Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe Anabilim Dalı KADİM DOĞU DÜŞÜNCESİNDEN SCHOPENHAUER’E SONLU VE SONSUZ İLİŞKİSİ BAĞLAMINDA ZORUNLU BELİRLENİM OLARAK ÖZGÜRLÜK Çağdaş Emrah ÇAĞLIYAN Doktora Ankara, 2024 KADİM DOĞU DÜŞÜNCESİNDEN SCHOPENHAUER’E SONLU VE SONSUZ İLİŞKİSİ BAĞLAMINDA ZORUNLU BELİRLENİM OLARAK ÖZGÜRLÜK Çağdaş Emrah ÇAĞLIYAN Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe Anabilim Dalı Doktora Ankara, 2024 iv TEŞEKKÜR Bu çalışma, yaşamımın benim için hem en anlamlı ve derin döneminden hem de en güç dönemlerinden izler taşıyor. Dolayısıyla, gerek belirli dönemlerde derinleşebilmem, belirli dönemlerde de içinde bulunduğum güçlüklerden çıkabilmem yalnızca kendimden kaynaklanmadı; bu tez çalışmasının bugün bu şekilde ortaya çıkmasında aşağıda anacağım kişilerin de payı var. Öncelikle, kafamdaki çalışmayı ortaya koyabilmem için gereksindiğim alan ve özgürlüğü bana sağlayan, her zaman çok açık fikirli olan, girdiğim her dersinden büyük zevk duyduğum tez danışmanım Prof. Dr. Kurtuluş DİNÇER’e çok teşekkür ederim. Yine bu doktora eğitimimdeki oldukça keyifli ve besleyici derslerinden dolayı Prof. Dr. Cemal GÜZEL’e ve Doç. Dr. Çetin TÜRKYILMAZ’a müteşekkirim; yukarıda andığım tüm hocalarımın derslerinde yeniden öğrenci gibi hissetmenin heyecanını ve mutluluğunu yaşadım. Tez savunma jürisindeki değerli önerileri ve yapıcı tutumları nedeniyle Prof. Dr. Ertuğrul Rufayi TURAN’a, Prof. Dr. Halil TURAN’a, Doç. Dr. Toros Güneş ESGÜN BİRDAL’a ve Dr. Öğr. Üyesi Hikmet ÜNLÜ’ye ayrıca teşekkür ederim. Aldığım bu doktora eğitimini layıkıyla sürdürebilmem için iş ortamında uygun ortam sağlayan Prof. Dr. Özcan YAĞCI’ya ve Prof. Dr. Şebnem PALA GÜZEL’e minnet borçluyum. Gerek tez yazma, gerek evimizi bir yuva haline getirme sürecimizde bize her zaman en büyük özveriyi gösteren, koşulsuz destek sağlayan, benim için gerçek bir anne ve babadan farkı olmayan kayınvalidem İlknur AYDIN’a, kayınpederim Üçler AYDIN’A, kardeşimden ayırmadığım Büşra AYDIN’a ne kadar teşekkür etsem azdır. Onların sayesinde ailemi her zaman yanımda hissettim; haklarını ödeyemem. Hangi şartların altında olursa olsun, bana olan güven ve desteğini hiçbir zaman eksiltmemiş olan, ayrı kaldığım uzun dönemlerde dahi aramızdaki bağın hiç aşınmadığını bildiğim abim Çağlar Emre ÇAĞLIYAN’a ve yine içinde bulunduğu her koşulda bize destek olmaktan, yaşama sevinci aşılamaktan hiç geri durmayan, en güç durumları dahi doğallıkla karşılama gücüyle bize örnek olan babam Recai ÇAĞLIYAN’a sonsuz minnet borçluyum. Onların varlığı beni her zaman çok şanslı hissettirdi ve hissettirmeye devam edecek. Sonsuz sevgisi, şefkati ve yol göstericiliğiyle bugün olduğum kişi olmamda en büyük paya sahip olan, hayatta tanıdığım en güçlü kişinin, annem Müzeyyen ÇAĞLIYAN’ın hakkını ne teşekkürle ne duyduğum minnetle ödeyebilirim. Onu benim annem kılan bu bütüncül düzene ise ne kadar şükran v duysam az gelir. Onu artık dünyevi olarak görme şansımı yitirdim ama onu her an yanımda hissediyorum; her an aklımda ve kalbimde olmaya devam edecek; insanların bağlarının ezeli – ebedi olduğunu onun sayesinde her zaman yüreğimde hissettim. İlk gördüğüm andan itibaren, kendisiyle ezelden beri en büyük yakınlığa sahip olduğumu hissettiğim, tanıdığım en derin kişiye, eşim Ebru AYDIN ÇAĞLIYAN’a, ettiğim sonsuz teşekkür de, duyduğum sonsuz minnet de yetersiz kalır. Ebru, yalnızca en güç dönemlerimde yanımda değildi; o aynı zamanda, şimdiye kadar benim için kapalı kalmış olan kapıların açılmasını, şimdiye kadar yalnızca üstünkörü bir şekilde hissettiğim gerçeklerin benim için erişilir olmasını sağladı. Benim için yalnızca bir destek değil, aynı zamanda her zaman ilham aldığım bir ışık oldu. Onun mevcudiyeti, tüm bu ezeli – ebedi bağların varlığına ilişkin düşüncelerimin tasdikini bir kez daha sundu. Dolayısıyla son bir mercie daha teşekkür daha etmem gerekiyor. Bu bütüncül düzen, bu çalışmayı tamamlayabilmem için bana güç vermeseydi, bu işin altından kalkamazdım. Ama her şeyin ardındaki bu bütüncül yapının içerdiği her türden güce sonsuz şükran duymamın asıl sebebi, hem sahip olduğum hem de kurduğum aileyi benim için mümkün kılmasıdır. Yaşamımda kendimi daha şanslı hissettiğim başka bir konu olmadığı gibi, ezeli – ebedilikle ilgili düşüncelerimin asıl kökleri de başka bir yerde değildir. vi ÖZET ÇAĞLIYAN, Çağdaş Emrah. Kadim Doğu Düşüncesinden Schopenhauer’e Sonlu Ve Sonsuz İlişkisi Bağlamında Zorunlu Belirlenim Olarak Özgürlük, Doktora Tezi, Ankara, 2024. Kendimizin ve duyularımıza açık olan her şeyin sonluluğuyla yüzleşmemiz, Sonsuz bir varlık tasarımına başvurmamızın ve bu tasarımı gelip geçici olan şeylerin ardında kalımlı bir öze bağlamaya çalışmamızın önemli bir nedenidir. Bu sonluluğu karşılama biçimimiz, dünyevi yaşamımızda benimsediğimiz genel tutumu da belirler. Sonsuz olana başvururken amacımız yalnızca kendimizi rahatlatmak değil de sonsuzluk içindeki konumumuzu idrak etmeye çalışmaksa, sahip olduğumuz özgürlüğün mahiyetini sorgulamamız kaçınılmaz olacaktır. Bunun sonucunda varılan yer ise, genellikle özgürlüğün zorunlulukla bağdaştırılması olur. Bu doğrultuda, tikel şeylerin ve olguların ardındaki tümel ilkeyi görmeye çabalamamız, sonlu olan ve sonsuz olanın bir aradalığını kavramamıza temel oluşturur. Düşünce tarihinde görülmektedir ki, sonlu ve Sonsuz olanın birlik içinde kavrandığı uğraklarda benimsenen eğilim genellikle ortaktır. Bu düşüncelerde, bütüncül bir bakış açısına erişme çabası esastır; bu nedenle tikel olan, her zaman barındırdığı tümel ilke çerçevesinde kavranır. Ancak böyle bir eğilim, oluş ve bozuluşa tabi olan olguları genel bir çerçeve içinde değerlendirip anlamlı kılmamıza zemin hazırlar. Üstelik yine aynı eğilim uyarınca bireysel varoluşumuzu Bütün ile olan ilişkisi bağlamında idrak etmemiz, bizim için edimsel bir özgürlüğü olanaklı kılacaktır. Böyle bir kavrayışa ulaştığımızda, özgürlük ve zorunlu belirlenim arasında varsaydığımız katı ayrım ortadan kalkar; var olma biçimimizdeki zorunluluğu gördüğümüz ölçüde bu varoluşu olumlamamız kolaylaşır. Bu bağlamda, çalışmamızda, düşünce tarihinde bu olumlamayı gerekçelendiren uğraklara yer verilecek ve özellikle onların bu konuda içerdiği temel benzerliklere dikkat çekilecektir. Araştırmalarımız göstermiştir ki, bu konudaki düşünceler, kadim Doğu Düşüncesi’nden Antik Yunan Felsefesi’ne, Modern Felsefe’nin başlangıç döneminden 19. Yüzyıl Alman Felsefesi’ne, yer ve zaman fark etmeksizin, belirli noktalarda ortak bir vii temele sahiptir. Çalışmamızda bu temeli göstermeye çalışacağız. Çünkü, sonlu ve tikel yanımızın ancak Sonsuz Bütün içerisinde edimsel bir değere sahip olacağını, ancak bu temelleri gördüğümüz ölçüde idrak edebiliriz. Bu konudaki idrakimiz ise, yaşadığımız yer ve dönem fark etmeksizin kendi varlığımızı olumlamamıza ve böylece edimsel bir güce ulaşmamıza zemin hazırlar. İşte, çalışmamızda amaçladığımız da, böyle bir olumlamaya katkı sunmaktır. Anahtar Sözcükler: Sonlu, Sonsuz, Özgürlük, Zorunluluk, Hinduizm, Spinoza, Schopenhauer. viii ABSTRACT ÇAĞLIYAN, Çağdaş Emrah. Deterministic Freedom In The Context Of The Connection Between The Finite and The Eternal From Ancient Eastern Thought To Schopenhauer, Ph.D. Dissertation, Ankara, 2024. Facing the finiteness of ourselves and everything that is open to our senses is an important reason why we resort to the idea of an Eternal existence and try to connect this idea to a permanent essence behind temporary things. The way we encounter this finiteness determines the general attitude we adopt in our earthly life. If our aim when referring to the infinite is not just to ease ourselves but to try to understand our position in eternity, it will be inevitable for us to question the nature of the freedom we have. What we end up with is that we often associate freedom with necessity. In this regard, our effort to see the universal principle behind individual things and facts forms the basis for our understanding of the coexistence of the finite and the eternal. It can be seen in the history of thought that the tendency adopted at moments when the finite and the eternal are grasped in unity is common. In these thoughts, the effort to reach a total perspective is essential. For this reason, the individual is always grasped from the universal principle it contains. Only such a tendency paves the way for us to evaluate the phenomena that are subject to become and vanish within a general context and make them meaningful. Moreover, in line with the same tendency, perceiving our individual existence in the context of its relationship with the Totality will make an actual freedom possible for us. Once we reach such an understanding, the rigid distinction we assume between freedom and solid determination disappears. The more we see the necessity in our way of being, the easier it is for us to affirm this existence. In this context, in our study, we will include the moments in the history of thought that justify this affirmation, and we will especially draw attention to the basic similarities they contain in this regard. Our research has shown that thoughts on this subject have a common basis at certain points, regardless of place and time, from ancient Eastern Thought to Ancient Greek Philosophy, from the beginning of Modern Philosophy to 19th ix Century German Philosophy. We will try to show this basis in our work. Because we can only realize that our finite and individual side will have an actual value within the Eternal Whole, only to the extent that we see these basis. Our understanding of this issue paves the way for us to affirm our own existence, regardless of the place and period in which we live, and thus achieve an actual power. Our aim in our study is to contribute to such an affirmation. Key Words: Finite, Eternal, Freedom, Necessity, Hinduism, Spinoza, Schopenhauer. x İÇİNDEKİLER KABUL VE ONAY……………………………………………………………………..i YAYIMLAMA VE FİKRİ MÜLKİYET HAKLARI BEYANI……………………..ii ETİK BEYAN………………………………………………………………………….iii TEŞEKKÜR……………………………………………………………………………iv ÖZET…………………………………………………………………………………...vi ABSTRACT…………………………………………………………………………..viii İÇİNDEKİLER………………………………………………………………………....x GİRİŞ……………………………………………………………………………………1 1.BÖLÜM: KADİM DOĞU DÜŞÜNCESİNDE SONLU ve SONSUZ İLİŞKİSİNİN İRDELENMESİ………………………………………………………………...…......11 1.1.HİNDUİZM’İN TEMEL METİNLERİNDE SONLU ve SONSUZ İLİŞKİSİ………..…………………………………………………………...…..12 1.2. BUDİZM’İN TEMEL METİNLERİNDE SONLU ve SONSUZ İLİŞKİSİ……………………………………………...………………………....16 1.3. TAOİZM’İN TEMEL METİNLERİNDE SONLU ve SONSUZ İLİŞKİSİ……….……………………………………………………………......23 2.BÖLÜM: ANTİK YUNAN DÜŞÜNCESİNDE SONLU ve SONSUZ İLİŞKİSİNE YÖNELİK KAVRAYIŞA GENEL BİR BAKIŞ……………………………………..29 2.1. ANA HATLARIYLA PRESOKRATİKLERDE SONLU ve SONSUZ KAVRAYIŞI……………………………..………...…………………………. ….29 2.1.1. Sonlu ve Sonsuz İlişkisinin Arkhe Kavramı Bağlamında Ele Alınmasının Başlangıcı: Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes......................................31 2.1.2. Pythagorasçılar’ın Biçim Bağlamında Sonsuz Kavrayışı………………………………………………………………...36 xi 2.1.3. Herakleitos ve Sonlu – Sonsuz İlişkisinin Logos Çerçevesinde İncelenmesi…………………...………………………………………………..39 2.1.4. Parmenides’in Düşüncesinde Hakikatin Bir Olarak İrdelenmesi…….…43 2.1.5. Empedokles’in Düşüncesinde Karışımın Ezeli – Ebediliği……………..47 2.2. PLATON’UN DÜŞÜNCESİNDE SONLU ve SONSUZ İLİŞKİSİNİN İRDELENMESİ…………...………………………………………….………..…50 2.2.1. Sanı Kaynağı Olarak Duyulur Dünya ……..………………………...51 2.2.2. Sonlularla Bağı İçinde İdealar.…….………………………………..53 2.2.3. Ruhun Yapısı..……………………………………..………………58 2.2.4.İdeaların Çokluğu Sorununun Yeniden Ele Alınması……………………59 2.2.5. Yaratıcı Demiurgos / Kapsayıcı Bütün…………………………………..61 2.2.6. Ruhun Yönelmesi Gereken İstikamet…………………………………...64 2.2.7. Platon’un Ruh Göçü Öğretisi Yorumu……..……………………………67 3. BÖLÜM: MODERN FELSEFENİN İLK DÖNEMİNDE SONLU ve SONSUZ İLİŞKİSİNE YÖNELİK KAVRAYIŞA GENEL BİR BAKIŞ………………………71 3.1. DESCARTES: HAREKET NOKTASI OLARAK BEN………...……………..72 3.1.1. Descartes’a Göre Kesin Bilgiye Giden Yol …………………………..72 3.1.2. Tanrı’nın Varlığı……………………………………………………73 3.1.3. Bilgi İçeriğinin Tanrı’nın Varlığı Aracılığıyla Sağlamlaştırılması………76 3.1.4. Özgür İstenç ve Tanrısal Belirlenim……….