Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Antropoloji Anabilim Dalı BEYAZ TÜRKLER KİMDİR? KAVRAMIN OLUŞUM SÜRECİNİN VE İÇERİĞİNİN TARİHSEL OLARAK İNCELENMESİ Ceylan Nur AKGÜN Yüksek Lisans Tezi Ankara, 2015 BEYAZ TÜRKLER KİMDİR? KAVRAMIN OLUŞUM SÜRECİNİN VE İÇERİĞİNİN TARİHSEL OLARAK İNCELENMESİ Ceylan Nur AKGÜN Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Antropoloji Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi Ankara, 2015 iii ÖZET AKGÜN, Ceylan Nur. Beyaz Türk Kimdir? Kavramın Oluşum Sürecinin ve İçeriğinin Tarihsel Olarak İncelenmesi, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2015. Bu tez, beyaz Türk söyleminin hangi anlamları içerdiğini ve söylemin geçirdiği aşamaları açıklamaktadır. Eleştirel söylem analizi yöntemi kullanılarak, beyaz Türklükle ilgili medya tarafından üretilen anlamlarla, “biz” ve “öteki” ayrımının nasıl oluşturulduğu üzerinde durulmuştur. Beyaz Türk söylemi, resmi ideolojinin modernleşme muhayyilesinde bir ideal tip olarak tasarlanmış, bu sosyal tipin kamuoyunda kabulü medya ve simgesel seçkinler vasıtasıyla olmuştur. Yaşam tarzları, tüketim alışkanlıkları, boş zaman etkinlikleri gibi kültürel örüntülerle belirlenen beyaz Türk tipolojisine dahil olmayan ya da olamayanlar, medya elitleri tarafından sembolik şiddete maruz kalmıştır. Beyaz Türk söylemi, kendi dışındaki özneyi edilgen, pasif ve tarihsiz bir öze indirgeme eğilimindedir. İncelenen köşe yazılarında, beyaz Türklerin, Batılılaşma akımına ayak uydurmuş, kentli, liberal, eğitimli orta sınıflarla ilişkilendirildiği görülmüştür. Söylem, toplumsal dünyayı Doğu/Batı, modern/muhafazakar, laik/İslamcı gibi antagonizmalarla tanımlamaktadır. Bu karşıtlık, kendisini beyaz Türkler; diğerlerini kara kalabalıklar, Türkiye’nin zencileri, varoşlar veya öteki Türkiye gibi tipolojik kültürel kodlarla ifade etmektedir. Anahtar Sözcükler Beyaz Türkler, ötekiler, kara kalabalıklar, varoşlar, söylem, hegemoni, Batı/Doğu, medya, köşe yazarı, modernleşme, yaşam tarzı iv ABSTRACT AKGÜN, Ceylan Nur. Who is White Turk? Historical Review of the Formation Process and Content of the Concept, Master’s Thesis, Ankara, 2015. This thesis explains which meanings do the discourse “white Turk” comprises of and the stages of the evolution thereof. Critical Discourse Analysis is used to focus on how the distinction between “We” and “Others” is formed through the meanings produced by the media in connection wiht white Turkism. The discourse white Turk was designed as an ideal prototype in modernization imagination of the official ideology; and the public approval on such social prototype was gained through media and symbolic elites. The people who are not, or are unable to be, part of that white Turk prototype, which is determined according to the cultural patterns such as life styles, consumption habits, leisure activities, have been exposed to symbolic violenceby the media elites. The white Turk discourse gas a proponsity to reduce other subjects to passive and groundless essences. In the columns reviewed, it has been observed that the white Turks are associated with the urban, liberal, educated middle classeswho are adjusted to Westernization movement. The discourse define the society with the antagonisms such as East/West, modern/conservative, secular/Islamist. This antinomy expresses itself as white Turks and others with typological codes such as “dark crowds”, “blacks” and “slums of Turkey” or “other Turkey”. Key Words white Turks, others, dark crowds, slums, discourse, hegemony, West/East, media, columnist, modernization, life style v İÇİNDEKİLER KABUL VE ONAY …………………………………………………….........…………… i BİLDİRİM …………………………………………………………........…….………….. ii ÖZET ………………………………….……….……………………........…….………… iii ABSTRACT ………………………………………….……………........…….…………... iv İÇİNDEKİLER ………………………………………………….......….……….……….. v KISALTMALAR DİZİNİ ……............………….….……………........…………..……. viii GİRİŞ .......................................................................................................................................1 1. BÖLÜM: BEYAZ TÜRK KAVRAMININ TARİHSEL VE KURAMSAL ARKA PLANINI KURMAK .......................................................................................................... 5 1.1 KATEGORİK OLARAK BEYAZ TÜRK’Ü TANIMLAMAK: BEYAZ TÜRK BİR SOSYAL TİP MİDİR? ............................................................................................... 5 1.2 BEYAZ TÜRKLÜĞE TARİHSEL BAKIŞ:…………………………….…..…... 8 1.2.1 Kavramsal Antagonizmalar .................................................................................. 12 1.2.1.1 Gelenekselliğe Karşı Modernlik ................................................................... 12 1.2.1.2 Halka Karşı Elit .............................................................................................15 1.2.1.3 Dinciliğe Karşı Laiklik (İslami Kültürel Öğelerin Reddi) ............................ 16 1.2.1.4 Sol ve Sağ Antagonizması ............................................................................ 17 1.2.2 Gündelik Hayatın İçinde Cisimleşen Antagonizmalar.......................................... 19 1.2.2.1 Alafranga ve Alaturka Tipler........................................................................ 19 1.2.2.2 Modern ve Gerici Tipler............................................................................... 20 1.2.2.3.Göçler ve Zengin/Fakir Tipleri..................................................................... 21 2. BÖLÜM: MEDYA / SÖYLEM / İKTİDAR ................................................................. 25 2.1. İKTİDAR VE SINIRLAR ..................................................................................... 25 2.2. MEDYA/KÖŞE YAZARLARI ............................................................................. 26 3. BÖLÜM: YÖNTEM / ELEŞTİREL SÖYLEM ANALİZİ ......................................... 30 vi 4. BÖLÜM: ALAN / KÖŞE YAZILARININ ÇÖZÜMLENMESİ ............................... 34 4.1. TARİHSEL KÜLTÜREL ARKA PLAN ............................................................. 34 4.1.1.Seksen Sonrasının Ekonomi/Politiği, Küresel Ekonomiye Eklemlenme ............ 34 4.1.2. Küresel Ekonomiye Eklemlenmenin Toplumsal Yaşama Yansımaları .............. 37 4.2. BEYAZ TÜRK KAVRAMININ SOYKÜTÜĞÜ: ………………..…..…….. .40 4.2.1 Medyada İlk Yer Alışlar, İlk Anlamlar, İlk Atıflar, İlk Kodlar .......................... 40 4.2.2 Kavramla İlgili Medyada Yer Alan Sosyal Tipler, Yuppieler ve Yeni Türkler. 43 4.2.3.Beyaz Türklükle İlgili Medyada Yer Alan Tanımlamalar ve Tartışmalar …… 46 4.3. KİMLİĞİ KURAN ÖTEKİLER VE SEMBOLİK KÜLTÜREL TEMSİLLER.49 4.3.1. Kara Kalabalıklar, Öteki Türkiye ve Zenci Türkler Söylemi ...…………….… 49 4.3.2. Romantik Yoksulluk Söylemi ......…………………….………………………. 53 4.3.2.1.Garibanizm ................................................................................................... 56 4.3.2.2. Büfeci İslamı ............................................................................................... 57 4.3.2.3. Sermaye El Değiştirdi ve Asıl Öteki Biziz Söylemleri ............................... 57 4.3.2.4. Mahalle Baskısı ........................................................................................... 59 4.4. KAVRAMIN KODLARININ TARTIŞILMASI ................................................. 62 4.4.1 Yeni Milliyetçilik ve Beyaz Türk Milliyetçiliği (Baskıcı Hoşgörü) ................... 62 4.4.2. Atatürkçülük, Laiklik, Militarizm ve Beyaz Türkler ......................................... 65 4.4.3. Beyaz Türk Zevkleri ve Tüketim Biçimleri ....................................................... 69 4.4.3.1 Beyaz Türk Yaşam Tarzı, Tüketim Alışkanlıkları ....................................... 70 4.4.3.2. Statü Gösteren Bir Mekan Olarak Kent ve Varoş Söylemi ......................... 72 4.4.3.3. Mekanların Ayrışması ve Beyaz Türk Mekanları ........................................ 75 4.4.3.4. Beyaz Türk Müzik Zevkleri ......................................................................... 80 4.4.3.5. Yemek, Lokanta Kültürü ve Adab-ı Muaşeret ............................................. 89 4.4.3.6. Giyim, Görünüm ve Hijyen ......................................................................... 96 5. BÖLÜM: SONUÇ VE TARTIŞMA ............................................................................. 107 KAYNAKÇA ....................................................................................................................... 119 vii EK1. Etik Kurulu İzin Muafiyet Formu…………………………………………………… 142 EK2. Orjinallik ve Etik Kurulu Raporu……………………………………………………. 143 viii KISALTMALAR AB Avrupa Birliği AKP Adalet ve Kalkınma Partisi ANAP Anavatan Partisi ASKON Anadolu Aslanları İş Adamları Derneği) BDP Barış ve Demokrasi Partisi CHP Cumhuriyet Halk Partisi DP Demokrat Parti DYP Doğru Yol Partisi ESA Eleştirel Söylem Analizi MAZLUMDER İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği MGK Milli Güvenlik Kurulu MHP Milliyetçi Hareket Partisi MİT Milli İstihbarat Teşkilatı ix MÜSİAD Müstakil Sanayici ve İş Adamları Derneği NATO Kuzey Atlantik Paktı (North Atlantic Treaty Organization) OYAK Ordu Yardımlaşma Kurumları PKK Kürdistan İşçi Partisi (Partiya Karkeren Kurdistane) RP Refah Partisi SSCB Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği TESEV Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı THKP Türkiye Halk Kurtuluş Partisi TOBB Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği TSK Türk Silahlı Kuvvetleri TÜSİAD Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği 1 GİRİŞ Bu tez, beyaz Türk kavramının ne olduğunu, hangi anlamları içerdiğini ve geçirdiği aşamaları anlamak ve açıklamak üzerine tasarlanmış bir çalışmadır. Teze başlarken beyaz Türk diye tanımlanan kategorinin belli başlı bazı kodları barındırdığı ve bu varsayılan kodlar analiz edilince beyaz Türk kavramının da anlaşılabileceği düşünülmüştür. Ancak kavramın barındırdığı anlamlar araştırıldıkça, sınırlarının muğlak, temellerinin kaygan olduğu görülmüştür. Her şeyden önce, beyaz Türklük medyada doğmuş, büyümüş, medyanın içinde anlamlarını bulmuş, söylemsel bir kavramdır. Belli dönemlerde beyaz Türklük etrafında tartışmalar dönmekte ve yazarlar arasında polemikler gelişmekte, kavrama yeni tanımlayıcı kodlar eklemlenmektedir. Antropolojik bakışla yapılan bir araştırmayı, kendine has bağlamı ve tarihsel koşulları çerçevesinde tanımlamak gerektiğinden, zaman içinde çalışma, çok genç sayılabilecek bu kavramın soykütüksel bir incelemesi haline dönüştü. Beyaz Türk’ü anlamak için Türkiye’nin sosyal/kültürel iklimini, politik dönemeçlerini ve dönemin söylemlerini de ele almak gerekti. Bu doğrultuda, bir sosyal tip olarak olarak gündelik dilimize kadar girmiş beyaz Türk kavramının hangi bağlamlarda, hangi bileşenlerle tartışıldığını bütünsel olarak gösterebilmek çalışmanın hedeflerinin içindedir. Litaratürde konuyla ilgili yapılmış çalışmalar sınırlı sayıda gözükmektedir. Örneğin, sadece beyaz Türklük üzerine yazılmış tez sayısı bir tane görünmektedir. Aynı şekilde akademik yayınlar içinde kavrama doğrudan atıfta bulunan sınırlı sayıda makale vardır. Sözcük ve sembollerin söylem oluşturabilme gücü ve bu gücün hizmet ettiği ideolojik yapılar düşünüldüğünde, medyada, gündelik hayatın içinde ve politik arenada sıklıkla kullanılan bir kavramın akademik literatür içinde araştırılmasının faydalı olacağı düşünülmüştür. Toplumsal olguları daha iyi anlayabilmek ve analitik kategoriler sağlayabilmek amacıyla Weber, Durkheim, Simmel gibi düşünürler “tip” kavramını geliştirmişlerdir. Belli bir sosyal tipin oluşması o toplumun geçirdiği politik, kültürel, sosyolojik, ekonomik, psikolojik, tarihi süreçlerle bağlantılıdır. Toplumsal