafaktan Böcek’e; ne zaman ihtiyacım olsa kilometrelerce yolu gözünde büyütmeden evini bırakıp yanıma gelen, desteğini hiçbir zaman esirgemeyen canım annem Handan Böcek’e; yanımda olduğunu daima hissettiren, o güzel kalbiyle beni bu süreçte her zaman neşelendiren canım kardeşim Alperen Böcek’e ne kadar teşekkür etsem azdır. Kıymetli vakitlerini bana ayırıp, bu tezin ortaya çıkmasına büyük katkı sağlayan çok değerli katılımcılarım, hepinize ayrı ayrı teşekkür etmek isterim. “Öğretmenim, sınavınızı geçmeniz için her gün dua ediyoruz” diyen, onlarla olduğum için kendimi çok şanslı hissettiren, Cizre’deki güzel yürekli öğrencilerime de teşekkür ederim. Vazgeçmemem gerektiğini bana her zaman hatırlatan dostlarıma da çok teşekkür etmek isterim. Son olarak, bu zorlu süreçte, tüm sıkıntı ve stresime katlanan, her düştüğümde elimden tutup beni ayağa kaldıran, bana olan inancını bir an olsun yitirmeyen, beni her an yüreklendiren, en büyük iyikim, eşim Bahadır Erman’a sonsuz teşekkürler. Her şey seninle güzel… v ÖZET Erman, Rabia Aybike. Konu Modellemeye Dayalı Bir İzleyici Araştırması: Survivor Türkiye Yunanistan 2019, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2022. Bu çalışmada, izleyicilerin yorumları bağlamında toplumsal cinsiyet, hegemonik erkeklik ve milliyetçilik anlatılarının, bir reality show programında nasıl yarıştırıldığı incelenmiştir. “Survivor’da yarıştırılan nedir?” sorusundan hareket eden bu araştırmanın amacı, yayınlanmaya başladığı tarihten itibaren 7’den 70’e geniş bir izleyici kitlesi yaratan ‘Survivor’ programında üretilen anlamlarla, farklı yaş, cinsiyet ve statülere sahip izleyicilerin okumaları arasındaki ilişki, konu modelleme yöntemi ile ortaya koymaktır. Toplumsal cinsiyete ilişkin egemen anlatıların ve milliyetçi söylemlerin, programda nasıl yeniden üretildiği ve bu çerçevede programın izleyiciler tarafından nasıl yorumlandığı çalışma için önem taşımaktadır. Bu kapsamda elde edilen verilere dayanarak, Türkiye’de en çok izlenen reality show programı olan ‘Survivor’ programının konu modelleme yöntemine dayalı bir metin analizi yapılmıştır. Yapılan analizler neticesinde ise milliyetçilik anlatılarının, geleneksel toplumsal cinsiyet rollerinin ve hegemonik erkeklik söylemlerinin, programda yer alan yarışmacılar, program yorumcuları ve araştırmaya dahil olan katılımcılar tarafından sıklıkla yeniden üretildikleri sonucuna varılmıştır. Anahtar Sözcükler Toplumsal Cinsiyet, Hegemonik Erkeklik, Milliyetçilik, Reality Show,Konu Modelleme vi ABSTRACT Erman, Rabia Aybike. An Audience Research Based on Topic Modelling: Survivor Turkey Greece 2019, Master Thesis, Ankara, 2022. In this study, it is examined how the narratives of gender, hegemonic masculinity and nationalism are competed in a reality show in the context of the audience’s interpretations. The aim of this research, which is based on the question of “What is competed in ‘Survivor’?”, is to reveal the relationship between the meanings produced in the ‘Survivor’, which has created a wide audience from the age of seven to seventy since the date the program started broadcasting, and the decodings of audience of different ages, sexes and statuses within the framework of the topic modelling. How dominant narratives and nationalist discourses on gender are reproduced in the program and how the program is interpreted by the audience in this framework is important for this study. Within this framework, Survivor’ program which is the most watched reality show in Turkey, was analyzed based on topic modelling. As a result of the analysis, it was concluded that the narratives of nationalism, traditional gender roles and discourses of hegemonic masculinity were frequently reproduced by the contestants and commentators of the program and participants included in the research. Keywords Gender, Hegemonic Masculinity, Nationalism, Reality Show, Topic Modelling vii İÇİNDEKİLER KABUL VE ONAY .......................................................................................................... i YAYIMLAMA VE FİKRİ MÜLKİYET HAKLARI BEYANI.................................. ii ETİK BEYAN ................................................................................................................. iii TEŞEKKÜR ................................................................................................................... iv ÖZET ................................................................................................................................ v ABSTRACT .................................................................................................................... vi İÇİNDEKİLER ............................................................................................................. vii KISALTMALAR DİZİNİ ............................................................................................. ix TABLOLAR DİZİNİ ...................................................................................................... x ŞEKİLLER DİZİNİ ....................................................................................................... xi GİRİŞ ............................................................................................................................... 1 1. BÖLÜM: TOPLUMSAL CİNSİYET, HEGEMONİK ERKEKLİK VE MİLLİYETÇİLİK .......................................................................................................... 7 1.1. TOPLUMSAL CİNSİYET .............................................................................. 7 1.1.1. Toplumsal Cinsiyet Kavramı ...................................................................... 7 1.1.2. Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları .................................................................. 9 1.1.3. Toplumsal Cinsiyet ve Dil ........................................................................ 11 1.2.1. Hegemonik Erkeklik Kavramı ve Erkeklik Çalışmaları ................................ 13 1.2.2. Türkiye’de Hegemonik Erkeklik ................................................................... 16 1.3. MİLLİYETÇİLİK .............................................................................................. 18 1.3.1. Milliyetçilik Kavramı .................................................................................... 18 1.3.2. Popüler Milliyetçilik ...................................................................................... 21 1.3.3. Popüler Milliyetçilik ve Medya ..................................................................... 23 1.3.4. Milliyetçilik ve ‘Öteki’ Unsuru ..................................................................... 24 2. BÖLÜM: “SURVIVOR” PROGRAMI.................................................................. 27 2.1. REALITY SHOW ............................................................................................ 27 2.1.1. Reality Show Programı Olarak “Survivor” ................................................ 30 2.2. “SURVIVOR TÜRKİYE YUNANİSTAN 2019” PROGRAMI .................. 33 2.2.1. “Survivor Türkiye- Yunanistan 2019” Programının Öyküsü ve Yarışmacıları ............................................................................................................ 33 3. BÖLÜM: BULGULAR ............................................................................................ 37 viii 3.1. “SURVIVOR TÜRKİYE YUNANİSTAN 2019” PROGRAMINDAKİ TOPLUMSAL CİNSİYET ANLATILARI VE HEGEMONİK ERKEKLİK KODLARI .................................................................................................................. 37 3.1.1. Adam olma/ Delikanlı olma: “Adamlığı Senden Öğrenecek Değilim” .... 38 3.1.2. “Bayanlar” bağlamı: “Bayanlara sesini yükseltme” ................................. 41 3.1.3. Kutsal aile söylemi: “Ailemi en iyi şekilde temsil etmek için buradayım”……………………………………………………………………….. 44 3.1.4. İş bölümü: “O kadar odun topladım, balık tuttum, bulaşıkları ben mi yıkayacağım” ........................................................................................................... 45 3.2. “SURVIVOR TÜRKİYE YUNANİSTAN 2019” PROGRAMINDAKİ POPÜLER MİLLİYETÇİLİK SÖYLEMLERİ ..................................................... 46 3.2.1. Rekabet ve “Ezeli Rakip Yunanistan” Söylemi ........................................ 47 3.2.2. “Savaşçı” Aktörler .................................................................................... 49 3.2.3. “Ülkeyi Temsil Etme” Söylemi Bağlamında “Milli Sporcu” Aktörler ..... 53 3.3. KONU MODELLEMEYE DAYALI METİN ANALİZİ ........................... 55 3.3.1. En Fazla Kullanılan Tekli ve İkili Kelimeler ............................................ 57 3.3.2. En Fazla Kullanılan Kelimelerin İlişkisel Ağı .......................................... 67 3.3.3. Katılımcıların Yaptıkları Yorumlara Göre Sınıflandırılması .................... 75 3.3.4. Katılımcıların Yorumları Üzerinden Ortaya Çıkan Konular .................... 80 SONUÇ ........................................................................................................................... 89 KAYNAKÇA ................................................................................................................. 98 EK 1. “Survivor Türkiye-Yunanistan 2019” Programının Künyesi ....................... 109 EK 2. Katılımcıların Demografik Özellikleri ........................................................... 110 EK 3. Katılımcılara İzlettirilen Videolar ile İlgili Sorular ...................................... 111 EK 4. Görüşme Soruları ............................................................................................. 116 EK 5. Araştırma Gönüllü Katılım Formu ................................................................ 118 EK 6. Orijinallik Raporu ........................................................................................... 119 EK 7. Etik Komisyon İzni .......................................................................................... 120 ix KISALTMALAR DİZİNİ akt. : Aktaran Çev. : Çeviren Der. : Derleyen Ed. : Editör GDA: Gizli Dirichlet Ayrımı KDD: Knowledge Discovery and Data Mining (Bilgi Keşfi ve Veri Madenciliği) LDA: Latent Dirichlet Allocation (Gizli Dirichlet Ayrımı) RTÜK: Radyo Televizyon Üst Kurulu Reality TV: Reality Televizyon, Gerçeklik Televizyonu, Reality Show, Reality Show Programı TV: Televizyon vb. : Ve benzeri vs. : Vesaire vd. : Ve diğerleri x TABLOLAR DİZİNİ Tablo 1. 11.02.2018 Tarihli Reyting Sonuçları……….………...……………………..35 Tablo 2. 09.02.2019 Tarihli Reyting Sonuçları ………………….……………………35 Tablo 3. “Survivor Türkiye Yunanistan 2019” Programının Yarışmacıları…….