…………………………….78 3.2. SPINOZA’NIN DÜŞÜNCESİNDE SONLU – SONSUZ İLİŞKİSİ ve BU BAĞLAMDAKİ ÖZGÜRLÜK KAVRAYIŞININ DAYANAKLARI………..……..81 3.2.1. Tek Töz Düşüncesi.……………………..…………………….……81 3.2.2. Sonsuz Töz Uyarınca Zorunluluğa Bağımlılık ….……………………85 3.2.3. Tanrısal Gücün Yayılımı ………………………………………………..87 xii 3.2.4. Etkin Güce Ulaşmada İdrakin Yeri……….……………………………...92 3.2.5. Doğal Hak……………………………………………………………….96 3.2.6. Varoluşun Edimselliğinin Bütüne Yönelik Bilgiyle İlişkisi….…………..97 3.2.7. Özgürlüğe Yönelik Alışıldık Kavrayıştaki Sakıncalar……………..…...101 4. BÖLÜM: 19. YÜZYIL ALMAN FELSEFESİNDE SONLU – SONSUZ İLİŞKİSİNE ve BU ÇERÇEVEDE ÖZGÜRLÜK MEFHUMUNA YÖNELİK TARTIŞMALAR…………………..…………………………………………………105 4.1. YÜZYILIN BAŞINA DOĞRU: KANT’IN SONLU – SONSUZ İLİŞKİSİ ve ÖZGÜRLÜĞE İLİŞKİN KAVRAYIŞI……..…..…………………………106 4.1.1. Temeller – Bilgi Görüşü..…………..…………………….………..107 4.1.2. Aklın Duyulur Ötesi Aleme Eğilimi….………………….…………110 4.1.3. Özgürlük ………………………………………………………………113 4.1.4. Ahlak Yasası……….………………………………..………………….115 4.1.5. En Yüksek İyi (Summum Bonum) Olarak Tanrı ve Ruhun Ölümsüzlüğü …………………………………………..…………………………………….118 4.1.6. Makul Dayanak Noktası Olarak Sonlu …………………………………123 4.2. SCHELLING’İN DÜŞÜNCESİNDE SONLU ve SONSUZ KAVRAYIŞI BAĞLAMINDA ÖZGÜRLÜĞÜN İRDELENMESİ …………………..………...124 4.2.1. Işık ve Zemin..…………..…………………….……………….….125 4.2.2. Tinin Ortaya Çıkışı………………. ….………………….…………128 4.2.3. Özgürlük ve Zorunluluk……………………………………….………132 4.2.4. Tinin Tecellisi Olarak Tarih Kavrayışı……….……..…………….…….136 4.2.5. Zamanın Ebediliğine Yönelik Düşünceler..…………………………….138 4.2.6. Ölümden Sonrasına ve Tikel – Genel Gerilimine İlişkin Düşünceler…………………………………………………………………....139 xiii 4.3. HEGEL’İN DÜŞÜNCESİ BAĞLAMINDA SONLU – SONSUZ İLİŞKİSİ ve ÖZGÜRLÜK KAVRAYIŞI…………………………………………….………...142 4.3.1. Ana Hatlarıyla Hegel’in Dizgesine Bir Bakış…….…….……….….143 4.3.2. Sonlunun Mahiyeti……...……………….……………….…………146 4.3.3. Tin’in Sonlular Aracılığıyla İlerleme Süreci.…………….…….………149 4.3.4. Efendi ve Köle Diyalektiği.………………….……..…………….…….156 4.3.5. Özgürlüğün Somut Biçimi………………..…………………………….158 4.3.6. Olgunun Hakikatten Hareketle Olumlanması ….....................................159 4.4. SCHOPENHAUER’İN DÜŞÜNCESİNDE SONSUZ – SONLU İLİŞKİSİ ve BU İLİŞKİ ÇERÇEVESİNDE ÖZGÜRLÜĞÜN İRDELENMESİ …..……………...161 4.4.1. Dünyanın Tasavvur Olarak Kavranışı …….….…….……….……...162 4.4.2. İdrakin Kapsamı……...……………….……………….……………167 4.4.3. İsteme Özgürlüğü.…………….…….……………………………..…170 4.4.4. Eylemlerin Kaynağındaki Zorunlu Dayanaklar …..………….………...172 4.4.5. Karakterin Zorunluluğu………………..……………………………….175 4.4.6. Ahlakla İlgili Düşünceler …....................................................................178 4.4.7. Her Şeyin Hiç Olması…………………………………………………..181 SONUÇ ……………………………………………………………………………....185 KAYNAKÇA…………………………………………………………………………197 EK 1. ORİJİNALLİK RAPORU……………………………………………………202 EK 2. ETİK KURUL MUAFİYETİ FORMU………………………………………204 1 GİRİŞ Çalışmamızda sonluluk ve sonsuzluk konusu, insanın ölümlü doğası ve kendini kalımlı kılma çabası bağlamında incelenecektir. Dolayısıyla burada uzay ve zamana ilişkin ya da matematiksel sonsuzluktan ziyade, ezeli – ebediliği ifade eden bir sonsuzluk düşüncesinin izini sürme çabasında olacağız. Çalışmamızdaki temel savımız ise, insanın kendisiyle birlikte tüm sonlu varlıkları Sonsuz olan nezdinde değerlendirip kavramasının, onun özgürlükle ilgili çıkarımları üzerinde de belirleyici olduğudur. Bu doğrultuda, kişinin Sonsuz olandan hareketle sonlu olana atfettiği özgürlüğün genellikle yazgısal bir nitelik taşıdığını, zorunlu bir belirlenimi içerdiğini görmek mümkündür. Bu nedenle, özgürlük kavramı da, çalışmamızda daha ziyade böyle bir zorunlu belirlenimi yansıttığı şekliyle incelenecektir. Düşünce tarihine baktığımızda, bu yöndeki irdelemenin pek çok ifadesini buluruz; birçok filozofun düşüncesinin bu konuya temas eden bir yanına rastlarız. Dolayısıyla çalışmamızı sınırlandırmamız kaçınılmaz görünmektedir. Bu bağlamda, çalışmamızda ele alacağımız uğrakları ne şekilde seçtiğimizi belirtmemiz gerekir. Bu teze, ilkin Kadim Doğu Düşüncesi ile başlayacağız, çünkü felsefe tarihinde konumuza ilişkin anlatım bulmuş düşüncelerin derin kökleri burada bulunmaktadır. Ardından Antik Yunan’a, Sokrates öncesi filozoflara geçeceğiz; bilindiği üzere, bu dönem genellikle felsefenin doğuşu ile ilişkilendirilir. Ancak çalışmamızda, bu dönemin dahi, geçmişteki Doğu düşüncesinden izler barındırdığına ve düşünce tarihinin daha ileri dönemleri için bir basamak teşkil ettiğine dikkat çekeceğiz. Ardından, Antik Yunan’da felsefi çıkarımların en yetkin biçimde ortaya koyulmaya başlandığı Platon’un konumuz bağlamındaki düşüncelerini irdeleyeceğiz. Kadim Doğu Düşüncesi’nden Platon’a değin baktığımızda, belki doğrudan günümüzde anlaşıldığı şekliyle bir özgürlük kavrayışının olmadığı söylenebilir. Ancak bu düşüncelerde, hep duyulur sonlular dünyasının oluş ve bozuluşla nitelendiğini ve bir yanılsama ya da en fazla bir sanılar alanına indirgendiğini görürüz. Buradan hareketle, 2 gelip geçiciliğin ardında ise her zaman bütüncül, kalımlı bir ilkenin var sayıldığını ve sonlular dünyasının bu ilkeden hareketle yorumlandığını söyleyebiliriz. Sonluların var olma biçimlerinin ve eylemlerinin kalımlı bir ilke bağlamında değerlendirilmesinin götüreceği yer ise, bu var olma biçimlerine yazgısal, zorunlu bir nitelik atfedilmesi olacaktır. Böylece, bu düşüncelerde her ne kadar günümüzdeki anlamıyla bir özgürlüğün sözü edilmese de; var olma ve eyleme biçimine atfedilen zorunluluğun, kişiyi en nihayetinde yaşamı olumlamaya sevk etmesi söz konusudur. Öyleyse, bu zorunluluğun dahi, bir yanıyla özgürlükle ilişkili olduğunu söylemek mümkündür1. Çalışmamızda göreceğimiz üzere, sonlu olanın var olma biçiminin ezeli – ebedi olandan hareketle değerlendirilmesi, bu var olma biçimini bir yanıyla yanılsamalı –çünkü oluş ve bozuluşa tabidir-; ancak bir yanıyla da zorunlu kılar -çünkü en nihayetinde ebedi ve bütüncül bir yapıya dayanır-. Bu yöndeki düşüncelerin izine Stoacılık’ta da, Ortaçağ’da da rastlanabilir. Gelgelelim, çalışmamızın kapsamını çok aşmamak adına, Platon’un ardından modern felsefenin başlangıcı olarak kabul edilen döneme geçeceğiz. Böylelikle, sözü çok uzatmadan, kadim dönemdeki kavrayış biçimine yönelik ifadelerin –değişik şekillerde de olsa- modern dönemde de varlığını koruduğuna dikkat çekmek amacındayız. Aslında, bu konuda, Doğu Düşüncesi’nin genelinde gördüğümüz üzere, bütüncüllüğü vurgulaması ve insanı kendisi aracılığıyla ortaya çıkan eylemlerin icracısına indirgemeye yönelmesi bakımından, özellikle Spinoza’nın düşünceleri bizim için önem taşıyor. Ancak Spinoza’nın öğretisini irdelemeden önce, onun düşüncesinin özellikle ilk döneminde büyük etkisi olan Descartes’ı da ele almamız kaçınılmaz olacaktır. Descartes, Ben’den yola çıkmış ve istenç özgürlüğü konusunda –aslında benzerlerine Ortaçağ’da rastlanan bir şekilde- Antik Dönem’deki anlayıştan ayrılmış da olsa; onun düşüncesinin vardığı yer, tanrısal öngörünün mutlaklığı ve tüm evreni kapsayan bütüncül, tanrısal yapının kusursuzluğudur. Buradan hareketle, her ne kadar Descartes’a –Sonsuz kavramına yaklaşım konusunda- genellikle bir paradigma değişiminin öncüsü rolü atfedilse de; onun düşüncesinde sonlu olanın en son kertede yine bütünden hareketle kavrandığını ve özgür 1 Bununla birlikte, sonsuzluk kavramını daha ziyade fizikle ilişkili olarak ele aldığı için, Aristoteles’in düşünceleri çalışmamızın kapsamı dışında kalmaktadır; bu nedenle incelenmeyecektir. 3 görünen eylemlerin en nihayetinde tanrısal öngörüden kaynaklanan bir zorunlu belirlenime bağımlı kılındığını söyleyebiliriz. Ayrıca çalışmamızda, sonlu olanı, doğrudan ezeli – ebedi, bütüncül bir ilkenin kendini açtığı, ortaya koyduğu bir somut belirlenim olarak değerlendiren 19. yüzyıl Alman Felsefesi’ni, konumuz bağlamında irdeleyeceğiz. Bu konuda özellikle Schelling ve Hegel gibi filozofların sonlu olan ve Sonsuz olanı bir arada ele alan ve sonlu olanın özgürlüğünü doğrudan genel olana, Tin’e özgü zorunluluğa bağımlı kılan düşünceleri ile Schopenhauer’in istemeyi her türden varlığın varoluş ilkesi, her şeyin ardındaki asli güç olarak gören ve sonlulara özgü eylemleri yine tümüyle zorunluluğa tabi kılan düşüncesi önem taşımaktadır. Görüleceği üzere, Schopenhauer, her ne kadar yukarıda anılan filozoflara karşı çıkmış, onların tin merkezli düşüncelerini yadsımış olsa da, her türden varlığı bütünleştiren bir dayanak var saymak ve bu dayanaktan hareketle her şeyi zorunluluğun hükmü altına almak bakımından eleştirdiği filozoflarla benzeşir. Bu yönden, bu bölümde andığımız filozofların, aslında Spinoza’nın öğretisine kendilerince şekil vermiş ve bu öğretiyi kendilerine uydurmuş olduğunu da söyleyebiliriz. Bununla birlikte, bu bölüme, inceleme konumuzda aslında bu üç filozoftan daha farklı bir yerde görünen Kant ile başlamamız uygun olacaktır. Çünkü, Spinoza kadar, Kant’ın düşüncesi de ardılları üzerinde belirleyicidir ve konumuz bağlamında 19. Yüzyıl Alman Felsefesi’ni onu anmadan irdelememizin olanağı yoktur. Bilindiği üzere, Kant, gerek Sonsuz olanı, gerekse özgürlüğü salt pratik anlamda ele alır. Ona göre özgürlük, koşulsuz buyruk gereğince gerçekleştirilmiş ödeve uygun eylem ölçüsünde sağlanır. Ödeve uygun eylemi en yetkin biçimde gerçekleştirmeye yönelik umut ise, hem bunu gerçekleştirebilen Sonsuz bir varlık olarak Tanrı’yı, hem de kişinin bunu hakkıyla gerçekleştirebilmesine olanak veren sonsuz yaşamı zihninde canlandırmasını sağlar. Dolayısıyla, burada da Sonsuz olan ve sonlu olan arasında doğrudan bir bağ vardır ve bu bağ sonlu olandan hareketle temellendirilir. Ayrıca, Kant’ın düşüncesinde sonlu olanın özgürlüğü yine zorunlu bir belirlenime –bu kez kendi istemesi aracılığıyla benimsenmiş zorunlu ahlak yasasına- tabi kılınır. 4 Çalışmamızın bu son bölümünün ve tüm bu çalışmanın nihai uğrağı ise Schopenhauer’in düşünceleri olacaktır. Bunun nedeni ise, onun kavrayışında hem sonsuz olanın kendini sonluda zorunlu bir şekilde ortaya koymasına yönelik düşüncenin yetkin bir örneğini, hem de çalışmamızın başlangıcında ele aldığımız Kadim Doğu Düşüncesi’nin etkilerini açık bir şekilde görmemiz ve irdelememizi başladığımız yerde sonlandırmayı uygun bulmamızdır. Ne de olsa, başladığı yere dönme edimi, genellikle tam da kendi üzerine derin düşünmenin gereği olarak kabul edilir ve idrak bu evrede durulaşır. Düşünce tarihinin çalışmamız kapsamına almadığımız, konumuz bağlamındaki kavrayışa ilişkin ifadeler bulabileceğimiz daha yakın döneme ait uğraklarında dahi, ele aldığımız dönemlerdeki düşüncelerin izinin yoğun olarak bulunduğu görülür. Bu durum, bizi bir tez çalışmasının kapsamını nafile yere genişletmekten alıkoymuştur. İnceleme konumuzu ortaya koymak adına seçtiğimiz uğrakların ardındaki gerekçelerimizi açıkladığımıza göre, şimdi çalışmamızda ele aldığımız sorunu daha açık şekilde serimlemeye geçebiliriz. İnsan aklı, doğrudan karşısında bulduğu olgularla yetinmeme, duyulur dünyanın ötesini sorgulama eğilimi taşır. Bunun muhtemel nedenlerinden biri, sonlu bir varlık olarak, duyulur dünyada somut bir şekilde karşımızda olan her şeyin, kati bir şekilde oluş ve bozuluşa tabi olduğuna, ortaya çıkmış olan her şeyin ortadan kalktığına tanık olmamızdır. Algıladığımız biçimiyle varlığımızın sona erecek olması, karşılaşacağımızı kesin olarak bildiğimiz tek durumdur; bu durumu kabullenme biçimimiz ise, yaşamımızda benimsediğimiz genel tutumla büyük ölçüde örtüşür. Örneğin, yaşamımızın yalnızca bu sonlu yanından ibaret olduğunu düşündüğümüzde -ya da bu yana odaklandığımızda- sonlu yanımızın gereksinimleri -gereksinim olarak gördüklerimiz- uğruna yaşamamız olasıdır. Salt bu sonlulukla yetinmediğimizde ise, kendi varoluşumuzu kalımlı kılmasını umduğumuz yanımıza odaklanırız. Bu kalımlılık, bir sonsuzluk alanıyla sağlanmaya çalışılır; bunu kimi zaman sonsuz yaşam, kimi zaman ise ezeli – ebedi bir varlıkla bağdaştırırız. Bu bağlamda, düşünce tarihinde insanın sonlu ve ölüme yazgılı oluşunu idrak etmesinin yarattığı huzursuzluğun, her türlü değişimden