tipler ve kolektif kimlikler diğer insanları belli bir anlam çerçevesi içine yerleştirmemizi sağlar. Böylece o insanı ait olduğu temsil kategorisine dahil edebilmek için bir takım indirgemeler, genellemeler ya da eklemeler yaparız (Simmel, 2009). Simmel, başkasının genelleştirilerek anlaşılabildiğini, diğer bir insanın “bireyselliğini” tüm 2 gerçekliği ile, olduğu gibi algılayıp tasavvur edemediğimizi “kusursuz idrak kusursuz özdeşlik gerektirir” sözleriyle ifade eder (2009, s: 36). Sonuçta her temsil, o temsili kuranın dilinde, kültüründe, tarihinde ve dünyayı algılayış tarzında kendini bulmakta, temsili kuranın söylemi, temsilin nesnesine de nüfuz etmektedir. Barthes temsilleri “şekilbozumlar” olarak ele alır ve her birinin belli amaçları olduğunu söyler (2003, s: 56-65). Bu tartışmalar doğrultusunda, bir temsil nesnesi olarak beyaz Türk sosyal tipinin ardalanında hangi söylemlerin olduğunu anlama ve açıklama çabası bu çalışmanın amacıdır. Bugün Türkiye’de “Kürt sorunu”, “Alevi sorunu” ya da “azınlıklar sorunu” diye ele alınan meselelerin çoğu aslında Türk kimliği içinde üretilmektedir ve Türk kimliğinin temsil biçimleriyle dolaylı olarak bir ilişki içindedir. İşte bu sebeplerle yaklaşık son yirmi yıldır Türklüğün has bir kategorisi olarak sunulan beyaz Türklüğü inşa eden ideolojik yapıyı, bu yapının arkasındaki hegemonik ilişkileri anlayabilmek önemlidir. Bu söylemi üreten yapı ne sadece kültürel/kolektif bir kimlik meselesine indirgenebilir ne de sadece sınıfsal ve ekonomik güç ilişkileriyle açıklanabilir. Laclau, hegemonya kavramını açıklarken, toplumsal olanın aslında bir söylem alanı olduğunu söyler (2003: 101-106). Medya, hakim ideolojinin söylemlerini sürdürmede hatta yeniden üretiminde, Laclau’nun deyişiyle kelime ile eylem arasındaki ilişkiyi oluşturmada önemli bir aracıdır. Söylemin yapıları ve iktidarın yapıları birbirine besler, aynı doğrultuda Foucaultcu bir bakışla söylersek yaygın medya bilinçli veya bilinçsiz olarak, hakim ideolojinin, gündelik hayatın içine her alanda sızmasını sağlayan bir güç tekniği olarak işlemektedir. Medya; kapitalist sömürü sürecini doğallaştıracak kategoriler yaratma, tanımlamalar yapma, fetiş nesneleri ve ideal tipler oluşturma, gösterge sistemlerini ve boş gösterenleri 1 toplumsal hayatın içine dahil etme gibi teknikler ile rızanın örgütlenmesini 2 1 Boş gösteren: Laclau’nun (2005b) ifadesiyle; gösterileni olmayan bir gösterendir. Aslında boş gösteren terimi yerine Laclau sonraları yüzergezer kavramını tercih etmiştir. Çünkü boş gösterenle kastedilen gösterileni olmamasından ziyade gösterenin anlamının sınırlarının giderek genişlemesi ve muğlaklaşmasıdır. Böylece yüzergezer, kaygan, serseri ama bir o kadar da imkansız anlamlar ortaya çıkmaktadır. Laclau, hegemonyanın mevcudiyetini sürdürmesi için boş gösterenlere ihtiyacı olduğunu söyler. Boş gösterenin tek bir tanımı yapılamamakta ancak içi mümkün olduğu kadar çok kavramla doldurularak geniş kitlelere arz edilmektedir. Söylem de bir boşgösterendir. 2 Rızanın örgütlenmesi: Gramsci, Hapishane Defterlerinde hegemonyanın inşasında entelektüellerin önemine dikkat çeker. Hegemonya; hakim ideolojiyi sürdürürken, dayatma, baskı kurma, zorlama gibi taktikler yerine, yönlendirme, örgütleme, ikna gibi yöntemleri kullanmaktadır. Hegemonik gücün toplumu iknası entelektüeller vasıtasıyla olmaktadır. Entelektüeller politik, ahlaki, kültürel alanlarda hegemonik güçlerle ittifak halinde işleyen bir çerçeve içinde topluma öncülük etmektedir. Böylece iktidarın ideolojisi sadece hakimiyet ve baskı ile değil, toplumun rızasının kazanılması ile işlemektedir. Hegemonya bu şekilde iktidarın varlığını ve hakimiyetini halkın 3 sağlamada önemli bir mesuliyet almaktadır. Bu doğrultuda, ana akım medyanın kanaat önderi olarak kabul edilmiş köşe yazarlarının özellikle beyaz Türklük bağlamındaki yazıları eleştirel söylem analizi (EÇS) metodolojisi ile incelenmiştir. Dönem aralığı 1997-2007 olarak belirlenmiş olsa da, kavramın ilk kez medyada geçtiği doksanlı yılların başlarındaki medya metinlerini de ele almak gerekmiştir. Kavramı anlamak için hem belli bir döneme odaklanıp yakından incelemek, hem de bütünü ve bağıntıları gözardı etmemek için zaman zaman dönemden uzaklaşıp tarihsel bağlama bakmak gerekmiştir. Türk modernleşmesi olarak da okunabilecek bu süreç, aydınlanmacılığın epistemik yapısının dayattığı dikotomilerle donanmıştır. 3 Tezin düşünsel ve yapısal rotasını belirlerken, Türkiye’nin siyasi ve tarihsel bağlamı içinde kendini gösteren alafranga/alaturka, halk/elit, mağrur/madun/mağdur, Doğu/Batı, medeni/medeni olmayan, modern/geleneksel, ilerici/gerici, kent/varoş gibi dikotomilerin nasıl kurulduğunu, her birinin sabitlediği anlamları değerlendirmek gerekmiştir. Bu ikiliklerle birlikte, milliyetçilik, Kemalizm, laiklik gibi pek çok söylemsel öğeyi içinde taşıyan kimlik yapıları içinde inşa edilen beyaz Türklük projesi açımlanmaya çalışılmıştır. Çalışmada, kavramı sıklıkla kullanan Ertuğrul Özkök, Serdar Turgut, Oray Eğin, Mine Kırıkkanat’ın köşe yazıları merkeze alınmıştır. Ayrıca, 1990–2007 dönem aralığında çıkan Nokta Dergileri, dönemin konjonktörünü ve söylemlerini anlamak açısından yol gösterici olmuştur. Kamuoyuna prototipler sunan kanaat önderleri, öznel bir şekilde, öğüt verici ve tespit edici bir tarzda kavramı dillerine dolamışlar ve tekrar tekrar üretmişlerdir. Akademik metinler içinde yapılan taramalarda Sümer’in (2003) Beyaz Türkler Siyah Türklere karşı: Türkiye’de 1990’lı Yıllarda Medenileşme Süreci çalışmasının dışında bu konuyla ilgili bir çalışma görülmemiştir. Sonuçta, en verimli analiz materyali gazetelerin köşe yazıları olmuştur. rızasını da alacak şekilde sürdürmek için rol modellerle örnek olmak, yönlendirmek, ikna etmek gibi vasıtalarla rızayı örgütler. 3 Aydınlanma düşüncesini temel alan bir toplumsal proje olarak ortaya çıkan modernizm; tarihi ve toplumu geriden ileriye doğrusal bir ilerleme düşüncesi içinde tasarlar. Nesnel, evrensel ve genel geçer olan bilginin sadece akıl ve deney yoluyla elde edilebileceğini kabul eden bu epistomolojik sistem, sabit, kapalı kavramlar ve ilkeler üzerine kuruludur. Aydınlanma düşüncesinin bu doğası gereği, modernizmin epistemik sistemi, doğruyla yanlışı, normalle anormali, ileri ve geriyi, kadın ve erkeği, doğa ve kültürü normatif olarak bölümleyen bir işlev görür. 4 Birinci bölümde, kavramın tarihsel ve kuramsal arka planını kurmak üzere, öncelikle beyaz Türk bir sosyal tip midir tartışmasıyla birlikte tarihsel süreç içinde kavramla ilgili olduğu düşünülen tanımlayıcı antagonizmalar tartışıldı. İkinci bölümde çalışmanın yöntemi olan eleştirel söylem analizi, medya/iktidar/ideoloji ilişkileri içinde ele alındı. Bir sonraki bölüm, medyada beyaz Türk kavramının doğuşu ve kullanım şekilleri üzerinedir. Alan çalışmasında ise, köşe yazıları içinde beyaz Türk kimliğini kuran sembolik kültürel temsiller ve “öteki” tanımları araştırıldı. Ayrıca, siyah Türkler, öteki Türkiye, garibanizm, büfeci İslamı gibi ifadeler de söylem alanlarını belirlemek üzere analize konu edildi. Yeni milliyetçilik, Kemalizm ve laiklik, militarizm ve ulusalcılık gibi kodlar, inşa edilen kimliğin politik alanı olarak ele alındı. Diğer yandan; zevkler ve yaşam tarzını ön plana çıkaran tüketim alışkanlıkları, kullanılan mekanlar, müzik, yemek, giyim, adab-ı muaşeret, görünüş gibi alanlarda stereotipler oluşturan stil yazıları ile birlikte bu kimlik projesine hizmet edecek kültürel, sosyal bir alan oluşturma çabaları incelendi. Temelde tarihsel bir sınıf meselesi olarak ele alınan beyaz Türk kavramı sosyo-psikolojik bir gözle de açımlanarak, kavrama çok yönlü bir bakış sağlanmaya çalışıldı. Tartışma bölümünde, beyaz Türklüğün var olan sınıfsal yapının içindeki hegemonik ilişkileri muhafaza etmek üzere söylemleştirilen bir kimlik projesi olduğu iddiası çalışma boyunca sunulan kanıtlarla desteklendi. 5 BÖLÜM 1: BEYAZ TÜRK KAVRAMININ TARİHSEL VE KURAMSAL ARKA PLANINI KURMAK 1.1. KATEGORİK OLARAK BEYAZ TÜRK’Ü TANIMLAMAK: BEYAZ TÜRK BİR SOSYAL TİP MİDİR? İnsan, her gün milyonlarca uyarıcıya maruz kalmaktadır ve bu veri akışını algılayıp yorumlayabilmek için “sınıflandırma” yapmak gibi bir özellik geliştirmiştir (Spears & Haslam, 1997: 175-76). Taylor, insan beyninin sınıflandırmaya olan bu eğilimini, “bilişsel cimrilik” olarak tanımlar (1981: 25). Çevremizdeki insanlar için ister istemez bu sosyal kategorilere ayırma sistemi işler. Böylece birey, kendine has ve biricik olarak algılanmak yerine, bir sosyal grubun üyesi olarak algılanır (Turner, 1987: 30). Gerçekliğe eklemeler ve budamalar yaparak karşımızdakini bizim düşünce kalıbımıza uydururuz (Simmel, 2009: 36- 37). Bu görüşlerden yola çıkan Simmel, konuyu sosyolojik bir düzleme taşımış, analitik, tarihsel ve karşılaştırmalı yaklaşımları bir arada kullanarak sosyal tipleri geliştirmiştir (2009). Simmel, etkileşim içindeki insan tipleri ve etkileşim biçimlerini ele almış, özellikle çalıştığı toplumsal alanlarda çelişkilere ve çatışmalara bakmıştır. Simmel’in sosyolojisine göre, dünya en iyi karşıt kategoriler arasındaki çatışmalar ve çelişkilerle anlaşılabilir (Ritzer, 1992: 6-9). İnsan, binlerce olay, eylem, uyarıcı ile etkileşim içindedir ve bu gerçeklik keşmekeşinde, dünyanın kaotik yapısını çözebilmek için formlar inşa eder. Simmel’e göre bu formlar eğilip, esneyip bükülebilen yapıdadır. Sosyal tipler de, belirli insan formlarıdır, toplumsal ilişkilerin ve etkileşimin sergilendiği kalıplardır (Simmel, 2009). Belki de sosyal tipin ne olduğuna verilecek en güzel örnek gölge oyunudur. Karagöz ve diğer tipler, Osmanlı toplumsal yapısı içinde var olan formlardır. Gerçek değillerdir ama vardırlar. Karagöz dendiğinde kafamızda bir imaj belirir. Tanımlanması zor olsa da, son derece kapsayıcı gözükse ve sınırları olmasa da, sosyal tipler analiz edilebilir. Ulus Baker, sosyal tipler hayal gücü ve duygulanım kapasitesi kullanılarak analiz edilmelidir diye bir yol çizer (2001). Kavramsal bir çerçeve içinde düşünülünce, sosyal tipin ayırt ediciliği affektif olmasından ileri gelir (Baker, 2001). Sosyal tipin kimlik gibi nispeten daha kapalı yapılardan farkı, hissedilir bir şey olmasıdır. Sosyal tipler içinde bulundukları dönemin ürünüdür, o dönemin rengini, kokusunu, tadını bize 6 hissetirirler. Türk toplumsal tarihinde, Hacivat’dan Bihruz Bey’e 4 (2014), oradan Bobstile ardından Yuppie’ye ve beyaz Türk’e doğru evrilen, her dönemin ekonomi politiğinin, sosyokültürel hayatının göstergesi olan toplumsal tipler vardır. Bu tipler özellikle bedenleri, giyim stilleri, zevkleri ve dilleri üzerinden karikatürleştirilip somutlaştırılır. Hepsinin karakteristik bir konuşma ve hareket tarzı vardır. Kısaca tipler, görünen ve somutlaştırılabilecek imajlar üzerine kuruludur. Bu bağlamda peşinen şunu iddia edebiliriz: Doksanların beyaz Türk’ü de, bir takım toplumsal ilişkilerin ve söylemlerin ürünü olarak bize analiz edilebilecek bir somutluk sunabilir. Sonuçta, toplumsal kategorileri açıklayabilecek kusursuz bir yöntem yoktur (Simmel, 2009:58-61). Hele ki, bu kategorinin varlığını açıklamada hislerden ve sezgilerden bahsediliyorsa durum daha da zorlaşır. Aynı doğrultuda Laclau ve Mouffe’a göre, toplumsal kategorileri belirleyen mutlak neden/sonuç ilişkileri bulmak imkansızdır (1992: 39). Kategoriler söylemsel süreçlerle belirlendiği için evrensel ve nesnel geçerlik kazanamamaktadır (Laclau ve Mouffe, 1992: 37). Bu bağlamda, beyaz Türk’ü bir sosyal tip olarak tanımlamak ve sınırlarını çizmek olanaksızdır. Diğer yandan, insan kolektif bir tarihi ardalanına alan toplumsal yapıların içine doğmaktadır. Weber’in demir kafesi gibi, içinde bulunulan yapı bir tür zorunluluktur. Diğer yandan, içine doğduğumuz ve kalmak zorunda olduğumuz bu yapı o demir kafes gibi sabit, katı ve sınırları değişmez değildir. Sürekli dönüşen, dinamik ve süreçsel olan bu yapıda mevcut olan kategoriler, birbirlerinin alanına girip çıkabilmektedir. Yerel bağlamda 1980 Darbesi’nin ve küresel bağlamda da neoliberal dönemecin ortaya çıkardığı yeni toplum kurgusu kendisini özellikle doksanların kent yaşamında hissettirmiştir. Kanaat üretenler bir yandan rol modelleri inşa ederek ve yeni dünyaya adaptasyon için olması gerekenleri sıralayarak, bir arzu nesnesi, özlenilen ve erişilmesi gereken bir ideal olarak beyaz Türklüğü önermişlerdir. Bu bağlamda, bir rol model olarak sunulması dolayısıyla beyaz Türklüğün kimliklendirici bir yapısının olduğunu gözardı etmemek gerekir. Günlük hayatın içinde maruz kaldığımız metinler, konuşmalar, haberler söylemsel olarak tekrar tekrar üretilen 4 Recaizade Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası’adlı romanında, kendi değerlerinden utanan, Fransız özentisi olarak hicvedilen alafranga karakter. Tanzimat Dönemininde, Batılılaşma ve modernleşmeyi yanlış yorumlayan, aşırı modern görünme arzusunda olan “züppe, alafranga” tipin bir temsilidir. 