……..36 Tablo 4. Yaygın Erkeklik- Kadınlık Kalıp Yargıları…………………………………..37 Tablo 5. En Fazla Kullanılan Tekli Kelimeler Listesi…………………………………57 Tablo 6. En Fazla Kullanılan İkili Kelimeler Listesi…………………………………..61 Tablo 7. En Fazla Kullanılan Kelimelerin İlişkisel Ağ Haritası…………………….....67 Tablo 8. Katılımcıların Yorumları Üzerinden Oluşan Kümeler……………………….76 Tablo 9. Katılımcıların Yorumları Üzerinden Ortaya Çıkan Konular…………………81 Tablo 10. Katılımcıların Yorumları Üzerinden Ortaya Çıkan Konular Arası İlişki…...86 xi ŞEKİLLER DİZİNİ Şekil 1. Kelime Grubu Üçgeni………………………………………………………....69 Şekil 2. Kelime Grubu Üçgeni………………………………………………………....71 Şekil 3. Kelime Grubu Üçgeni………………………………………………………....71 Şekil 4. Kelime Grubu Üçgeni………………………………………………………....74 1 GİRİŞ Kültürel Çalışmalar Geleneğinde, egemen anlatıların yeniden üretim sürecine katkı sağlayan medyanın, izleyiciler üzerindeki gücü ortaya koyma ya da izleyicilerin bu anlatılara direnme meselesi merkezi bir öneme sahiptir. Kültürel güç ve direniş kavramları çerçevesinde, medya ve izleyici araştırmaları “edilgin” izleyici yaklaşımından “etkin” izleyici yaklaşımına doğru bir süreç içerisinde ilerlemiştir. Etki odaklı başlayan izleyici çalışmalarında, medyanın izleyici üzerindeki etkilerine odaklanılmıştır. Elihu Katz, medyanın gönderdiği mesajlar, bireyin sosyal ve psikolojik bağlamları içerisinde kullanılmadığı taktirde, o mesajların herhangi bir tesirinin bulunmadığını dile getirmektedir (Katz, 1959: 2). Katz’ın “Kullanımlar ve Doyumlar” yaklaşımına kadar öne çıkan soru “medya insanlara ne yapar?” iken, bu yaklaşımla beraber sorunun seyri değişmiş ve araştırmacılar, insanların medya ile ne yaptığı sorusuna yönelmişlerdir (Katz,1959). Böylelikle, iletişim araştırmaları içinde izleyici çalışmaları önemli bir yere taşınmıştır. Bu yaklaşımda öne çıkan unsur, göndericinin vermek istediği mesajdan ziyade izleyicinin aldığı mesajdır. “Kullanımlar ve Doyumlar” yaklaşımı iletişim çalışmalarında izleyiciyi önemli ve etkin bir konuma koyarak ciddi bir ilerleme kaydedildiğini göstermektedir (Mutlu, 2008:191). Önceden ‘pasif’ olarak nitelendirilen izleyiciden ‘aktif izler kitle’ kavramını öne çıkarması sebebiyle, Mutlu, bu yaklaşımın, diğer yaklaşım ve analizlerden farklı olduğunu öne sürmektedir (Mutlu, 2008: 190-191). Katz’ın “Kullanımlar ve Doyumlar” modelinden sonra asıl kırılmayı gerçekleştiren Stuart Hall, “Kodlama ve Kodaçımlama” modelini geliştirerek izleyici araştırmalarına yeni bir boyut kazandırmıştır. Hall, iletişim sürecindeki gönderici, mesaj, alıcı döngüsünün yeterli olmadığını savunarak bu döngüye yeni kavramlar eklemiştir. Bu kavramlar; “üretim, dolaşım, dağıtım, tüketim ve yeniden üretim”dir (Hall, 1999 :508). Hall’e göre, metnin dolaşıma girmesi, söylemsel biçimde gerçekleşmektedir ve döngüdeki her bir moment, bir bütün içerisinde değerlendirildiğinde zaruridir (Hall, 2005: 86). Hall, döngüdeki bu momentlerin, medya mesajlarının kodlanması ve kodaçımlanması süreçlerinde “görece 2 özerk” olsalar dahi, “belirlenmiş momentler” olduklarının farkında olunması gerektiğini savunmaktadır (Hall, 2005: 86). Stuart Hall’e göre izleyicinin aktifliğinde metin üç şekilde okunmaktadır: Egemen (hâkim) okuma, muhalif (karşıt) okuma ve müzakereli (tartışmacı) okuma. Egemen okuma, medya mesajlarının izleyici tarafından ‘yeğlenen’ şekilde okunması iken muhalif okumada, izleyici verilen mesajdaki bütün anlam ve yan anlamların farkında olarak mesajı ‘yeğlenen’ anlamıyla okumayı reddetmektedir. “İzleyicinin söylemi düz ve yan anlamsal olarak mükemmelen anlaması, ancak karşıt biçimde kodaçımlaması mümkündür. Kişi mesajın bütüncüllüğünü bozarak, tercih ettiği kodla, alternatif bir referans çerçevesi için yeniden kurar” (Hall, 1999: 516- 517). Müzakereli okumada ise uyumlu ve karşıt öğeler bir arada yer almaktadır. “Büyük anlamlandırmalar (soyutlandırmalar) yapmak için egemen tanımların meşruluğunu kabul ederken, daha kısıtlı, durumsal (yerleşik) bir düzeyde, kendi kurallarını koyar- kuralın istisnalarıyla çalışır” (Hall, 2005: 96). Bu tez çalışmasında da Hall’un çizdiği kavramsal çerçeve üzerinden ilerleyerek, izleyici, medya metinlerini farklı şekillerde okuyabilen bir fail olarak ele alınacak ve izleyicilerin okumaları arasındaki farklılık, izleyicilerin demografik özellikleri ile ilişkilendirilerek değerlendirilecektir. Bu çalışmada, izleyicilerin yorumlamaları ve araştırmaya konu olan programdaki öne çıkan metinlerdeki ortak temalar, konu modelleme yöntemine dayandırılarak grafiklerle açıklanacaktır. Konu modelleme, metin toplulukları gibi ayrık veriler modellenirken, aynı zamanda o dokümanı oluşturan konuları ortaya koymak için kullanılan grafiksel bir modeldir (Blei, Ng, Jordan, 2003). Konu modelleme bir makine öğrenmesi yöntemi olup, büyük belge koleksiyonları içerisindeki konuların saptanması, sınıflandırılması ve aralarındaki benzerliklerin bulunmasını mümkün kılmaktadır (Blei, 2012). Konu modelleme algoritmaları sayesinde, belge içerisindeki kelimeler analiz edilirken yalnızca veriye yönelik konuların saptanması sağlanmaz aynı zamanda konuların birbirleriyle olan ilişkileri de ortaya konulmaktadır. Konu modellemede kullanılan algoritmaların istatiksel yöntemler olması sebebiyle (Blei,2012), bu tez çalışması nicel bir çalışma olma özelliği taşımaktadır. Bununla 3 birlikte, konu modelleme yöntemi kullanılarak elde edilen nicel verilere yorumsamacı bir şekilde yaklaşmak, alışılmışın dışında gözükse de kültürel çalışmalar alanının disiplinler arasılık özelliğine uygun bir durumdur. Kültürel çalışmalar alanı, verili bir disipline odaklanmak yerine, yeni ve farklı yöntemlerin kullanılmasına imkân tanımaktadır. Bir başka ifadeyle, kültürel çalışmaların interdisipliner yapısı sayesinde alternatif yöntem ve tekniklerin kullanılması alanın ruhuna aykırı değildir. Öte yandan, “Topic Modelling for Qualitative Studies” (2015) adlı makalede de sosyolojik araştırmalar ve medya çalışmaları gibi nitel araştırmaların, konu modelleme yönteminden büyük ölçüde yararlanabileceği belirtilmiştir. Medya ve iletişim araştırmalarında metodolojik yaklaşımı konu alan How to Do Media and Cultural Studies (2003) adlı çalışmada, araştırmalardaki metodolojik çerçevenin nicel ve nitel olarak iki ayrı ve birbirini dışlayan yaklaşımlar şeklinde görülmesinin yanlış olduğu belirtilmektedir. Kültürel çalışmalar ve medyayı araştırmak için kullanılan bu iki geniş paradigmanın belirgin bir şekilde karşıt olarak değerlendirilmesi, birini desteklemek için diğerinden vazgeçilmesi, araştırma yöntemlerinin anlaşılmasına zarar vermektedir (Stokes, 2003: 3). İzleyici araştırması yapılırken yanlış ya da doğru bir yol bulunmaması sebebiyle, araştırma sorusu araştırmanın belirleyici kısmını oluşturmaktadır (Stokes, 2003: 153). Bu noktada, Morley’nin verdiği bir röportajda araştırmada kullanılan yöntemin aslında sorulan sorunun cevabını aramak olduğu ifadesi akıllara gelmektedir. Dolayısıyla, araştırmanın yöntemi açısından, araştırma sorusu önem taşımaktadır. “Survivor’da yarıştırılan nedir?” sorusundan hareket eden bu araştırmada, yayınlanmaya başladığı tarihten itibaren büyük bir izleyici kitlesi yaratan ‘Survivor Türkiye Yunanistan 2019’ programının konu modelleme yöntemi çerçevesinde yapılan analizi ortaya konulacaktır. Toplumsal cinsiyet, hegemonik erkeklik ve milliyetçiliğe ilişkin egemen anlatıların Survivor programında nasıl yarıştırıldığı ve bu anlatıların izleyiciler tarafından nasıl yorumlandığı temel sorusundan hareket eden araştırmanın amaçları; Survivor programındaki yarışmacılar, yorumcular ve izleyicilerden elde edilen dokümanların konu modelleme yöntemiyle analiz edilmesi sonucunda ortaya çıkan konuları keşfetmek ve 4 programdaki toplumsal cinsiyet, hegemonik erkeklik ve milliyetçiliğe ilişkin egemen kodların, Stuart Hall’un belirttiği okuma biçimleri çerçevesinde nasıl ele alındığına odaklanarak, bu anlatıların yeniden üretilip üretilmediğini ortaya koymaktır. Survivor programında yer alan toplumsal cinsiyet, hegemonik erkeklik ve milliyetçiliğe ilişkin anlatıların, izleyiciyle karşılaşma anında, izleyicinin nasıl bir okuma gerçekleştirip, anlamlandırma yapacağı önemli bir durumdur. Bu çalışmada odaklanılan toplumsal cinsiyet ve hegemonik erkeklik medyada yeniden üretilen anlatılar olarak karşımıza çıkmaktadır. “Medya toplumdaki güç ilişkilerini yansıtırken; bu güç ilişkilerini üretir, değiştirir ve yeniden kurar” (Gencel Bek ve Binark, 2010: 157). “Hegemonik erkeklik” kavramı, Gramsci’nin hegemonya kavramı üzerinden geliştirilerek R.W. Connell tarafından kavramsallaştırılmıştır. Hegemonik erkeklik, erkek egemenliğinin toplumsal inşasına dayanmaktadır ve medya anlatılarında bu kavram sıklıkla yeniden üretilmektedir. İzleyici, bir medya metniyle ilişki kurduğunda, toplumsal cinsiyet rolleri yeniden üretilerek, izleyicinin bu rolleri pekiştirilmesi sağlanmaktadır (Karaduman, 2017: 39). İzleyicilerin program içerisindeki kültürel kodları nasıl anlamlandıracağı, toplumsal cinsiyet rollerini benimseyip benimsemeyecekleri, hegemonik erkeklik temsilini nasıl yorumlayacağı, iletişim araştırmaları için önemli bir yere sahip olacaktır. Çalışmada odaklanılan bir diğer anlatı ise milliyetçiliktir. Milliyetçilik, hegemonik bir söylem olarak karşımıza çıkmakla birlikte toplumsal dinamikleri anlamlandırma yöntemidir (Özkırımlı, 2002: 707). Bu hegemonik söylem, gündelik yaşam pratiklerinde kendisini sürekli olarak görünür kılmaktadır. Toplumsal cinsiyet ve hegemonik erkeklik gibi milliyetçilik de yeniden üretilen anlatı olarak karşımıza çıkmaktadır. Milliyetçilik yeniden üretilirken aynı zamanda bir tüketim malzemesi haline de gelmektedir. Milliyetçiliği söylemsel alanda ele aldığımızda ise sosyal aktörler milli aktörlere dönüşmekte, gündelik hikayeler de milli hikayeler olmaktadır (Fox ve Miller Idrıss,2008: 540). Bu noktadan hareketle, araştırmaya konu olan “Survivor Türkiye- Yunanistan 2019” programı, bir tüketim malzemesi olarak değerlendirilerek, programdaki 5 yarışmacıların milli aktörlere, gündelik hayatımızdaki bir medya anlatısı olan programın ise ‘milli’ hikâyeye dönüşümü incelenecektir. Araştırmaya dahil olan 10 katılımcıdan elde edilen veriler ile Survivor Türkiye Yunanistan 2019 programında öne çıkan metinler, istatiksel bir modelleme türü ile analiz edilmiştir. Toplumsal cinsiyet, hegemonik erkeklik ve milliyetçilik anlatılarına ilişkin programdan seçilen videolar hakkında katılımcılara sorular yöneltilmiştir. Sonrasında, katılımcılarla görüşme yapılarak programa dair 20 adet soru sorulmuş ve katılımcıların bu soruları cevaplamaları beklenmiştir. Katılımcılara izlettirilen videolar ve videolar hakkındaki sorular iki bölüme ayrılmaktadır. İlk bölümde, katılımcılara milliyetçiliğe ilişkin izlettirilen videolar izlettirilmiştir. İkinci bölümdeki videolar, toplumsal cinsiyet ve hegemonik erkekliğe ilişkin videolar olma özelliği taşımaktadır. Son bölüm ise katılımcılara yöneltilen görüşme sorularından oluşmaktadır. Her bir katılımcıyla yapılan görüşmeler yaklaşık 1,5- 2 saat aralığında gerçekleşmiştir. “Survivor Türkiye Yunanistan” programının 2019 yılında yayınlanan sezonu konu alan araştırmanın verilerini, programda yer alan metinler, katılımcılarla yapılan görüşmeler sonucunda alınan ses kayıtları ve konu modelleme yöntemi kullanılarak elde edilen grafikler oluşturmaktadır. Elde edilen bu veriler, toplumsal cinsiyet, hegemonik erkeklik ve milliyetçilik anlatıları çerçevesinde analiz edilmiştir. Araştırmada, 1957- 1998 yılları arası doğan katılımcıların gerçek adları kullanılmayarak K1, K2, K3, K4, K5, K6, K7, K8, K9, K10 olarak kodlanmıştır. Katılımcıların cinsiyet, yaş, meslek, eğitim durumu, medeni hal gibi durumları da ele alınarak demografik özelliklerine dair oluşturulan tablo eklerde yer almaktadır. Katılımcılarla yapılan görüşmelerin gerçekleştiği illerin Şırnak ve Ankara olarak seçilmesi ise araştırmacının yaşadığı şehirlerle bağlantılı olduğu da belirtilmelidir. Sonuç