uzak, öncesiz – sonrasız, hakiki bir varlık (ya da varlık alanı) aracılığıyla gidermeye çalışıldığı pek çok uğrağa rastlarız. Bu konuda, kadim kültürlerin mitolojik ve felsefi anlatılarından, Antik Yunan Felsefesi’nin ilk 5 tohumlarına, modern felsefenin başlangıcından yakın çağımıza kadar, bir şekilde, sürekli karşılaştığımız düşünce, dünyaya ait her şeyin değişim ve dönüşüme, oluş ve bozuluşa tabi olduğu, kalımlılığa sahip olan -ve var olan her şeyin dayanağını oluşturan- asıl varlığın -ya da şeyin- ise duyularımız aracılığıyla erişilemeyecek konumda olduğudur. Bu doğrultuda, şeylerin, duyulur haliyle hakikati ancak kısmen içerdiği vurgulanırken, tam haliyle hakikatin kendisi yalnızca, duyulur-dışı olan bu varlık alanına atfedilir. Bir bakıma, insan düşüncesi, kendi doğasının ölüme yazgılı yanından doğan sıkıntıyı hafifletmek adına, sürdürmekte olduğu yaşama ait bileşenleri bir yanıyla hakikatten yoksun kılmaya yönelir. Yine de ilk bakışta, yalnızca gelip geçici varoluşa sahip şeyler içeren bir bölge olması bakımından değersizleştirilmiş görünen duyulur dünya, salt bu yönüyle irdelenmez. Tüm içerdikleriyle birlikte bu dünya, bir yanılsama evreni olarak betimlendiğinde dahi; asli varlığın, hakikatin kendisinin belirtilerini, alametlerini bulabileceğimiz bir uzam oluşturur. İşte, bu dünya ve onun içerdiklerinde bu alametler bulunduğu, hakikatin buradaki izi kavrandığı ölçüde, onları oluş ve bozuluştan bağışık kılabilmek de mümkün görünür. Buradan hareketle şöyle söyleyebiliriz: İnsan, ilkin kendisinin ve aynı duyulur evreni paylaştığı varlıkların sonluluğunu en kati gerçek olarak kavrar, ancak daha sonra, bu varlıklara ölümün dahi nüfuz edemeyeceği bir kalıcılık noktası arar. Öyle ki, bu nokta, insan için kaçınılmaz bir varış noktası olan ölümü dahi, onun için artık bir hakikat olmaktan çıkarır. Bununla bağlantılı olarak, sonlu olanın ezeli – ebedi hakikatin yani Sonsuz olanın kısmen açığa çıktığı bir görünüş olarak kavranması, sonlu varlıklara atfedilen özgürlüğe yönelik değerlendirmelerin de daha geniş bir çerçevede ele alınmasına yol açar. Bu konuda, kadim öğretilerden başlayarak, felsefi düşüncenin asli konumdaki pek çok uğrağında, sonlu varlıklara özgü özgürlüğün zorunlu bir belirlenimden ayrıştırılamayacağını görürüz. Bu durum, her şeyi Sonsuz olanın bir tecellisi olarak kavrayan düşüncelerde görüldüğü gibi, hakikat alanını aşkın bir konuma taşıyan -dolayısıyla insanı görünürde Tanrı’dan ayrıştıran- öğretilerde dahi söz konusudur. Bu doğrultuda, her iki yaklaşımda da, insanın kavrayışının derinleşmesiyle, kendisinin -ve onun gibi var olan her şeyin- tabi 6 olduğu zorunluluğu daha açık göreceği ve onun yeryüzündeki mutluluğunun da ancak böyle bir kavrayış derinliğiyle mümkün olacağı savlanır. Bu bağlamda, kadim Doğu Düşüncesi’nin birtakım temel metinlerine baktığımızda, sonlu – dünyevi varlığımızın özellikle yanılsamalı yanına dikkat çekildiğini görürüz. Örneğin, Hinduizm’in Upanishadlar ve Baghavad Gita gibi temel metinlerinde, içinde bulunduğumuz olgusal dünya Maya’nın tülü olarak betimlenen bir yanılsamadan ibarettir. Hakikatin kendisine ise, ancak evrenin varoluşunun temelindeki varlığa -ya da güce-, Brahma’ya, erişmekle ulaşılabilir. Bunun yolu ise, insanın sınırlı varlığının getirdiği Ben düşüncesinden kurtularak kendi özünü, içindeki ölümsüz yanın doğasını keşfetmesi ve böylelikle kendi içindeki Atman’la birleşmesidir. Bu düşünceye göre, insan Ben düşüncesinden kurtulamadığı, dünyevi yaşamın çekiciliğinden kendisini ayıramadığı sürece, doğum – ölüm (Samsara) döngüsüne kapılır ve sürekli olarak yeniden dünyaya gelmeyi sürdürür. Bu doğrultuda, özgürlüğe kavuşmanın yolu da ancak Atman ile bu şekilde birleşmekten geçer. Benzer bir düşünce biçimine genel olarak Budizm öğretisinde, bu öğretinin genel kabul görmüş kollarına ait Tripitaka gibi temel kaynaklarda rastlanmaktadır. Budizm’de dünyanın gelip geçici doğasının bir bileşeni olan sonluluk, tamamlanmamışlık durumu olarak betimlenir. İnsanın bu tamamlanmamışlıktan kurtuluşu ise, ancak tüm arzu ve bağlılıklarından arınıp aydınlanmasıyla mümkün olacaktır. Bu öğretide de var oluşun getirdiği zayıflıklardan kurtulup arınarak aydınlanılmadığı sürece, insan sürekli olarak var oluşa gelmeye yazgılı görünür; bununla birlikte, Budizm öğretisinde var oluşa gelmeye devam eden insan, hem aynı insandır hem de aynı insan değildir. Dolayısıyla bu öğretilerde, tüm bir evrenin, evrenin ardındaki asıl gücün (ya da boşluğun) içerdiği sonsuzluğun sonlu insan varlığıyla birleşme biçimi öyle bir mahiyettedir ki, bir yandan insan yaşamının tümüyle bir yanılsama olduğunu gösterir; öte yandan insan için ölümün dahi gerçekliğinin yitmesine olanak verir. Bir bakıma, sonsuzun varlığı öyle kesindir ki, ortada sonluluk adına bir şey bırakmaz. İşte buradaki temel düşüncenin izlerini, felsefe tarihinin ilerleyen döneminde de çeşitli çehrelere bürünmüş şekilde bulabiliriz. Örneğin, Antik Yunan Felsefesi’nin ilk döneminde de, duyulur dünyadaki her şeyin oluş ve bozuluşa tabi olduğuna dikkat çekilir 7 ve tüm bu meydana gelen ve ortadan kalkan her şeyin ardındaki kalımlı bir özün izi sürülür. Bununla ilişkili olarak, Platon’un bazı ilk dönem diyaloglarında, zihnimizde sahip olduğumuz hakikatlerin doğrudan ezeli – ebedi bir karşılığının olduğu ve bu karşılığın da yine ezeli – ebedi bir varlığa sahip ruhta yer aldığı vurgulanır. Dolayısıyla, Platon’a göre, duyulur şeyler, Hinduizm ve Budizm’de olduğu gibi, tümden yanılsamaya indirgenmez. Bunun yanında, insanın sonlu varlığını sonsuzlukla birleştirecek, onu ölümsüz kılacak formül Platon’da da aynıdır: kendini bilgeliğe adamak ve ezeli – ebedi hakikatleri kavramak. Buna ek olarak, Platon’un düşüncesinin geç dönemlerinde, tüm evreni yaşayan tek bir Bütün olarak kavraması da, hem geçmişteki Doğu Düşüncesi ile, hem de felsefe tarihinin çok ilerideki uğraklarıyla ortaklık içindedir. Bütün ile ilgili kavrayış; her şeyi Sonsuz olan nezdinde değerlendirmenin ve sonluya sonsuzluk atfetmenin -onu sonsuzluk ile bütünleştirmenin- temelini sağlar. Bu bağlamda, modern düşüncenin başlangıcında, kalkış noktası olan kesin bilgiyi doğrudan düşünen bene dayandıran Descartes dahi, son kertede tekil şeylere değil, yalnızca tüm bir yapıya, dahil olunan Bütün’e temel önem atfeder. Onun düşüncesinde, sonlu tözden oluşan insan, sonsuz töz olan Tanrı’dan ayrı olsa dahi; onun kendisini Sonsuz olanın belirleniminden yalıtması mümkün görünmez. Hem Bütün ile ilgili düşüncelerin hem de özgür istenç kavrayışının daha da derinleştiği -ve yakın dönemin felsefi dizgeleri üzerinde belirleyici etkisi olan- uğrak ise, Spinoza’nın düşüncesidir. Spinoza, sonsuz olanı tek töz Tanrı ya da Doğa ile bağdaştırır ve her türden sonlu varlığın, bu tek tözün birer ifadesini dışavurduğunu öne sürer. Bu doğrultuda, görüleceği üzere, Spinoza’nın düşüncesinde, duyulur dünya bir yanılsama evrenini yansıtmaz, doğrudan tanrısallık taşır. Üstelik en nihayetinde bu tanrısallık, her şeyin zorunlu belirlenime tabi olmasını gerektirecektir. Dolayısıyla, insana özgü istenç özgürlüğü yadsınacak; insan ancak kendi içerildiği zorunluluk zincirini idrak ettiği ölçüde özgür sayılacaktır. Bu noktadan hareketle, Kant’ın düşüncesine geldiğimizde, yine sonlu ve sonsuz ilişkisi bağlamında özgürlüğe ilişkin çıkarımların önemli bir yer teşkil ettiğini görürüz. Nasıl ki Spinoza, özgürlüğü zorunluluk ile doğrudan ilişkilendiriyorsa, Kant da özgürlüğü yine bir çeşit zorunluluk ile, koşulsuz yasaya uymakla bağdaştırır. Spinoza’ya göre, zihinsel yetkinliğimiz ölçüsünde tabi olduğumuz zorunluluğu idrak ederiz ve bu idrakimiz ile 8 özgürlüğümüz arasında doğrudan bir bağlantı vardır. Benzer şekilde, Kant’a göre de, aklımızın yetkinliği doğrultusunda duyulur olandan bağımsızlaşmamız ve bu bağımsızlık uyarınca-evrensel bir ilkeye uygun olarak- koyduğumuz yasaya uygun şekilde eylememiz ile özgürlüğümüz arasında doğrudan bir ilişki vardır. Buna uygun olarak, Schelling’in düşüncelerine baktığımızda da, hem sonlu ve sonsuz ilişkisinin hem de özgürlük ve zorunluluk bağının merkezi önemde olduğunu görürüz. Schelling, bir yandan Spinoza gibi, Tanrı’nın her şeyi içerdiğini ve her şeyde kendini açığa çıkardığını ifade eder. Bununla birlikte, ona göre Tanrı, tanrısal olmayanı da içerir; insan ise hem tanrısallıktan uzak olan hem de doğrudan tanrısal olan bilince uygun davranma olanağına sahiptir. Bu doğrultuda, insan istenci, tanrısal istenç ile uyumlandığı ve eylemlerinde evrensel olana önem verdiği ölçüde tanrısallık taşır; kendi bireyselliğine odaklanıp evrensel olanı göz ardı ettiğinde ise yalnızca gelip geçici, tikel varlığından ibaret kalır. Schelling, tanrısallıktan uzak olan yanı zemin olarak tanımlarken, tanrısal yanı ışık ile bir tutar; ki ışığın tanrısallıkla özdeşleştirilmesi kadim dönemlerden beri benimsenen bir kavrayışı ortaya koyar. Hegel’in dizgesine baktığımızda, onun Spinoza’daki töz tasarımını benimsemediğini görürüz. Ona göre, Spinoza’nın tözü ne olgusal dünyadaki devinimi açıklayabilir, ne de sonlu varlıkların kendine özgü ayrımlarını ortaya koyabilir. Hegel ise, var olanı var olandan yola çıkarak açıklamaya çalışır; bu nedenle de sonlu olanı temele alma ve sonsuz olanı da sonludan hareketle ifade etme iddiasındadır. Bu doğrultuda, Hegel, dizgesinde, özne olarak Tin’i merkeze koyar -ki bu yönden Schelling ile benzeşirler-. Genel olanın, Tin’in aynı zamanda özne olması onun birtakım somut kişilerde açığa çıkmasını gerektirir. Özne olan, sonlu olmak zorundadır; yalnızca sonlu olan devinime sahip olabilir. Çünkü sonlu olan, kendi sınırına sahiptir, bu sınır onun içsel ereğine de işaret eder ve onun yaşamında ilerleyeceği istikameti belirler. Sonlu olan kendi sınırına vardığında ortadan kalkar ve onun kaldığı yerden ardılı devam eder. Sonsuz olan ise, sonlular arasındaki bu zincirleme geçişte sürekli olarak zuhur eder. Sonlu olan, sonsuzun, somut kişiler Tin’in kendini açığa çıkardığı belirli varlıkları teşkil ediyorsa, olgudaki her şeyin yine genel olanla, ussallıkla, Tin’in kendisiyle, uyumlu olduğu anlaşılır. 9 Bu noktalar, Schelling ve Hegel’de ortaktır; her iki filozof da, insanın kendi özündekini eyleminde ortaya koyduğunu ifade eder; bu eylem, Tin’in kendi özgürlüğüne ilerlemesiyle koşutluk içindedir. Bu bakımdan, onların düşüncesinde özün zorunlu biçimde ortaya koyulması, aynı zamanda özgürlükle bağdaştırılır. Her iki düşünür de, özgürlüğün asıl formunu, onun somut bir belirlenim altındaki, yani bir devletin anayasası olmuş hali olarak değerlendirir. Bu anayasanın tarihte ortaya çıkması ise, zorunlu bir şekilde vuku bulur; Tin, bunu gerçekleştiren kişileri, kendi aracı olarak kullanır ve kendini onların eyleminde açığa serer. Bir bakıma, tek tek kişilerin eylemleri, onların kişiliğine uygun şekilde gerçekleşir. Ancak bu kişilik onlar tarafından seçilmemiştir; onlar kendi kişiliklerine uygun olanı doğrudan ortaya koyar. Yine de bu düşüncede, sonlu varlık merkezi olsa dahi, onun asli özelliği tümeli açığa vurmaktır ve felsefenin görevi de sonlu olandan ışıyan bu kalımlı yanı ortaya koymaktır. Bu bağlamda, Schopenhauer’in düşüncesine geldiğimizde, o her ne kadar Schelling ve Hegel’i ağır sözlerle itham etmiş olsa da, sonlu olanda sonsuz bir ilkenin zorunlu bir şekilde açığa çıktığını ifade etmek bakımından onlarla aynı çizgidedir. Schopenhauer’in asıl farkı, onun temel kavramı olan İsteme’nin Tin gibi kendi bilincine varma ereğiyle ilerlememesi ve temelde kör bir yana sahip olmasıdır. İstemenin yönlendiriciliği, Tin’e göre daha kör olsa da, her türden bireysel varlığı birlik içinde toplayan bir zemin oluşturması bakımından Tin ile benzeşir. Schopenhauer’e göre, tek tek sonlu varlıklar, aynı istemenin tezahürleridir. Bunu bir yanıyla, Spinoza’nın tek tözü ile de ilişkilendirebiliriz; her ikisinde de tikel varoluş, yalnızca kalımlı bir ilkenin yansısı olarak değer taşır ve bireysel yanı önemsizleşir; yine de Schopenhauer, istemeye bir tanrısallık atfetmez. Schopenhauer, sonlu olana özgü bireyselliği kadim Hint öğretilerinde olduğu gibi yanılsama ile, Maya’nın Tülü ile eşdeğer görür. Schopenhauer’in salt tikel olanın ardındaki yanılsamayı açık kılmak adına bu öğretilere yönelişi