7 gündelik ve sosyo-ekonomik olgular eşliğinde, özellikle genç kuşağın kimlikleri biçimlenmiştir. Zaten içinde Türklüğün dahil edildiği bir kavramdan bahsediyorsak, bunun altında bir kolektif kimlik oluşturma ve aidiyet hissettirme çabası olduğunu bütün ulus-devlet tarihselliğini referans alarak rahatlıkla söyleyebiliriz. Pamuk, kimliğin bir dert olduğunu ve kimlik sorunlarının doğru yanıtının hiçbir zaman olamayacağını söylemiştir (1999: 356). Kimlik, insanın bireyselliğine, benlik duygusuna, hitap eden yönü ile bireysel, kişinin diğerleriyle olan ilişkisiyle oluşan yapısıyla da toplumsal yönleri olan sürekli biçimlenme halidir (Marshall 1999: 408). Kimliklenme, içinde aidiyetler, toplumsal roller ve imajlar bulunduran dinamik, katmanlı ve özdüşünümsel bir oluşumdur (Kellner, 2001: 195-226). Her çağda ve her kültürde kimlikler sürekli üretilmiş, dönüşmüş ve hep ötekiler olmuştur (Laclau, 2005a: 360-368). Kolektif veya öznel, tüm kimlik yapıları “ben ile öteki arasındaki ilişki” ile oluşmaktadır. Spivak’a göre, “öteki” asimilasyon yoluyla tanınır, “ben” kendini “öteki”ni sömürgeleştirerek kurar (1988: 292). İnsanoğlu özde, dinamik, karmaşık ve biricik olmasına rağmen, kimlikler hep katılaştırılarak dondurulmuş, kategorileri hep varolmuştur. Kimliklerin sınırlarını çizerken, özcü bir bakış açısıyla oluşturulan tanımlar tehlikelidir. İnsanın gerçekliği, donmuş, stereotip kalıplarla tarif edilemeyeceği gibi, insanın kimliğinin sınırları da çizilemez (Said, 2010: 286; Maalouf, 2011: 9). Bir toplumu kolektif kimlikler üzerinden tarif etmek, o kimliğin anlamını kapamak, belirli bir zaman ve mekana yerleştirmek demektir. Oysa kimlik süreçsel ve hiçbir zaman tamamlanamayacak ve tanımlanamayacak olan bir şeydir (Hall, 1998: 173-192). Medya metinlerinde, siyasi arenada ve dolayısıyla gündelik hayatın içinde dolaşan, yüzer gezer bir beyaz Türklük söylemi vardır. Lacan, insanın gerçekliği yakalayabilmesinin olanaksız olduğunu öne sürer, kişi, simgeler sisteminden meydana gelmiş kurgusal bir gerçekliğin içine doğar, bu sisteme göre yaşar (aktaran Rabate, 2003: 196). Bu simgesel düzen içinde “öteki” büyük öneme sahiptir, çünkü kişi kendini öteki özneye göre kurar. Öznenin varoluşu tamamen, kendi dışında olana bağlıdır, bir anlamda özne toplumsalın kurgusudur (Zizek, 2002: 121). Kısaca, öznenin kendini kurabilmesi için ötekine ihtiyaç vardır ve kendimizi ötekinin varlığı ile tanımlayabiliriz. Zihinsel temsiller en çok biz ve diğerleri karşıtlığından biçimlenir (Graesser ve Millis, 2011: 126-43). Genellikle “biz”le ilgili olanlara olumlu değerler atfedilirken, diğerlerine olumsuz değerler atfedilir (Hawstone ve 8 Jaspars: 2010: 112). Bu bağlamda, beyaz Türklük ile ilgili söylemsel metin de, kendini sabitleyip pekiştirebilmek için ötekilere ihtiyaç duymaktadır. Dolayısıyla, köşe yazılarında yaratılan antagonizmalar, beyaz Türklüğün öteki üzerinden tanımlanma çabasının ispatı olarak görülebilir. Kanaat önderlerinin kitleleri yönlendirebilme yetisi ve hegemonik gücü düşünüldüğünde, toplumun başkalarının seçip tahayyül ettiği bir kimliğe çağrıldığı yönünde yapılacak bir yorum abartılı olmayacaktır (Dijk, 1989). 1.2. BEYAZ TÜRKLÜĞE TARİHSEL BAKIŞ: TANIMLAYICI ANTAGONİZMALAR Öncelikle, yanına beyaz sıfatını almadan önceki Türk kavramının gelişimine kısaca bir göz atmak, beyaz Türk’ü anlamak adına daha geniş bir bakış açısı sağlayacaktır. 14. yüzyıldan itibaren Doğu’da yaşayan halkların ağırlıkla Türk olarak adlandırılması Türk adı ile Doğu’nun özdeşleştiğini düşündürür. 5 İmparatorluk halkı Osmanlı olarak nitelendirilmekte Türklük ise pejoratif ve olumsuz anlamlar içermektedir (Başkaya, 1999: 79). Bu durum etnik kökenden çok üretim ve yaşam biçimlerine gönderme yapmaktadır. Genel olarak her yerde göçebe olanlar, yerleşik hayata geçen “medeniler” tarafından aşağılanmıştır. Osmanlı sosyal formasyonu pre-kapitalist dönemin özelliğine uygun olarak teokratiktir ve çöküş dönemine kadar öyle kalmıştır. Hiyerarşik ilişkileri, haraç sistemlerini, fetihleri kabullendirme işlevi gören din; egemen ideolojiler tarafından kullanılıp sisteme alınmışlardır (Başkaya, 1999: 13- 14). Kısaca, Osmanlı toplumunda insanların konuştukları dil veya etnikleri, tasnifte bir kriter olmadığından Türklük baskın bir kategori değildir. 18. yüzyılla birlikte kapitalist sanayinin gelişmesi ve burjuvazinin egemen sınıf olmaya başlamasının getirdiği yapısal değişim daha geniş çaplı bir siyasal bütünlük ve ekonomik ilişkiler sistemi gerektirir (Anderson, 2009: 25-51, Gellner, 2007: 31-41). Bu karmaşık sistemi denetleyecek disiplinli, merkezi kurum ulus-devlettir (Gellner, 2007). Fransız İhtilali ile gelen yeni düşünce akımları devlet mitine ulus mitini eklemiş, böylece dönemin kuramsal ürünü olan pozitivizm ile birlikte kitleleri yapıştıran dinlerin yerine milliyetçi/ulusalcı birlikler geçmiştir. Evrensel aydınlanma ilkeleriyle kurulan ulus-devletler giderek romantik hareketin 5 Osmanlılar kuruluştan itibaren kendini “gazi” ya da “Müslüman” olarak tanımlamıştır. Yıldırım Beyazıd’ın fetihleri ile ilgili olarak “Malatya’yı, Behisni’yi Türkman’dan aldı” ifadeleri vardır. Klasik dönem Osmanlı Kanunnamelerinde Türkmenler için “ahali-i ecnebiye” terimi kullanılmaktadır (Aydın, 1995: 55-56). Keza, “nâdân Türk”, “cahil Türk”, “etrâk-ı bi idrak”, “etrâk-ı napâk” gibi sıfatlar Osmanlı kroniklerinde bolca geçmektedir (Timur, 2010: 167). 9 milliyetçiliğine doğru evrilmiştir. Ulus-devletlerin bekası halkın içinde var olan çeşitliliği yok saymayı ve “Gleichschaltung” (topyekün aynılaştırma) politikalarını gerektirmiştir (Gellner, 2007: 50). Bu da, devletle kültürün evlenmesini getirir. İkibinli yılların beyaz Türk’ü ile 19. yüzyıl ulus-devlet politikalarının Gleichschaltung ilkesi arasında bir bağ vardır. Beyaz Türklük, devletin kültürün hamiliğini yaptığı, bireyin de bu kültürü kabul ettiği kadar vatandaş sayıldığı bir vatandaşlık projesi olarak değerlendirilebilir. Osmanlı, kapitalist çağa adapte olmaya çalışırken imparatorluğun bütününü korumak adına bir İttihad-ı Anasır yaratma projesi üretir (Mardin, 1991:21-80). Müslüman, Hıristiyan, Musevi olarak sınıflanan milletlerin hepsinin tek bir padişahın tebaası olduğu vurgulanmak isterken oluşturulması beklenen dayanışma, aksine, ayrışmaya sebep olur. 6 Daha sonra II. Abdülhamid ile beraber başlayan Tevhid-i İslam projesi de Balkanlardaki toprakların trajik kaybının yarattığı travma ile yerini İttihat ve Terakki önderliğinde, etnik temelli Jön Türk ideolojisi olan Turancı milliyetçiliğe bırakacaktır. İttihat ve Terakki’nin teorisyeni Ziya Gökalp’in “İslam Ümmetindenim, Türk Miletindenim, Garp Medeniyetindenim”, biçimindeki üçlü formülasyonu bir sentez çabası olsa da ulus-kimliği yaratmak açısından ideolojik olarak tutarsızdır. Türkleşmenin çelişkiler, dönüşümler ve eklemlenmeler sonucu oluşturduğu eklektik yapı, bugün bile Türkiye’nin baskın ideolojisi olan sağ milliyetçilik, muhafazakarlık ve İslamcılık’ın iç içe geçmiş halinde görülebilir (Bora, 2009a: 7). Bu denli kimlik karmaşası, yüzyıllardır dini atıflarla tanımlanan milletler kategorisinden kısa bir zaman dilimi içerisinde Türklüğe geçmenin sonucu olarak değerlendirilebilir. Osmanlı aydınlarının Türkçülüğü keşfi tam bu sırada olmuştur (Aydın, 2002: 405). Batı’da açılan Türkoloji enstitüleri Türk tanımı yapmış, ardından Türkçülük gelişmiştir. Osmanlıcılık yerini giderek Türkçülüğe bırakırken, kültürel ve ekonomik olarak da Türkleştirme siyaseti eşzamanlı yürütülmüştür (Dündar, 2010: 53-78). Sonuçta Türkçülüğün ortaya koymaya çalıştığı Türk kimliği, Batı’nın siyasal ve kültürel tanımları çerçevesinde oluşturulmuş olmasından mütevellit, kuruluşundan itibaren sorunludur. İleride de tartışılacağı gibi, Türklük’ten beyaz Türklüğe doğru evrilen kimlik projesi, Şarkiyatçı bakış açısının uzantısı olan çarpık bir modernleşme projesi olarak ele 6 Çünkü bu oluşum dönemin sömürgeci devletlerinin dayatmasıyladır ve bu yüzden yapılan düzenlemeler kalıcı olmamıştır. Hatta İttihad-ı Anasır retoriğine rağmen Kürt ve Türkmen Aşiretlerinden Hamidiye Birlikleri kuruluyor ve Anadolu’daki Ermeniler’e karşı kullanılıyordu (Palmer, 1996: 190). 10 alınabilir. Bu tutarsız projenin izlerini modern/geleneksel, merkez/çevre, Doğu/Batı, İslamcı/laik gibi ayrımları içinde barındırmasında görebiliriz. 19. yüzyıldan itibaren, Batı’nın hegemonik bir güç olarak şekillenmesiyle birlikte modernlik ve Batılılaşmak aynı anlama gelmeye başlayacaktır. Said’in “modernliğin global hegemonisi” olarak adlandırdığı ve Avrupa’nın giderek üstünleştiği bu süreç karşısında geriye kalanlara iki seçenek kalmıştır; ya ona benzeyip onun gibi olmak ya da tümüyle reddedip kendi kabuğuna çekilmek (Said, 2010: 15-18). Beyaz Türk projesinin önerdiği kimlik yapısının da benzer çelişkileri taşımakta olduğunu söylemek mümkündür. Bir yandan Batı tipi ulus-devlet projesinin bir ürünü olarak milliyetçi duygularla Türklüğe dair atıfları abartırken, diğer yandan modern olan Avrupa’ya onun gibi olarak benzemeye çalışmanın taşıdığı çelişkiler, kararsız ve huzursuzlukla malül bir kimlik yapısı oluşturmaktadır. Türk kimliğinin kuruluşunda diğer bir sorunlu nokta, ulus ve millet kategorilerinin çakışmamasıyla ilgilidir. Eğitim, medya, yasalar, icat edilen gelenekler ve yeniden yazılan tarihle birlikte topluluklarda ulus/millet aidiyeti sağlanarak bir kimlik oluşturulur (Gellner, 2008: 138). Tüm modern ulus-devlet formasyonları “milli kültür” inşa sürecine girerek, etnik ve kültürel olarak özdeş olan bir topluluk tahayyül ederler (Anderson, 2009: 189-203). Özellikle basılı yayınlar hem dil birliği hem de söylemsel bir birlik yaratma güçleri sayesinde birbirlerini tanıması imkansız olan insanların kendilerini aynı cemaatin üyesi gibi algılamalarını sağlar (Anderson, 2009). Bu süreç büyük oranda gazete, dergi, kitap gibi basılı yayınların kullandığı dil ile sağlanır. Bakhtin, merkezdeki gücün monolojik dilinin ve o dilin anlamlarıyla yaratılan birliğin doğal getirisinin, periferdeki dillerin ve anlamların yok olması olduğunu söyler (aktaran Gardiner, 2001: 58-63). Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslaşma sürecinde de, Türk kimliğini tanımlamak adına “milli kültür” denilen özcü bir kültür inşa edilmiştir. Örneğin, “Ezelden beri hür yaşamış ve yaşamakta olan Türk milleti” gibi özcü bir ulus-devlet mitosu, Türk Tarih Tezi ve Türk Dil Tezleriyle desteklenmiştir. 7 Gökalp’in Türk harsı olarak tarif ettiği kurgusal halk ideali, Kemalist proje tarafından da sürdürülmüştür. 