olarak, bu çalışma, üç bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde, toplumsal cinsiyet, hegemonik erkeklik ve milliyetçilik anlatıları kavramsal çerçeve bağlamında ortaya konulacaktır. İkinci bölümde, Survivor programı, reality show programı olarak ele alınarak aynı zamanda “Survivor Türkiye Yunanistan 2019” programının öyküsüne yer 6 verilecektir. Son bölümde, toplumsal cinsiyet düzeninin, ‘Survivor’ arenasında da devam edip etmeyeceği, toplumsal güçler oyununda, kadınların ve erkeklerin nasıl bir mücadele alanı oluşturdukları sorularından hareketle, programdaki toplumsal cinsiyet ve hegemonik erkeklik kodları çözümlenecektir. Bununla birlikte, ‘Survivor’ arenasında karşımıza çıkan ‘biz’ ve ‘öteki’ karşılaşmalarının nasıl bir ‘milli’ mücadele alanı oluşturduğu sorusundan hareketle, programdaki milliyetçi kodlara odaklanılarak programdaki popüler milliyetçilik söylemleri ortaya konacaktır. Sonrasında ise konu modelleme yöntemine dayalı bir metin analizi yapılarak, izleyicilerin yorumlamalarındaki ortak temalar, verilerle desteklenerek sunulacak ve toplumsal cinsiyet, hegemonik erkeklik ve milliyetçilik bağlamları göz önünde bulundurularak yorumlanacaktır. Özetle, bu çalışmaya konu olan “Survivor Türkiye Yunanistan 2019” programının, iletişim bilimlerinde kullanımı yaygın olmayan bir yöntem olan konu modelleme yöntemine dayalı bir analizi yapılacaktır. Programda üretilen toplumsal cinsiyet, hegemonik erkeklik ve milliyetçiliğe ilişkin anlatılar bağlamında elde edilen nitel verilerin çözümlenmesiyle birlikte konu modellemeye dayalı herhangi bir izleyici araştırmasının yapılmaması ise araştırmayı en önemli kılan etkenlerdendir. Dolayısıyla, bu tez çalışması, iletişim araştırmalarına yöntemsel bir katkı sunacaktır. 7 1. BÖLÜM: TOPLUMSAL CİNSİYET, HEGEMONİK ERKEKLİK VE MİLLİYETÇİLİK 1.1. TOPLUMSAL CİNSİYET 1.1.1. Toplumsal Cinsiyet Kavramı Toplumsal cinsiyet (gender) kavramı, toplumsal cinsiyet ve biyolojik cinsiyetin (sex) ayrımını yapmak için psikiyatrist Robert Stoller tarafından 1968’de ortaya atılmıştır (Segal, 1992: 98). Sonrasında Ann Oakley tarafından sosyoloji literatürüne eklenerek popülerlik kazanmıştır. Kadınlık ve erkekliğin biyolojik bir temele dayandığı kabul edilirken, cinsiyetin sadece bu temelle açıklanabilecek bir kavram olmadığı aşikardır. Cinsiyete yüklenen toplumsal bağlamlar mevcuttur. Bu da toplumsal cinsiyet kavramı ile açıklanmaktadır (Bora, 2018: 37). Dolayısıyla Bora, cinsiyete biçilen bu toplumsal normların, basit bir şekilde biyolojik temele dayandırılarak açıklanmasının mümkün olmadığını belirtmektedir (Bora, 2018:22). Cinsiyet, biyolojik cinsiyet üzerinden ‘kadın’ ve ‘erkek’ olarak biyolojik indirgemeci bir yaklaşımda kullanılırken, toplumsal cinsiyet, biyolojik indirgemeci yaklaşımdan sıyrılarak toplum ve kültür bağlamlarını devreye sokmaktadır. Biyolojik cinsiyeti ‘kadın’ ya da ‘erkek’ olan bireylerin kimlik oluşumları, toplum içerisindeki kültürel bağlamlara göre gerçekleşmektedir (Yavuz, 2014: 111). Bir bireyin ‘kadın’ ya da ‘erkek’ olması bireyin doğduğu andan itibaren olan biyolojik farklılığını ifade ederken toplumsal cinsiyeti, cinsiyete yüklenen roller olarak tanımlamak mümkündür. Bir başka deyişle, cinsiyet biyolojik açıdan açıklanırken, toplumsal cinsiyet, iktidardan bağımsız düşünülmeyerek toplum tarafından cinsiyete biçilen rollerle açıklanmaktadır. Butler, cinsiyet ve toplumsal cinsiyet arasındaki farkın öncelikle “biyoloji kaderdir” ifadesine itiraz olarak kullanıldığını dile getirerek cinsiyetin biyolojik anlamda değişikliğe uğraması mümkün gözükmese de toplumsal cinsiyetin kültürel olarak inşa edildiğini belirtmektedir (Butler, 2008:50). 8 Simone de Beauvoir’e ait olan “kadın doğulmaz, kadın olunur” cümlesi ise toplumsal cinsiyet çalışmalarında önemli bir yere sahiptir. Beauvoir bu argümanıyla, toplumsal cinsiyeti oluşturan koşulların, kadın ve erkek arasındaki güç hiyerarşisine ve kadının toplumsal hayattaki ikincil konumuna bağlı olduğunu belirtmektedir (Beauvoir, 1952: 249). Bu bağlamda bakıldığında Beauvoir, kadını “İkinci Cins” olarak tanımlayarak toplumsal cinsiyet kavramının, erkek egemenliği olarak anlamlandırıldığını savunmaktadır. Erkeğin kadından “daha üstün” olduğu anlayışı çerçevesinde şekillenen toplumsal cinsiyet düzeninde kurgulanmış güç ilişkileri mevcuttur (Koca ve Bulgu, 2005: 5). Ataerkil kültürel yapının ürünü olan ataerkil toplumsallaşma, cinsiyetler hiyerarşisinin temelidir (Yaraman, 2020: 35-36). Bununla birlikte “erkeğe atfedilen özellikler olumlanırken, kadına atfedilen özellikler olumsuzlanmaktadır” (Yaraman, 2020: 36). Dolayısıyla, toplumsal cinsiyet ve cinsiyet kavramlarının iktidarla ilişkisi ortaya çıkmaktadır. İktidara göre ‘doğal’ olan, ‘norm’ haline gelerek tüm toplumu etkisi altına almaktadır. Böylelikle, kadına ve erkeğe yüklenen anlamlar bir anda “politik bir alan” olarak karşımıza çıkmaktadır (Mutluer,2008: 15). Kadın ya da erkek, eril düzenin kendisinin yeniden üretmesine yardımcı olan kodlara göre yetiştirilerek toplumda kabul görüp onaylanır. “Erkek ataerkil sistemin aksamadan yürümesi için çocukluğundan itibaren bu düzenin kodlarına göre yetiştirilir ve ataerkillik erkekler aracılığıyla – ve tabi kadınların da kendilerine biçilen rolleri içselleştirmesiyle- yeniden üretilir” (Bülbül, 2014: 5). Kadının ona biçilen rolleri içselleştirmesi, sistemin devamlılığının sağlanmasını oldukça kolay kılmaktadır. Eril bir düzende toplumun beklentisi, kadına ya da erkeğe yüklenen görevlerin yani toplumsal cinsiyet rollerinin gerçekleştirilmesidir. Sancar, bu rolleri şu şekilde açıklar: “Toplumu korumak erkeklerin işidir. Ulusu askerler kurar, savaşçılar en saygı duyulması gereken önderlerdir. Çocuk yetiştiren kadınlara toplumun herhangi bir borçluluk duyması gerekmez; ücret, emeklilik, temsil vb. gibi ‘hak’ların konusu olmayan bir toplumsal görevdir annelik. Erkekler devlet, kadınlar aile kurar” (Sancar, 2017: 24-25). Toplumsal cinsiyet rolleri, kadına ve erkeğe nasıl davranılacağını göstermenin yanı sıra hangi sorumlulukları üstleneceğini de göstermektedir. “Ataerkil yapının içinde toplumsal cinsiyet rollerinin öğrenilmesi ve içselleştirilmesi sürecinde anne, baba, aile, öğretmenler, 9 arkadaş grupları ve özellikle medyanın etkisi” ciddi bir şekilde ortadır (Connell, 1998: 79). Judith Butler’ın “performans” kavramı toplumsal cinsiyete dair yaklaşımların temelini oluşturmaktadır. Butler, Cinsiyet Belası (2008) adlı eserinde, “Ortada kişilerin sahip olduğu söylenebilecek bir toplumsal cinsiyet mi vardır, yoksa ‘ben erkeğim, ben kadınım’ sözlerinin ima ettiği gibi toplumsal cinsiyet kişinin olduğu söylenebilecek özsel bir nitelik midir?” derken, toplumsal cinsiyetin toplumsal bir performans olduğunu ifade etmektedir (Butler, 2008: 53). Erkek egemen heteroseksüel iktidarın ‘norm’ olarak kabul ettiği değerlerin dışında kalanlar, dışlanarak ‘öteki’ konumuna alınmaktadırlar. Dışarıya itilen kimliklere ‘fail’ bir tanımlama yapılmamaktadır. Bir toplumda, öznenin fail olarak nitelendirilmesi için söz hakkının olması gerekmektedir ki bu söz hakkı ancak egemen olan iktidarla uyumlu olunduğu taktirde verilmektedir. Toplumsal hayatta failin daima erkek olması ve kadınların ikinci plana itilip göz ardı edilmeleri, tarih yazımında da karşımıza çıkmaktadır. Rose, tarihsel aktör olarak karşımıza erkeklerin çıkmasına ve kadınların “ana akım tarihçiler” tarafından görmezden gelindiğine vurgu yapmaktadır. 19. yüzyıl Amerikan tarihine baktığımızda ise “evcimenlik ideolojisi”, “kız kardeşlik hissi” gibi kavramlar da günümüze baktığımızda yabancı gelmemektedir (Rose,2018: 21). Sonuç olarak toplumsal cinsiyet, iktidar ilişkilerini göstermek için bir yol olarak değerlendirilebilir (Rose,2018: 31). 1.1.2. Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Toplumsal cinsiyet çalışmalarını üç aşamaya ayırırsak; ilki “biyolojik determinist” yaklaşımı, ikincisi “kadın doğulmaz kadın olunur” argümanından yola çıkılarak cinsiyetin toplumsal bir inşa olduğunu öne süren yaklaşım ve son olarak da Butler’ın öncülüğünde, toplumsal cinsiyeti, toplumsal performans olarak açıklayan yaklaşım şeklinde bir değerlendirme yapılması mümkündür. 10 Butler, cinsiyetin kurgusal olduğunu dile getirmiş, bireylerin, o kurgusallığın çizdiği sınırlar dahilinde yaşadığına vurgu yaparak hem cinsiyet hem de toplumsal cinsiyet kavramlarının neden konuşulması gerektiğinin altını çizmektedir (Direk, 2015: 79). Beauvoir’ın “kadın doğulmaz, kadın olunur” deyişinden cinsiyet ve toplumsal cinsiyet arasında ortaya konan bağ, Butler tarafından problematik bulunurken, bu şekildeki bir değerlendirme, cinsiyeti kadın ve erkek olarak, toplumsal cinsiyeti de eril ve dişi olarak iki ile sınırlandırıp bu kavramları verili kabul etmeye itmektedir. Böyle bir değerlendirme ise heteronormativiteyi dayatan bir kültürel zemin hazırlamaktadır. “Toplumsal cinsiyeti, cinsiyetin kültürel yorumu olarak tanımlamak anlamsızdır” (Butler, 2008:52). Bu şekildeki bir tanımlama, toplumsal cinsiyetin kültür tarafından inşa edildiği çerçevesinden ele alınırsa bunu inşa eden yasalar dizisi “biyoloji kaderdir” anlayışından “kültür kaderdir” anlayışının doğmasına sebep olmaktadır. Butler, cinsiyetimizi, cinsiyetli şeyler yaparak oluşturduğumuzu söylerken aynı zamanda sergilediğimiz davranışların toplumsal cinsiyet normlarını ya sağlamlaştırdığını ya da yıktığını dile getirmiştir (Moi, 2008: 263). Bu noktada bu kavramlar, iktidar ve söylemden bağımsız düşünülememektedir. Medya, toplumsal cinsiyet kavramını hem üretip hem de yaygınlaştırma işlevini yerine getiren önemli araçlardan biridir. Yani aslında medya, toplumdaki güç ilişkilerini yansıtırken bu güç ilişkilerini üretir, değiştirir ve yeniden kurar. Bu doğrultudan hareketle, medyanın toplumsal cinsiyet rollerini meşrulaştırıcı bir etkisi kaçınılmaz olmaktadır. Kadın ve erkeğe atfedilen rollerin, medya dolayımıyla da öğrenilip, cinsiyetçi söylemlerin ve toplumsal cinsiyet rollerinin kitle iletişim araçlarıyla pekiştirildiği söylenilebilmektedir. Bir başka ifadeyle, topluma göre kadın ve erkek olma biçimleri, toplumsallaşma süreci içerisinde öğrenilip içselleştirilmektedir (Akça ve Ergül, 2014:14). Toplumsallaşma sürecine en büyük katkılardan birini sağlayan medyanın önemi ise ortadadır. Bu yüzden, toplumsal cinsiyet rollerini kurup yeniden üretip pekiştirme rolünü üstlenen medyada, toplumsal cinsiyetin temsili konusu önem taşımaktadır. Kadının medyadaki temsiline yönelik pek çok araştırma bulunurken, erkekliğe dair çalışmaların 11 daha az olması, erkeklik çalışmaları alanının daha yeni bir alan olmasından kaynaklanmaktadır. 