önemlidir. Çünkü insanın bütünü görmezden gelerek, salt tikel olana odaklanması, yukarıda belirttiğimiz tüm düşünce akımları tarafından kınanmıştır. Ne de olsa, insan ancak, bu Maya’nın Tülü’nü yırtabildiği, kendi bireyselliğinden sıyrılıp kendini bütünün zorunlu bir bileşeni 10 kılabildiği ve bu haliyle bilinçli bir şekilde özdeşleşebildiği ölçüde edimsel bir güce sahip olur. Bütün, ancak böyle bir kişi aracılığıyla kendi mührünü vurur. Dolayısıyla, hep görmekteyiz ki, çalışmamızda, sonlu ve sonsuz bağlamında irdeleyeceğimiz düşünceler, genellikle hep temel bir yönelime, tikel olana odaklanırken aynı zamanda bütüncül bir bakış açısına da erişme eğilimine sahiptir. Böyle bir eğilim olmadan, ne gelip geçici olguların tamamını genel bir çerçeve içinde kavrayabiliriz, ne de kendi sonlu varoluşumuzu kavramına uygun bir özgürlüğe ulaştırabiliriz. Öyleyse, asli olan, kendi tikel varoluşumuz da dahil olmak üzere, her şeyi bütün ile bağı içerisinde kavramak olacaktır. Böyle bir kavrayış, özgürlük ve zorunlu belirlenim arasındaki -kendi tasarımımız olan- ayrımları ortadan kaldırır ve bizi içinde bulunduğumuz zorunluluk ağını olumlamaya yöneltir. Bu bakımdan, çalışmamızın amacı da, bitimli olanın ardındaki kalımlı yanı kavramakla gelişen böyle bir olumlamaya katkı sunmaktır. Düşünce tarihinde de sürekli görülmektedir ki, olumlama olmaksızın edimsel bir güce sahip olmak mümkün değildir. Yukarıda anlattıklarımız bağlamında, çalışmamızın Birinci Bölüm’ünde ana hatlarıyla kadim Doğu Düşüncesi’ne bakılacak ve Hinduizm, Budizm ve Taoizm’in konumuzla bağdaşan yanları irdelenecektir. İkinci Bölüm’de Antik Yunan’da felsefenin doğumundan Platon’un öğretisine kadarki dönemde sonlu ve sonsuz ilişkisinin ele alınışına yer verilecektir. Ardından, Modern Felsefe’nin başlangıç dönemine geçilecek ve Descartes ve Spinoza’nın, töz düşüncesi bağlamında sonlu ve sonsuz ilişkisini ne şekilde kavradıklarından bahsedilecektir. Ayrıca buradan hareketle, her iki filozofun özgürlüğe ilişkin kavrayışlarının da ne şekilde biçimlendiğine dikkat çekilecektir. Çalışmamızın son bölümünde ise, On Dokuzuncu Yüzyıl Alman Felsefesi’nde sonlu ve sonsuz ilişkisine yönelik kavrayış ele alınacak ve bu bağlamda onların özgürlüğe ilişkin savlarını temellendirme biçimleri irdelenecektir. Çalışmamız Schopenhauer’in düşünceleri ile tamamlanacaktır; bunun nedeni de genel olarak derin düşüncenin kendine yönelik kavrayışını başladığı yere dönerek tamamlamasının bir ifadesini sunmaya çalışmaktır. 11 1. BÖLÜM KADİM DOĞU DÜŞÜNCESİNDE SONLU ve SONSUZ İLİŞKİSİNİN İRDELENMESİ İnsanın idrakinin gelişmesiyle birlikte yüzleştiği en açık olgulardan biri kendi türünün doğasının sonluluğudur. Sonluluğu kavramaya başlamak, insanı, kendi varlığı başta olmak üzere, yaşamında karşılaştığı her türden olgunun eninde sonunda tümüyle gelip geçici ve yanılsamadan ibaret olduğunu düşündürmeye yöneltir. Ancak sürdürdüğü var oluşun sona ermeye yazgılı olması, insan aklını tanık olduğu bu durumun ötesine uzanmak için çabalamaya sevk eder. Yani, gelip geçici, sonlu olan bu ölümlü varlığın, kalımlı, ezeli ebedi, hakiki bir varlıkla (ya da varlık alanıyla) ilişkilendirilmesi insan aklının önünde uğraşılması gereken bir sorun olarak durur. Gerek kadim kültürlerin ritüellerinde ve en eski dinsel öğretilerin temel metinlerinde, gerekse düşünce tarihinin çok daha ileri safhalarında bu konunun pek çok zaman önemini koruduğunu görürüz. Kadim dönemlerin Doğu kültürüne ait öğretilerinde, genellikle, insanın sonlu varlığına özgü her şey yadsınır ve yaşam sürdürülürken sonluluğun getirdiği her şeyin kusursuz biçimde yadsınması aracılığıyla en üst düzeye, ezeli – ebedi bir varlığa kavuşulacağı kabul edilir. Gerek Hinduizm’de gerekse Budizm’de sonlu var oluşla ilişkili her şey yanılsamaya indirgenir; yanılsamanın aşılması, ancak var oluşun getirdiği yükten tümüyle kurtulmakla mümkündür. Bununla birlikte bu öğretilerde sonlu, gelip geçici yanıyla betimlenen insan yaşamı, sürekli olarak yeniden var oluşa gelmeye (samsara döngüsüne kapılmaya) yazgılı görülür. Bu yanıyla sonlu olanın aynı zamanda bir süreklilik taşıdığı, kalımlılığa sahip olduğu ortaya koyulur. Ancak buradaki sonsuzluk, iyi bir anlama sahip değildir. Var olmak aynı zamanda tamamlanmamış olmak, yanılsamadan ibaret olmaktır; buna karşın peşinden gidilmeye devam edildiği sürece, var oluşun bitimsiz bir yanı vardır. Bununla birlikte, bu öğretiler doğrultusunda, var oluşun her türlü cezbedici yanını, hatta kendisini yok saymak, sonunda insanı kendi özüyle ve asli hakikatle bütünleştirir. Bu noktada insan artık var oluş döngüsüne girmekten kurtulur. Burada ulaşılan durum, yüce tanrısal varlıkla birleşmek ya da yokluğa karışmak olarak 12 düşünülebilir. Ancak yokluk, olumsuz bir anlam arz etmez; yokluğun bu hali, aynı zamanda sonsuz olanı, hakikatin kendisini ifade eder. Asıl olarak özgürlüğe ulaşmanın yolu da, insanın var oluştan gelen her şeye sırt çevirip tüm isteklerini ortadan kaldırması olarak çizilir. 1.1. HİNDUİZM’İN TEMEL METİNLERİNDE SONLU ve SONSUZ İLİŞKİSİ Bu öğretilerdeki sonlu ve sonsuz arasındaki ilişkiyi daha yakından incelemek adına öncelikle Hinduizm’in daha sonra Budizm’in belli başlı metinlerine ana hatlarıyla bakabiliriz. Örneğin, Hinduizm’in kutsal metinlerinden olan Vedalar’ın en önemli kitaplarından olan Rigveda’da evrenin başlangıcına ilişkin ifadelerde, “yokluk” ya da “boşluk”un, bir bakıma, sonsuzluk ile bağdaştırıldığını ve böylece bu kavramlara iyi bir anlam yüklendiğini görürüz: “Başlangıçta ne yokluk ne de varlık vardı. Ne bir hava ne de bir gök vardı ötede. (…) Başlangıçta ne ölümsüzlük vardı ne ölüm. Ne gündüz belliydi ne de gece. (…) Orada ondan başka bir şey yoktu” (Rigveda, 2021: 948 – 949). Bu pasajlarda, evrenin ve evrenin ardındaki yaratıcı ilkenin bilinmezliğine yönelik ifadeler aracılığıyla, aynı zamanda insanın sonlu-sınırlı doğasına da dikkat çekilir. Bir bakıma söylenmek istenen şey şudur: Sonlu insan varlığı, sonsuz evrenin gizemlerini tam anlamıyla çözme konusunda aciz kalmaya mahkumdur. Ne de olsa, insan var olmanın getirdiği yoksunluklarla doludur ve var olmak her zaman için eksik olmaktır. Bu konuda Rigveda’da her şeyde var olan, yaratıcı Brahma’nın “var olmaya başlarken boşlukla dolduğu” ifade edilir (Rigveda, 2021: 949). Yine görülmektedir ki, var olmak, her zaman için yoklukla tanımlanır. Öyle ki, canlıların tüm eylemlerinin ardında isteğin bulunması2, var olmalarının aynı zamanda istek duymalarıyla tanımlanması dahi, bu isteğin, yokluğu hissedilen bir şeye yönelmesinden kaynaklanır. Bu durum, Rigveda metninde, varlığın yokluğa bağlı olduğunu temellendirme konusunda bir gerekçe sağlar (Rigveda, 2021: 949). Bir bakıma, evrenin ve tüm var olanların ardındaki yaratıcı ilke, var olup varlığa 2 Vedalar’ın Schopenhauer’in düşüncesini temelden etkileyen başlıca noktalarından biri budur. 13 battıkça daha fazla yoklukla tanımlanır; yokluğun ardındaki var oluşa, var olan dünyaya sırt çevirmek, kişinin sonlu varlığını aşıp sonsuzlukla bütünleşebilmesinin asli yoludur. Hinduizm’in en temel metinlerinden olan Upanishadlar’da ele alındığı şekliyle, tüm sonlu varlıklar, “çamurdan yapılan pek çok çeşitten cismin eninde sonunda yine çamur olması gibi”, her şeyin kökeninde yer alan hakiki öz olarak Brahma’da temellenir: “Bütün her şey Brahma’dır. Onda var olan, onda son bulan, onda soluyan insan ona tapınsın. İnsan istekten oluşur. Bu dünyada isteğine göre yer alır, isteğine göre göç eder. O halde kişi isteğini belirlesin” (Upanishadlar, 2022: 120). Bu alıntıda yine Rigveda’daki temel düşüncelerin bir ifadesi görülmektedir: Buna göre, bir yandan tüm varlıkların ardında tek bir ilke vardır, öte yandan var olanlar kendi isteklerine göre eylemde bulunur. Bir bakıma, var olmak, isteğe uymayı getirir, isteğe uymak ise kişinin kendi Ben’ine odaklanarak birlik ilkesini, genel hakikati gözden kaçırmasına neden olur. Öyleyse asıl olarak yapılması gereken, kişinin var olan yanından kaynaklanan asli zaafına, isteklerine meydan okuyup genel olana, birlik ilkesine odaklanmasıdır. Bu bağlamda, Hinduizm’in önemli bir diğer kutsal metni olan Bhagavad Gita’da, tüm varlıkların değişip dönüşmeye ve gelip geçiciliğe yazgılı olma, her şeyin ardındaki hakikatin ise, hiçbir zaman değişmeksizin, hep aynı şekilde kalıcılığını devam ettirme özelliği sürekli yinelenir: “Görünen varlıklar gelip geçici, varlıkların içindeki öz, kalıcı, öncesiz sonrasız, yok olmaz, ölmez (…)” (Bhagavad Gita, 2001: 63)3. Bu doğrultuda, hakiki özü kavramak, onun ezeli ebedi doğasını anlamak, kişiyi “öldürmekten ve öldürülmekten” uzak tutar. Tüm varlıkların ardındaki asli özü anlamanın yolu, diğer kutsal metinlerde de belirtildiği üzere, kişinin var olmanın getirdiği arzulardan, “isteklerin tutsaklığından” tümüyle arınmasıdır. Bu metinde istekler, denizdeki şiddetli dalgalarla bir tutulur, insan varlığı ise bu dalgalara nazaran aciz bir tekneden farksız sayılır; buna göre dalgaların güdümüne girdikten sonra zihni tümüyle bulanan kişinin çaresizce sürüklenmekten başka yapacağı bir şey yoktur. Dolayısıyla, ancak isteklerden 3 Aynı metinde, buna benzer başka bir ifade şöyledir: “Varlığın ve yokluğun ötesinde O durur. Sonsuzdur O ve görünmez, tüm varlıklar bir gün gelir yok olur, O hiçbir zaman yok olmaz, değişmez” (Bhagavad Gita, 2001: 153). 14 kurtulduktan sonra “gerçeğin bilincine ulaşmak” mümkün olur (Bhagavad Gita, 2001: 79 – 80). Yukarıda anlatılanlardan hareketle, tüm varlıkların içine işlemiş olan ve tüm varlıklara birlik veren özün kavranmasının ancak Ben düşüncesinin ortadan kaldırılması ile mümkün olduğu; Ben düşüncesinin ortadan kaldırılmasının yolunun ise istekleri yadsımak olduğu göze çarpmaktadır. İsteklerden arınıp Ben düşüncesinden kurtulmak, insanı gerçek bilgiye kavuşturur ve bu bilgi kişinin kendi varlığının her şeyin ardındaki tanrısal özle bir olduğunu kavramasını sağlar. Bu konuda, Upanishadlar’daki ifadelerden biri şöyledir: “Bilen kişi için her şey Atman ile aynıdır; bu birliği gören için ne hayal ne de keder söz konusu olabilir” (Upanishadlar, 2022: 181). Bu düşünceyi izlediğimizde, kendi varlığını Bütün içerisinde kavrayan kişi, hem hakiki bilgiye erişmiş olur hem de yaşamı çekilmez hale getiren kederli ruh halinden kurtularak ölümsüzlüğe kavuşur: “Bilen kişi ne ölümü görür, ne hastalığı ne de kederi, bilen kişi sadece Bütün’ü görür, Bütün’ü elde eder” (Upanishadlar, 2022: 166). Bu bağlamda, genel olarak şunları söyleyebiliriz: Ben’in kendisi ve duyularına açık olan tüm evren ortadan kalkmaya yazgılı olduğuna göre bunların hepsi yanılsamadan ibarettir. Her şeyin ardındaki Öz ise, ezeli – ebedidir; bu Öz, cismani suretlerde varlığa gelir, bedenlenir. Bu anlamda, bu Öz’den, Bütün’den başka bir şey yoktur. Bu doğrultuda, Bhagavad Gita’da var oluşun temeli olan, canlı cansız tüm varlıkların gelip geçici olduğu, “kurban edilenin de kurban edenin de” hep aynı varlık olduğu sürekli yinelenir: “Ayrı ayrı varlıkların hepsinde yüce varlıktır duran aynı anda. Varlıklar yok olsa da o yok olmaz, gerçeği gören kimse, onu görür” (Bhagavad Gita, 2001: 226). Benzer biçimde, Upanishadlar’da da, “Brahma’yım diyenin her şey haline geldiği” (Upanishadlar, 2022: 11) ifade edilir ve insanın tapındığı Tanrı’yla bir olduğu vurgulanır: “O her canlının içinde saklı olan Tanrı’dır. Her şeyi sarar, her canlının içindeki iç ruhtur. Tüm canlıların içinden tüm işleri kontrol eder. O, niteliklerden sıyrılmış, gözlemci, şahittir” (Upanishadlar, 2022: 289). Bir bakıma, tüm düşündüklerimizi ve yaptıklarımızı bizim aracılığımızla düşünen ve yapan hakiki Öz’ün, Brahma’nın kendisidir; insan Ben bilincinden uzaklaştığı ölçüde bu hakikati, Bütün’le olan birliğini kavrar. Bu şekilde, Bütün’ü kavramak, Bütün’ün kendisi olmak ile birdir: “Her kim bu gölgesiz, cisimsiz, 15 renksiz ve saf olanı kavrarsa, Saf Olan’ın kendisine kavuşur. Her şeyi bilen ‘Her Şey’ olur” (Upanishadlar, 2022: 301). Bu yöndeki düşüncelerin Bhagavad Gita’daki ifadelerinden biri şöyledir: “Doğada yapılan bütün işlerin doğanın işi olduğunu bilen, hiçbir işe karışmadan duran, özündeki yüce varlığı görür” (Bhagavad Gita, 2001: 226 – 227). Her şeyin özündeki yüce varlığı gören kişi, birbirlerinden ayrı