7 Tarihin özcü bir anlayışla yeniden yazımı öyle bir noktaya gelmiştir ki Türk Tarih Tezi’nde Sümer ve Hitit kavimlerinin dahi aslında Turanî, Moğol Türk oldukları yönünde gerçekdışı iddialar vardır (Aydın, 1995: 60, Timur 2010: 126). Güneş Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezi ile İslamiyet Öncesi döneme odaklanılarak bir taşla iki kuş vurulur. Şöyle ki, resmi ideolojinin laiklik vurgusuna uygun şekilde medeniyetin kaynağı İslam Öncesindeki ilk Türk uygarlıklarında aranarak kadimlik iddiaları güçlendirilmiş, hem de tüm bu medeniyetin yitirilmesinden ve köhneleşmeden İslami yönetim tarzları sorumlu tutulmuştur. 11 Devletçi ideolojinin “İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz” şiarı milli kimliği inşa eden bütünlüklü bir siyaset ve toplum modeli oluşturmaktadır (Öztan, 2009: 514-542). Türk-Rum azınlıkların mübadelesi, Tehcir’i inkar politikaları, Kürtlerin resmi olarak yok sayılması, “Vatandaş Türkçe konuş!” kampanyaları, etkileri bugüne kadar gelen, sistemli Türkleştirme politikalarıdır (Aydın, 2009: 117- 118). 1950’lerle başlayıp 80’lere uzanan dönem “değişim yılları”dır (Öymen, 2004: 10). 1950 seçimlerinde iktidara gelen Demokrat Parti (DP), demokrasiyi geliştirmek, devletin müdahalesini azaltarak bireysel hakları artırmak gibi söylemleriyle, dönemin gazeteci ve akademisyenlerinin desteğini almıştır (Ahmad, 2010: 124). İki bloklu soğuk savaş yıllarında, Türkiye Marshall Planı 8 içine dahil olarak kapitalist tarafta yerini alır ve 1952’de NATO’ya üyelik gerçekleşir. Böylece, Doğu Bloku ve Sovyetler karşı cephe olurken komünizm Türkiye’nin ötekilerinden biri haline gelir. “Her mahallede bir milyoner”, “Yeter söz milletindir” sloganları dönemin ruhunu çok iyi yansıtmaktadır. Bu sloganlardan biri elitist CHP’den muzdarip seçmen ahaliyi hedeflemekte; diğeri ise liberal ekonomi politikalarına göz kırpmaktadır. DP kadrosunun “milli irade”yi temsil ettiklerine ve güçlerini halktan aldıklarına dair söylemleri bir yandan halk/elit antagonizmasını pekiştirmekte, diğer yandan kendilerini halkı en iyi anlayan kusursuz temsilciler olarak etiketlemelerine vesile olmaktadır (Ahmad, 2010: 133). CHP’nin “Halk için halka rağmen” düsturunu eleştiren anlayış, aynı antagonizmayı popülist söylemlerle devam ettirmektedir. 9 Amerikan yardımları sayesinde DP’nin hızla yükselişine ivme kazandıran ekonomik gelişmeler 1955’den sonra gerilemeye başlar. Demokrat Parti’nin milli irade söylemine yaslanarak sürdürdüğü baskıcı politikalar, sınıf farklılıklarını derinleştiren ekonomik uygulamalar ve artan enflasyon toplum içindeki rahatsızlıkları artırmakta, entelektüeller desteğini geri çekmektedir. 27 Mayıs 1960 İhtilaliyle beraber Türkiye askeri cuntalar dönemine girecektir. Bu tarihten sonra TSK’nın siyasi, ekonomik, sosyal olarak gücünün ve yayılımının arttığını görürüz. TSK’nın işlevi giderek kapitalist piyasa ekonomisini korumak ve sistemin istikrarını sürdürmek şekline evrilmiştir. Nihayetinde, tamamen sermaye sınıfının lehinde bir sistem öngören 1971 darbesiyle ordunun 8 Savaş sonrası Avrupa’nın tekrar inşasını amaçlar görünen Truman Doktrini ve Marshall Yardımları, anti komünizm söylemleriyle ABD hegemonisini pekiştirmekte, savaş sonrası dünyada devletlerin saflarını belirlemektedir. 9 Milli İrade söylemini daha sonra Recep Tayyip Erdoğan giderek artan dozda kullanmış. Son olarak Gezi Olayları sonrasında Milli İradeye Saygı Mitingleriyle halk/elit ayrılığını işaret eden söylemlerini derinleştirmiştir. 12 düzen koruyuculuğu misyonu iyice perçinlenmiştir. 1971 Muhtırası, “anarşi”, “kardeş kavgası” ve “halkın huzursuzluğunu” gidermek bahanesiyle, “asayiş ve düzeni sağlamak” adına Türk soluna büyük bir darbe vurur. Dönem; işkenceler, kapatılan gençlik örgütleri ve dernekler, faaliyeti durdurulan sendikalar, sansürlenen gazeteler ve sıkıyönetimleriyle karakterizedir. Ne verilen askeri muhtıranın cunta yönetimi ne de ardından gelen koalisyon hükümetleri ekonomik/politik yönden istikrar ve başarı sağlayabilmiştir. İran Devrimi ve SSCB’nin Afganistan’a müdahalesinin de değiştirdiği konjonktürle beraber 1980 Darbesi gelmiş ve Türkiye yıllar sürecek bir askeri vesayet altına girmiş, Türk solu darma duman olmuş, demokrasi ise ulaşılamayacak bir değer haline gelmiştir. Her dönem, önceki dönemlerden devrolunan zıtlıklar pekişerek devam ederken, farklı deneyim alanlarının açılmasına bağlı olarak yeni toplumsal antagonizmalar da oluşturmuştur. Nitekim Türklük ve beyaz Türklük tartışması ve tanımı da aynı tarihini içinden geçmiştir. Bir sonraki bölümde kavramı kuran antagonizmalara yakından bakılacaktır. 1.2.1 Kavramsal Antagonizmalar 1.2.1.1 Gelenekselliğe Karşı Modernlik Geleneksellik/modernlik zıtlığının oluşumu, Batı’nın ontolojik tasavvurunun ve epistemolojik ilkelerinin değişmesiyle ortaya çıkmıştır. Sitelerden devlete geçiş, kilisenin zayıflaması ve Newton’un fiziğinin mekanistik evren kurgusuyla beraber gelen laikleşme çabalarının nihayetinde, modern/geleneksel kutuplaşmasını oluşturacaktır. Modernleşme Batı’da, bireyler ve sınıflar kendi kimlikleri içinde evrilip eğitilirken gerçekleşen bir olgu iken, Türk modernleşmesi Batı’dan bilgi aktarımı şeklinde olmuştur (Çiğdem, 2002: 68-73). Bu yüzden, II Mahmut’dan bu yana süren modernleşme projesi aynı zamanda Batılılaşma davasıdır.Teknolojiyle ve askeri tekniklerle başlayan Batılı kurumların ve teknolojinin aktarımı ardından siyasi ve kültürel olarak Batılılaşmayı getirmiştir. Osmanlı aydını Batı’nın gücünü pozitivizmin ürünü olarak gelişen bilim ve teknolojiye bağlamaktadır. Bilimi dogma olarak kabul eden bu anlayışa göre, halk da bilimsel yöntemlerle yönetilmeli, doğanın kuralları topluma uygulanmalıdır. Böylece modernleşme ve Batılılaşma Türkiye’nin siyasal, toplumsal ve kültürel yapısı içinde birbirinin yerine ikame olmaya başlamıştır. 13 Diğer yandan, Batılılaşma hareketi Batı’ya karşı başlamış olmasıyla çelişkili bir oluşumdur. Osmanlı modernleşmesi askeri yenilgiler sonucu ortaya çıkan tamamen pratik bir harekettir. Batı’daki aydınlanmanın tersine mevcut düzeni sürdürebilmek ve devleti kurtarabilmek adına başlar (Gencer, 2000: 160). Batı’nın tarihsel gelişimi sürecinde ortaya çıkmış kurumların bambaşka bir ekonomik ve toplumsal yapı içinde uygulanma çabası Batılılaşmanın garabetini ortaya çıkarmıştır. Batı’nın, sanayileşme ile gelen sermaye birikimi ve sınıflara ayrılmış bir toplum yapısı, özellikle burjuvazinin varlığıyla oluşan yapı, sınıfsız bir topluma uyarlanmıştır. Türkiye’deki halk/elit ayrılığının oluşmasında burjuvazinin yokluğu dikkat çeker (Küçükömer 1989: 28-56). Osmanlı geleneğinden gelen devletçi ve bürokrat kesim, sermayeyi biriktiren burjuvazinin gelişimine ket vurmuştur (Küçükömer, 1989: 28-56). Modernleşme, Batı’da üretim biçimlerinin değişimi ile başlayıp, doğal bir şekilde toplumsal yapıya doğru evrilen bir süreç izlerken, Türkiye’de üstyapı kurumlarının ithali ve kültürel değişim çabalarıyla sınırlı kalmıştır (Küçükömer, 1989: 9-27). Aydınlar ve bürokrat kesim bu çabanın itici gücüdür ve sarıldıkları değer Batı’nın laikliğidir. Aydın kesim, tabandan gelmeyen ve toplumun organik yapısına uygun olmayan değerleri benimsemiş, devlet adına halkı eğitme işine girişmişdir. Örneğin, bireyin beğeni ve zevklerini denetim altında tutacak kültürel politikalar izlenmiştir. Doğu motifleri taşıdığı için alaturka müzik öteki kategorisine atılmış, 1927’de konservatuarlarda Türk müziği eğitimine son verilmiş, 1934 – 1936 yılları arasında radyolarda halk müziği icra etmek yasaklanmıştır (Deren, 2002: 399). Osmanlı geleneğinden Cumhuriyet’e devrolan bu anlayışla, aydın kesim kendinde hep toplumu ve kültürü dönüştürme, ona rol model olma ve öğretme hakkı bulacaktır. Aynı gelenekten beslenerek günümüze kadar gelen ve “devlet nezdinde ideal vatandaşlık projesi” olarak tartışılacak olan beyaz Türk profili de seçkinlerin süre giden kültürel dönüştürme çabalarının tezahürlerinden biri olarak ortaya çıkmıştır. 1.2.1.2. Halka Karşı Elit Halk ve elit ikiliğinin özü, halk için neyin iyi, neyin kötü olacağına devletçi entelektüel seçkinlerin karar vermesidir. Halkın ne olacağı, ne düşüneceği, ne yapacağıyla ilgili kriterleri belirlemek aydın elitin tahakkümündedir ve bu durum zorunlu olarak bir halk tahayyül ettirir 14 (Laclau, 2007: 140-152). Halk, faillik kabiliyeti olmayan pasif bir özne olarak tasavvur edilmiştir (Kadıoğlu, 2008: 233). Cahil ve kolayca kandırılabilen halk adına kararlar almak, onu eğitmek, biçimlendirmek ve modernleştirmek gereklidir. Diğer yandan halk kültürel değerleri, saflığı ve doğal yetenekleri ile göklere çıkarılmaktadır. İdealleştirilen halk kültürü Türklükle de özdeştir (Copeaux, 2009: 44-53). Bu tarz halkçı söylem, halkı homojenleştirmekte ve etnik, kültürel çeşitliliği tek bir çatı altında birleştirip kaynaştırmaktadır. Halkçı ve milliyetçi söylemler, benzerlikleri kaynaştırmayı farklılıkları törpülemeyi gerektirir (Laclau, 2003: 95-111). Sonuçta kafası karışık, kavramların birbirinin içine geçtiği ve ideallerin çeliştiği bir ülke tablosu çıkar karşımıza. Bir yanda ekonomide halkçılık anlayışı ve milli burjuvaziyi yaratma, diğer yandan halka tapınma ve halkı cahilliği ile aşağılama, aynı şekilde halkın kültürel değerlerini araştırıp ortaya çıkarmaya çalışırken, farklılıkları yok sayma gibi çelişkili süreçler aynı anda işlemektedir. Modernleşme söyleminin devlet eliyle aydınlar tarafından siyasi ve toplumsal yaşamın içine yerleştiriliyor olması, elitizmin 10 de bu söyleme organik olarak eklemlenmesini sağlamıştır. Diğer tüm kimlik yapıları gibi elit özne de kendini tanımlayacak bir ötekine ihtiyaç duyar ki bu da “halk”tır. Bu yüzden elitizm ile halkçılık söylemi hep bir ilişkisellik içinde bulunmaktadır. Halk bir yandan sevilen, uğruna savaşılan, idealize edilen bir kavramken diğer yandan terbiye edilmesi ve adına karar verilmesi gereken cahil bir kitle olarak görülmektedir (Durna, 2009: 14). Türkiye’de, milliyetçi, halkçı ve modernist söylemlerin kesiştikleri alanda, tikellikleri, farklılıkları dışlayan ve hor gören bir tavır dikkat çekmektedir. Elitist bakış bu kesişim alanından beslenmektedir. Türk toplumsal yapısında entelektüeller çoğunlukla elit kadro içindedir. Bu kadro genel olarak devletten beslendiği için devletçidir diyebiliriz (Gencer, 2000: 164). Devlet, devletin partisi, partinin gazetesi 11 , gazetenin yazarları gibi zincirleme giden bir sistem, devletin ideolojisinin bir şekilde kitlelere kabulünü sağlamaktadır. Teorik olarak “egemenlik ulusundur” düsturuna başvuruluyor olsa da, iktidarı ulus adına devlet 10 Kökü Platon’un Devlet adlı eserindeki kral-filozofa kadar giden elitizm, toplumu bilgili ve işinin erbabı bir azınlığın yönetmesi gerektiğini savunur. Halk cahil, kaba ve beceriksiz olduğu için yönetime dahil olmamalı ve siyasi/toplumsal kararlarda halka söz hakkı verilmemelidir. 11 II. Dünya Savaşı boyunca devlet tarafından desteklenen Cumhuriyet Gazetesi kamuoyunda CHP’nin yayın organı olarak görülür. 15 kullanmaktadır (Demirağ, 2008: 44-49). Çelişkilerle dolu ve tutarsız bir şekilde işleyen halkçı ve modernleşmeci söylemlerin kesiştiği alanda halka ve elite dair tahayyüllerin nasıl oluştuğu, erken Cumhuriyet Dönemi’ndeki kadın tasavvurunda somutlaşır. Kadının kamusal alanda nasıl teşhir edildiği, aynı zamanda modernleşmeyi simgeler (Sirman, 2009: 229). Kadın, bedeni sayesinde medeniyetin taşıyıcısı olarak, modern Türk vatandaşının profilini sergilemiştir. Seçkin olan kadın kamusal alanda rahatça görülmekteyken, halk kategorisine dahil edilen kadınlara da annelik ve ev içi işçiliği rolleri uygun görülmüştür. Cumhuriyet kadını ikonografiktir, gerektiğinde “Türk ırkı”nın kusursuzluğunu sergilemek üzere güzellik yarışmalarına katılır, en zor meslekleri, savaş pilotluğu dahil becerir, törenlerde şort giyer (Kandiyoti, 2011: 168). Modern ve elit kadın, ötekilere örnek olmalı, geleneksel ve cahil olan öteki kadınları Cumhuriyet ideolojisine göre yetiştirmelidir (Saktanber, 327). Böylece, toplumsal alandaki farklılıklar, sembolik iktidar ilişkileri içinde yeniden üretilmektedir (Bourdieu, 1984: 101-114). 