1.1.3. Toplumsal Cinsiyet ve Dil Erkek egemen iktidarın tohumlarının, iletişimdeki en önemli unsur olan dile saçılmış olması kaçınılmazdır. Kullanılan dilin, toplumsal bağlamla ve konumla ilişkisi ise dili yapılandırılmış bir olgu olarak karşımıza çıkarmaktadır (Thorne, Kramarae, Henley, 1983: 17). Kadına ve erkeğe biçilen rollere, dilin kullanımı bağlamında baktığımızda, çoğu insanın kafasında pek çok basmakalıp haline gelmiş örnekler canlanmaktadır. Kadınlar sıklıkla ‘fazla konuşan’ kişi olarak stereotipleştirilmişlerdir. Kramer’in yaptığı araştırmada da ‘dedikodu’ ve ‘fazla konuşma’ kadının konuşmasıyla bağdaştırılan özellikler arasındadır (Graddol ve Swann, 1989: 70). Yapılan diğer araştırmalar ve günümüzdeki durum gözlemlendiğinde, bunların aksine ‘kadınların daha az ve ölçülü konuşması gerektiği’ beklenmektedir. Konuşma esnasında bile erkeğin aktif ve üstün bir rolünün olması, kadının ise pasif bir konumda olup daha çok destekleyici cümleler kurdukları da araştırmalarda karşımıza çıkan başka bir tablodur. Erkek, hakimiyetini, söz keserek ya da geç verilen kısa cevaplarla kurmaya çalışırken, kadından beklenen destekleyici, işbirlikçi ya da sessiz olmasıdır. Erkeğin söz keserek konuşmaya dahil olma çabası küçük yaşlardan itibaren yeniden üretilen bir durumdur. Kadına ve erkeğe atfedilen rollerin dışında konuşmalarına da atfedilen özellikler mevcuttur. Bu özelliklerin hepsi, güç ve iktidar ilişkisinin yeniden üretilmesine zemin hazırlayacak niteliktedir. Bunlar yalnızca cinsiyet ve güç farklılığını yansıtıp yeniden tasdiklemez aynı zamanda konuşma esnasındaki kadın ve erkek arasındaki eşitsizliği de gözler önüne sermektedir (Graddol ve Swann,1989: 94). Toplumsal cinsiyet ve dile dair çalışmalara feminist bakışın geliştirilip dil problemine farklı bir pencereden bakılması sağlanmıştır. İlk zamanlarda yapılan çalışmalarda, kadınların ve erkeklerin arasındaki farklılıklara odaklanılırken, sonrasında odak noktası farklı bir yola meyletmiştir. Odak noktasının kaymasını Deborah Cameron, modern feminist yaklaşımdan, post modern feminist yaklaşıma geçiş şeklinde 12 değerlendirmektedir. Feminist dil çalışmalarında teoride üç önemli ayrım bulunmaktadır. Bunlar; tahakküm ve güç temelli yaklaşım, farklılık- kültürel farklılık anlayışı ve performans olarak toplumsal cinsiyet ve dil. (Şimşek, 2006: 11). Dilin kullanımında kadın ve erkek arasında farklılıklar olduğuna odaklanılan “Tahakküm” teorisi, farklılıkların iktidar ilişkileriyle açıklamanın mümkün olduğuna ağırlık vermiştir (Şimşek, 2006:12). Farklılık anlayışında ise kültürel farklılığa dikkat çekilmektedir. Bu anlayış, kadınlar ve erkeklerin konuşma süreçlerinde karşılaşılan yanlış anlama/anlatma, söz kesmeye bağlı sıkıntıların temelini, kadınların ve erkeklerin farklı alt kültürlerden geldikleri düşüncesine bağlamaktadır (Şimşek, 2006: 14). Tahakküm yaklaşımında anahtar kelime, iktidar ilişkileri iken, farklılık yaklaşımı ise kadınlar ve erkeklerin farklı alt kültürlerden geldiği anlayışı üzerine kurulmuştur. Butler’ın “performans” kavramı ile cinsel kimliklerin kültürel olarak değişken olup çeşitlilik gösterebileceği düşüncesi, geleneksel yargıları da yıkmaktadır. “Performans” kavramı çevresinde farklılık odaklı çalışmaların, çeşitlilik odağına doğru kayması araştırmaların seyrini de değiştirmektedir. Kadınlar ve erkeklerin kullandığı dile odaklandığımızda, Lakoff, kadınların kullandığı bir ‘kadın dili’nin mevcut olduğu ve bu dilin kendine özgü özelliklerinin bulunduğu yargısına varmıştır (Cameron, 2005: 485). Örneğin, kadın kimliğini ya da cinselliğini örtme ya da baskılama olarak değerlendirilebilecek ‘güzel adlandırma’lardan biri ‘lady’ kelimesidir. İngilizce’de ‘kadın’ kelimesi yerine ‘lady’ kullanıldığındaki anlam toplumsal yargılar iken aynı yargılar ‘gentleman’ kelimesi için geçerli değildir. (Lakoff,1975: 21). Dilde kullanılan bu tarz kelimeler, kadınların ikincil konuma itildiklerinin göstergesi niteliktedir. Lakoff’un euphemism olarak bahsettiği “güzel adlandırma” adı altında aslında kadınlar için çok da güzel bir adlandırma olmayan bir durum söz konusudur. İngilizce’de ‘kadın’ kelimesi yerine ‘lady’ kelimesinin kullanımı, Türkçe’de de mevcuttur. ‘Kadın’ kelimesi mitleştirilerek, kültürel ve toplumsal anlamlar yüklenmektedir. Bu anlayışın temelinde ise ‘kadın’ ve ‘kız’ ayrımı yatmaktadır. Dolayısıyla, ‘kadın’ kelimesine cinsel anlamlar yüklenmekte ve ‘kadının bekaretine’ atıfta bulunulmaktadır. ‘Bayan’ kelimesinin kullanımı, ataerkil düzenin dildeki yansımaları olarak değerlendirilmektedir. Lakoff ise dildeki bu olumsuz durumları 13 değiştirmenin ancak toplumsal değişimle desteklenirse mümkün olduğunu dile getirmektedir (Lakoff, 1975: 42). 1.2. HEGEMONİK ERKEKLİK 1.2.1. Hegemonik Erkeklik Kavramı ve Erkeklik Çalışmaları Pek çok toplumda erkeklerin haklarla donatılmış ve güçlü olduğu inancı erkek üzerine konuşmanın gereksiz olduğu düşüncesini doğurmuştur. Mevcut toplumsal cinsiyet rolleri nedeniyle, hem erkekler kendileri hakkında konuşmak istemezler, hem de bunun gerekli olduğunu düşünenlerin sayısı oldukça azdır (Macnamara, 2006: 45). Kimlik inşa sürecinde, daima öteki üzerinden konumlanma durumu mevcuttur. Bu konumlanmada, erkek, fallusu olan ve dolayısıyla gücü elinde bulunduran şeklinde tanımlanırken, aynı zamanda kadın gibi olmayandır. Kadın ise erkek gibi olmamasından, ikincil konuma itilmektedir. Fallusu sayesinde güce sahip olan erkek karşısında kadının, nasıl ötekileştirildiği üzerinde durulurken, yalnızca kadın odaklı yaklaşmak, toplumsal iktidar ilişkilerini anlamak için yetersiz kalmaktadır. Sancar, toplumdaki güç ilişkilerinin faili olan erkekliğe dair tecrübelerin anlaşılmadan, toplumsal cinsiyet düzeninin kavranmayacağını dile getirmektedir (Sancar, 2009: 11). İktidar ilişkileri bağlamında toplumda egemen olan erkeklik biçimlerinin ya da ötekileştirilen erkeklik biçimlerinin hangileri olduğu sorularından hareketle ortaya çıkan “hegemonik erkeklik” kavramı, Gramsci’nin hegemonya kavramı üzerinden geliştirilip, R.W. Connell ve arkadaşları tarafından yazılan “Towards a New Sociology of Masculinity” (1985) adlı makalede kavramsallaştırılmıştır. Erkek egemenliğinin toplumsal inşasına dayanan hegemonik erkeklik kavramının kadınlar üzerine oluşturduğu baskı aynı zamanda hegemonik olmayan erkeklik biçimlerinin üzerinde de mevcuttur. Dolayısıyla bu kavram, geri planda bırakılmış ve dışlanmış erkeklik biçimleriyle de bağlantılıdır. Farklı erkeklik biçimleri arasında kurulan bağ, toplumsal cinsiyet düzeni olarak kurulan sistemin devamı için önemlidir (Connell, 1998:245). Hegemonik erkeklik kavramında tek bir erkeklik biçimi temsil edildiğinde, bu erkeklik biçiminin dışında kalan erkeklik halleri dışlanıp yok sayılarak ötekileştirilmektedir. Dolayısıyla, hegemonik erkeklik, sadece kadınlara karşı tahakküm kurmaz, onaylanan 14 erkeklik biçiminin dışında kalan erkeklikleri de dışlar ve onlar üzerinde de tahakküm kurmaktadır. Her toplumun benimsemiş olduğu hegemonik erkeklik biçimi ise farklılık gösterebilmektedir (Akça ve Tönel, 2011: 26-29). Birbirinden farklılık gösteren her ataerkil toplum iktidarı, hegemonik erkeklik biçimini, kendi kültürüne uygun bir şekilde oluşturup kurumsallaştırmaktadır (Erkılıç, 2011: 233). Hegemonik erkeklik kavramında öne çıkan ilişkisel ağ, iktidar ilişkileridir. Toplumsal cinsiyet düzeninde, iktidar ilişkilerini anlamadan, ‘üstün’ olarak tanımlanan erkeklik biçiminin anlaşılması mümkün değildir. Connell, toplumsal üstünlük meselesini ise hegemonya kavramı üzerinden açıklamaktadır. Buradaki üstünlük, zorla kurulan egemenlik ya da tehdit yoluyla sağlanan üstünlükten ziyade medya ve dinsel öğretiler gibi araçlarla sağlanan üstünlüktür. Hegemonya kavramındaki rıza durumu, hegemonik erkeklik kavramında da kendini göstermektedir. Güç kullanmak yerine insanların rızasına dayalı bir üstünlük kurma meselesine odaklanmak önemlidir. Hegemonik erkeklik kavramı esasında ‘belli bir erkeklik biçiminin diğerlerine üstün ve tercih edilir kılan şeyin ne olduğu’ sorusuna odaklanmaktadır (Akça ve Tönel, 2011: 28). Erkeklik çalışmaları, 1970’lerden bu yana yürütülmektedir. Feminist çalışmalar, erkekliğe ilişkin çalışmalara yol gösterici nitelikte olarak, erkeklik çalışmalarının gündemini belirlemiş ve feminist toplumsal cinsiyet teorisi, erkeklik çalışmalarına ışık tutmuştur. Feminist çalışmaların elde ettiği kazanımlar neticesinde ortaya koydukları çalışmalar, sadece erkekler üzerine konuşmayı başlatmamış, aynı zamanda erkeklerin, erkeklikle yüzleşmelerinde de yol açmıştır (Akça ve Tönel, 2011: 13). Erkeklerin yalnızca kadınlarla değil, farklı erkeklik biçimleri arasında da hegemonik bir ilişkinin olduğu söylenilebilir. Edwards’a göre, erkeklik çalışmaları üç kategoride incelenmektedir. İlki, erkekliğin toplumsal cinsiyet düzeninde nasıl tanımlanıp güçlendirdiği ve aynı zamanda sınırlandırdığı üzerinden ele alınmaktadır. İkincisi, 1980’lerden itibaren, erkekliğin değişmez, sabit bir özünün olduğu yaklaşımından uzaklaşılarak erkekliğin farklı hallerinin olduğu kısmına evirilmiştir. Son kategorisinde ise disiplinlerarası bir alana taşınarak 1990’lardan itibaren erkekliğin farklı biçimlerinin temsiline ve diğer kimliklerle ilişkisine yönelinmiştir (akt. Akça ve Tönel, 2011: 23-26). 15 Connell, bazı erkeklik hallerinin, diğerleri üzerinde kurdukları hakimiyeti nasıl olağan gösterdiklerini, pek çok erkek ve kadının baskı altında kalmayı gönüllü olarak nasıl kabul ettiklerini, hegemonik erkeklik kavramına başvurarak detaylı bir şekilde açıklamaktadır (Akça ve Ergül, 2014: 16). Wedgwood’a göre, Connell’ın erkeklik teorisi dört ana unsurdan oluşmaktadır. Bunlar, iş/emek: cinsiyet temelli iş bölümü, iktidar: kadınların genel madunlaştırılma süreci ve erkeklerin tahakkümü, cathexis: arzuyu gerçekleştiren ve biçimlendiren pratikler ve son olarak sembolizasyon (Wedgwood, 2009:333). Moller ise Connell’ın hegemonik erkeklik kavramını, erkeklik pratikleri ve iktidar açısından ele alarak üç temel dinamiğe bağlamıştır. Bunlar, “tahakküm, madunlaştırma ve baskı”dır (Moller, 2007: 266). Tahakküm, madunlaştırma ve baskı pratikleri, toplumsal alanda karşımıza çıkan unsurlardır. Ancak hegemonik erkeklik kavramında şiddete başvurma ya da zor kullanma durumları yoktur. Hegemonya kavramından hareketle, ortada ikna ve rıza pratikleri vardır. Hegemonik erkekliği düşünmek, eril tahakkümü düşünerek karşıt düşüncelerin ve bu düşüncelerin nasıl baskı altına alındığına da odaklanmayı gerektirmektedir (Hanke, 1992: 190). Erkeklik çalışmalarında, hegemonik erkekliğe dair bazı özellikler ortaya çıkarılmıştır. Bu özellikler, negatif ve pozitif özellikler olarak kategorize edilerek, hegemonik erkekliğin kurucu unsurları olarak karşımıza çıkmaktadır. ‘Sertlik, agresiflik, risk almaktan korkmamak, hislerini göstermemek’ gibi özellikler, hegemonik erkekliğin negatif unsurları iken, ‘güç, korumacılık, kararlılık/kesinlik, cesaret, rekabetçilik, rasyonalite’ gibi özellikler ise pozitif unsurları olarak ifade edilir (Samuel, Stanistreet, Crawshaw, 2009: 288). “Hegemonik erkeklik, temsil düzeyinde bu özelliklerin varlığı ya da yokluğu/ eksikliği üzerinden kurulan anlatılarda ise çok daha görünür hale gelmektedir” (Türk, 2011: 170). Macnamara’ya göre erkeklik çalışmaları, yalnızca yetişkin erkeklerin davranış modellerini değil, erkek çocukları ve genç erkeklerin, eğitimden, farklı kültürel ve sosyal faaliyetlere kadar tüm sosyalleşme süreçlerini ve medyada temsil edilme biçimlerini de içeren geniş bir alandır (Akça ve Tönel, 2011: 18). Hegemonik erkeklik, içinde ikna ve rızayı barındırması sebebiyle, toplum nezdinde içselleştirilmektedir. Toplumda ideal kabul edilen erkeklik biçimleri, özellikle kitle iletişim araçları yoluyla kurulmakta ve söz 16 konusu ideal erkekliklerin psikolojik ve bedensel özellikleri ortaya koyularak hegemonik erkek kimliğinin oluşturulması sağlanmaktadır (Gürbüz, 2016: 131). İktidar ilişkileri içerisinde, ataerkil ideolojiye dayanarak devamlı olarak üretilen erkekliğin toplumsal inşasını anlayabilmek adına medyadaki temsillerine odaklanmak önemlidir. Medya metinleriyle iletilen mesajlar, ideal erkek rolünü göstererek örnek olmaktadır. Medya, hegemonik erkekliğe ilişkin kurulan anlamlarda önemli bir pay sahibi olmakla beraber, erkeklerin tutumları da erkekliğe dair üretilen bu düşsel anlamlardan beslenmektedir (MacKinnon, 2003: 16). Toplumsallaşma sürecinde önemli bir rol üstlenen medya, iktidar ilişkileri bağlamında toplumsal cinsiyet düzenini yeniden kurmaktadır. Bu nedenle medya metinleri “eril iktidar”ın kendini meşru kılıp hegemonyasını işlevsel hale getirdiği bir alan olarak değerlendirilebilir. Türkiye’de tek bir “hegemonik erkek” profilinden bahsetmenin mümkün olmaması, hegemonik erkekliğin medyadaki temsilinin de değişiklik göstermesine sebep olmaktadır. Genel bir değerlendirme yapmak gerekirse; medyadaki erkeklik temsilleri, genellikle kadınlığa karşı bir üst konumlanış şeklinde gücü ve iktidarı elinde bulunduran, yalnızca psikolojik olarak değil, fiziksel olarak da güçlü olan, çalıştığı için paranın verdiği maddi güce de sahip, şiddeti bir hak olarak kendinde gören bir profilden bahsetmek mümkündür. 