olarak algılanan tüm varlıkların birlik oluşturduğunu; bu varlıkların birliğinin de tanrısal özün birliğine işaret ettiğini görür (Bhagavad Gita, 2001: 226 – 227). Bu bakımdan, gerçek olan tek bilgi, ayrı ayrı var olanlarda tek ve hakiki olanı görmektir; var olanların görünüşteki ayrılıklarını görmek ise yanlışların asıl kaynağıdır. Ezeli – ebedi, ölümsüz Öz, “ölüm tarafından sarılmış”, gelip geçici bedende barınır. Bedenle Öz’ün bir aradalığından oluşan bileşke, aynı zamanda zevk ve acıyı da barındırır; dolayısıyla bedensel varlık hesaba katıldığı sürece, bileşkenin barındırdığı duygulanımlar insanı bağımlı kılacaktır. Kişi ancak bedensiz kaldığında, bedensel varlığı yadsıdığında zevk ve acının tutsaklığından azat edilir ve gerçek özgürlüğe kavuşur. Bedensel görünüşü yadsımak bunun ötesini, bedensel görünüşün ardındaki Öz’ü, Tanrı’yı kavramayı ve bu sonsuz öz ile birliği idrak etmeyi getirir. Bu bağlamda Upanishadlar’da “Tanrı’yı bilenin tüm bağlardan kurtulduğu” (Upanishadlar, 2022: 289) ifade edilir. Var olanların algılandıkları haliyle, cismani ve bedensel görünüşlerine, özelliklerine odaklanmak ise, insanın sürekli değişip dönüşen imgelerin oluşturduğu akıntıya kendini kaptırmasına neden olur; gelip geçici olana odaklandıkça ise kişi bencilleşir. Bencilleşme, “Bu benimdir” düşüncesinin güçlenmesi, insanın kendini kolaylıkla kıstırdığı bir kapandır; tüm nitelik ve belirlenimlerin, belirlenimlerden kaynaklanan isteklerin yadsınması ise, insanın bu kapandan kurtulmasının, nihai özgürlüğe kavuşabilmesinin tek yoludur (Upanishadlar, 2022: 339). Öyleyse, Hinduizm’de özgürlük, sonlu varlığın kendine ilişkin tüm belirlenimlere ve isteklere sırt çevirerek hakiki bilgiye ulaşabilmesiyle ve bu bilgi aracılığıyla tanrısal Öz ile birliğini kavramasıyla olanaklıdır. Ortalama bir bilinç, isteklerini dikkate alarak git gide daha büyük bir tutsaklığın, doyumsuzluğun içine gömülürken, bilgeye özgü bir kavrayış, bu isteklerde yalnızca ayrışmayı ve hakikatten uzak düşmeyi görür. Hakikat, görüntüdeki ayrışmada değil, salt duyulur algının ötesinin idrakini gerektiren bir yerde; 16 pek çok zihin için kavranılmaz olan Bütün’dedir. Dolayısıyla, Bhagavad Gita’da belirtildiği üzere: “Herkese karanlık görünen o yer, bilgelerin aydınlandığı yerdir; herkesi uyanık tutan nesneler, bilgeler için uyutan şeylerdir” (Bhagavad Gita, 2001: 80). Tanrısal öz, bedensel varlığa geldiği kimi canlılarda görünüş dünyasına özgü yanılsamalardan kendini arıtıp birlik ilkesini idrak ederek özgürlüğe kavuşurken, kimi canlılarda ise kendini isteklerine kaptırarak tutsaklığa devam etmektedir. Ama bu düşünce ekseninde ilerlediğimizde, tutsak olan da, özgür olan da, isteyen de isteğini yadsıyan da aynı varlıktır; bu varlık istemeye devam ettiği sürece bedensel ve yanılsamalı sonsuzluğunu sürdürürken, istemeyi sonlandırdığında ezeli – ebedi varlığına yokluk içerisinde kavuşur. 1.2. BUDİZM’İN TEMEL METİNLERİNDE SONLU ve SONSUZ İLİŞKİSİ Ana hatlarıyla Budizm öğretisine bakıldığında, bu öğretide yine öncelikle algıya açık bir şekilde var olan sonlu varlıkların sürekli değişim – dönüşüme tabi ve gelip geçici bir mahiyette olduğu vurgulanır; bu var olanların birbirleriyle bağlantı içerisinde olduğuna dikkat çekilir. Buna göre, var olanlara bir hakikat, bir öz atfetmek ya da onları bağımsız varlıklar gibi ele almak olanaklı değildir. Böylece, benlik de tam bir yanılsamaya indirgenmiş olur; gelip geçici ve başkalarıyla bağlılık içerisinde olan bir varlığın, insanın kendisinin bir Ben olarak ortaya çıkmasının ardındaki akıl dışılık ortaya konulur. Buradan hareketle, insanın önüne koyulan yol, Ben kavramının yanılsamalı doğasını idrak edip boşluk düşüncesini kavrayarak kendini tüm bağlılıklardan, dolayısıyla tüm belirlenimlerden kurtarmak ve böylece aydınlanarak sonsuz huzura, Nirvana’ya kavuşmaktır. Bu kavuşma gerçekleşmediği sürece, kişi samsara (doğum – ölüm) döngüsünde yer almaya ve sürekli varlığa gelmeye devam edecektir. Buradan hareketle, bu öğretide sonlu olanın hiçbir öze sahip olmayıp tümüyle yanılsamalı ve ıstırap dolu bir varlığa batma ile, sonsuz olanın ise, aydınlanarak varlık yükünden kurtulma ile bağdaştırıldığı görülür. Bununla birlikte, gelip geçici varlık, bu gelip geçiciliği, varlığının yanılsamalı doğasını kavramadığı sürece varlığa gelmeyi sürdürür; bir bakıma kavrayıştaki kusur, varlığın sonlu biçimde sonsuzca sürmesine neden olur. İnsan kavrayışının tam bir açıklık kazanması ise onun yoklukla bütünleşerek gerçek sonsuzluğa kavuşmasını sağlar. 17 Bu bağlamda, Budist öğretinin en temel metinlerinden olan Tripitaka’da yer alan Dhammapada bölümünde, insanın kendi Ben’i dahil olmak üzere tüm sonlu varlıkların yanılsamadan ibaret olduğu ve hiçbirinin öze sahip olmadığı vurgulanır4. Buna göre, insan, bedenini “bir köpük gibi geçici”, “bir serap gibi asılsız” olarak anladığında, kendini dünyevi yaşamın kötücül tutkularıyla bağdaştırılan Mara’dan sakınacak ve ölümü alt edecektir (Dhammapada, 2020: 7). Bu düşüncede beden, boş, hastalıklı, maddi ve tinsel olarak bozulmaya tabi olarak kavranır; “et ve kanla çevrili olan kemiklerden bir kale”den ibaret olan bu özden yoksun kütle, insanı güçsüz düştüğü yaşlılık yıllarına kadar kibir ve ikiyüzlülükle yaşamaya sevk eder (Dhammapada, 2020: 17 – 18). Bu bağlamda, Tripitaka’nın Suttanipata bölümünde, insanın kendi bedeni üzerine düşündüğünde, onun “çeşitli yerlerinden salgı salgılayan”, “kötü kokulu ve kirli” yapısını göreceği ve her türlü üstünlük duygusundan arınacağı ifade edilir. Bir bakıma, bedenimizin dünyevi doğası, bizi kibirli olmaya yönlendiriyor olsa da, yine tam da bedenimizin kendisi bu kibri haksız çıkaran her türlü kusura sahiptir. Bu düşünce doğrultusunda, insanın, sadece, kendi varlığını duyumsadığı bedenini gözlemlediğinde karşılaştığı kusur ve acizlikler dahi, buradan hareketle bir hakikat, bir öz düşüncesine ulaşmak için elverişli değildir. Bu yöndeki bir düşünce, önemli Budist düşünürlerden Şantideva tarafından da dile getirilmiştir: “Kemikleri kırıp aç, sonra içindeki iliğe bak. Kendi kendine oradaki özün ne olduğunu anlamaya çalış. Ne kadar çabalasan da orada bir öz bulamazsın” (Şantideva, 2020: 31). Ona göre, hiçbir öz içermeyen beden, ancak yabanıl yaşam için bir besin, ya da en fazla, insanlık için bir araç olarak işleve sahiptir (Şantideva, 2020: 31). Buradan hareketle, kişinin, doğrudan kendisiyle bağlantılı bedeninin bile özden tümüyle yoksun olduğunu gördüğünde, dünyanın kalanı için bir öz, bir hakikat düşüncesine ulaşma konusunda bir gerekçesinin kalmayacağını söyleyebiliriz. Bu noktada, Budizm’e ilişkin temel metinlerde pek çok kez yinelenen, varlıkların yanılsamalı doğasıyla ilgili bazı düşüncelerden söz etmemiz yararlı olacaktır. Örneğin, bu metinlerden biri olan Elmas Sutra’da varlığın sahip olduğu somut, duyulur yana odaklanmanın insanı yalnızca aldanmaya sevk ettiği söylenir ve “(….) belirtilere sahip olmak olarak öğretilen şey, aslında belirsizliğe sahip olmaktır” ifadelerine yer verilir 4 Bu noktada, Budizm’in Hinduizm ile ayrıştığını söylememiz mümkündür. Hinduizm’de tüm varlıkların ardında sonsuz bir öz varsayılmış iken, Budizm’e göre bu dünyayla ilişkili hiçbir varlık öze sahip değildir. 18 (Elmas Sutra, 2018: 35). Öyle ki, bu metinde dinsel önder Buda’nın, kendisini “biçimiyle gören ve sesiyle işitenlerin” aslında kendisini hiçbir şekilde göremeyeceklerine yönelik düşüncelerine dikkat çekilir (Elmas Sutra, 2018: 64). Benzer yöndeki bir düşünceye, Altın Işık Sutrası’nda da yer verilir. Bu metinde yer alan; “Varlıkların tabiatları hava gibi, gökyüzü gibidir, sihir, serap, sudaki Ay’ın yansıması gibidirler. Bütün canlılar rüya tabiatlıdırlar (…)” ifadelerinde, yine açık bir şekilde, çevremizi kuşatan tüm duyulur, sonlu varlıkların düşten öte bir anlamı olmadığı ortaya koyulur (Altın Işık Sutrası, 2020: 133)5. Bu bağlamda, Dhammapada’da, tüm biçimlerin, belirlenimlerin “gerçekdışı” olduğunu kavramanın, kişiyi acıdan uzak tutarak gerçek bir “saflığa” kavuşturacağı belirtilir (Dhammapada, 2020: 29). Böylelikle, insanın yaşamını zorlaştıran, onu kaygılandıran her şey yanılsamaya indirgenir; eksikliğinden acı çektiğimiz ya da yitirmekten korktuğumuz hiçbir şeyin gerçeklik taşımadığı vurgulanır. Bu düşünce üzerinden ilerlendiğinde, acı ve kaygının nedeninin ortadan kalkmasıyla acının kendisinin de ortadan kalkacağı ve insanın aydınlanmasının önündeki en büyük engelin aşılacağı sonucuna ulaşılır. Budist öğretide, sonlu varlıklar düşten, yanılsamadan ibaret görülmekle kalınmaz; aynı zamanda bu düşün sürekli acı ve kederle iç içe olduğu sürekli yinelenir. Bu doğrultuda, acı ve keder, doğrudan var olmakla ilişkili olduğuna göre, var olmanın önüne geçilirse acı ve keder de ortadan kaldırılacaktır. Örneğin, Dhammapada’da bu düşünceye yönelik olarak; “Doğuş yaşlılık, ölüm, keder, ağlama, acı ve üzüntüden doğar. Böylece acılar ortaya çıkmış olur. (…) Doğuş olmayınca yaşlılık, ölüm, acı, keder, ağlama, üzüntü de olmaz. Böylece bütün acılar sona erdirilmiş olur” (Dhammapada, 2020: 78) ifadeleriyle karşılaşırız. Benzer şekilde, Aşvagosha’nın Buda’nın yaşamı üzerine olan Buddhaçarita metninde, varlık kavramının kökenine ilişkin yapılan bir soruşturma, konumuz bağlamında önem taşır. Burada, varlık, benlik duygusunun bir uzantısı olarak görülür; benlik duygusunun kaynağında doyumsuzluk, doyumsuzluğun kaynağında duygu, duygunun kaynağında genel olarak kurduğumuz ve içinde bulunduğumuz ilişki ağı, ilişkinin kaynağında duyular, duyuların kaynağında ad ve biçim belirten tanımlar, ad ve 5 Elmas Sutra’dan bir tümcede de bu düşüncenin yinelendiğini görebiliriz: “Kayan yıldız, karanlık, kandil, sihir, çiğ tanesi, hava kabarcığı, rüya, şimşek çakması, bulut, tüm olup biten böyle görülmeli” (Elmas Sutra, 2018: 70). 19 biçimin kaynağında ise bilinç olduğu söylenir (Aşvagosha, 2022: 130). Dolayısıyla ortaya konulan düşünce şöyledir; bizim doğrudan farkında olduğumuz şey bilinç -kendi bilincimiz- ise, en sonunda varlık da bu bilincin bir uzantısı olarak kavranacak; bu yönüyle de varlıkla ilişkili her şey bir yanılsamadan ibaret görülmeye yatkın olacaktır. Tüm acı ve keder duygularımız da böyle bir yanılsama zincirinin içinde bulunur. Bu nedenle varlığın ortaya çıkmasına engel olmak, acı ve kederi önlemek için zorunlu bir koşul olarak ileri sürülür. Bu konuda Aşvagosha’nın sözleri şu şekildedir: “(…) doğumun yok edilmesiyle yaşlılık ve ölüm ortadan kalkar, varlığın yok edilmesiyle doğum da yok edilmiş olur ve benlik duygusunun ortadan kaldırılmasıyla varlık da sona erer” (Aşvagosha, 2022: 130). Bir bakıma, sonlu bir doğaya sahip ölüme yazgılı varlığı acıdan kurtarmanın yolu, onun varlıkla bağını kesmek olarak görünür; varlıkla bağı kesmenin yolu da Ben algısından kurtulmakla mümkün olur. Bu bağlamda, Şantideva’nın şu sözlerini aktarabiliriz: “(…) kederin nedeni olan bencillik ben yanılgısından doğar. Bunun kaçınılmaz sonucu özün yokluğu üzerine yoğunlaşmaktır” (Şantideva, 2020: 85). Halihazırda tabi olduğumuz bilinç tarafından adlandırılmış, tanımlanmış biçimlerden etkilendiğimiz ve duyulardan kendini kurtaramadığımız sürece yanılsamalı Ben algımız sürer ve varlıkla bağımız devam eder. Yaşadığımız dünyada, doğrudan duyularımıza açık olan her şey yine bizim tarafımızdan adlandırılmış, tanımlanmış biçimlerse, bu duyulardan kendimizi yalıtmak, varlığın zincirlerinden kendimizi kurtarabilmemiz için gerekli bir aşamadır. Bu bakımdan, yokluk üzerine yoğunlaşma, aslında yanılsamalı ad ve biçim dünyasından kendimizi yalıtmakla birdir. Çevremizi kuşatan yanılsama evreninden kendimizi yalıtamadığımız sürece, varlıkla bağımız kesilmez ve doğum – ölüm kapanında yol almaya devam ederiz. Bu doğrultuda, Suttanipata’da, insanların kendilerini üzen şeyleri ve bunların kaynaklandığı yeri bilip bu kaynağı kurutmaya yarayan yolu kavradıklarında düşünce ve bilgilerinin özgürleşeceği söylenir; böylece bu kişiler doğum – ölüm döngüsünden kurtulacaklardır (Suttanipata, 2020: 94). Tahmin edilebileceği gibi, bu kaynak, doğrudan algılarımıza açık bir şekilde var olan içinde yaşadığımız evrendir. İnsan, var olanlara, sonlu belirlenimlere kendini kaptırdığı ölçüde yine sonlu belirlenim içinde yer almaktan