12 Halkın kuruluşundaki bu ikili yapı medyadaki beyaz Türk söyleminin omurgasını oluşturmaktadır. Halk, sevilen ama beğenilmeyen, kolektif kimliğin bir parçası olduğu için özdeşim kurulan, tam da bu yüzden, o halkın bir parçası olduğu için yaptıklarından utanılan, hep eğitilmesi, düzeltilmesi gereken eğitimsiz güruh olarak tarif edilmektedir. Üstten bakan, denetimci tavır halk ile seçkinlerin arasını giderek açarken, “halk” adına mağduriyet politikalarının yürütülebileceği yeni söylem alanları da açılmaktadır. Nitekim doksanlardan itibaren dolaşıma giren beyaz Türk kavramı bu antagonistik sürekliliğin yeni bir formu olarak karşımıza çıkmaktadır. 1.2.1.3. Dinciliğe Karşı Laiklik (İslami Kültürel Öğelerin Reddi) 12 Ekonomik olarak üst sınıflar meslek ve toplumsal statüleri içeren toplumsal sermayeye, eğitime ulaşabilirliği açısından kültürel sermayeye ve ona prestij ve ün sağlayacak olan sembolik sermayeye daha yakındırlar (Allan, 2006: 174-177). Ekonomik sermayesi olmayan kadın ev içinde kalmaya zorlanmaktadır. Kamusal alandaki varlığı anneliğin bir devamı olarak görülen öğretmenlik ile sınırlı olmakta böylece sembolik, toplumsal sermayeye ulaşımına da düzenin söylemini devam ettirebileceği koşullarda imkan verilmektedir. Sermayeye sahip olmak, anlam üretme ve söylem oluşturma gücünü sağlar, habitus kültürel alandaki sınıfların tasnifini yapar. Habitus, her toplumsal sınıfın kendi hayat tarzını üretir, kişileri ait oldukları sınıfın hayat tarzına koşullar (Allan, 2006: 179-182). İnşa döneminin habitusu seçkin kadının meslekle ilgili seçeneklerini çeşitlendirmekteyken, ötekileri ev içine mahkum etmektedir. 16 1924’de Hilafet’in, 1928’de devletin dinini İslam olarak belirleyen ibarenin kaldırılması, 1924’de Şeriye ve Evkaf Vekaletleri kaldırılması ve din hizmetlerinin başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Bakanlığına verilmesiyle devam eden süreçte din ile devlet işleri ayrıştırılmaya çalışılmıştır. 1937 anayasa değişikliği ile laiklik ilkesi devletin anayasa prensibi haline gelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik anlayışına yöneltilen eleştiriler de buradan başlamaktadır. Din ve devlet işlerinin ayrılığı kabul edilirken aynı anda devletin dinsellik alanında geniş bir yetki ile donatılması bir ikilem yaratmaktadır. Laiklik, dinin devletçe denetlenmesi şeklinde vuku bulmuştur. Bu yüzden, laiklik Türk insanı inşa projesinin bir parçası olarak ele alınmalıdır. Devletin bekası her tehlikeye girdiğinde ortaya çıkan “din elden gidiyor” söylemi, 1990’larda göreceğimiz gibi yerini “laiklik elden gidiyor”a bırakmış, laiklik kutsallaştırılmıştır. Öte yandan tüm çabalara rağmen kültürel alanda din, bir norm koyucu ve sosyal ilişkileri düzenleyici unsur olmaya devam etmiştir. 1925’de özerk temsil olanağı yasaklanan tarikatların (Nakşıbendi, Kadiri, Nurculuk gibi) 1960’lara kadar siyasi ve ekonomik gücünü kaybetmesine rağmen hala mevcut ve etkin olmaları bu durumun kanıtıdır (Narlı, 1994: 21-29). Dine karşı laiklik antagonizmasının dönüşüm geçirmesine dönük ilk adım 1950’lerle kendini gösterir. Çok partili dönemde, İslamın yükselişini ve bu süreçle birlikte, laik/dinci karşıtlığının iyice derinleşiğini görürürüz. Demokrat Parti’nin ilk icraatları dini faaliyetleri serbestleştirmek olur. Diğer yandan komünist sistemin ateizm ile özdeşleştirilerek düşman ilan edilmesi üzerinden bir İslamı kimlik edinme tavrı da vardır. Liberalleşme ile İslam’ın yükselişi birbiriyle ilgili süreçlerdir. Ekonomi bozuldukça Demokrat Parti dini söylemleri ön plana çıkaracaktır. Bu durumun göstergesi İslam ve kapitalizmin bir aradalığını simgeleyen “hacıağa” gibi bir karakterin karikatürlerde ve sinemada belirmiş olmasıdır (Cantek, 2008: 244). CHP’nin son döneminde ilk icraatları başlamış olan din dersi uygulamaları DP’nin iktidara gelmesi ile dolaylı olarak zorunlu hale gelmiştir. Kurs statüsünde olan imam- hatiplerin bu dönemde devlet liseleri ile aynı statüye erişmesi, Köy Enstitüleri’nin halkı dinsizleştirme bahanesi ile kapatılması, laiklerce devletin dindarlaştığı ve halkın dini duygularının sömürüldüğü yönünde her zaman kullandığı bir argüman olmuştur. Simgesel değeri olan birçok olay, basit sebep-sonuç ilişkilerine indirgenerek kitlelere anlatılmaktadır. Bu bakış açısıyla yapılan basit yüzeysel açıklamalar toplumsal antagonizmaları 17 derinleştirmektedir. Örneğin, 1940’da kurulmuş olan Köy Enstitüleri’nin kapatılmasında, üretim biçimlerinin değişmesine ve ağalık düzenine karşı katalizör işlevi görmesi gibi temel dinamikler etkendir. Ancak, enstitülerin kapatılması laiklere karşı dincilerin savaşı olarak simgeleşmiştir. Günümüze doğru geldiğimizde beyaz Türklük söyleminin içine demirbaş olarak yer alan “laiklik hassasiyeti” (örneğin “türbanın köşke çıkması” tartışması) Türkiye sekülerizmini türban meselesine indirgeyen bir yaklaşım olmuştur. 1.2.1.4. Sol ve Sağ Antagonizması Daha önce de ifade edildiği üzere, kolektif kimlikler ve öznenin durumu, hegemonyanın söylemleri doğrultusunda belirlenmektedir (Laclau, 1992: 9-39). 1950’lerden itibaren solcular, “anarşist”, “vatan haini”, “dinsiz”, “Moskof uşağı” gibi sıfatlarla toplum dışına itilip, illegalleştirilirken, sağcılık vatanseverlikle bir tutulmuş, olumlu değerlerle yüklenmiştir. Sağ ideoloji iktidar tarafından sahiplenilmektedir. Medya ise tüm dünyada olduğu gibi bu tür antagonizmaların yerleşikleşmesinde önemli bir aktör olarak yerini almaktadır. Medya, iktidarın sesini sahiplenmekte, iktidarın söylemini gündelik hayatın içine dahil ederek normalleştirmektedir (Jones, 2013: 11-15). Medyanın söylem üreten bu tavrına Sabahattin Ali olayı karakteristik bir örnektir. Ali’nin şüpheli ölümü, bu ölümün basında gösteriliş biçimi, egemen medyanın o zaman da resmi ideolojinin dilini konuştuğunu gösterir. Ali’nin katilinin, “milli hislerimin galeyanına gelerek öldürdüm" şeklindeki savunması geçerli kabul edilmiş, taammüden işlenmiş suçun cezası idam iken, katil Ali Ertekin’in cezası hafifletici nedenlerle 21 aya indirilmiştir. Tüm bu süreçte gazetelerdeki sağ tandanslı köşe yazarlarının olayı ele alış şekli daha çok Sabahattin Ali’nin karalanması doğrultusunda olmuştur. Dönemin sağ ideoloğu ve Ulus gazetesinin birinci sayfa yazarı Peyami Safa, Ali’yi suçlar tarzda yazılar yazmıştır (Öymen, 2004: 331). Yalman, yazılarında cinayetten çok Sabahattin Ali’nin solculuğunu ön plana çıkarmıştır (Yalman, 1997: 1461). 13 Solculuk, artık Batı bloğunu seçmiş iktidarın karşı 13 “Vatani vazife” mayası öyle güzel tutmuştur ki, 2006 yılında gazeteci Hrant Dink’in katili olan Ogün Samast da aynı söylemi kullanmıştır. Hrant Dink cinayetinde de, medyanın benzer tavrı devam etmiştir. İktidarın dilini kullanan kanaat önderleri köşelerinde Dink’i hedef gösteren ifadeler kullanmışlardır. İki olayın benzer süreçlerle devam ettiği söylenebilir. Dink cinayetine kadar olan süreçte Hürriyet, Milliyet, Cumhuriyet gibi gazetelerin başlıkları ve köşe yazarlarının tavrı hep devlet ideolojisinden yana olmuştur. Gazete manşetlerinin ve yazar yorumlarının cinayete giden yolda payları olmadığını söylemek aşırı iyimser bir bakış açısı olacaktır. Nitekim Samast, Dink’i gazetelerden tanıdığını söylemiştir. Dink’in Sabiha Gökçen makalesi üzerine tirajı yüksek gazetelerdeki kışkırtıcı köşe yazılarına örnekler: İlhan Selçuk, “İşimiz Zor” Cumhuriyet, 24 Şubat 2004, Emin 18 cephesidir, dolayısıyla basında bir suç kategorisi olarak gösterilmiştir (Cantek, 2009: 36-42). 14 Medya tarafsız bir güç olmadığı gibi, kendisinin aracılığı ile şovenizm ve milliyetçiliği beslemekte, egemen gücün kurgularını ve icat ettiklerini topluma sunmakta, hatta dayatmaktadır (Dijk, 1988: 25-27). Dünyada solun yükselişiyle beraber Türk 68 Hareketi de başlamıştır. Batı’daki yansımalarıyla 1968 solunun karakteristiği ulusal sınırların dışına çıkan, evrensel ve özgürlükçü bir hareket olmasıdır (Belge, 1988: 156). Bu evrensel ve özgürlükçü dalganın Türkiye’deki sol açısından kendine özgü sonuçları olmuştur. Dönemin sol hareketi, kökleri burjuva olan geleneksel bir kalkınmacılık anlayışıyla Kemalizme eklemlenmektedir (Belge, 1988: 156). Böylece 1968 Hareketinin özgürlükçü ve evrensel anlayışından uzaklaşmaktadır. 68 Hareketinin ardından gelişen yetmişler solu, Kemalist söylemin devletçi yönünden bağımsızlaşmaya başlamıştır. Aynı zamanda gecekondu, köylü ya da kentli, aydın veya halk ve cinsiyet rolleri yetmişlerin siyaset potasında kaynaşabilmiştir. Yetmişli yıllardan itibaren “solcu”; romantik, vatansever, barışçıl, antiemperyalist ve Kemalist yönleriyle popüler bir tiptir. Örneğin, Mahir Çayan birinci THKP davasındaki savunmasında “Biz ikinci Kuva-i Milliyecileriz. Mustafa Kemal’in silah arkadaşlarıyız” demektedir (Çobanlı, 2008: 48). ABD birden öteki olmuştur, Amerikan düşmanlığı topluma yayılmaktadır ( Feyizoğlu, 2007: 121). Yetmişli yıllardan itibaren kültürel kimlikler solun meseleleri içine dahil olur, sınıf ve kimlik çatışmaları birbirine karışır. 12 Eylül ile sonuçlanan süreçte sol ideoloji çok büyük kayıp yaşamıştır. Ellilerden seksenlere kadar Türkiye’yi kilitleyen darbeler süreci, toplumsal bilinçaltında siyaset, haklar ve özgürlükler fobisi olarak yer etmiş, elit ve aydın kitlede ise kaypak bir duruş yaratmıştır. Örneğin, seksenler ve sonrası süreçte Türk basınında sol geleneği sürdüren köşe yazarlarının Çölaşan, “Ermeni imiş!”, Hürriyet, 23 Şubat 2004, Hasan Pulur, “Sabiha Gökçen’in Ermeniliği nereden mi çıktı?”, Milliyet, 25 Şubat 2004, Deniz Som, “Sabiha Gökçen”, Cumhuriyet, 24 Şubat 2004. 14 Toplumdaki tüm bu radikal değişimler, doğal olarak muhalefetini de yeniden yaratmıştır. Örneğin, Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz, Aziz Nesin’in oluşturdukları ve dönemin defalarca kapatılan ve yılmadan “Malum Paşa”, “Merhum Paşa” gibi adlarla yayınlanmayı başaran Marko Paşa Dergisi, özellikle Tan Gazetesi’nin saldırıya uğramasından sonra sözbirliği ile komünizm düşmanı haline gelen günlük gazetelere karşı alternatif bir söylem yaratarak, muhalif kitleyi bir araya toplamaya başlamıştır. En fazla satan gazetenin tirajı 20 bin iken, Marko Paşa 60 bin tirajı ile bir fenomendir (Topuz, 2003: 191). 19 bazı medya patronlarını ve köşe yazarlarını kaypak olarak itham ettikleri yazılar uzun soluklu kalem kavgalarına sebep olmuştur (Karaca, 2008: 348-441). 15 Buraya kadar yukarıdaki antagonizmaların seyrini kavramsal olarak izlenmiştir. Bugünkü beyaz Türk kavramını; betimsel bir içerikle ve somut örneklerle; gündelik hayatın içinde üretilen tiplerle birlikte ele almak önemli ölçüde veri sağlayıcı olacaktır. 1.2.2 Gündelik Hayatın İçinde Cisimleşen Antagonizmalar 1.2.2.1 Alafranga ve Alaturka Tipler Osmanlı çöküş döneminin kültürel ortamı, alaturka ve alafranga gibi toplumsal tipler üretmiştir. Ahmet Mithat Efendi, Abdullah Cevdet gibi aydınlar nasıl modern olunabilir mealinde bir çok adab-ı muaşeret kitabı yayınlayarak halkı eğitmek gibi bir misyon üstlenmişler, Osmanlı gündelik hayatının içine medeni kabul edilen Batılı tarzları yerleştirmeye çalışmışlardır. Dönemin romanlarında modernleşme çabalarında aşırıya kaçan ve Batı’nın ahlak öğretilerine fazlaca kapılan tiplemeler sıklıkla yerilmektedir. Felatun Bey 16 , Bihruz Bey gibi tipler Tanzimat dönemi aşırı Batılılaşmasını hicvederek Türkiye’nin modernleşme tarihini züppeliğin tarihi olarak okumamıza vesile olur. Tanzimat’ın alafranga tipi ile seksenlerin sonunda ortaya çıkan Yuppieler ve bu tipin devamı olarak ileride tartışılacak olan beyaz Türk arasında bir bağ kurulabilir (Sümer, 2003: 93). Alafrangalık çoğu zaman özenti, sosyetik, snop, bobstil, züppe, köksüz ve aşırı taklitçi gibi olumsuz sıfatlarla betimlenmiştir (Mardin, 1991: 21-80). Dönemin romanlarında alafranga tipin Doğu/Batı kültürü arasında kalmış oldukları, kimliksizlikleri vurgulanır. Mardin, 15 Ocak 1979’da Cumhuriyet’den Uğur Mumcu ve Tercüman’dan Nazlı/Kemal Iılıcak arasında başlayan polemik, Mart 1980’de Mumcu ve Güneri Cıvaoğlu, 1986’da Mumcu ve Çetin/Ahmet/Mehmet Altan, 1986 Mumcu ve Mehmet Barlas polemikleri, 1987’de Güngör Mengi ve Mehmet Barlas polemiği, 1993-94’de Emin Çölaşan’ın Mehmet Barlas, Ahmet/Mehmet Altan, Rauf Tamer, Cengiz Çandarla olan kalem kavgalarında taraflar birbirlerine karşılıklı olarak sık sık Atatürk düşmanı, gerici, solcu, faşist, cuntacı, avantacı, Bab-ı Alinin Pravdası, ex-Marksist, MİT ajanı, Rus ajanı, liboş, yağdanlık, dönek, sirk politikacısı, dönek maskara, sahte sol gibi ifadelerle saldırmışlardır (Topuz, 2003). 