1.2.2. Türkiye’de Hegemonik Erkeklik “Erkek üzerine konuşmanın gereksiz olduğu düşünesi” (Macnamara, 2018) Türkiye’de de hâkim olmakla birlikte, Türkiye’de hegemonik erkekliğe ilişkin konuşmak oldukça güçtür. Çünkü içerisinde barındırdığı hegemonya kavramındaki kilit nokta ‘rıza’nın sağlanması, bu ataerkil düzende atfedilen değerlerin doğallaştırılıp içselleştirilmesiyle olunca, avantajlı konumdaki hegemonik erkekliğin sorgulanmasını da güçleştirmektedir. Özbay, hegemonik erkeklik kavramını Türkiye’de arayıp bulmanın ve bununla birlikte, görgül bir çalışma yapmanın zor olduğunu ifade etmektedir (Özbay, 2013: 187). Fakat bunlarla birlikte, 1990’lı yıllardan itibaren Türkiye’de de erkeklik çalışmaları alanında gelişmeler yaşanmaya başlanmıştır (Akça ve Tönel, 2011: 33). 17 Eril iktidarı temel alan bu çalışmaların konuları genelde siyaset, spor, cinsellik ve şiddet çerçevesinde gerçekleşmektedir fakat Türkiye’deki bu çalışmalar yalnızca akademik hayata etki etmekle kalmayıp internet, sokak gibi çeşitli mecralarda da yankı bulup tartışılmaktadır (Bozok, 2015: 35-36). Bozok, erkekliği, toplumsal hareketleri içine alan bağlamda üç başlık altında ele almaktadır. Bu başlıklar, ‘erkeklikçi’, ‘erkek kurtuluşçu’ ve ‘(pro)feminist’ şeklindedir (Bozok, 2009: 271). ‘Erkeklikçi’ başlığı altında ataerkil ideolojiyi meşrulaştırarak antifeminist bir yaklaşım sergilendiğini vurgulamaktadır. ‘Erkek kurtuluşçuluğu’ yaklaşımında, kadınların ezilmişliği bağlamından yola çıkarak erkeklerin de en az kadınlar kadar mağdur olduğu savunulmaktadır. Profeminizm hareketini ise Bozok, “hiçbir zaman feminizmle iktidar mücadelesine girmeyen, kararlı olarak feminizmin müttefiki olarak konumlanan erkeklik hareketi” şeklinde tanımlamaktadır (Bozok, 2009: 277). Türkiye’de erkeklik kavramını sorgularken, sıklıkla milliyetçi militarist söylemler ortaya çıkmaktadır. Hegemonik erkeklik, ataerkil sistemin içinde militarizmden fazlasıyla beslenmektedir. Çünkü ülkemizde bir erkek doğduğu andan itibaren bir ‘erkeklik ispatı’ içerisindedir. “Göster amcalara…” şeklindeki cümleler, ileriki yaşlarda “askerliğini yaptın mı bakayım?” sorusuna dönüşerek, hegemonik erkeklik, sürekli olarak kendini yeniden üretmektedir. Bu nedenle militarizm, ataerkil yapının beslendiği önemli bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır. Bir başka deyişle, hegemonik erkeklik sorgulanırken, milliyetçilik anlatılarının da sorgulanması da kaçınılmazdır. Milliyetçilik anlatısını, Sancar Erkeklik: İmkânsız İktidar isimli kitabında “Erkeklik Krizi mi?” başlığı altında ele alırken, askere gitme durumunu hem erkekliğin öğrenildiği hem de erkekliğin ispatı şeklinde değerlendirmektedir. “Her Türk asker doğar” argümanından yola çıkılacak olunursa, ‘Mehmetçik’, ülkemizde ataerkil ideolojinin getirisi olarak ön plana çıkan imgelerden biridir. Bununla birlikte, toplumda bir kişinin ‘adam’ olarak nitelendirilmesi için askerliğini yapmış olma şartı getirilmektedir. Türkiye’de ‘erkek olmak’ ya da dolayısıyla devamında ‘adam olmak’ için belli aşamalardan geçmek gerekmektedir. Bunlar, sünnet, askerlik, iş bulma ve evlilik gibi tamamlanması gereken aşamalardır. Bu aşamalar, sırasıyla geçildiği taktirde artık o “erkek” toplum tarafından onaylanmaktadır. Böyle bir toplumsal yapı içerisinde erkeklerin ‘eril şiddeti’ 18 hayatlarından dışlamaları, dahası üzerine bile konuşmaları oldukça zorlaşmaktadır (Akça ve Tönel, 2011: 33). Hegemonik erkeklik biçimi süreç içerisinde farklılık gösterebilmektedir. Değişen koşullarla birlikte, hegemonik erkekliğe ilişkin konumlanmaların yerini, farklı hegemonik erkeklik özellikleri alabilir. Önceden toplumsal düzen, yaşlı erkeklerin iktidarı üzerine kurulu iken, günümüzde beden-merkezci, ‘fit’ erkeklerin üstünlüğü mevcuttur (Özbay, 2013: 190). Türkiye’de hegemonik erkekliğin sınırlarını belirlemenin güç olmasının sebebi, toplumsal cinsiyet arenasının dinamik bir yapıya sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Ancak bu dinamizme rağmen, ‘kadın’ ve ‘erkek’ eşitliği uğruna direnen kadın ve erkeklerin bulunması dikkate değer bir noktadır (Özbay, 2013 :203). Sonuç olarak, Türkiye’de tek bir hegemonik erkek profilinden bahsetmek mümkün değildir. Bununla birlikte, hegemonik erkek profilinde bazen bazı özelliklerin ön plana çıkıp sonrasında o özelliklerin gerilemesi, sürekli olarak hegemonik erkekliğe ilişkin verilen mücadelenin tekrar edildiği şeklinde değerlendirilebilir. 1.3. MİLLİYETÇİLİK 1.3.1. Milliyetçilik Kavramı “Milliyetçilik modern çağın en büyük tabusu” derken Özkırımlı (2002: 706), aslında milli sembollerin kutsal olduğuna gönderme yaparak bu anlatının arkasında çok güçlü bir inanç sistemi yattığının altını çizmektedir. Bu inanç sistemi öylesine tabu haline gelmiştir ki hiçbir vatandaşın bu sisteme karşı çıkma gibi bir lüksü bulunmamaktadır. “Milli olan” değer sorgulanmadan alınarak o değere çok büyük anlamlar yüklenmektedir. Milliyetçiliğin anlaşılabilmesi için millet kavramına odaklanılması gerekirse, Smith, millet olmanın olmazsa şartları olarak, ortak tarih ve ortak soy vurgusu yapmaktadır (Smith, 1999: 115). Tarihsel hafıza, milliyetçilik anlatılarının temelini oluşturan unsurlardan biridir. Milliyetçiliğin çok boyutlu bir olgu olması, tanımlanmasını oldukça güç kılmaktadır. Bu durum milliyetçilik tanımlamalarında da farklılıklar yaratmaktadır. 19 Özkırımlı, milliyetçiliğin çok boyutlu yapısına dikkat çekerek tek bir parametreye indirgenmesini eleştirmektedir. Milliyetçiliğin, bulunduğu kabın şeklini alarak farklı ideolojilere eklemlenmesi ve pek çok parametreyi içinde barındırması, tüm milliyetçiliklerin tek bir şekilde açıklanmasının mümkün olmadığını göstermektedir (Özkırımlı, 2008: 275-276). Dolayısıyla farklı milliyetçiliklerin varlığından söz edilebilmektedir ve bu durum bazen bir milliyetçilik hakimken, bazen başka bir milliyetçiliğin hâkim olmasını da beraberinde getirmektedir (Özkırımlı, 2002: 708). Özkırımlı aynı zamanda, yalnızca farklı milliyetçiliklerin olmadığını, belirli bir milliyetçilik içinde de birbirleriyle yarışan, kimi zaman iş birliği yapan, kimi zaman ise açıkça çatışan farklı projeler olduğunu da belirtmektedir (Özkırımlı, 2008: 267-268). Milliyetçiliği tek bir bağlam içerisinde homojen ya da içinde çelişkiler bulundurmayan bir yapı şeklinde indirgemeci bir yaklaşımla açıklamak, milliyetçiliğin çok boyutlu yapısı sebebiyle, milliyetçiliğin anlaşılmasında yetersiz ve eksik kalacaktır. Sanayi Devrimi’nin gerçekleşmesiyle yaşanan toplumsal değişimle birlikte bazı toplumsal ihtiyaçlar oluşmuştur. Bu ihtiyaçlar neticesinde, milliyetçilik bir ideoloji olarak toplumsal alanda varlığını göstermiştir (Smith, 2001: 46-47). Ancak milliyetçiliği yalnızca siyasal alanda bir ideoloji olarak ele almak yeterli değildir. Bununla beraber, milliyetçiliğin kültürdeki yansımalarına da odaklanmak gerekmektedir (Smith, 2001: 118). Bu doğrultudan hareketle, milliyetçiliğin kültür ürünlerindeki görünümlerine bakmak önem arz etmektedir. Hobsbawn, milliyetçiliği “icat edilmiş bir gelenek” olarak görürken, Benedict Anderson, “hayali cemaat” (Anderson, 2013) olarak nitelendirmektedir. Hobsbawn’a göre önce kültürel, edebi bir mahiyete sahip olan milliyetçilik, sonrasında politik aktörler tarafından politik bir programa dönüştürülmektedir. En son ise kitlesel destekle birlikte, iktidar oyununun değişmez bir parçası haline gelmektedir (Hobsbawn, 1995:96). 18. yüzyılda ortaya çıkmış milliyetçilik olgusu peki nasıl hala önemini yitirmemiş şekilde karşımıza çıkmakta ve kutsallığını sürdürmektedir? Milliyetçi söylemin çok boyutlu yapısı, bu söylemin kutsallığının sürdürmesine zemin hazırlayan etkenlerden biridir. Özkırımlı, milliyetçiliği, her şeyden önce hegemonik bir söylem olarak görerek milliyetçiliğin kurumlar tarafından desteklenip yeniden üretildiğini belirtmektedir 20 (Özkırımlı, 2002: 707). Bu hegemonik söylem, gündelik yaşam pratiklerinde kendisini sürekli olarak görünür kılmaktadır. Özkırımlı milliyetçi kuramları özcü ve yapılanmacı olmak üzere iki kategoriye ayırmaktadır (Özkırımlı, 2008: 247). Özcü bakış açısında, bireylerin tek bir milliyetleri olduğu, milli kimliğin ayrılmaz bir parçamız olduğu vurgulanmaktadır. Milli kimlik, bu bakış açısına göre doğal bir parçamızdır ve milli ‘öz’, kimlik oluşumumuzda çok önemli bir yere sahiptir. Milli ‘öz’ daima mevcuttur, yalnızca harekete geçmeyi beklemektedir (Özkırımlı, 2008: 248). Yapılanmacı yaklaşımda ise toplumsal kültürü oluşturan öğelere yüklenen anlamların ve verilen değerin, koşullara göre yeniden tanımlandığı vurgulanmaktadır (Özkırımlı, 2008: 249). Resmî ideoloji bağlamında “yukarıdan aşağı” oluşturulan milliyetçiliği anlamak için “aşağıdan yukarı” kısmına da odaklanmakta fayda vardır. Aksi taktirde, milliyetçilik çalışmaları özcü ve indirgemeci yaklaşımlarla eksik kalmaktadır. Resmi ve gayriresmi milliyetçiliklere odaklanıldığında ise Eriksen, gayriresmi milliyetçiliklerin günlük yaşamdaki bağlamlarla ilişkili olarak daha hissi olduğunu dile getirirken, resmi milliyetçiliğin tek gayesinin, homojen ve uyumlu bir toplum yaratmak olduğunu ifade etmektedir (Özkırımlı,2002: 708). Milletler varlıklarını meşru kılıp sürdürebilmek için kendilerini yeniden üretmektedir. Yeniden üretirken ise milliyetçi söylemden yararlanmaktadır. Özkırımlı, milliyetçi söylemi üç madde ile ele almaktadır. İlk olarak, milletin her şeyden üstün olduğunu dile getirirken, milletin menfaatlerinin bütün değerlerin önünde geldiğini ifade etmektedir. İkincisi, milliyetçiliğe dair oluşturulan söylemin, yapılan eylemlerin yalnızca millet için olması dolayısıyla eylemlere meşruluk kazandırmaktadır. Son olarak ise bu söylemin ‘biz’ ve ‘onlar’ şeklinde ikiye ayırıp ‘öteki’ üzerinden kimlik oluşumunu gerçekleştirerek ortaya konan ayrımın diri tutulmasına zemin hazırlamaktadır (Özkırımlı, 2008: 285-286). Milliyetçi söylemlerin inşasına ve yeniden üretim süreciyle ilgili Özkırımlı şunları ifade etmektedir; 1. “Milliyetçilik söylemi dünyayı biz ve onlara olarak bölerek her iki tarafa da türdeş bir kimlik atfeder. Bu söylem bireyde dost ve düşman kavramının oluşmasında ve pekişmesinde etkili bir araçtır. 