kurtulamaz ve sonluluğa sürekli tabi olur. Bu düşünceye göre, bu evrende, genel olarak kabul gören ölçütlere göre var olmak isteğiyle dolup taşan kişiler, “ölümün ağzında yaşayan zavallılar” olarak görülür ve “kurumak 20 üzere olan deredeki balıklar”a benzetilir (Suttanipata, 2020: 106). Bir anlamda, içinde oldukları ortamı okyanusvari bir evren sanarak hakikatin kendisi yerine koysalar da, burası kurumaya yüz tutmuş bir su birikintisinden ibarettir; buranın içindeki her şey ölmeye yüz tutmuş olup gerçeklikten uzaktır. Bu yöndeki bir düşünceye, yine Budizm’in temel metinlerinden biri olan Lotus Sutra’da rastlarız; bu kez kuruyan bir dere yerine yanan bir ev benzetmesi kullanılır. Buradaki örneğe göre, algıya açık dünyanın nimetlerine ve genel anlamıyla var olmaya düşkün olan insanlar, yanmakta olan bir evin içinde kalmakta direnen çocuklar gibidir; bu yangından çıkarılmazlarsa kavrulmaya mahkumdurlar (Lotus Sutra, 2018: 94). Var olan dünyanın bu yanını anlayanlar, geride kalanları buradan dışarı çıkarmaya çalışsa da, var olanın boyunduruğundaki kişiler, çevrelerini sarmış olan yangının hiçbir şekilde farkında olmayıp cehalet içinde eğlenmeyi sürdürürler6. Bu nedenle onlar ancak birtakım oyuncaklar aracılığıyla yanan evden dışarı çıkarılmaya çalışılır. (Lotus Sutra, 2018: 94 – 97). Burada kastedilen oyuncaklar, bu dünyada kavuşulması mümkün olmayan öte dünyaya ilişkin cezbedici koşullardır. Bu doğrultuda, insanların genelinin ancak bu cezbedici koşullara ulaşma umuduyla, kendilerini dünyadan yalıtması, yangından kendilerini kurtarması mümkün görülmektedir. Bir anlamda, bu kişiler için, sonsuz olana kavuşma umudu yine ancak sonlu olanı sürekli el altında bulundurma beklentisi aracılığıyla olanaklı olmaktadır. Dolayısıyla yine görülmektedir ki, sonlu olandan kendisini kurtaramayan zihin, yine sonlu olana saplanmış olarak kalmaya devam eder; sonlu dünyanın varlıklarından yüz çeviren zihin ise tanrısal bir konuma erişme yoluna girer: “Canlılar bu dünyaya bakar ve onun yanmakta olduğunu tasavvur ederlerse o zaman benim Buddha alanım tanrılar ve insanlarla dolup taşar” (Lotus Sutra, 2018: 261). Öyleyse, aydınlanmış bir zihin ne bu dünya ne de öte dünya ile ilişkili herhangi bir şeye istek besler, böyle bir zihinden beklenen bu konudaki tüm bağlardan kendini kurtarmaktır. Bu doğrultuda, Dhammapada’da dinsel yaşamın dünyanın sonlu ya da sonsuz olmasıyla ilgisinin 6 Bodhiçaryavatara’daki şu tümceler, yine buradaki düşünceyi ortaya koymaya yöneliktir: “Sıradan insanlar varlıklara baktıklarında onların yanılsama olmadığını, gerçek olduğunu kabul ederler. Bu yüzden derin görüş sahipleriyle aralarında bir uyuşmazlık oluşur” (Şantideva, 2020: 77) 21 bulunmadığı belirtilir; buna göre asıl kavranması gereken ise, bu dünyanın “doğum, yaşlılık, ölüm, keder, ağlaşma, sefalet, karamsarlık ve ümitsizlik”ten ibaret olduğudur (Dhammapada, 2020: 42). Aşvagosha’nın Buda’ya atfettiği sözler, yine aynı savı dile getirir: “Yaşayan dünya aldanarak doğar ve ölüme mahkumdur, tıpkı mahkûm edilen suçlunun sarhoş edilip ardından idama götürülmesi gibi” (Aşvagosha, 2022: 216). Buna göre, var olanlar, zamanlarını acıdan en uzak geçirdiklerinde dahi, bir idam mahkumundan farksızdır, aldıkları zevk tümüyle boştur; dolayısıyla tüm bu var olanlar dünyasının yanılsamadan ibaret olduğu su götürmez bir gerçektir. Böylece, Budist öğretinin temel ilkesi yeniden açık hale gelir; algımıza açık olan her şey yanılsama olduğuna göre, algılayanın kendisi de hakikat taşımaz, dolayısıyla Ben düşüncesi reddedilmelidir. Bu bağlamda, Suttanipata’da “Bu benimdir” diye düşünmeyi sürdüren insanın, ölümden kurtulamayacağı belirtilir. Ölümden etkilenmemek için kişinin yapması gereken, düşüncesini boşluk üzerinde yoğunlaştırıp benlik duygusundan arınmaktır: “Her zaman düşünce içinde olarak bu dünyayı boş olarak görmelisin; kişi benlik duygusunu yok ederse ölümü de yok eder. Dünyayı böyle göreni ölüm görmez” (Suttanipata, 2020: 145). Bu yöndeki ifadelere Buddhaçarita’da da doğrudan rastlarız: “(…) kişiliğin yanlış nitelenmesi bu dünyada kendini ‘konuşan benim, bilen ben, hareket eden ben, duran benim’ düşüncesiyle gösterir” (Aşvagosha, 2022: 103). Dolayısıyla, kişinin hiçbir şekilde fail rolüne heveslenmemesi, kendisini eylemlerini doğrudan gerçekleştiren bir güç olarak değil, bu eylemlere aracılık eden unsur olarak kavraması salık verilir. Bu doğrultuda, kişi bir konuda hak iddia ettiği, kendi üzerinde hak iddia edilmesine onay verdiği, ya da kendisini doğrudan etken bir güç, bir fail olarak kavradığı sürece “doğum – ölüm zinciri” içerisinde yol almaya devam eder (Aşvagosha, 2022: 104). Bu amaçla, fail etkisiz kılınınca, failin gerçekleştirmiş olduklarının varlığı da yadsınacak duruma gelir. Bu bağlamda, Şantideva’ya göre, insanın anımsadığı, gerek geçmişe ait olaylar, gerekse ileride gerçekleştireceği eylemlerin neden olacağı olaylar, hiçbir şekilde, hiç kimse tarafından yaşanmamıştır; bunların hepsi hakikatten yoksundur. Ne hissetmenin faili, ne de hissetmenin kendisi vardır; dolayısıyla insan, duyularının kendisine üzüntü verebilecek hiçbir verisinden etkilenmemelidir (Şantideva, 2020: 87). Buraya kadar söylenenleri konumuz bağlamında toparlayacak olursak: Bu düşüncede sonlu olanlarla ilgili her şey yanılsama ürünü olarak görülür ve hakikat ancak her türlü 22 bağdan muaf bir yoklukta aranır; bu yokluğun kendisi de ölümsüz, sonsuz olanla bir tutulur. Yukarıda anlatılanlardan gördüğümüz, Budist öğretide, sonluluğu, ölümü aşmanın, yokluğu tam anlamıyla idrak ederek en yüksek kavrayış düzeyine erişmekle mümkün olduğunun vurgulandığıdır. İnsanı ölümden bağışık tutan bu kavrayış Nirvana (ya da Nibbana) olarak adlandırılır.7 Örneğin, Suttanipata’da bu Nibbana noktasında, yok oluş ve ölüm dahil olmak üzere hiçbir şeyin olmadığı (Suttanipata, 2020: 142), işitilen ve düşünülen her şeyden uzak olan kişinin “zamana ve ölüme” bağımlılığını aşmış olduğu (Suttanipata, 2020: 121) söylenir. Buddhaçarita’da ise idrakin en üst noktasında doğumun da ölümün de olmadığını anlayınca kederin ortadan kalkacağı belirtilir (Ashvagosha, 2022: 221). Genel olarak, öğretinin asıl odaklandığı nokta açıktır; buna göre, insanın var olanlar alanıyla tüm bağlarını koparıp yalnızca yokluk üzerine yoğunlaşması, onun en yüksek kavrayışa erişmesini, böylece de gerçek anlamıyla özgürlüğe ve ölümsüzlüğe ulaşmasını sağlar. Benzer düşünceleri, Lotus Sutra’da da görürüz. Burada yinelenen düşünce; asli öğretinin (Dharmanın) oluşturulmamış, ezeli – ebedi, tek ve herkes için aynı olduğu, boşluk ve yokluk üzerine odaklandığı (Lotus Sutra, 2018: 232) ve kendisini kavrayan kişiyi sonsuzlukla bütünleştirip kurtuluşa, Nirvana’ya ulaştırdığıdır (Lotus Sutra, 2018: 127). Bu noktadan hareketle, en temel olarak Budizm’de de, Hinduizm’de olduğu sonlu varlıklarla bezenmiş tüm var olan evreninin yanılsamadan ibaret olduğu ve asıl olarak boşluk ya da yokluk üzerine yoğunlaşmanın sürekli salık verildiği görülmektedir. Ancak Budizm’deki fark, bu öğretide, var olanlara, sonlu varlıklara hiçbir öz atfedilmemesidir. Buna göre, dünyada tanrısal hiçbir öz yoktur; dolayısıyla kendimizi içinde bulduğumuz ya da kaynağında gördüğümüz her bir belirlenim yalnızca yanılsamadan ibarettir. Bu nedenle, kendi benliğimiz de dahil olmak üzere tüm bu yanılsamalı evrene ilişkin her türlü belirlenimden sıyrılmamız, bizi en yüksek kavrayışa eriştirir ve sonlu bir belirlenimden kurtararak öncesiz sonrasız bir sonsuzlukla, asli hakikatle, tam bir yoklukla bütünleştirir. İnsanın tüm bağlarından kurtulduğu bu nokta, tek gerçek özgürlük 7 Bu kavram, Sanskrit dilinde Nirvana olarak, Pali dilinde ise Nibbana olarak adlandırılır. 23 noktasıdır ve özgürlüğün kendisi böyle bir sonsuzluğa katılmakla bir tutulur. Buna göre, bir bakıma, var olana kapılarak var olanı genişletmeye çabaladıkça, var olanın sonsuzca yinelenmesine neden olur ve tutsaklıktan kurtulamayız. Özgürlük ise, var olanın yalnızca bir düşten ibaret olduğunu görüp kendini bundan tümüyle yalıtmakla, böylece elimizde kalan yokluğun mahiyetini kavrayıp bu yokluk içinde erimekle bir tutulur. 1.3. TAOİZM’İN TEMEL METİNLERİNDE SONLULUK ve SONSUZLUK İLİŞKİSİ Hinduizm ve Budizm öğretilerinde, var olan dünyanın tümüyle yanılsamaya indirgendiği ve insanın kurtuluşunun –bu bir öğretide asli varlığın özüyle diğerinde yoklukla bütünleşme şeklinde de olsa- dünyanın duyularımıza açık somut verilerinden etkilenmemek ile doğrudan ilişkilendirildiği görülmektedir. Taoizm’e baktığımızda ise, bu öğretide yine olgusal dünyanın yanılsamayla bir tutulduğunu söyleyebiliriz. Bununla birlikte, Taoizm’de insana salık verilen eylem, tümüyle doğayla uyum içinde kalarak kendiliğinden bir şekilde davranmaktır. Buna göre, içinde bulunduğumuz dünyanın mahiyetinin bir düşten ibaret olduğunu kabul etmek, insanın doğrudan olguda karşılaştıklarına sırt çevirmesini, bunlara tümüyle kayıtsız kalmasını gerektirmez. Sonlu olgusal varlıklar içinde yine sonlu bir varlık olarak bizim yapmamız gereken, bu sürekli değişip dönüşen dünyada doğanın işleyişiyle uyumlu bir şekilde yol almak ve buradaki kendi doğamızın gereğini yerine getirmektir8. Ancak bunu yaparken, doğrudan duyu deneyimimize açık olan her şeyin sonlu bir yapıda ve hakikatten yoksun olduğunu göz önünde bulundurup bunlardan olabildiğince etkilenmememiz yine önem taşır. Bu bağlamda, Taocu öğretinin odaklandığı temel bir noktanın, asli mahiyetini göz önünde bulundurarak doğayı olumlamak olduğunu belirtmemiz gerekir. Olumlamamız gereken doğa, bizim kendimizce değer atfedip yücelterek kavradığımızı sandığımız bir mefhum değildir; kendi halindeki doğa, tüm varlıklara karşı kayıtsız ve eşit mesafede duran ve onları aynı yasalara tabi kılan bir gücü ifade eder. Taocu öğretinin en temel metni olan 8 Bu noktada Tao (ya da Dao) teriminin en genel anlamıyla “yol”u, doğanın işleyişini, evrende hüküm süren gücü ifade ettiğini eklememiz yararlı olacaktır. Dolayısıyla insana salık verilen, Tao ile uyumlu bir yaşamdır. Tıpkı Hinduizm ve Budizm’de salık verilenin öğretiye (Dharma’ya) uygun yaşam olması gibi. 24 Tao Te Ching’de şu ifadeler yer alır: “Gök ve yer insancıl değildir, onlar için her şey samandan köpeklere eştir. Ermişler insancıl değildir, onlar için herkes samandan köpeklere eştir” (Laozi, 2020: 5)9. Bir bakıma, doğa içerisinde her şey yalnızca temsili bir değere sahiptir ve görevleri sona erdiğinde bir köşeye itilmekten kurtulamayacaktır. Yer yüzündeki her türden varlık, yalnızca temsili bir karaktere sahip olduğuna göre, varlık mefhumunun hiçbir kesinlik içermediği ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla Taocu öğretide yokluğu tefekkür etmeye yönelik bir eğilimin de olduğunu söylememiz mümkündür. Bu öğretinin en temel metninde bilfiil olarak şu ifadeler yer alır: “Binbir türlü şey varlıktan doğmuştur. Varlıksa yokluktan doğmuştur” (Laozi, 2020: 44). Buradan yola çıkarak, Taocu öğretide, temel ilke olarak, her ne kadar doğayla uyum içinde olmak övülüyorsa da, yine yokluğa merkezi bir konum verildiği açıktır. Benzer yöndeki sözler Zhuangzi tarafından da dile getirilmiştir: “Başlangıçta evrende hiçbir şey yoktu. Ne varlık ne de bir isim vardı. (…) Başlangıçla aynı olmak boş olmaktır; boş olmak her şeyi kucaklayan olmaktır” (Zhuangzi, 2020: 104). Bir bakıma, boşluk -ya da aynı anlama gelmek üzere yokluk- aynı zamanda bir olumlama ilkesini de içerir; özünde her türlü belirlenimden bağışık olan varlık, kendisini kuşatan doğanın izlediği her türlü yola kolaylıkla ayak uyduracaktır. Varlıkların özünde, başlangıcında yokluğun –boşluğun- olduğuna dikkat çekilmesinin yanında, bu öğretide, insanın da kendi içindeki boşluk aracılığıyla asıl değerini kazandığı vurgulanır. Laozi’den aktaracak olursak: “Kilden yapılmış toprak bir kabı düşün, kabın boşluğudur onu faydalı kılan” (Laozi, 2020: 11). Burada dikkat çekilmesi gereken nokta şudur; tüm varlıklar gibi insan varlığı da özünde boşluğa sahiptir, ancak bu boşluğu idrak ettiği ölçüde evrenin kendisi için yarar göstermeye başlar.10 Bu boşluğu kavramaktan yoksun olan kişi, kendi Ben’ine saplanıp kalmaktan kurtulamaz ve yalnızca sahip olduğu değişip dönüşmeye yazgılı, hiçbir hakikat içermeyen belirlenimlerin tutsağı olur. Laozi, varlıkların bazılarının azalarak çoğaldığını, bazılarınınsa çoğalarak azaldığını ifade ederken, tam da bu düşünce doğrultusunda konuşur (Laozi, 2020: 46); kişi var olana saplandıkça idraki kapanır, var olandan 9 Samandan köpek (straw dog) terimi, bir ayin sırasında temsili bir önem atfedilip ayinden sonra temsili niteliğini yitirince bir kenara atılan varlıkları niteler. 