16 Ahmet Mithat Efendi’nin 1875’de yazdığı Felatun Bey ile Rakım Efendi adlı romanında aşırı Batılılaşma ve geleneksellik/modernlik ikilemi bu iki roman kahraman üzerinden anlatılmaktadır. Felatun Bey, Batılılaşmayı yanlış anlayan alafranga tipin temsildir. 20 alafrangalığa karşı oluşan bu alaycı ve eleştirel tutumun, yeniliklere karşı olan muhafazakar kesim tarafından oluşturulduğunu ve bu ortak tutumun bir tür toplumsal denetim mekanizması olarak görülmesi gerektiğini düşünür (1991: 21-80). Ancak durumu sadece muhafazakar kesimin tepkiselliği olarak indirgeyemeyiz. Toplum tarafından oluşturulan tüm sosyal tipler ya da kategorilerin üretim ve tüketim biçimlerine de göndermesi vardır. Nitekim “alafrangalık” da belli bir tüketim biçimine ve buna bağlı olarak belli bir sınıfa gönderme yapmaktadır. Alafranga olabilmek, kültürel sermayenin yanında ekonomik güç, varsıllık ve belli bir yaşam stili gerektirmektedir. Örneğin, Deren’in Cevdet Kudret’ten aktardığı şekliyle: setre (ceket), pantolon, frenk gömleği giymek, kravat bağlamak, saçları uzatmak, bıyıkları kesmek, tiyatroya gitmek, Beyoğlu yakasında oturmak, kagir ev yaptırmak, konuşurken ve yazarken Frenkçe sözler kullanmak, çatalla yemek yemek, sabahları jimnastik yapmak, yabancı kadınla evlenmek, karı koca kolkola girip sokakta yürümek, birbiriyle evli olmayan kadınla erkeğin el sıkışması, birbirine sarılıp müzikle dans etmek, kolları ve göğüsleri açık dekolte giysi giymek, saat 12’yi öğle ve geceyarısı saymak, şapka giymek eskiden hep alafrangalık sayılmaktaydı (2002: 386). Tanzimat’dan günümüze bir paralellik kurarak devam edecek olursak, esasen beyaz Türk’ü Tanzimat dönemi alafrangasının devamı olarak görmek mümkündür. Sonuçta her dönem kendine göre bir ideal tip oluşturmakta ve tanımlamaktadır. Beden, görünüş, stil de bu tipin referansları olmakta, o kişinin kimliğini ve sosyal hiyerarşisini belirlemektedir. 1.2.2.2 Modern ve Gerici Tipler İnşa dönemi Türkiye Cumhuriyeti ideolojisi gündelik hayatı da dönüştürmüş, alaturka ve alafranga tipler yerini modern/gerici tiplere bırakmıştır. Bu dönüşümün izlerini giyim/moda, edebiyat, yazılı basın, şehir planları, müzik gibi birçok alanda görebiliriz. Moderne dönüşümün vitrine çıkan örneği giyim tarzlarıdır. Yeni, modern ulus-devletin simgesi sokaktaki ideal vatandaş tipleridir. Cumhuriyetin tesanütçülük anlayışı; dinsel, etnik ve sınıfsal farklılıkları yok sayma eğilimindedir. Yeni Cumhuriyet’e itaatkar vatandaş modelinin kıyafeti de bu anlayış çerçevesinde şekillenecektir. Modern vatandaşının simgesi “şapka” olacaktır (Deren, 2002: 389). Dini aidiyetin bir simgesi olan bıyık ve sakallarını Cumhuriyet ideolojisine uygun bir şekilde kesmeyenler modern/laik vatandaş çerçevesinin dışında kalacaktır. Makbul olan kadının tasviri bedenler üzerinden yapılacaktır. Örneğin, güzellik müsabakası birincisi Keriman Halis’inki gibi Batı normlarına uygun bedenler modern kadının 21 temsili olacaktır (Durna, 2009: 209). Devletin kurduğu modern tanımı içinde kalan belli kimlikler, değerli, imtiyazlı hale gelmekte, buna bağlı hegemonik bir güç olarak siyasal alanda görünür olmaktadır. Diğer kimlikler ise bastırılarak ya da yok sayılarak siyasal, toplumsal alanda giderek daha az görünür hale gelmektedir. Ulus-devletin türdeş vatandaş kalıbının dışında kalan belli etnik, dinsel, mekansal kategoriler değersizleşmektedir (Kandiyoti, 2011: 172). Modern/gerici ikiliği günümüzün beyaz Türk sosyal tipini analizde halen devam eden bir unsur olarak dikkatimizi çeker. 1.2.2.3 Göçler ve Zengin/Fakir Tipleri Türk burjuvazisi ve sermayesi yaratma teşebbüsleri Cumhuriyet’ten önce başlamış, ancak 1930’larda bu çaba zirveye çıkmıştır. Otuzlarla beraber devlet eliyle sermayenin Türkleştirilmesi çabaları başlamıştır. Bu çabanın bilinen örneği 1942 Varlık Vergisidir. 17 İttihatçı gelenekten süzülen milliyetçi bürokrat kesim, devlete sadık bir üst sınıf amaçlamaktadır. Devlete sadakatın birinci şartı da Türk olmaktır. Yeni zenginlerin sadakatının karşılığı olarak, devletin bürokrat ve militer kadroları onların hamiliğini üstlenmiştir. Elllilerde, iktidarın değişmesiyle birlikte günlük hayat alışkanlıkları da değişmeye başlamıştır. “Yerli malı kullanmalı” sloganının modası geçmiştir, CHP dönemine kadar kendi yağıyla kavrulan ülke esnafının vitrinlerini bir anda ithal malları doldurmaya başlamıştır. Ekonomideki değişimler kültürel/toplumsal hayatta kendini Amerikan hayranlığı olarak göstermiştir. Daha önce Avrupa olan Batı, şimdi Amerika’dır. Eskiden satıcılar mallarının Alman ve İngiliz patentlerini överken, ağırlıklı ithalatın Amerika’dan yapılmaya başlaması ile birlikte Amerika’dan ithal edilen mallar gözde olmuştur (Bora, 2002: 143-155). Sırf bu ekonomik olgu bile psikolojik olarak Türk Halkının Amerika’ya olan sempatisine katkıda bulunmuştur (Bora, 2002: 143-155). İkinci Dünya Savaşı öncesi Türk-Rus Dostluğunun simgesi olan yeşil boyalı eski Rus otobüslerinin yerine kırmızı boyalı Amerikan 17 1942 Varlık Vergisi zoru ile sermayenin transferi Türkleştirme politikalarının önemli bir ayağını temsil eder. Bu yasa ile piyasaya egemen olan azınlıkların ortadan kaldırılması ve milli burjuvazi yaratma hedeflenmiştir. Bu uygulamayla, Müslüman ve Gayrimüslime eşitsiz oranda vergi tahakkuk ettirilmiş, özellikle İstanbul’daki azınlıklar hedeflenmiştir. Vergisini ödeyemeyenler, Aşkale’ye taş kırmaya gönderilip malları cebr-i icra ile satılmıştır (Aktar, 2004: 140-154). 22 troylebüslerinin gelmesi kapitalist modernleşmenin gündelik hayat içindeki göstergesi olarak düşünülebilir. Ankara Radyosu ile kentli kesimin günlük alışkanlıkları içine “müzik dinlemek” gibi bir kavram girmiştir. Hafif Batı Müziği, vals, fokstrot zamanın popüler müziği olan tango kısıtlı olan repertuarı genişletmiştir. Alaturka müzik radyolarda serbesttir. Gramofon ve pikaplar orta sınıfın tüketimine sunulmuş, reklamlar gündelik yaşamın içine girmiştir. Göstergeleri Amerikan tarzı hayat olan reklamlar, yeni bir dünyayı ve bu dünyanın tüketim ideolojisini insanlara arz eder. Günlük yaşamın görüntüsünü değiştiren, tüketim biçiminin değişmesi bu döneme tekabül eder. “Tükettiğin ile kimlik kazanma” olgusunun sembolü frigidaire buzdolapları ya da Hoover elektrik süpürgeleri Türk hanesinin eşyayla statü kazanma biçiminin prototip bir örneğidir (Öymen, 2004: 186). Renkli baskılı ve bol resimli Hürriyet gazetesinin çıkması da Türk Halkının “cemiyet hayatı” ile tanışmasına vesile olmuş ve Türk basın yayın kültürü değişmeye başlamıştır. Hürriyet gazetesi kamuoyu oluşturabilme gücünü resmi politikalar doğrultusunda kullandığından, dönemin politik söylemine uygun haberler gazetede sıklıkla yer almaktadır (Topuz, 2003: 186-87). Fakat bir kuşak öncenin Avrupa formasyonuna tabi olmuş aydın/elit kuşak için Amerika etkisi eleştiri konusu olmuştur (Cantek, 2008: 115-142). Özellikle milliyetçi ve muhafazakar değerlerin korunduğu modernleşme söylemi Amerikan tarzıyla ters düşmektedir (Bora, 2002: 159). Simmel’in bir sosyal tip olarak geçen yüzyılda tarif ettiği yoksul, çok partili dönemle birlikte Türk toplumsal hayatı içinde bir tip olarak belirmiştir (2009:156). Daha önceleri gündelik hayatın içinde zengin/fakir antagonizması ön planda değildir. Zenginlik ve fakirlik bir durum olarak elbette vardır ancak zengin/yoksul antagonizmasının oluşması, yoksulu da bir sosyal tip haline getirmiştir. Grubun dışına yerleştirilen, ötelenen, marjinalleştirilen biri olmuştur yoksul. Simmel yoksulluğun göreceliğini saptar, yani yoksulun yoksulluğuyla tanımlanan bir toplumsal kategori haline gelmesi, toplumun ona karşı tepkisiyle belirlenir (2009: 156). Yoksulluk tarih süresince var olan bir durumdur, ama kategori haline gelmesi sosyo/politik bir olgudur. Yoksulluğu sadece ekonomik bir olgu olarak düşünmemek gerekir. Yoksulluk ve yoksunluk bir arada düşünülmelidir. Yoksul; eğitimden, zevkten, dilden dolayısıyla kültürel sermayeden de yoksundur (Allan, 2006: 186). Yoksulu asıl ötekileştiren de bu durumdur. 23 Daha önce incelenen modern/geleneksel antagonizması, zengin/fakir tiplerle kesişmektedir. Türk sinemasındaki temsillerde bu durumu rahatça görebiliriz. Türk sinemasında zengin yoksul karşıtlığı ellili yıllarda ortaya çıkar (Maktav, 1989: 161-189). Sanayileşen Türkiye’nin zengini; fabrikatör, taşralı ve geleneksel yaşam tarzı süren, iyi karakterli ağababa tipiyle temsil edilir. Modern hayat yaşayan zengin ise, kentte yaşar, dejenere ve Batı tipi bir hayat tarzı vardır ve şüphesiz kötü karakterdir (Maktav, 1989: 161-189). İngilizce vurgulu dil kullanmak, swing ya da caz gibi Batı müziği dinlemek, dans etmek gibi züppece bulunan özellikleri vardır ve hep halktan bihaber olmakla eleştirilir (Cantek, 2008: 30). Ancak, arada bir fark daha vardır. Erken Cumhuriyet Döneminin romanlarında kendini gösteren Fatih/Harbiye 18 dikotomisi ellilerle birlikte içine zengin, yoksul paradigmalarını katarak boyutlarını artırmıştır. Modern ile geleneksel arasında kalan yeni Nerimanların 19 bundan böyle sınıf atlama olanağı vardır, şayet geleneksel yaşam tarzına sahip olan zengini seçerlerse... Geleneğin korunması şartıyla varsıllık artık istenen bir durumdur. Yerli varsılların palazlanmasına paralel olarak, kırsaldan kentlere doğru göç eden birinci kuşak yoksullar ortaya çıkacak, yoksulluk, gariban, garip, yetim, çarıklı gibi sıfatlarla tanınır olmaya başlayacaktır. Ancak altmışlar, yoksul olmanın tanrı yazgısı olarak görüldüğü yıllardır, kişi elinde olmadan yoksuldur (Koray, 1989: 221). Yoksulu tanımlamakta kullanılan, “garip”, “gariban” sıfatı da bu anlama atıfta bulunur. Koray, ilk göçlerle gelen “gariban” takımı sabırlı, mütevekkil ve daha dayanışmacı olarak nitelendirir (1989: 232). Zaten “gariban” da içinde şefkat, acıma gibi duygular barındıran bir tanımlamadır. Bu sıfat doksanların başında Özkök önderliğinde “garibanizm”e evrilerek, beyaz Türklüğün karşısında duracaktır. Türk burjuvazisinin oluşması ve bunun doğal sonucu olarak oluşan göç karşılıklı işleyen ve birbirini besleyen süreçlerdir. Sanayileşmenin arttığı her merkezin göç alması ve göç edenlerin de geldikleri mekanı ve bunun yanında kendilerini de dönüştürmesi doğal ve beklenen bir 18 Peyami Safa’nın Fatih/Harbiye romanında Fatih, geleneksel Osmanlı kültürünü, Harbiye ise modernleşmeyi ve Batı kültürünü simgeler. Romanda klasik Türk milliyetçiliğinin, Batı’nın teknolojisini alalım ama Türk harsını koruyalım bakış açısı kolayca görülür. Romanda Batılı değer yargıları ve ahlakı yerilir, Doğulu karakterler ahlaki üstünlükleriyle betimlenir. Batı varsıldır, ama Doğulu karakterler kendi fakir ama ahlaklı hayatlarında yaşamaya razıdır. 19 Aynı romanındaki kadın karakter. Fatihli muhafazakar babanın kızı Neriman’ın yaşadığı kimlik bunalımı romanın konusudur. Doğu’yu temsil eden fakir ama erdemli Şinasi ile Batı’nın temsili modern ve zengin Macit arasında kalan Neriman sonuçta “doğru” yolu bularak Doğu’lu karakteri Şinasi’yi seçecektir. 