21 2. Milliyetçilik söylemi hegemonya kurar ve egemen sınıf ve yönetilenler arasında bir hiyerarşi kurarak bu hiyerarşinin oluşmasında meşru yolları arar. 3. Milliyetçilik kendisini doğallaştırarak milli değerlerin toplumsal bir gerçek, doğanın hakikatleri olarak değerlendirilmesi sağduyusunu oluşturur. 4. Kurumlar aracılığıyla işleyen milliyetçilik, işlerliğini devam ettirebilmesi, içselleştirilmesi ve kendini yeniden üretebilmesi için çeşitli araçlara gereksinim duyar” (Özkırımlı, 2010: 30-31). Bu noktadan hareketle, ‘biz’ ve ‘öteki’nin birbiri üzerinden kurulduğu, ‘birlik’ tahayyülünün inşa edildiği söylemsel alanlar, bizi doğrudan milliyetçiliğe götürmektedir. Milliyetçiliği anlayabilmek için ise makro yapılardan mikro yapılara geçiş yaparak gündelik hayattaki görünümlerine bakmak önemlidir. (Özkırımlı,2002:709). Bu durum ise bize, popüler milliyetçilik kavramına odaklanılması gerektiğini göstermektedir. 1.3.2. Popüler Milliyetçilik Milliyetçilikle ilgili olan pek çok kuram, milliyetçiliğin yalnızca kriz dönemlerinde ortaya çıktığı düşüncesiyle hareket etmektedir. Milli ‘öz’ün sadece milli kriz anlarında uyandığı ya da uyandırıldığı düşünülmektedir. Billig, bu düşünceye tamamen karşı çıkarak yeni bir yaklaşım geliştirmiştir. 1995’te yayımlanan Banal Nationalism adlı eser, milliyetçiliğin yeniden üretim sürecine yeni bir soluk getirerek milliyetçiliğin her zaman ve her yerde var olduğu düşüncesini savunmaktadır. Eserde milliyetçiliğin ne zaman çıktığı değil, milliyetçiliğin nasıl yeniden üretildiğine odaklanılmaktadır. Billig, milliyetçiliğin yalnızca kriz dönemlerinde ortaya çıktığı düşüncesini eleştirerek egemenlik sağlandıktan sonra yitip giden milliyetçiliğin aksine gündelik hayatın içine yerleşen bir kavramdan bahsetmektedir. Billig’e göre krizler, önceden oluşturulmuş ideolojik temellere dayanmaktadır. Gündelik hayatın içine yerleşirken ise milli sembollerin önemini de vurgulamaktadır. Her gün rutinleşen aktivitelerimizle yeniden üretilirken sorgulanmaması, bu pratiğin doğal hale gelmesinden kaynaklanmaktadır. Billig, banal milliyetçiliğin her gün yeniden üretilmesini sağlayan olgunun “bayramlarda sallanan bayraklar” değil, her gün pek çok insanın uğradığı “kamu binasının girişinde asılı duran ve çoğu zaman dikkat bile çekmeyen, sallanmayan bayraklar” olduğunu ifade etmektedir (akt. Özkırımlı, 2008: 248-249). 22 Milliyetçilik kendine popüler kültürde yer açan bir ideoloji olarak gündelik hayata sıçramaktadır. Gündelik hayattaki pek çok ayrıntıya milli bir anlam yüklenmektedir. Bayrak, harita, üniforma gibi sembollerin yanı sıra içilen kahveye kadar bir değer verilerek söylemsel alan oluşturmaktadır. Bu nedenle, milliyetçiliği ideoloji olarak tanımlamaktan ziyade söylemsel alan olarak tanımlamak daha doğru bir ifade şekli olacaktır. Milliyetçiliğin popüler kültürdeki görünümleri aslında gayriresmi milliyetçilik olarak nitelendireceğimiz durumların yaşama alanını oluşturmaktadır. Popüler milliyetçilik, resmi milliyetçiliğin ulaştığı yerlerden çok daha fazla yere ulaşarak daha geniş kitlelere hitap eder ve bu şekilde yeniden üretilecek ortamların fazla olması ve yeniden üretilme sıklığı yadırganmamaktadır. Milli maçlar, uluslararası yarışmalar gibi pek çok popüler kültür ürünleri, popüler milliyetçiliğin yeniden üretilmesine hizmet etmektedir. Popüler milliyetçiliğin sıklıkla yeniden üretildiği alanlardan biri dildir. Dil kullanımımızdaki biz, onlar, orası, burası gibi sözcükler milliyetçilik söylemlerinin yeniden üretilmesine olanak sağlamaktadır. Milli kimlikleri hatırlatma denilince ilk akla gelen siyasetçilerdir. Çünkü her gün gazetelerde siyasetçilerin yorumlarını okur, televizyonda haberlerde yine siyasetçileri izleriz. Dolayısıyla siyasetçilerin yorumlarının pek çok bireye ulaşması, milli kimliklerin hatırlatılmasına zemin hazırlayan ciddi unsurlardandır. (Özkırımlı, 2008: 250). Milli kimlik oluştururken, başrolde siyasetçilerin olma sebebi hep göz önünde olmaları ve milleti temsilen millet adına konuşmalarından kaynaklanmaktadır. ‘Vatanseverlik kartı’ her siyasetçi tarafından oynanmaktadır (akt. Özkırımlı, 2008: 250). Çünkü her siyasetçi ‘vatanseverlik’ gömleklerini giyerek kürsüye çıkıp ‘millet’ adına konuşmaya başlamaktadırlar. Konuşmaya başladıkları anda ise milliyetçi söylemler devreye girmektedir. Milliyetçiliğin kendini yeniden üretebilmesi için gereksinim duyduğu araçların başında medya gelmektedir. Medyanın milliyetçi yapısı, popüler milliyetçiliğin daima ayakta kalmasına imkân sağlamaktadır. 23 1.3.3. Popüler Milliyetçilik ve Medya Popüler milliyetçiliğin beslendiği, yeniden üretildiği alanlardan biri de Althusser’in “Devletin İdeolojik Aygıtları”’ndan biri olarak tanımladığı medyadır. Popüler milliyetçi söylemler medyada kendine kalıcı bir şekilde yer bulmaktadır. Kalıcı denilmesinin sebebi, popüler milliyetçiliğin sürekli olarak yeniden üretildiği bir alan olarak karşımıza çıkmasıdır. Milliyetçilik, özcü anlayıştan ziyade yapılanmacı yaklaşım üzerinden ele alınırsa, sabit bir olgu olarak değerlendirmek yerine toplumdaki gelişmelere ayak uyduran, Özkırımlı’nın tabiri ile “bukalemun gibi bulunduğu ortamın şeklini alan” bir söylem olarak medyada kendine yer bulmaktadır. Milliyetçiliğin bugün hala etkisinin devam etmesi durumu her gün kendini yeniden üretmesinde gizlidir. Ancak yeniden üretirken milliyetçilik ‘haykırmak’ yerine ‘fısıldayarak’ işlevini sessizce görmektedir (akt. Özkırımlı, 2002: 711). Kapsamı, içeriği ya da formatı ulusal olan medya ‘milli duyarlılık’ların etkinleştirilmesine ve güçlendirilmesine katkıda bulunmaktadır. Milliyetçi gazetelerin okuyucuları ve kültürel program izleyenleri yalnızca milletleriyle uyum sağlamakla kalmaz, aynı zamanda oradaki anlamları da aktif olarak yorumlamaktadırlar (Fox ve Miller Idriss,2008: 551). Bu noktadan hareketle, sıradan insanlar sadece ulusun eleştirel olmayan tüketicileri değil, gündelik tüketim eylemleri yoluyla eş zamanlı olarak yaratıcı üreticilerdir (akt. Fox ve Miller Idriss: 550). Gündelik hayatımızda gerçekleştirdiğimiz pek çok eylem farkında olmadan popüler milliyetçilik kavramını gün yüzüne çıkarmaktadır. Farkında olmama durumu ise durumun içselleştirilmesi sebebiyle gerçekleşmektedir. Kitle iletişim araçları, yeniden üretim sürecinde büyük bir pay sahibidirler. Özelleşme politikaları neticesinde sayıları artan kitle iletişim araçları, milliyetçi söylemlerin üretilmesinde önemli bir rol oynamaktadırlar (akt. Özkırımlı, 2002:715). Dolayısıyla, popüler kültürün ürettiği milliyetçilik, daha geniş kitlelere yayıldığı için resmi milliyetçiliğe nazaran çok daha fazla etkilidir. 24 Milliyetçilik yeniden üretilirken aynı zamanda bir tüketim malzemesi haline gelmektedir. Milliyetçilik söylemsel alanda ele alındığında, sosyal aktörler milli aktörlere dönüşür, gündelik hikayeler de milli hikayeler olur (Fox ve Miller Idrıss,2008: 540). Gündelik yaşamın içine sızan milliyetçilik pratikleri, “Everyday Nationhood” makalesinde, milletin gündelik hayatta hem üretilip hem de yeniden üretildiği bağlamı, milleti konuşmak, milleti seçmek, milleti performe etmek ve milleti tüketmek şeklinde dört maddeye indirgenerek ele alınmıştır (Fox ve Miller Idriss, 2008: 537). Sistemin yeniden üretilmesine katkı sağlayan kitle iletişim araçları “milli duyarlılık” üzerinden gerek görsel gerek yazılı basında popüler milliyetçiliği beslemektedir. Devletin milliyetçi ideolojisini sürdürülebilir kıldığı mecralardan olan medyada, milliyetçiliğin egemen kod olarak karşımıza çıkması kaçınılmaz bir durumdur. Medya metinlerine kodlanan ideolojiler, iktidar ve güç kavramlarını da birlikte değerlendirmeye itmektedir. Çünkü sonrasında o ideolojiler, devlet ve çıkar grupları tarafından, propaganda aracı olarak kullanılacak hale getirilmektedir. Milliyetçilik insanların hayatlarının bu kadar içindeyken, bu durumun insanların gözüne batmaması ve alışılmış olma durumu, tamamen hegemonya kavramındaki ikna ve rıza temelinde milliyetçilik anlatısının doğallaştırılmış hale gelmesinden kaynaklanmaktadır. Çünkü popüler milliyetçilik, hegemonyanın çıkarlarına hizmet etmektedir. Milliyetçiliğin, medyada yitişinin aksine yeniden üretim aracı olarak karşımıza çıkan, günün toplumsal, kültürel ve siyasi koşullarına eklemlenmiş bir milliyetçilik kavramından bahsetmek yanlış olmaz. Medyadaki milliyetçi söylemler aracılığıyla bir milli kimlik inşası gerçekleşmektedir. Medya aracılığıyla oluşan “milli kimlik” inşasının yanı sıra “milli birlik ve beraberlik” inşası da ayrıca önem taşımaktadır. Bu çerçevede medyanın rolü ise milliyetçilik olgusunu yeniden üretip, “milli bilinci” bireylere aşılamaktır. Medya aracılığıyla gerçekleşen milli bilinç aşılanması, ‘biz’den olmayanı dışlayıp ‘öteki’ olarak adlandırma temeline dayanmaktadır. 1.3.4. Milliyetçilik ve ‘Öteki’ Unsuru “Milli bilinç” aşılanırken “milli kimliğin” kimliklenme süreci de önem taşımaktadır. Bu süreç içerisinde “milli kimlik” “öteki”ne göre değişen ve dönüşen bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Erözden, millet kavramına ilişkin bir adet dışsal ve dört adet içsel 25 unsurlardan bahsetmektedir (Erözden, 1997:106). İçsel unsurları, “milli ortaklık” adı altında ele alıp dışsal unsuru karşıt bir şekilde ‘düşman’ imajıyla eş değer olarak nitelendirebiliriz. Milli ortaklığa ilişkin değerler olumlu özelliklerle eklemlenerek ‘biz’i oluştururken, ‘öteki’ imajına olumsuz özellikler yüklenmektedir. Böylelikle, bir millete ait olma, bir gruba ait olma hissiyatıyla ‘biz’ ve ‘öteki’ ayrımı zorunlu kılınarak milliyetçiliğin karşımıza çıkması kaçınılmaz hale gelmektedir. Bir gruba aidiyet, bireyin kimliklenme sürecinin başlangıç noktasıdır. Bir millete ait olma “vatandaş” olma durumunu da beraberinde getirmektedir. Bireylerin o kimlikten olmayan ‘öteki’ne karşı kendini üstün ve ayrıcalıklı tanımlaması, vatandaş kimliğini önemli bir çekim alanı haline getirmektedir. (Aydın, 2015: 23). Bireyler, ‘vatandaş’ olarak tanımlanmaya başladığı andan itibaren ‘milli kimlik’ anlatısı da kurulmaya başlamaktadır. Geçmiş ve günümüz arasındaki ilişki sayesinde bugünün anlatıları kendini meşrulaştıracak zemini bulmaktadır. Bu noktada, ortak geçmiş kurgusunun altını çizmek gerekmektedir. Ortak dil, ortak din gibi kurucu unsurların yanında ortak tarih anlatısına sahip olan millet, zamanında kazanılan savaşlar, bu ‘uğurda’ yitirilen canlar anlatısına sıkı sıkıya sarılarak ‘öteki’ne karşı birleşip, kendilerini ayrıcalıklı bir konumda görmektedirler. ‘Öteki’ne karşı birleşme gücünü ise ortak geçmiş kurgusuna dayandırmaktadırlar. Dolayısıyla tarihe yapılan gönderme, kollektif belleğin beslendiği bir alan olması sebebiyle önem taşımaktadır. Milliyetçi söylemlerde ‘öteki’ unsuru son derece önemlidir. Milliyetçiliği bir kültürel temsil sistemi olarak düşünürsek, bu sistem içerisinde ‘biz’ ifadesi içselleştirilerek anlamlandırılmaktadır. Böylelikle, ‘biz’ kurgusunun yerlerde milliyetçilik söylemine rastlamamız mümkündür (Durur, 2011: 40). 