10 Laozi’nin şu sözleri, konuyu daha açık kılacaktır: “Varlık çıkar içindir, yokluk ve boşluksa fayda için” (Laozi, 2020: 11) (Burada çıkar tamamen bireysellikle ilişkilendirilirken, fayda ise bütün ile bağdaştırılır). 25 sıyrıldığı ölçüde ise idraki derinleşir. Benzer şekilde, Zhuangzi de, sınırsız gök ve yerin içinde sınırlı insan varlığının gözden çabuk yittiğini ifade eder ve ancak Dao’yu kavramış kişilerin, kendi yaşamlarına yönelik olumlayıcı bir tutuma sahip olacağını belirtir (Zhuangzi, 2020: 277). Bir bakıma, insan bireysel varlığını merkeze alarak dünyayı kavradığında, doğanın gidişatına tam uyum sağlayamaz; çünkü önemsediği tek şey kendisinin bireysel konumu ve Ben’idir. Dao’yu kavrayan insan ise, kendi sonlu varlığının sonsuz evrendeki geçiciliğini daha iyi görür ve asıl dikkate aldığı şey evrenin gidişatı olur; böylece bir parçası olduğu doğayla tam bir uyum haline girerek yaşamını olumlar. Tao Te Ching’de yer alan şu sözler, yine benzer bir düşünceyi açığa vurur: “Dünyada hiçbir şey sudan daha yumuşak ve kaygan değildir, ama hiçbir şey sert ve katı olana üstün gelmekte onu geçemez” (Laozi, 2020: 83). İnsan, olgusal dünyada kendisi dahil her varlığın ancak temsili değere sahip sonlu bir varlık olduğunu bildiğinde, kendi varlığına mutlaklık atfetmeyi ve nafile biçimde çevresini kendisine uymaya zorlamayı bırakır. Ne de olsa, bu zorlama edimi sonuçsuz kalacak, kişi karşı koyduğu güçlerin etkisine kendi istemi dışında girecektir. Bir bakıma, kişinin edimsel gücü sürekli karşı koymasıyla değil, içinde bulunduğu doğal düzene uyum sağlamasıyla açığa çıkar. Evren yalnızca temsili değere sahip varlıklar barındırmakla kalmaz; buna ek olarak, kendilerinde hiçbir hakikat içermeyen bu varlıklar, birbirleriyle tümüyle iç içe geçmiş durumdadır. Bu duruma bir örnek olarak, Zhuangzi’nin düşünde kendini bir kelebek olarak görüp düşündeki bu imgeyle kendisi arasındaki ayrımı yitirmesi gösterilebilir: O, kendisini düşünde kelebek olarak gören kişi midir, yoksa düşünde kendisini şimdiki haliyle gören bir kelebek midir? İşte, buradaki kesinlikten yoksunluk, genel olarak yeryüzündeki tüm varlıkların sürekli olarak birbirleri içine geçmesine, birbirlerine dönüşmesine bir örnek oluşturur ki, bu olgu Taocu öğretide en genel anlamıyla “şeylerin dönüşümü” olarak adlandırılır (Zhuangzi, 2020: 23). Buna göre, bizim karşıt olarak gördüğümüz her şey, (yaşam ve ölüm, gençlik ve yaşlılık, soğuk ve sıcak, kazanç ve kayıp, vb.) doğal bir düzen uyarınca birbirleri ardından gelir ve birbirlerine dönüşür; o kadar ki, “insanlar birinin nerede bittiğini ve diğerinin nerede başladığını bilmez” (Zhuangzi, 2020: 46). 26 Evrende her şey kendi karşıtına doğru değişip dönüşürken, hiçbir şeyi tam anlamıyla tanımlamak, hiçbir şey hakkında tam bir bilgi sahibi olmak mümkün değildir. İnsanlar, sonlu varlıkların duyulara açık belirlenimleri aracılığıyla onları bildiği sayıltısıyla hareket etse de, onların bu konuda kendilerine duyduğu güven tümüyle dayanaksızdır. Zhuangzi’nin ifadesiyle: “Baktığımda görebildiğim şekil ve renktir; duyabildiğim isimler ve seslerdir. İnsanlar, biçim, renk, isim ve ses aracılığıyla Dao’nun özünü öğrenebileceklerini düşünüyor! Oysa biçim, renk, isim ve ses maddenin gerçeğini öğrenmek için yeterli değildir” (Zhuangzi, 2020: 119). Öyleyse, duyular, insanı gerçekte hiçbir bilgiye ulaştırmaz; yalnızca elde ettiği verileri hakikatin kendisiymiş gibi değerlendirmesine aracı olur11. Bu bağlamda, Laozi, insanın mümkün olduğunca duyu verilerine karşı tepki gösterdiği ağzını kapatıp duyu kapılarını örttüğünde güç kazanacağını söyler (Laozi, 2020: 56). Bizim kendi var oluşumuz dahil çevremizi kuşatan her şey bir temsil, bir yanılsama ise, bunlara ilişkin elde ettiğimiz verilerin de bir anlamı yoktur12. Bu doğrultuda, Zhuangzi, algıladığı manzaranın kurbanı olmadan gerçekliği idrak etmek isteyen kişinin, gözlerini kapatıp ruhu tarafından yönlendirilmesini salık verir; ne de olsa ruhun bildiği gözün gördüğü ile sınırlı değildir (Zhuangzi, 2020: 307). Onun düşüncesine göre, insanlar gözlerine güvendiği ölçüde yalnızca dünyevi olana tutsak kalır ve yaşamlarında kendilerine çizdikleri yol ancak en yüzeysel patikayı, maddi zenginlik ve başarıyı izler. Dolayısıyla, insan sonlu varlığının bir uzantısı olan duyu verilerine odaklandığı ölçüde yine sonlu olana tutsaklığını sürdürür; hakikatin kendisi ise ancak sonsuzlukla temas eden yanımızın, ruhumuzun, rehberliğinde ilerlediğimiz ölçüde kavrayışımıza açık hale gelir. Anlatılanlardan hareketle, Taocu öğretide, bir yandan var olanların yanılsamadan ibaret oluşuna dikkat çekildiği görülürken, öte yandan içinde bulunulan evrenin, doğanın işleyiş biçimine büyük önem verildiği söylenebilir. Bu öğretide en çok vurgulanan konulardan biri, her şeyin birbiriyle temas halinde olup birbirine karıştığıdır; bu nedenle insana salık verilen de hiçbir kesinliğe sahip olmayan böyle bir evrende katı kalıplarla hareket etmemek; doğrudan doğanın düzeninin akışına göre davranmaktır. Bu bağlamda, sonlu 11 Burada Nietzsche’nin Ahlakdışı Anlamda Doğruluk ve Yalan Üzerine metnindeki temel düşüncenin öncellerinden birini görebiliriz. 12 “Evreni yöneten Dao’nun özüdür; somut olan hiçbir şey temel değildir” (Zhuangzi, 2020: 317). 27 varlıklar, sonlu olmalarına karşın, belirli sınırlar içerisinde davranamazlar. Bir bakıma, her şeyin başlangıcında olan boşluk onların içine de sirayet etmiştir ve bu boşluk, onların birbirleriyle ayrışmazcasına ele alınmaları için bir zemin sağlar. Öyleyse, bu öğretide doğanın işleyişine verilen önemin ardında dahi, yine boşluk düşüncesini buluyoruz. Bu noktada Laozi’nin boşlukla ilgili şu sözlerini anımsayabiliriz: “O karanlık ve derinlik, içinde ne özler barındırır. O özler ki hakikiliğin doruk noktasındadır, içinde gerçeklik ve samimiyet barındırırlar” (Laozi, 2020: 22). Dolayısıyla, doğanın işleyişinin ifadesi olan şeylerin dönüşümünün temelinde yine boşluk bulunur ki bu işleyişe tabi durumdaki sonlu varlıklara hiçbir hakikat atfedilemezken, hakikatin kendisi ancak bu boşlukta bulunur. Yine boşlukla ilgili bu düşünce biçimiyle ilgili benzer bir yaklaşımı Zhuangzi’de de buluruz; “Boşluk iz bırakmaz; değişim formsuzdur. Yaşam ya da ölüm yoktur. Dao, gök ve yerle bir arada bulunur ve hem iç hem de dış ile ilişkilidir. Hiçbir yere gider ve hiçbir yerden gelir. Her şeyi içerir ve nihai varış noktası bilinmez” (Zhuangzi, 2020: 318). Buradan hareketle, Taocu öğretide, her şeyin başlangıcında ve özünde boşluğun bulunduğu kabul edilmekle birlikte, öğretinin merkezindeki Dao’nun yalnızca boşlukla sınırlanmadığını, aynı zamanda görünüşler dünyasını da kapsayacak şekilde doğanın gidişatıyla özdeşleştirildiğini söyleyebiliriz. Bu bakımdan, sonlu (ya da sonlu olarak algılanan) varlığa düşen, tümüyle kendi doğasına uygun davranarak genel olarak doğanın düzeniyle uyumlu bir şekilde yaşamaktır13; insanın doğrudan kendi doğasını dışavurduğu böyle bir kendiliğindenlik, Taocu öğretide özgürlüğün asli gereğidir. Diğer öğretilerden aşina olduğumuz üzere, özgürlük sonlu varlığın sonsuzluk alanıyla temas kurmasını sağlayan asli gereklilik olarak karşımıza çıkar. Dolayısıyla burada önerilen kendiliğinden eylem de, sonlu ve sonsuz arasındaki ilişkinin doğrudan deneyimlenmesinin zorunlu koşulu olacaktır. Ne de olsa karşımızda bulduğumuz doğanın düzeni, bizim içsel düzenimizle tam bir uyum içinde olduğunda kendimizi bu bitimsiz doğanın bir parçası ve 13 Burada kastedilen içgüdülerin güdümüne girerek, doyumsuz ve huzursuz biçimde isteklerimizin peşinde sürüklenmek değil, bizi çevreleyen doğayı olduğu gibi kabullenip kendi doğamızın da bundan ayrı olmadığını idrak ederek eylemde bulunmaktır. Taocu öğretide bu eylem biçimi wu wei (eylemsiz / çabasız eylem) olarak ifade edilir. Burada ideal olan, içinde bulunulan şartlardan zorlanmaksızın (ya da bu şartları beyhude biçimde zorlamaya çalışmaksızın) bu koşullara kendiliğinden bir şekilde uyum sağlamaktır. 28 hatta kendisi olarak kavramamız mümkün olur. Ancak bu şekilde, yalıtılmış haliyle bir yanılsamadan ayırt edilmeyen sonlu varlık, kendini hakikatin kendisiyle bağdaşık hale getirme şansına kavuşur. 29 2. BÖLÜM ANTİK YUNAN DÜŞÜNCESİNDE SONLU ve SONSUZ İLİŞKİSİNE YÖNELİK KAVRAYIŞA GENEL BİR BAKIŞ Kadim Doğu Düşüncesi’nde, genel olarak, her türlü bağlanımdan uzaklaşıp sahip olunan her türden belirlenimi yadsımanın ve hakiki özle (ya da yoklukla) bütünleşmenin asli olduğunu gördük. Kendimiz dahil her şeyin oluş ve bozuluşa tabi olması nedeniyle, bu öğretilerde, genellikle tüm duyulur alan yanılsamaya indirgenmiştir. Antik Yunan’da, gerek buradaki felsefe geleneğinin başlangıcındaki arkhe tasarımlarında, gerekse evrenin işleyiş biçimine yönelik yaklaşımlarda, yine duyulur evrenin oluş ve bozuluşa tabi olduğu gözleminden yola çıkıldığını ve tüm bu oluş ve bozuluşun ardında kalımlı bir ilke arama çabasının baş gösterdiğini görebiliriz. Bunun yanında, Antik Yunan’da –ve düşünce tarihinin daha ileri noktalarında-, Doğu Düşüncesi’nin bir etkisinden daha söz edebiliriz ki, bu da ruh göçü öğretisidir. Düşünce tarihinde ruh göçüyle ilişkilendirilebilecek savlarda birtakım farklılıklar gözlemleyebilsek de, idrakin gelişmesinin kişiyi yücelteceğine ve en sonunda tam anlamıyla kalımlı kılacağına yönelik bir temel vurgunun korunduğunu söyleyebiliriz. Bunların yanında, sonlu ve Sonsuz ilişkisinin Antik Yunan’da ele alınma şekli, ilk bakışta özgürlükle ilgili bir içeriğe sahip görünmeyebilir; ancak kişinin idrakinin genel olanı kavraması ölçüsünde kendi konumuyla daha etkin biçimde uzlaşmasının kişiyi daha edimsel kılacağı da açıktır. Anımsadığımız bu bilgiler ışığında konumuz bağlamında Antik Yunan’ı incelemeye başlayabiliriz. 2.1. ANA HATLARIYLA PRESOKRATİKLERDE SONLU ve SONSUZ KAVRAYIŞI Kadim öğretilere bakıldığında, sonlu ve sonsuz ilişkisine yönelik sorgulamaların ardında genellikle benzer bir etkenin izleri göze çarpmaktadır: İnsanlar, içinde bulundukları dünyanın ve sürdürdükleri var olma biçiminin sürekli oluş ve bozuluşa tabi olduğunu görmektedir. Bu bağlamda, insanın duyulur dünyada tümüyle yok olmaktan kurtulabilecek hiçbir şeyin olmadığıyla yüzleşmesi, genellikle görüldüğü üzere, onu 30 kalımlı bir dayanak noktası aramaya itmektedir. Bu yöndeki yönelimin benzerini, Antik Yunan’da felsefenin ortaya çıktığı dönemde bulabiliriz. Daha önce, Homeros ve Hesiodos’un doğrudan kişileştirerek betimlediği oluş ve bozuluşa yazgılı dünyanın ardında hüküm süren tanrısallıkla ilgili düşünceler, Antik Yunan’da felsefenin başlangıç noktasını teşkil eden İonia’da kavramsal bir çehreye bürünmeye başlamıştır. Antik Yunan’da ilkin, tüm bu oluş ve bozuluşa, sürekli değişip dönüşmeye yazgılı olan dünyada ancak birtakım temel değerlerin kalımlılığa sahip olduğuna ilişkin örtük de olsa bir bilincin bulunduğunu, bu değerlere tanrısallık atfedilmesinde görebiliriz. Bu değerler, kişileştirilerek tanrısal surete büründürülür ve her şeye karşın varlıklarını koruyacakları imlenir. Bunların bir yanıyla dünyayla doğrudan bağına dikkat çekilir, diğer yanıyla ise tanrısal statülerinden dolayı üstünlükleri vurgulanır. Yaşamlarını da bu oluş ve bozuluş dünyasında değil insanlar için erişilmez olan bölgelerinde sürdürürler. Bunun yanında, insanlar onları yalnızca insansal suret altında bilir ama onlar özlerinde tanrıdırlar14. Antik Yunan’da Homerosçu geleneğe özgü kavrayış, varlığını korumaya devam etmiş olsa da, buradaki felsefe geleneğinin başlangıcında sonlu ve sonsuz ilişkisinin ele alınma biçimi değişmeye başlamıştır. Sonluların dünyası yine bir oluş ve bozuluş dünyası olarak değerlendirilir ve tüm bu gelip geçiciliğin ardında kalımlılığını sürdüren bir ilke, arkhe var sayılır. Bu ilkenin mahiyeti, filozoftan filozofa değişiklik gösterse de, özünde ifade ettiği şey değişmez: değişip dönüşmeye ve ortadan kalkmaya yazgılı sayısız çeşitlilikteki sonlu varlığı kalımlılık ve birlik içerisinde tasarlanabilmesine hizmet etmek. Bu tasarım, ilk bakışta, bize günümüzde kabul gören haliyle özgürlük konusunda bir şey ifade etmiyor gözükür. Ancak en nihayetinde tüm varlıkların da bir yazgısallık içinde kavranabilmesini sağlar. Böyle bir yazgısallık, kişinin eylemlerini olumlamasına aracı olma potansiyeli taşımak bakımından özgürlükle ilişkilendirilebilir; ne de olsa, kişinin kendi belirlenimini idrak ederek olumlaması, onu bu belirlenimin gereğini yerine getirirken daha etkin kılacaktır. 