24 durumdur. Kültürel süreçlerin temel dinamiği olan kültürlenme denen süreç, elitler tarafından kirlenme, bozulma, dejenerasyon olarak eleştirilmiştir. Çok partili dönemin başında göç pek sorun edilmezken, yetmişlerde köy ve kentin çatışması eni konu gün yüzüne çıkmış ve seksenlere doğru göç edenleri suçlayan, göçü bir tehdit ve kirlenme olarak tanımlayan söylemler özellikle aydın ve elitler tarafından dillendirilmeye başlamıştır (Gürbilek, 2009: 110-123). Aslında bu yolla, göç edenlere ilişkin önyargıları ve ötekileştirici tavrı inşa eden zihinsel modeller oluşturulmaktadır. Kullanılan dil, retorik figürler kültürel ırkçılığı üretmektedir. Çalışmanın analiz kısmında göç edenlere uygulanan sembolik şiddet ve etnik ırkçılık içeren ifadeler tartışılacaktır. Bu çalışmanın başında da iddia edildiği gibi, toplumsal tarihin her bir dönemecinde ön plana çıkan dikotomiler; sınıfsal, kültürel, dinsel bir takım kategoriler oluşturarak yeni söylem alanları açma işlevi görmektedir. Her bir söylem, o dönem için topluma normlar oluşturarak, sınırlar çizmektedir. Nitekim, yineleyip duran bu antagonizmaların günümüzde beyaz Türk etrafında nasıl yeniden kurulduğunu veya söylemsel çekişmeler içinde yeniden yerleştiğini, tarihsel zemine dayanarak analiz etmek daha anlaşılır olacaktır. 25 BÖLÜM 2: MEDYA/SÖYLEM/İKTİDAR 2.1. İKTİDAR VE SINIRLAR Toplumda egemen olan her iktidar, kendi doğrularını merkeze almak ve evrenselleştirmek niyetiyle hareket eder. İktidar ilişkileri içinde gerçekleşen, “biz veya bizden” olanın inşasında bazen yeni kimlikler ve kavramların üretimi gerekmektedir. Dil, söylem ve ideoloji birbirlerini tamamlayarak ve türeterek bu üretimi gerçekleştirir. Her iktidar kendi aklını evrensel değer olarak dayatırken, kendi gibi düşünmeyenleri öteki olarak kabul eder. Bu noktada, kurulan dil “biz ile öteki” arasına da sınır çekmektedir. Sınırın içinde biz denilen ve homojen olduğu varsayılan grup, dışarıdaki ötekilerle mücadele halindedir. Çünkü, ötekiler, ne kadar uzaklaştırılırsa “biz” duygusu da o kadar gelişecektir. Beyaz Türk söylemi; her iktidar sürecinde yeniden çizilmeye çalışan sınırların, dışarıda ve içeride olanın belirlenmesinin göstergelerinden biri olarak düşünülebilir. İktidar, toplumun kültür ve medeniyet düzeyini, belli davranış tarzlarını ve düşünce kalıplarını yeniden biçimlendirebilecek güce sahiptir. Gramsci, toplumun her kesimine sızıp, etki etme kabiliyeti olan ve toplumsal iktidarı kuran bu gücü hegemoni kavramıyla açıklar (2011). 20 Hegemonya, sivil alanın içine sinerek kültürel öncülük yapmakta, belirli davranış tarzlarını sadece zor yoluyla değil aynı zamanda rıza sağlayarak oluşturmaktadır (Aytaç, 2004: 115- 138). Gramsci’nin çalışmalarını geliştiren Laclau, söylemsel süreçleri de hegemonya kavramının içine dahil etmiştir. Laclau, hegemonyanın söylemlerinin içinde kolektif kimliklerin ve öznenin durumunun belirlendiğini söyler (2003: 21-46). İktidar, boş gösterenlerle bir söylem alanı açmakta, bu alanı günün koşullarına göre gerektiği gibi doldurup biçimlendirmektedir. Toplumsal antagonizmalar da bu söylem alanı içinde kurulmakta ve boş gösterenlerin sahici ve mutlak olarak algılanması işlevini görmektedir. İktidarın kendi tikelini meşrulaştırması, doğal olarak farklı tikelliklerin kurgulanması yoluyla sağlanır. Söylemin kendisi de tam burada, iktidarın tikeliyle diğer tikelliklerin çatışması 20 Gramsci, hegemonya kavramında sivil ve siyasal toplum ayrımı yapmaktadır. Siyasal toplum, devlet kurumlarıyla (ordu, polis, bürokrasi) doğrudan ve zoraki iktidarını kurar. Okullar, aileler, sendikalar gibi gönüllülük esasıyla, zor kullanılmadan yürüyen ilişki biçimleri sivil toplumdur. Kültür, sivil toplum içinde yaşamakta, değişim burada rıza ile gerçekleşmektedir. Bu sayede egemen sınıfın ideolojik söylemi zor kulanmak durumunda kalmadan devam eder. 26 arasında kurulur. Toplumsalı kuran bu çatışmacı tikellikler hiçbir zaman uzlaşamasa da, birbirine muhtaçtır (Laclau, 2007: 96-99). İçeride ve dışarıda kurulan toplumsal kimlikler arasındaki çatışmacı ilişki bu kimliklerin kendinin ve karşıtının da düzenli üretimini sağlar. 2.2. MEDYA/KÖŞE YAZARLARI Hegemonyayı kuran söylem, ortak duyuyu inşa eden bir sistem olarak tasavvur edilebilir. Ortak duyunun inşası ile iktidarın söylemi doğal ve normal olarak kurulan bir alan içine yerleşir (Eagleton, 1996: 162-167). Gramsci’ye göre hegemonyanın belirleyici faktörü olan “entelektüellik ve manevi önderlik”le kitleler egemen ideolojiye kendi rızalarıyla kazandırılır. (2011). Bu yüzden, siyasal iktidar ele geçirilmeden önce, önder bir toplumsal grup rızayı mutlaka ele geçirmelidir (Gramsci, 2011). Dolayısla sivil toplumun düşünce tarzının ve inançlarının değişmesi önemli ölçüde hegemonya örgütleyicileri olan aydınların elindedir. Bu noktada, bu tezin odaklandığı köşe yazarlığı kurumu, kuramsal bağlamını da bulmaktadır. Bir gazetede köşe sahibi olmak, kendiliğinden politik, ahlaki ve entelektüel önderliklerin sentezi bir durum yaratmaktadır. Kanaat önderi olarak tanımlayabileceğimiz bu kişiler, sosyal, politik veya sınıfsal aidiyetlerinin lehinde bir söylem üreteceklerdir (Hall, 2005a: 231). Genelde iktidarın bir uzantısı olarak işlev gören medya ve onu temsil eden köşe yazarları birer organik aydın 21 olarak, iktidarın kendilerinden beklediği ortak duyuyu oluştururlar. Köşe yazarları, iktidarın dilini evrenselleştirmek, kategoriler oluşturarak iktidarın normlarını meşrulaştırmak konusunda ikna edici olma misyonunu üstlenmişlerdir. İktidar seçimle kurulduğu için, çoğunluğun iradesine de mahkumdur. Bu yüzden, iktidarın varlığını devam ettirebilmesi için, çoğunluk iradesinin çıkarlarıyla kendininkileri aynı gösterebilmesi gerekir. Bu doğrultuda iktidar devletin ideolojik aygıtlarından biri olarak medya gücünü aktif bir şekilde kullanır. Medya tarafsızlık kisvesi altında iktidarın veya belli bir azınlığın çıkarını, genelin çıkarıymış gibi göstererek, tikel olanı evrenselleştirebilir (Dijk, 1989: 50). Ana damar gazetelerdeki köşe yazıları da, kanaatler örgütleyen niteliğiyle egemen 21 Gramsci’ye göre, aydınlar hangi sınıfın çıkarlarına göre faaliyet göstermektelerse, o sınıfa göre organiktirler. Kendi iktidarını kurmaya çalışan her toplumsal zümre, bir önceki iktidarın aydınlarını ikna etmeye çalışır. Gramsci, aydınları altyapı ile üstyapı arasında birleştirici bir çimento olarak görür. Bu işlevden dolayı, hegemonyayı sağlayabilmek adına organik aydınların varlığı çok önemlidir. 27 söyleminin somutlaştığı ve kendini sürdürdüğü bir alan olarak düşünülebilir. Bu metinlerdeki söylemler, anlamları sabitleyerek kolektif bilişsel şemalar oluştururlar. İktidarın bir kolu olarak hareket eden kitle medyası, kendisini finanse eden toplumsal grupların çıkarları yönünde çalışır. Kendisini besleyen güçlerin lehine olacak şekilde gündemi oluşturur ve medya politikalarını belirler (Herman ve Chomsky, 2012: 16). Anaakım medya, egemenin söylemi etrafında rızanın imalatını sağlamaktadır (Herman ve Chomsky, 2012: 15-27). Metinlerin içinde üretilen anlamlarla medya tarafından bir gerçeklik tanımlanmakta ya da daha önce tanımlanmış olan bir gerçeklik değiştirilmektedir (Hall, 2005b: 88). Nitekim, bu çalışmanın konusu olan beyaz Türkler söylemi etrafındaki yaklaşık 20 yıllık trafiğe bakıldığında, bu söylemsel değişiklikler gözlemlenebilmektedir. Simgesel sermayeleriyle toplum içinde ayrıcalıklı bir konuma sahip olan, düşüncelerini ve yazdıklarını geniş kesimlere ulaştırabilen gazeteci ve yazarlar simgesel seçkinlerdir (Bourdieu ve Wacquant, 2003). Simgesel seçkinler, söylemi belirleme, gündem oluşturma, değiştirme, aktarılacak bilgiyi seçme konusunda kontrol sahibidirler. Bu sayede, kamunun sahip olduğu bilgi, tutum, değerleri ve inançlar ve kanaatleri şekillendirme gücüne de sahiptirler. Bakhtin de benzer şekilde, iktidarı elinde tutan hegemonik gücü merkezi güçler olarak kavramsallaştırır (aktaran Holquist, 1981: 263). Merkezi güçler, sözcükleri tanımlar, belirler; onlara istedikleri yönde anlam yükler ve dili sabitlerler. Böylelikle, insanları ortak bir kanaat ve anlayış çevresinde toplayarak iktidarlarını pekiştirirler (Holquist, 1981: 263). Bu yüzden iktidar için, kamuya ulaşan metinler önemlidir ve kolektifliği kurmak üzere bir uzlaşı sağlamaları beklenir. Marx, Bourdieu ve Hall gibi düşünürlerden de önce entelektüelleri, sanat, bilim, teori üretimini gerçekleştiren ücretli işçiler olarak tasvir etmiştir (aktaran Marshall, 1994: 164). Marx’a göre burjuvazi, üretim araçlarını kontrol etmekte, entelektüeller ise sermaye artırabilme kapasiteleri olduğu müddetçe, eserleriyle bu araçlarda kendilerine bir yer bulabilmektedir. Ürettikleri metin, burjuvazinin karını artırmıyorsa o işi yapmaları da mümkün değildir. “...(entelektüeller) Ancak iş bulabildikleri müddetçe yaşarlar ve ancak emekleri sermayeyi arttırdığı müddetçe iş bulabilirler. Kendilerini parça parça satmak zorunda olan bu işçiler diğer her ticari mal gibi bir metadırlar dolayısıyla rekabetin iniş çıkışlarına, piyasanın dalgalanmalarına tabidirler” (aktaran Marshall: 1994: 164). 28 İnsanlar; bilişsel dünyalarını oluşturan, duygu, düşünce, inanç ve algılarına dair şemalarının ihmal edilemeyecek kadar büyük bir kısmını kitle iletişim araçları vasıtasıyla elde etmektedir (Dijk: 1991: 110). İktidar grupları da, medyaya kolaylıkla ulaşabilme olanaklarını kamusal söylemi ve toplumun bilişsel repertuarını denetleme yönünde kullanmaktadır (Dijk, 1989: 23). Bu durumda, güvenilir, meşru ve neredeyse herkese ulaşabilen medya metinlerini yazan gazetecilerin anlamlar ve yeni gerçeklikler üretme kapasiteleri olduğu sonucu çıkar (Hall, 2005b: 93). Bir gazetecinin herhangi bir fikri, metne dönüştüğü andan itibaren yaygın olarak dolaşıma girmekte ve söylem alanını etkisi altına almakta, okurların toplumsal bilişinde aşağı yukarı belirli bir anlam çerçevesi içine yerleşerek sabitlenmektedir. Bu doğrultuda köşe yazarları birer kanaat önderi olarak önemlidir çünkü; temsil ettikleri ideolojik perspektifi yazıları yoluyla pratikleştirerek gündelik hayatın içine dahil ettirirler (Dijk, 1988). Özellikle, kanaat önderleri uyuşmazlık durumunda ikna ve kanaat idaresiyle zımni bir yaptırım sağlamaktadır (Dijk, 1989). Onlar, yazılarıyla söylemin işlediği yerlere ulaşabilir, dolayısıyla da söylemin denetimini yapabilirler. Kanaat önderliğinin bir zihinsel denetim mekanizması olarak işlev görmesi, köşe yazarlarının da konum, mevkii, statü bilgi, uzmanlık, ulaşılabilirlik gibi ayrıcalıklarıyla birer kanaat önderi durumunda olması, bu çalışmada analiz birimi olarak köşe yazılarını seçmeyi gerektirmiştir. 1980 sonrası basın, kar merkezli popüler kitle gazeteciliğine dönüşür (Adaklı, 2000: 137). Holding patronlarının gazeteleri satın almasından, teknolojik gelişmelerin maliyetleri artırması, gazete gelirlerinin büyük kısmını reklamların oluşturmasına kadar bir çok sebeple medya ticarileşerek sermaye ve piyasaya bağımlı hale gelir. Araştırmada, köşe yazarı seçiminde, özellikle patrona yakın olarak bilinen genel yayın yönetmenleri, yüksek maaşlı 22 olarak bilinen ve popülerliği kabul gören yazarlar tercih sebebi olmuştur. Diğer medya elemanlarıyla karşılaştırıldığında orantısız derecede yüksek ücretler alan köşe yazarlarının kanaat önderliğinin ve dili kullanabilme yetisinin, iktidar ve sermayenin ortak çıkarlarının hizmetine sunulduğu yönünde bir argüman kabul edilmiştir (Ilgaz, 2001: 181-182). Kitle medyasındaki yüksek ücretli, popüler köşe yazarları, kendileri gibi olmayanlar hakkında, görece olarak daha kişiselleştirilmiş biçimde yazarlar (Dijk, 1989: 42-43). Kendileri bunu 22 Ücretler ispatlanamasa da, maaşların yüksek olduğu bilgisi genel olarak kabul görmekte, yazarların yaşam tarzları da ücretleri doğrulamaktadır. Örneğin, Can Ataklı, Sabah’ta bir dönem Yavuz Donat’ın 32 bin dolar, Selahattin Duman’ın 25 bin dolar, Rauf Tamer’in 20 bin dolar aldığını aktarmaktadır (Seymen, 2001: 49 ). 