1.3.4.1. “Kadim Öteki” Yunanistan Araştırmaya konu olan programın “Survivor Türkiye- Yunanistan” olması bağlamından yola çıkılacak olunursa, tarihsel husumete atıfta bulunarak, Yunanistan, Türkiye için “en 26 kadim öteki”dir, denilebilir. Yunanistan, “öteki” imajının en somut hali olarak, “biz” ve “onlar” ayrımının daima canlı tutulduğu bir millettir. Özkırımlı ve Sofos, Türkiye ve Yunanistan’ın, varoluşlarından itibaren, milliyetçi söylemlerini birbirlerinin ötekisi olarak kurduklarını ve birbirlerini tehdit unsuru haline getirdiklerini belirtmişlerdir (Özkırımlı ve Sofos, 2013: 1-2). Her iki ülkenin tarih anlatıları da bu tehdit ve öteki unsuru bağlamında farklılaşmaktadır. Örneğin, Kurtuluş Savaşı, Yunanlıların İzmir’i işgaliyle başlamış, Yunanlıları “denize dökme” mevzusuyla sona ermiştir. Türkler için bu olay çok büyük bir “zafer” olarak addedilirken, aynı durum Yunanistan için farklılık göstererek “felaket” olarak nitelendirilmektedir (Demirözü, 2003:173). Yunanlıların, Osmanlı Devleti’ne “ilk isyan eden” millet olması öteki olarak Yunan tehdidinin başlangıç noktasını oluşturmaktadır. Türk tarihi açısından, “Yunan” mutlak bir ‘öteki’dir. Dolayısıyla, Yunana karşı elde edilen zafer neticesinde kurulan Türk devleti için, Yunan algısı daima bir ‘öteki’ ve ‘düşman’dır (Millas, 2000: 10). Ege sorunu, Kardak krizi gibi durumlar millet, milliyetçilik ve öteki ilişkisi temelinde güncel örneklerdendir. Medya da ‘düşman ve öteki’ imajını besleyen alanlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. ‘Kardak Krizi’ olayına ilişkin çıkan haberlerdeki milliyetçi söylemlere bakıldığında, 30 Ocak 1996’da Hürriyet gazetesinde ‘O Bayrak İnecek’, 31 Ocak 1996’da yine aynı gazetede ‘Adaya Çıktık’, 1 Şubat 1996’da Sabah gazetesinde ‘Yunanlı Gitmeseydi Vurmaya Kararlıydık’ gibi başlıklar atılması, ‘biz’ ve ‘onlar’ ayrımı yapılarak Yunanistan’ı ‘düşman’ olarak görme algısını pekiştirmiştir (Durur, 2011: 48). Atılan bu başlıklar, medyanın, Yunanistan bağlamında, tehdit unsuru durumunu daima canlı tuttuğunu gösterir niteliktedir. “Ezeli düşman” olarak nitelendirilebilecek Yunanistan karşısında “birlik” olmak vatandaşlığın görevi olarak düşünülmektedir. Yunan milliyetçiliği ile Türk milliyetçiliğini ortak paydada buluşturan ise milliyetçi söylemdir. Milliyetçi söylemler aracılığı ile ‘onlar’ doğrudan düşman kılınarak ‘biz’ ve ‘onlar’ ötekileştirilmesi pekiştirilmektedir. 27 2. BÖLÜM: “SURVIVOR” PROGRAMI 2.1. REALITY SHOW Televizyon, sadece siyasal ve toplumsal bir kurum değildir. Televizyonun ne tek başına bir endüstri ne de tek başına teknolojik bir araç olduğu söylenilebilir. Televizyon, kültür ve sanatın üretildiği bir alan olmakla beraber aynı zamanda bir eğlence unsurudur (Mutlu, 2008: 28). Televizyon programları ise geniş bir kitleye ulaşmayı hedeflemektedir. Her kesimden, her yaştan insana hitap etmek televizyon programcılığı açısından önem taşımaktadır. Her televizyon programının ise kendine ait bir metni ve söylem yapısı mevcuttur. Televizyon izleme davranışı, istediğimiz anda ve istediğimiz mekânda gerçekleşmesi sebebiyle, gerçekliğimizin bir parçası olmaktadır (Monaco, 2001: 476). Bu doğrultuda, televizyon yalnızca gerçekliğin herhangi bir parçasını temsil etmekle kalmaz aynı zamanda gerçekliği üretmekte ve/veya inşa etmektedir (Fiske, 1997: 30). Tüm dünyada fazlasıyla beğeni toplayan ve Türkiye’de de kendine yer bulan reality showlar, televizyon izleyicisinin televizyonla kurduğu bağı değiştirmiştir. Türkiye’de reality showların, giderek yaygınlaşmaya başlaması, reality showların elde ettiği reyting başarısından kaynaklanmaktadır (Göker, 2015: 262). Reyting sonuçları göz önüne alındığında, reality showların diğer televizyon programı formatlarını gölgelediği görülmektedir. Reality show programıyla ilgili pek çok tanım bulunmaktadır. En basit haliyle, öncesinde yapılandırılmış bir yerde, sıradan insanların ellerinde hazırlanmış herhangi bir metin olmadan kamera önüne geçmesi şeklinde tanımlanabilir (Popovic, 2019: 6). Reality show programlarını tanımlayan Edwards ise bu programları, senaryosuz, yüksek gelirli fakat düşük maliyetli, pazarlanabilme özelliğine sahip kurgusal bir metin olduğunu ifade etmektedir (Edwards, 2013: 4). Annette Hill, reality televizyon programları denilince, yaptığı araştırmalarla, yayınladığı eserlerle ün yapmış isimlerden biridir. Hill, reality showların, eğlencenin yanında bilgi 28 de sunabilen, drama ve belgesel türünün karışımını içeren çeşitli eğlence programlarının hepsini kapsayabilen bir kategori olduğunu belirtmektedir (Hill, 2005:2). Eşi benzeri olmayan bu ticari tür, gün geçtikçe artan büyük bir ilgiyle karşılanmakla birlikte, dünyanın çoğu yerinde pek çok izleyiciyi ekran başına toplamaktadır. Alice Hall, reality programlarının yayıncılara sağladığı avantajlardan reytinglerin yanı sıra, üretiminin ucuz olmasına da dikkat çekmektedir (Hall, 2009: 515). İzleyicilerin aynı zamanda duygusal yönlerine hitap eden reality televizyon programlarının öne çıkan özelliklerinden biri ise sıradan insanların kendilerini gördükleri karakterlerle özdeşleştirmeleridir. Hall, gösterilerin “gerçek” olduğu algısı üzerine ekrana sunulan gerçeklikle, pek çok insanın yaşadığı gerçek yaşamla aynı anlama gelmediğini dile getirmektedir (Hall, 2009: 516). Reality showların sunduğu gerçeklik algısı, kameraların yokluğu algısıyla biraraya gelmekte ve gerçeklik algısı yükselmektedir. Annette Hill, insanların kendilerini özdeşleştirerek, bu programların “kendilerini görmelerini sağlama” noktasında ön plana çıktığını belirtmektedir (Hill, 2005: 50). Ekranla izleyici arasındaki sınırı ortadan kaldırmaya yönelik, izleyicinin ekrandaki kişinin kendisi de olabileceğini düşünmesi, “ünlü” olabilme hevesini göstermektedir. “Ünlü” olabilme hevesi, sıradan insanın hayatına farklılık katmasının yanı sıra sıradan insan için cezbediciliği çok yüksek bir tekliftir. Reality showlarda ön plana çıkan bazı söylemsel özellikler mevcuttur. Adaklı Aksop, bu söylem yapılarının unsurlarını şu şekilde kategorize etmektedir: sansasyonelleştirme, gizemlileştirme ve geciktirim, kurbanlaştırma, kişiselleştirme ve son olarak ise duygusallaştırmadır (Adaklı Aksop, 1998: 74). Reality showların sansasyonellik durumu, program anlatısının temel unsurlarından biridir. Reality showun merak uyandırması, programı daha ilgi çekici hale getirmektedir. Programa gizem katıp geciktirim yaratımı ise bir diğer merak uyandırıcı unsurdur. Kurbanlaştırma ise reality showların en karakteristik özelliklerinden biri olarak karşımıza çıkarken, programlarda kurban/saldırgan ikiliğinin kullanımı reality showun etkisini arttırmakla kalmaz gerçekliğini de desteklemektedir. Reality showların kişiselleştirme özelliği, kişilerin programdaki bireylerle kendilerini özdeşleştirme potansiyelini arttırırken, 29 duygusallaştırma unsuruyla izleyicilerde duygusal etkiler bırakmaktadır (Adaklı Aksop, 1998: 75). Neden reality showların izlendiğini anlamaya yönelik araştırmalardan biri olan Steven Reiss ve James Wiltz’in “Why People Watch Reality TV?” (2004) başlıklı makalelerinde, insanların kendilerini önemli hissetme, haklı görme, onaylanma, aile ve kazanma duygusu gibi bazı unsurlar ön plana çıkmaktadır. İzleyicilerin, bireyselliklerine bağlı olan duyguları uyaran ve o duyguları, istekleri, güdüleri, hazları gün yüzüne çıkaran televizyon programlarını izlemeyi tercih ettikleri sonucuna varılmaktadır. (Reiss ve Wiltz, 2004: 365). “Simply Irresistible: Reality TV Consumption Patterns” adlı makalede ise odak grup görüşmelerinin sonucunda, reality showların izlenmesi toplumsal damga olarak nitelendirilmekle birlikte, kaçış ve sosyal bağlılık nedeniyle bu programların izlendiği görülmektedir. (Lundy, Ruth, Park, 2008). Reality show programlarının izlenmesinde öne çıkan bir diğer unsur ise röntgenciliktir. Reality show programlarıyla ilgili yapılan başka bir araştırmada, bu formattaki programların, Amerikan halkının röntgenci veya birilerini gözetleme hevesine hitap etmesi sonucuna varılmaktadır. (Nabi, Biely, Morgan, Stitt, 2003). Bu durum ise eleştirileri beraberinde getirmiştir. Hill’e göre reality showların röntgenci bir nitelik sergilemesi bu programlara yönelik eleştirilerin başında gelmektedir (Hill, Weibull, Nilsson, 2007:7). Papacharissi ve Menderson ise insanların reality show programları izlemelerindeki sebeplerin yalnızca alışkanlık haline gelen zaman geçirme aktivitesi değil aynı zamanda sosyal ihtiyaçlarını gerçekleştirme amacının da bulunduğu belirtmişlerdir. (Papacharissi ve Menderson, 2007). Hill, reality programlarının gelişimini üç dalgaya ayırmıştır. İlk dalga 1980’li yılların sonlarında başlamış, kriminal program merkezli ilerlemiştir. İkinci dalgada, 1990’lı yılların ortalarında başlamış ve belgesel türü programlara yönelinmiştir. Son dalga ise 2000’li yıllarla birlikte, program türü farklı bir konsepte taşınarak sıradan insanların bir yere yerleştirilmesiyle ortaya çıkacak toplumsal ilişkiler ağını gözlemlemek şeklinde değerlendirilebilir (Hill, 2005:24). Annette Hill, programların gelişimini, bu şekilde 30 özetlemiştir. Bu üç dalga, Türkiye’de yayınlanan reality programların seyriyle de paraleldir. Türkiye’de reality show programının ilk örneği, özel kanalların açılmasıyla birlikte, 1993 yılında Show TV kanalında yayınlanmaya başlayan ve 1998 yılına kadar ekranlarda kalan “Sıcağı Sıcağına” programıdır. “Sıcağı Sıcağına” programında konular, günlük hayattan alınarak trafik kazaları, yıkımlar, yangınlar, acı ve üzüntü çeken insanlar ekrana getirilmiştir. Aynı zamanda, dehşet sahneleriyle merak uyandırarak ilgi çekmek hedeflenmiştir. Polisiye olayları içeren bu programlarda, görsel efektler, gerilim müzikleri, kurgu, canlandırma gibi tekniklerle izleyicinin ilgisini çekmek de amaçlanmıştır (Çelen, 1997: 100). Son dönemde, Türkiye’de reality show programlarının seyri yarışma odaklı bir türe kaymıştır. Malzemesini gerçek hayattan alan reality show, ticari kaygıyla birlikte, kişilerin özel alanlarını sansasyonel bir şekilde sunmaktadır. Özellikle 2000’li yıllardan itibaren şaha kalkan reality show programları, izleyicileri günümüzde ekranları başına kitlemektedir. TV8 kanalının, Acun Medya tarafından satın alınmasıyla beraber, odak noktası reality show olan yeni bir yayıncılık anlayışı ortaya çıkmıştır. 2.1.1. Reality Show Programı Olarak “Survivor” Reality show programlarının prime-time’da yayınlanması ve o yayın kuşağında yayınlanan dizilere alternatif olarak sunulup, reyting rekorları kırması durumu reality show araştırmalarını önemli kılan etkenlerden biridir. Reality show programlarında bir kırılma noktası yaratan ve büyük bir izleyici kitlesi oluşturarak dünyanın hemen hemen her yerinde yıllardır yayınlanmasına rağmen popülerliğini yitirmemiş programlardan biri “Survivor” programıdır. Vogel, akademisyenler arasında en çok tartışılan iki programdan birinin “Survivor”, diğerinin ise “Big Brother” programı olduğunu belirtmektedir (Vogel, 2012). Birçok televizyon yorumcusuna göre, reality televizyonu “Big Brother” ve “Survivor” ile başlamaktadır. Her iki program da reality show alanında çığır açan nitelikte programlardır. 