14 Bu bağlamda, pek çok örnek arasında ilkin Hektor’u Akhilleus’un karşısına çıkmaya ikna eden Athena’yı ya da Priamos’u Akhilleus’un çadırına götüren Hermeias’ı hatırlayabiliriz. Bu tanrılar, ilkin kimliklerini gizleyerek, ancak insan suretinde görünseler de tanrısallıklarından bir şey yitirmezler (bkz. Homeros, 2001). 31 2.1.1. Sonlu ve Sonsuz İlişkisinin Arkhe Kavramı Bağlamında Ele Alınmasının Başlangıcı: Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes Yukarıda görüldüğü üzere, Antik Yunan’da felsefenin ortaya çıkışına kaynaklık ettiği kabul edilen İonia geleneğinin oluşum döneminde yaygın olan inanç, oluş ve bozuluşa yazgılı dünyada birtakım temel değerlerin kalımlılık, tanrısallık taşıdığı; tanrıların istencinin duyulur evrende de sürekli egemen olduğu yönündedir. İonialı filozofların ilki kabul edilen Thales’in düşüncesinde de bu inanç, her ne kadar tam olarak halk tarafından kabul gördüğü şekliyle olmasa da, varlığını sürdürür ve Thales tüm dünyanın tanrılarla dolu olduğunu ifade eder (Guthrie, 2011: 80). Bununla birlikte, İonialı filozoflar, kişileştirilen tanrı fikrini benimsememiş ve doğanın içindeki değişim ve dönüşümü yine doğadan hareketle açıklamaya çalışmıştır. Bu filozoflar, “bütün doğal şeylerde ortak olanın tek bir tözden ya da tek bir maddeden yapıldığı” düşüncesini taşırlar, ki onlara düşünce tarihinde asıl önem kazandıran özgün yanları budur (Collingwood, 1999: 40). Bu filozofların doğayı, dünyadaki değişim ve dönüşümü kendinden hareket ederek açıklamaya çalıştıkları doğal töz, arkhe kavramıyla ifade edilir. Capelle’in ifadesiyle: “Bir yandan tüm olup bitenlerin nedeni arkhe sürekli hareket ve değişim halindedir; öte yandansa bu arkhe şeylerin, kendine özgü özü içinde hep aynı kalan ilkedir” (Capelle, 1994: 78). Bu bağlamda, Thales’e geri dönersek, onun dünyayı tanrılarla dolu olarak değerlendirmekle birlikte, doğadan ayrı bir tanrısallıkla ilgilenmediğini söyleyebiliriz. Thales, oluş ve bozuluş dünyasındaki tüm değişimlerin ardındaki değişmeyen ilkenin, arkhenin su olduğunu ifade etmiştir. Onun bu yöndeki düşüncesinin ardında yine doğaya yönelik birtakım gözlemlerinin olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin, Aristoteles’e göre, tüm canlı varlıkların yaşamlarını sürdürmek için sıvı içeren varlıklarla beslenmek zorunda olması, canlı yaşamı oluşturan tüm tohumlar için –bunların nemli olması ya da nemi gereksinmesi bakımından- suyun özsel olduğu yönündeki gözlemleri, Thales’e arkheyi belirlerken yol göstermiş olmalıdır. (Aristoteles, 2021: 122). Kaldı ki, Thales’in dünyanın su üstünde yüzdüğü yönündeki düşüncesinin de yine bir gözleme dayandığını söylemek mümkündür; ne de olsa tüm kara parçalarının suyla çevrilmiş olduğu açıktır. Burada önemli olan nokta, bu gözlemlerin niteliğinden ziyade, tikel bir olgudan hareketle tüm bir 32 tikel yaşam çokluğunu temellendirecek bir çıkarıma ulaşma çabasıdır. Bu bakımdan, Hegel’e göre; “Thales’in basit önermesi bu nedenle felsefedir, çünkü duyusal da olsa su onda diğer tikel şeylere karşıt olarak tikelliği içinde değil, içinde her şeyin çözündüğü ve kavrandığı Düşünce olarak görülmektedir” (Hegel, 2018: 170). Dolayısıyla, duyulur dünyaya ait olması bakımından sonlu olduğu düşünülebilecek bir öğe, Thales tarafından bu sonluluğu aşacak şekilde bir ilkeye dönüştürülür. Hegel, Thales’in bu yöndeki önermesini, “kendinde ve kendi için olan hakikatin, bir olduğu bilincine ulaşılmasına” aracı olması bakımından felsefenin başlangıcı olarak nitelendirir (Hegel, 2018: 169). Thales, tüm sonlular arasında ortak bir ilke arar -ve içinde bulunduğu dönem ve koşullar gereğince- bunu yine duyulur bir öğede bulur. Bu öyle bir öğedir ki, tüm canlı yaşam, ona zorunlu olarak gereksindiği için, oluş ve bozuluş aleminde bu öğenin asli unsur olarak kalımlı olduğuna ve bu yönüyle de tanrısallık taşıdığına, akıl yürütme yoluyla da olsa, inanmak kolaydır. İonia geleneği içinde Thales’in ardılı olan Anaksimandros’a geldiğimizde, onun arkhe seçiminde duyulur bir tözden hareket etmediği görülmektedir. Anaksimandros, arkheyi apeiron (sınırsız, sonsuz) olarak belirler. Apeiron, tanımı gereği, “kocamaz, ölmez, yok olmaz” (Akt. Kranz, 1994:32). Tüm varlıklar, apeironun içerisinde yer alır ve bu sınırsız, belirlenimsiz öz tüm varlıkları kendi tanrısal ölçeğine göre değerlendirir. Bu konuya ilişkin olarak, Anaksimandros’tan kalan bir fragman şu şekildedir: “Şeyler nereden meydana geliyorlarsa yok oluşları da suçluluklarına göre aynı yerde vuku bulur. Çünkü bunlar zamanın verdiği karara göre karşılıklı olarak suçlarının cezasını ve kefaretini öderler” (Akt. Capelle, 1994: 71). Dolayısıyla bu sonsuz olan, her şeyi kuşatmakla kalmaz, aynı zamanda her şeyin belirli bir yasaya göre varlığa gelip varlıktan çekilmesine zemin hazırlar. Tüm varlıklara apeiron tarafından bir “yaşama ölçüsü” ayrılmıştır; bunlar dünyada hükmetme eğilimine girip karşıtlarına haksızlık yaptıkları ölçüde daha ağır biçimde cezalandırılırlar; var olma istekleri, Ben duyguları arttığı ölçüde yok oluşları şiddetli olur (Kranz, 1994: 31)15. 15 Burası, Doğu düşüncesiyle önemli bir bağdaşma noktasıdır. 33 Anaksimandros’un benimsediği arkhe olarak sonsuza daha yakından baktığımızda, her şeyi kuşatan sonsuzun, daha ziyade bir ayrımlaşmamışlığı ifade ettiğini görebiliriz (Collingwood, 1999: 45). Ne de olsa, tüm varlıkları kapsayan ve bu varlıklardaki tüm değişim ve dönüşümü açıklayacak olan şeyin, her türlü belirlenimden bağımsız olması, her şeyi içeren, içinde tüm sınırların silindiği bir bütünü yansıtması gerekir. Bu bütün içerisinde karşıt güçler harekete geçerek birbirinden ayrılır, varlıkların ortaya çıkıp belirlenim kazanması bu ayrılma süreciyle gerçekleşir. Bir dönem karşıt güçlerden biri - bu güçle ilişkili olan varlıklar aracılığıyla- diğeri üzerinde egemenlik kurarken, sonraki dönem egemenlik diğer karşıt güce geçer; egemenlik kuranın yazgısı, sahip olduğu gücün diyetini ödemektir16. Dolayısıyla, sınırsız olanla kuşatılmış doğadaki tüm işleyiş, bir yasalılık, logos içerisinde ortaya çıkar. Bu durumda, apeironun salt sınırdan yoksunlukla tanımlanan bir bulanıklık gibi düşünülmemesi gerektiği de anlaşılmaktadır. Apeiron, tüm varlıkları tam bir ayrımlaşmamışlık içerisinde kapsamakla birlikte, onların birbirlerinden ayrılarak belirlenim kazanmalarını ve yeniden sınırlarını yitirerek varlıktan çekilmelerini yönlendiren güçtür. Hegel’in ifadesiyle: “(…) sonsuzluk olarak belirlenen madde belli formları koyma ve tekrar ayrımı ortadan kaldırma hareketi anlamına gelir. Gerçek ve sonsuz varlık bunda gösterilmelidir, sınırın olumsuz yokluğunda değil” (Hegel, 2018: 177). Bir anlamda, sonsuz olanın içindeki karşıt güçler sürekli sonlu olanları ayrıştırıp belirlenime kavuşturur, ardından sonlular sınırlarını yitirip sonsuz içinde eriyerek varlıktan kesilir; sonsuz olan da ilerideki devindirici güçler aracılığıyla belirlenim kazanacak olan sonlular için bir hammadde teşkil eder. Bu noktadan hareketle, apeiron kavramı aracılığıyla “yaşam sürecinin sonsuza kadar devamının güvence altına alınacağını” düşünmek olanaklıdır. (Capelle, 1994: 65). İonia Okulu’nun Anaksimandros’un ardından gelen temsilcisi Anaksimenes’e baktığımızda, onun arkhe olarak yeniden duyulur bir öğeye döndüğünü görürüz. Duyulur öğenin arkhe olarak seçilmesi, bir yanıyla, Anaksimandros’un soyut kavramına nazaran düşünsel bir gerileme gibi görülse de, Anaksimenes’in bu seçiminin kendisi için bir gereksinim haline geldiği ve ussal bir arka planının olduğu açıktır. Öncelikle, Anaksimenes, İonia Okulu’nun yönelimi uyarınca bir canlı maddeciliği (animizmi) 16 Anaksimandros’un bu yöndeki kavrayışının Hegel tarafından da benimsendiği açıktır. 34 benimser; buna uygun olarak, tüm varlıkların ardında yatan maddenin doğrudan canlılıkla özdeşleştirilen bir madde olduğunu düşünmeye yönelir (Guthrie, 2011: 143). Bunun yanında, apeiron kavramı bazı yönleriyle birtakım sorunlar barındırır. Örneğin, sınırsız içinde karşıt güçlerin harekete geçmesi sonucunda birbirine karşıt durumdaki varlıkların ayrılarak belirlenim kazanması; sınırsızın sınırlanmasına ve eski töz niteliğini yitirmesine neden olacaktır. Hava ise karşıt güçleri, sıcaklık ve soğukluğu doğrudan yine kendisi olarak içerir ve töz niteliğini korur (Guthrie, 2011: 130). Burada, Anaksimenes’in gözleminin önemli bir çıkarıma kaynaklık ettiği görülür: Anaksimenes, “cisimlerdeki genleşmenin ısınmaya, büzülmenin de soğumaya bağlı olduğunu” fark ederek, tüm varlıkların seyrelme ve yoğunlaşma yoluyla aynı ilkeden ortaya çıktığı sonucuna varır (Capelle, 1994: 77). Böylece, Anaksimenes’in düşüncesinin öncellerinden asıl ayrışan yanı da ortaya çıkmaktadır. Anaksimenes’in arkhe olarak, karşıt güçleri birbirinden farklılaşan yoğunluk dereceleri aracılığıyla içeren bir öğeyi benimsemesi, onun asıl peşinde olduğu sorunun niteliğinin de değişmesine yol açmıştır. Anaksimenes’in asıl sorgulama konusu, tüm varlıkların oluşumunun ardında hangi ana maddenin bulunduğu değil, karşıt kutuplara gidecek kadar birbirlerinden farklılaşan varlıkların bu şekilde ayrışmalarının nedeninin ne olduğu haline gelmiştir (Collingwood, 1999: 51)17. Geçmişte varlıkların birbirleri arasındaki ayrımlar niteliksel olarak değerlendirilirken, Anaksimenes bu farklılaşmanın özünde niceliksel olduğu sonucuna varmıştır; böylelikle de tüm varlıkların ortak bir zemine dayandığı düşüncesini temellendirmesinin yolu açılmıştır. Tüm varlıkların ortak bir temele dayanması, “bütün şeylerin bir’den doğması ve bozulup bir’e dönmesi” yönündeki çıkarımları takip etmesi bakımından Anaksimenes hala İonia Okulu ile aynı eksende hareket etmektedir (Guthrie, 2011: 129). Ancak Anaksimenes’e göre, ortak temeldeki birliğin kabulü, tüm varlıklar arasındaki niteliksel ayrımların niceliksel ayrıma dönüştürüldüğü, bir yoğunluk ya da azalmaya dayandırıldığı takdirde 17 Bu yanıyla onun düşüncesi İonia Okulu ile Pythagorasçılık arasında bir köprü işlevi görür. Çünkü Anaksimenes, niteliksel olarak farklı olan türlerin eyleme tarzlarındaki farklılığın ardındaki nedenin peşine düşmüştür ki, burada artık “töz anlayışından düzenleniş anlayışına, madde anlayışından biçim anlayışına” geçiş söz konusudur (Collingwood, 1999: 51). 35 mümkündür (Capelle, 1994: 77). Yukarıda da belirtildiği gibi, onun gözlemleri havayı böyle bir temel olarak benimsemesinin önünü açmıştır; ne de olsa tüm evreni hava tabakası kuşatır, tüm canlılar bu havayı soluyarak hayatta kalır; üstelik havanın aynı zamanda ruh ile aynı anlama gelmesi de bu düşünceyi pekiştirir18. Bu bağlamda, Anaksimenes’e ait olduğu belirtilen en bilindik ifade şu şekildedir: “Havadan oluşan ruhumuzun bizi yönetmesi gibi, tüm evreni de soluk ile hava kaplamaktadır” (Akt. Capelle, 1994: 82). Buradan hareketle, Anaksimenes’in düşüncesinde, tüm sonlular arasında bağ kuran öğenin ruh ile aynı anlama gelmek üzere hava olduğunu söylememiz mümkündür. Ruh hem tüm sonluları kuşatır hem de sonlulardan bağımsız bir kalımlı öğe olarak varlığını sürdürür; üstelik biz bu ruhu hava sureti altında maddi olarak sürekli soluruz. Bu konuya ilişkin olarak Hegel’in ifadeleri şöyledir: “Anaksimenes kendi özünün doğasının ruhta olduğunu göstermektedir ve böylece doğa felsefesinden bilinç felsefesine geçiş denebilecek şeye işaret etmektedir” (Hegel, 2018: 179). Genel olarak İonia geleneğindeki arkhe tartışmalarına bakıldığında, bu filozofların öğretilerindeki arkhe, tüm varlıkların içinde bulunan bir töz ve onların eyleme biçimlerinin ardındaki asli nedendir. Bunun yanında, arkhe olarak belirlenen bu töz, kendi başına varlığa sahip olan bir madde olarak