31 “Survivor”, reality (gerçeklik) odaklı televizyon program yapımcılığının ve televizyon format endüstrisinin en başarılı örneklerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır (Erdoğan ve Budak, 2016: 40). “Survivor” program formatı ilk olarak Charlie Parsons tarafından 1992 yılında İngiltere’de oluşturulmuştur. Survivor’ın ilk uyarlaması ise, “Expedition Robinson” adıyla 1997 yılında İsveç televizyon formatına uygun olarak Vegelius şirketi tarafından yapılmıştır (Moran ve Keane, 2006:82). “Survivor” programı, sıradan insanların aktör haline gelmelerini sağlamaktadır. Ancak aktör olabilmeleri için ise bazı özelliklerinin ön planda olmaları gerekmektedir. Yarışmacıların, dramayı ve çatışmayı en üst düzeye çıkarmaları öne çıkması gereken özelliklerden bazılarıdır. Üreticiler, seçimlerinin tamamen başarılı olunacağından emin olmamakla birlikte, programın tamamına dokunan, agresif niteliklere sahip olup ortamı geren kişileri seçerek ona göre bölümleri oluşturmaktadırlar (Friedman,2002:8). Dolayısıyla, bu programların duygusal çekiciliği, izleyicileri duygusal patlamalara ve çatışmalara yönlendirmesi gerçeklik algısını daha da arttırmaktadır. Ien Ang’in “duygusal gerçekçilik” kavramı, programlardaki duygusal çekicilik ve gerçeklik algıları arasındaki ilişkinin anlaşılmasına yardımcı olacaktır. Ang, Watching Dallas: Soap Opera and the Melodramatic Imagination adlı çalışmasında, Dallas izleyicilerinin gerçeklik algılarına dair “duygusal gerçekçilik” kavramını önermektedir. Ien Ang, izleyicilerin gerçekliğe dair edindikleri tecrübelerin bilişsel olmadığı ve duygusal bir zeminde gerçekleştiğini dile getirmektedir. Ang, aynı zamanda gerçek olarak algılanan şeyin, aslında kişisel bir deneyim olduğunu da altını çizmektedir (Karabağ Sarı, 2014: 249). “Survivor” programının bir devrim niteliğinde olmasının en önemli nedenlerinden biri, formatın eleme yöntemine dayanmasıdır (Moran ve Keane, 2006:41). Erdoğan ve Budak, Survivor program formatını şu şekilde özetlemişlerdir: Survivor, yarışma programı ve reality show arasında melez bir yapıdadır. Dünya çapında pek çok ülkede yeniden üretilen ve yayımlanan bu reality- yarışma program formatında, yarışmacılar el değmemiş, ıssız bir adada tecrit edilmekte, nakit para ödülünü ve diğer ödülleri kazanmak için rekabet etmektedir. Programda, yarışmacıların diğer takım üyeleri için kullandıkları oylarla, yalnızca tek bir final yarışmacısı kalıncaya ve o yarışmacı “Survivor” ünvanını kazanıncaya kadar devam eden ve aşamalı olarak gerçekleştirilen bir eleme sistemi uygulanmaktadır (Erdoğan ve Budak, 2016: 41). İzlenme oranıyla, ekonomik getirisi doğru orantılı bir program olan “Survivor”, her geçen gün popülaritesini arttırmaktadır. 1997 yılında “Expedition Robinson” finalini İsveç 32 nüfusunun yarısını izlemesi bu yargıyı doğrular niteliktedir. Türkiye’deki izlenme oranları da bu yargıyı desteklemektedir. Anglo- Amerikan eğlence ürünü olan program formatlarının, dünyanın hemen hemen her yerinde uyarlanabilen senaryo ve içerik yapıları ile metnin yerel kültürlere uyarlanabilir hali, pazar başarısının arkasında yatan önemli etmenlerden biridir (Erdoğan ve Budak, 2016: 141). Survivor’ın uyarlanarak yayınlandığı ülkeler ise şu şekildedir: “Arap dünyası, Almanya, Azerbaycan, Arjantin, Avustralya, Avusturya, Almanya, Belçika, Hollanda, ABD, Birleşik Krallık, Brezilya, Bulgaristan, Şili, Kolombiya, Hırvatistan, Çekya, Danimarka, Dominik Cumhuriyeti, Ekvador, Estonya, Fiji, Filipinler, Finlandiya, Fransa, Gürcistan, İsrail, İtalya, Japonya, Letonya, Litvanya, Lübnan, Macaristan, Meksika, Norveç, Pakistan, Polonya, Portekiz, Rusya, Danimarka, Norveç, İsveç, Sırbistan, Kuzey Makedonya, Moğolistan, Güney Afrika Cumhuriyeti, İspanya, İsveç, İsviçre, Türkiye, Venezuela ve Yunanistan’dır” (Duran, 2021: 102). Annette Hill’in (2004) Reality TV adlı kitabında, Survivor’da hem fiziksel hem de duygusal bir mücadele edildiği yargısına varılırken, Survivor’ın yedi sezonunun içerik analizinin yapıldığı bir başka çalışmada, izleyicilerin herhangi haber programı ya da diğer reality show programlarına kıyasla çok daha yüksek dozda anti sosyal davranışa maruz kalındığı gösterilmektedir (Wilson, Robinson, Callister, 2012: 263). Bu makaleyi onaylayan bir diğer ifade ise şu şekildedir: “Yapımcılara göre reality show’larda gerçeğin yansıtılması amaçlanmıştır ancak psikologlar bu düşünceyi desteklemeyerek, bu programların insani duyguları istismar ettiğini, izleyiciyi saldırganlığa yönelttiğini ve kitleleri olumsuz yönlendirdiğini ifade etmişlerdir” (Serim, 2007: 278). “Survivor” programında da çoğunlukla yarışmacıların birbirlerine bağırmaları, sözlü münakaşaya girmeleri, özellikle erkeklerin fiziksel gücü kullandıkları durumlar mevcuttur. Bu tez çalışmasında da yapılan analizlerde daha çok şiddete ilişkin söylemlerin bulunması, buna dair malzemenin program metninde ne kadar fazla yer aldığını gösterir niteliktedir. Bununla birlikte, Youtube platformuna ‘Survivor’ kelimesi yazıldığında, öne çıkan ve en çok izlenen videoların kavga videoları olması, izleyicilerin yalnızca televizyonda değil online dünyada da fazlasıyla anti sosyal davranışa maruz kaldıklarını göstermektedir. 33 2.2. “SURVIVOR TÜRKİYE YUNANİSTAN 2019” PROGRAMI Türkiye’de, “Survivor” ilk olarak, 22 Mart 2005 tarihinde, Pelin Akad yapımında, Kanal D ekranlarında “Survivor Türkiye: Büyük Macera” adıyla izleyicilere sunulmuştur. Yarışmadaki rakipler Kuzey ve Güney olarak isimlendirilerek ikiye ayrılmıştır. 2006 yılında Show TV kanalında yayınlanmaya başlayan program büyük bir izleyici kitlesi yaratmıştır. 2013 yılında TV8 kanalı Acun Medya tarafından satın alınmıştır ve bu noktadan sonra TV8’in yayın politikasında değişikler olmuş ve haber ağırlıklı prodüksiyonlar yayından kaldırılmıştır. Eğlence ve spor ağırlıklı programlarla yayın faaliyetlerine devam eden kanal, Anglo- Amerikan program formatını transfer ederek Acun Medya’da yer alan bütün prodüksiyonları da dahil etmiştir (Erdoğan ve Budak, 2016: 124). 2005 yılından bu yana yalnızca 2008 ve 2009 yıllarında çekilmeyen “Survivor” programının 2020 yılı itibariyle toplamda 14 sezonu bulunmaktadır (Duran, 2021: 102). Dolayısıyla, Türkiye’de “Survivor”, büyük bir izleyici kitlesi yaratarak popülaritesini korumaktadır. “Survivor Türkiye- Yunanistan”, “Survivor” formatının bir başka versiyonu olarak karşımıza çıkmaktadır. “Survivor Türkiye- Yunanistan” formatı ilk olarak Show TV’de yayımlanırken, eş zamanlı olarak Yunanistan’da ise Mega TV’de yayımlanmıştır. Türk ve Yunan rekabetine dayalı olan program, her iki takımın yarışmacılarının, güç ve fiziksel özelliklerin ön plana çıktığı yarışmalarda, tarafların birbirlerine üstünlük sağlamak amacıyla karşı karşıya gelmeleri yarışmanın odak noktasını oluşturmaktadır (Erdoğan ve Budak, 2016: 128-129). 2.2.1. “Survivor Türkiye- Yunanistan 2019” Programının Öyküsü ve Yarışmacıları Programın genel formatı, Türkiye ve Yunanistan’ın, Dominik Cumhuriyeti’nde birbirine yakın olan iki ayrı adada hayatlarını idame ettirmeleri ve her iki ülkenin karşı karşıya geldiği yarışmalar üzerine kuruludur. Sadece iki ülkenin yarıştığı yarışmalar değil, yarışmacıların ada yaşantıları da izleyiciye sunulmaktadır. Yarışmacılar baraka, temel ihtiyaç malzemeleri (olta vs.), yemek ödüllerini elde etmek için “Ödül Oyunlarında” 34 rekabet etmektedirler. Aynı zamanda her hafta “Dokunulmazlık Oyunu” oynayan takımlardan, kaybeden takımdaki her yarışmacı kendi iradesiyle birinin ismini yazar ve “Bireysel Dokunulmazlık” oyunun galibi yarışmacı da bir isim söyler ve iki isim halkın SMS oylamasına çıkarılarak, halkın en fazla SMS gönderdiği yarışmacı adada kalırken, diğer yarışmacı adaya veda eder. 9 Şubat 2019’da başlayan Türkiye- Yunanistan formatı, 1 Nisan 2019’da Acun Ilıcalı’nın ada konseyinde, “Projemizin amacı Yunan- Türk gerilimi değil, Yunan- Türk dostluğuydu ve bunu da başardığımızı düşünüyorum ve dikkat ederseniz takımları tamamen karıştırarak oyunlar oynamaya başladık, ondan önce de ikili olarak oynanan oyunlar başlamıştı ve bunların hepsinden çok mutlu ayrıldık. Ben instagramda, seyircilerimize sordum, seyircilerimizin büyük çoğunluğu takımların karışık olması yönünde oylar kullandılar. Şimdi geldiğimiz nokta, çok ilginç olacak, artık Türk- Yunan yarışmacılar karışık olarak iki ayrı adada beraber yaşayacak” şeklinde kurduğu cümlelerle hem yarışmacılara hem de izleyicilere takımların ayrılacağını duyurmuş oldu. 3 Nisan 2019 tarihinden sonra da Türkiye- Yunanistan olarak değil, Siyah ve Beyaz takım olarak yarışmaya devam edildi ve Survivor finalinde bir Türk, bir Yunan yarışmacı şampiyon seçildi. Acun Ilıcalı, Survivor formatını İsveç’ten satın alarak Türkiye’nin sosyo-kültürel özelliklerine uygun hale getirip izleyicinin karşısına çıkarmış ve aynı zamanda izleyicilerin beklentilerine göre formatta değişiklikler yapılabileceğini göstermiştir. Araştırmaya konu olan Survivor programının 2019 ve 2018 yıllarında birbirlerine yakın tarihlerdeki reyting sonuçları aşağıdaki şekildedir. 35 Tablo 1. (11.02.2018 tarihli reyting sonuçları) Tablo 2. (09.02.2019 tarihli reyting sonuçları) Reyting sonuçları göz önüne alındığında, programın popülaritesi ortaya çıkmaktadır. Survivor programın analizinin anlaşılabilmesi için Türk ve Yunan takımlarındaki yarışmacıların kimler olduklarını gösteren tablo ise aşağıda mevcuttur. Türk ve Yunan 36 takımlarındaki yarışmacı sayılarında farklılık olması, bazı yarışmacıların sakatlanmaları ve yeni yarışmacıların programa dahil olmasından kaynaklanmaktadır. Türk Takımı Yunan Takımı Yusuf Karakaya (Siyah Takım) Katerina Dalaka (Siyah Takım) Sude Burcu (Siyah Takım) Dimitra Vamvakousi (Siyah Takım) Emre Durak (Siyah Takım) Panagiotis Konstantinidis (Siyah Takım) Bora Edin (Beyaz Takım) Sypros Gourdoupıs (Siyah Takım) Seda Ocak (Beyaz Takım) Afroditi Skafida (Beyaz Takım) Okay Köksal (Beyaz Takım) Nikos Kosmas (Beyaz Takım) Atakan Işıktutan Kyriakos Pelakanos (Beyaz Takım) Büşra Yalçın Vasilis Vasilikos Hakan Kanık Vasilis Simos Hikmet Tuğsuz Elpida Meziriodu Ecem Onaran Tony Stavratis Antonis Kaan Güvenilir Dimitris Margaritis Kader Karakaya Ioulieta Kitronou Melisa Emirbayer Ria Kolovou Sabriye Şengül Nadia Maurouedo Dimitra Tsoganou Patrick Ogunsato Tablo 3. “Survivor Türkiye- Yunanistan 2019” Yarışmacıları 37 3. BÖLÜM: BULGULAR 3.1. “SURVIVOR TÜRKİYE YUNANİSTAN 2019” PROGRAMINDAKİ TOPLUMSAL CİNSİYET ANLATILARI VE HEGEMONİK ERKEKLİK KODLARI Toplumsal cinsiyet öğretilerinin pekiştirilmesini sağlayan önemli araçlardan biri olan medyada sunulan kadınlık ve erkeklik davranışlarının iktidar ve güç ilişkileri bağlamında incelenmesi gerekmektedir. Bu nedenle, “Survivor” programındaki mücadeleyi, cinsiyetler arası iktidar mücadelesi şeklinde tanımlamak çok da yanlış olmaz. Toplumsal cinsiyet düzeninin kadınlara ve erkeklere atfettiği kalıp yargıları gösteren aşağıdaki tablo, bizlere programdaki kadın ve erkeklerin de rollerine atıfta bulunacak bir yol gösterecektir. Kadınsı Erkeksi Yumuşak Saldırgan Kolay Ağlar Duygusal Değil- Ağlamaz Sanat ve Edebiyattan Zevk Alır Matematiği ve Doğa Bilimlerini Sever Sert Sözcükler Kullanmaz Dünyalıktır İnce Düşüncelidir Hırslıdır Dindardır Nesneldir Görünümüyle İlgilidir Yarışmacıdır Başkalarının Duygularının Farkındadır Kendine Güvenir Güçlü Güvenlik İhtiyacı Vardır Mantıklıdır Konuşkandır Liderlik Eder Bağımlıdır Bağımsızdır Tablo 4. Yaygın Erkeklik- Kadınlık Kalıp Yargıları (Taylor, 2007: 341) 38 Programdaki kadın ve erkek profillerinin çoğunun bu tabloyu onaylar nitelikte davranışları ve sözleri bulunmaktadır. Özellikle erkeksi kalıp yargılar kategorisine giren, saldırganlık, duygusal olmama, hırslı, nesnel ve mantıklı olma, kendine güvenme, liderlik etme özelliklerinin programda öne çıkan erkek yarışmacılarda bulunduğunu söylememiz mümkündür. Kadınsı kalıp yargılara baktığımızda ise yumuşak olma, kolay ağlama, sert sözcükler kullanmama, ince düşünceli olma, görünümüyle ilgili olma, başkaları