29 ısrarla reddetse dahi bu yazım tarzı, yer yer ötekileri olumsuz tarzda işaretlemek keyfiyetinden kaçınma ihtiyacı duymamakta gibidir (Dijk, 1989: 42-43). Tüm bu sayılan sebeplerle, çalışma için ticari kitle gazetelerindeki köşe yazıları tercih sebebi olmuştur. Köşe yazarlarının seçiminde ise yukarıda belirtilen popülerlik, yüksek maaş ölçüm kriterleri belirleyici olmuştur. Kitle medyasının popüler ve patrona yakın olarak bilinen bu yazarları beyaz Türk söylemini sıklıkla beslemiş ve popülerleştirmiş görünmektedir. Örneğin, bu çalışmada yazılarına en çok atıf gösterilen köşe yazarlarından Ertuğrul Özkök, yüksek tirajları ve geniş yazar kadrosuyla, ulusal, günlük ana akım medya anlayışını benimsemiş, Hürriyet’in eski genel yayın yönetmenidir. Hürriyet’in logosundaki semboller (Atatürk silüeti, Türk Bayrağı, “Türkiye Türklerindir” şiarı) Kemalist, milliyetçi ve devletçi bir anlayışın simgesidir. Aynı anlayış Özkök’ün yazılarında da görülmektedir (Bali, 2001: 57-65). Köşe yazarları ile yaygın medyanın söylemi arasındaki teorik olarak olağan görülen çakışmalar örneklerle genişletilecek, bu çalışmanın analiz kısmındaki tartışmalarla detaylandırılacaktır. 30 BÖLÜM 3: YÖNTEM: ELEŞTİREL SÖYLEM ANALİZİ Söylem özneleri, onların arasındaki ilişkileri kültür içinde ve toplumsal kabul ile inşa ederken, hegemonyanın sürdürülmesini ve yeniden üretilmesini sağlar (Fairclough, Wodak 1997: 258). Söylemi ve söyleme şekil veren ideolojik yapıyı anlayabilmek için, dile yani seçilen kelimelere, bu kelimelere yüklenen anlamlara ve bu anlamların oluştuğu sosyal/kültürel dünyaya bakmak gerekmektedir (Fairclough, 2003: 173-175). Söylem çözümlemesinde, kategoriler oluşturulurken yazarların kavramsal tanımlamaları tek başına odak noktası değildir. Çünkü, söylemsel yapının kendisini kuranlar aslında –her ne kadar kendi metinleri bir söylem taşıyor olsa da- köşe yazarları ya da simgesel seçkinler değildir. Yazarın failliğini sağlayan ve önemli ölçüde belirleyen bizahati egemen söylemin kendisidir. Dolayısıyla yazarlar ve söylem arasında birbirini belirleyen, geçişken bir alan vardır. Analizde, tarihsel ve konjonktüre bağlı iktidar örüntüleri söylemi belirleme kapasiteleri bağlamında önemlidir. Daha önce de belirtildiği gibi, kategoriler içinde sabitlenebilen anlamlarla ortak kanaatler ve kolektif bilişsel şemalar oluşmaktadır. Yazarların kavram setleri ve repertuarlarını oluşturan yapılar içinde, onların anlamları sabitleme ve sınırlar oluşturma çabaları analizlerde dikkate alınmıştır. Analizin konusunu beyaz Türk’ün farklı tarihsel dönemlerdeki içeriklendirilme biçimi oluşturmaktadır. Beyaz Türklükle ilgili bir ortak duyu oluşturma çabası, toplumsal bir kimlik oluşturma çabasına da işaret eder. Kategoriler oluşturularak yaratılan antagonizmalar arasında üretilen homojen kimlik yapıları, uzlaşmayı ve ortak duyu oluşumunu tesis edecektir. Ancak diğer yandan, beyaz Türk söylemini, tarihsellik ve kültürün bağlamsallığı içinde üretilen, bu nedenle de anlamı nihai olarak sabitlenemez olan bir kavram olarak düşünmek gerekir. O halde yapılacak olan analizin, söylemin süreçselliğini dikkate almasının önemine işaret ederek, şu soruyu vurgulamak gerekir: Beyaz Türklüğü “biz” diye yazanlar ve okuyanlar, hangi tarihsel yapı içinde hangi iktidar ilişkileri arasında ortaya çıkan bir “biz”lik kategorisi yaratmaktadırlar? Dil, iktidar mücadelesinin sürdüğü bir alandır, bu alanda merkez güçler kendi dilini sabitlemek isterken, merkezin dışındaki kimi güçler de bu söylemsel sabitleme ile kendi tarzında 31 mücadele eder (Bakhtin, 1994). Dışarıdakiler ya da ötekiler iktidarın söylemsel gücüne ve araçlarına sahip olmadıkları için, onların karşısına daha dolaylı yollardan çıkmaktadırlar. Bu durumda, beyaz Türklük’ten dışlananların direniş ve çatışma alanlarını saptamak önemlidir. Beyaz Türk söyleminin ötekiler tarafından alımlanma biçimi, söyleme direnişin hangi noktadan doğduğu, yazarların birbirileriyle ne zaman ve nasıl çatıştığı inşa edilmeye çalışılan antagonizmaların düğüm noktaları olarak düşünülebilir. Bu çalışmada yöntemsel olarak Eleştirel Söylem Analizi (ESA) benimsenmiştir. ESA, metinlerde kurulan anlamların hangi kategorileri ürettiğini, neye yaradığını çözümlemeye çalışır. Bunun için, metinler arasında kurulan anlamlar dünyasının kurduğu söylem, bu söylemin ilişkiye girdiği ideoloji ve çatıştığı diğer söylemler araştırılır. ESA, bu zamana kadar sözünü ettiğimiz iktidar/dil/ideoloji ilişkilerini araştırma birimi üzerinde incelemek için etkili ve uygun bir yöntemdir. ESA; medya metinlerini tarihsel ve söylemsel bir fon üzerinde oluşturulan bir anlamlar sistemi olarak kabul eder ve odağına alır. Metinler ancak, diğer metinlerle ve toplumsal bağlamla ilişkisi içinde anlaşılabilir olurlar (Dijk, 1991: 117). ESA’nin bütüncül olan bu yönü, beyaz Türk söyleminin metinlere yansımasını, çeşitli dönemlerin siyasi ve kültürel arkaplanıyla düşünebilmek ve kavrayabilmek açısından işlevseldir. Söylemin bizahiti kendisi modern toplumlarda iktidarın uygulanma usulüdür. ESA, egemen söylemin sürdürdüğü bu statükoyu göstermeye çalışır. Bu yöntemle, umumiyetle bilinen, daha çok hissedilen ama tanımlanamayan bir gerçek, metinler üzerinden kanıtlarla desteklenerek somutlaştırılmaktadır. Kolektif bilişsel haritaların, inanç ve tutumlardaki belirlenimin izlenebilmesi, söylemin işleyiş mekanizmalarının çözümlenmesi ile mümkündür. Metinlerin içinde ideolojinin somutlaştığını, anlamların sembollerle sabitlendiğini görebiliriz. Her söylemsel içerikte, belli bir gerçeklik kurulmakta, onu belirleyen kategoriler oluşturulmakta, egemen ideoloji beslenmektedir. Yahut da, anlamın dilin içinden geçip giderken söylem ile giydirildiğini, başka bir kılığa büründüğünü görebiliriz. Bu doğrultuda, elinde gerçekliğe hükmetme gücü olan yazarlar, gerçekliğin istediği kısmına büyüteç tutabileceği gibi, istediği kısmını da yadsıyabilir (Dijk, 1989: 44-45). Söylem analizinde, mikro düzeyde sözcük seçimleri, ifadeler arasında kurulan nedensellik ilişkileri, tip olarak imgeleştirme materyalleri ve retorik incelenir. Söylemsel pratikler, olayların metinlere nasıl yansıdığı aynı zamanda 32 hakim olan ideolojilerin doğallaştırma stratejilerini de gösterir. Sözcük seçimleri ideolojik yapılanmayı gösterirken, retorik daha duygusal ve sezgisel bir bağlamda kanaatler üzerinde etkilidir (Dijk, 1991: 115-117). Örneğin, millet ifadesini kullanan bir yazar sağ/muhafazakar ideolojinin, halk ifadesi seküler ve sol bir ideolojinin temsilini sağlamaktadır. Ancak, ESA’nın bu çalışma için de geçerli olan sorunlu yanı, özdüşünümsel olmasından dolayı, metinle yorum arasında belli bir mesafe oluşturamamaktır (Dijk 1993, 270). Bu zorluğa ilaveten, araştırma birimi olan köşe yazılarının, diğer medya organlarına, özellikle haber yazılarına ilişkin kabul gören tarafsızlık, tutarlılık, nesnellik ve etik kurallardan muaf olması da, akademik çalışma yapmayı oldukça zorlaştırmaktadır. Bu yöntem için diğer eleştiri noktası, ESA’nın kendisinin de söylem analizine açık olmasının yarattığı kısırdöngüdür (Gill, 2000: 175). Nitekim, doğası gereği nesnelliğin oldukça uzağında olan ESA, bu açıdan zorlayıcı ve karmaşık olabilir. Bu çalışmada, belirtilen zorluğu aşmak için, mümkün olduğu kadar metinlerin yazıldığı zamanda, hakim sosyal yapıya ve kültürel anlamlara odaklanma yolu seçilmiştir. Kavram, kültürün ve sosyo-ekonomik dokunun içinde doğan, o dönemi yaşayan insanlar tarafından hissedilen ve deneyimlenen kolektif anlamlar; sosyal tipler, gösterge sistemleri, semboller, kalıp yargılar üzerinden tartışılmıştır. ESA’da, kimin konuştuğu ve nasıl konuştuğu önemli bir odak noktası ve temel araştırma sorusudur (Dijk 1993: 279-280). Bu bağlamda, çalışmanın analiz çerçevesini betimlemek açısından hangi medya kurumlarının araştırma örneklemine dahil edildiğini ve bu kurumların profesyonel birer temsilcisi olan köşe yazarı seçiminin nasıl yapıldığını da açıklamak gerekir: 1997-2007 zaman aralığında Hürriyet, Milliyet, Vatan ve Zaman gazetesi arşivlerinde, beyaz Türk ifadesinin geçtiği yaklaşık 800 köşe yazısı taranmıştır. Ardından, kavramı sık olarak kullanan ve sahiplenen Ertuğrul Özkök, Serdar Turgut ve Oray Eğin’in 1997-2010 aralığındaki tüm yazıları taranmıştır. Yazılarının içeriği nedeniyle Mine Kırıkkanat’ın da 1997-2008 dönem aralığında çıkan tüm köşe yazıları taranarak, araştırma biriminin içine dahil edilmiştir. Yöntemi oluştururken, karşılaşılan güçlüklerden biri de, akademik metinler içinde yapılan taramalarda kavramla nadiren karşılaşılmasıdır. Özellikle, kavramın içerdiği anlamları tanıma, kodlarını belirleme gibi alanlarda, literatür desteğinin yeterli olmaması zorlayıcı 33 olmuştur. Sonuçta, kavramın güncel anlamlarını gösterecek olan en verimli analiz materyali gazetelerin köşe yazıları olmuştur. ESA, söylemin bağlamını incelemelidir (Dijk, 1995: 18). Bu sebeple, dönemin arka planını sistematik bir biçimde sunmaya olanak veren ve aynı zamanda oluşturulmak istenen vatandaş profilini cisimleştiren yaşam tarzı yazıları beyaz Türk söyleminin bağlamı olarak analiz materyalinin içine dahil edilmiştir. Çalışma kapsamında, dönemin kültürel/siyasi arka planını medya üzerinden izleyebilmek amacıyla 1990-2007 dönem aralığında çıkan Nokta dergileri incelenmiştir. Türk dergiciliğine farklı bir boyut getiren Nokta, Türkiye’nin gündemini sarsan kapak haberleriyle, yüksek tirajı ve gündem belirleyiciliğiyle belleklerde yer almıştır (Alpman: 2012). Beyaz Türk söylemi içinde somutlaşan kimlik yapıları ve onların sembolik kültürel temsilleri köşe yazıları içinde izlenmiştir. Bu izlekte, zenci Türkler, kara kalabalıklar, öteki Türkiye, garibanizm, büfeci İslamı, mahalle baskısı gibi anahtar kavramlar, içerdiği anlamlar dolayısıyla ESA yöntemi yoluyla söylemi analiz etmekte işlevli birer basamak olmuştur. Anahtar kavramların, alımlayanlara belli bir sosyal tipi tahayyül ettirme ve o tipi belli bir kategori olarak meşrulaştırma gücü ESA prensipleri içinde araştırılmıştır. İnsanların eylemlerini belirlemede model almanın önemli bir faktör olması nedeniyle, ESA, zihinleri denetleme ve kontrol yollarını da incelemelidir (Fairclough, 1996: 75-86, Dijk, 1995: 17-27). Bu amaçla, tüketim alışkanlıklarını ve zevkleri biçimlendirme isteğiyle ilişkilendirilen, stil ve yaşam tarzı ve "keyif" yazıları birer analiz kategorisi olarak ele alınmıştır. Dijk’e göre, zihinsel temsillerin alımlayıcılar tarafından içselleştirilmesi, en çok biz ve onlar karşıtlığı üzerinden olmaktadır, ESA da, biz ve onlar hakkındaki olumlu ve olumsuz görüşleri ortaya çıkarmalıdır (Dijk, 1998: 61). Belli bir kolektif kimliğe dair aidiyet oluşturma yönünde kanaat ve fikirleri biçimlendirme işlevi olduğu düşünülen, yeni milliyetçilik, beyaz Türk Kemalizmi, laiklik hassasiyeti ve militarizm temalı köşe yazıları da analiz kategorilerine dahil edilmiştir. 34 BÖLÜM 4: ALAN: KÖŞE YAZILARININ ÇÖZÜMLENMESİ 4.1 TARİHSEL KÜLTÜREL ARKA PLAN 4.1.1 Seksen Sonrasının Ekonomi-Politiği, Küresel Ekonomiye Eklemlenme 12 Eylül 1980 darbesi çok kapsamlı bir sosyal siyasi dönüşüm projesinin başlangıcı olarak düşünülebilir. Darbeyle birlikte makro alanlardan, gündelik hayatın içinde kendini gösteren mikro alanlara kadar çok boyutlu bir değişim süreci başlamıştır. Dönüşümün gerçekleşebilmesi için ilk önce, 1980 öncesi toplumda var olan politik belleğin top yekun reddi ve tasfiyesi gereklidir. Darbe öncesi politik ortam, küresel dünya ekonomisine uyarlanmak için çıkarılan ve ekonomide liberalleşmeyi öngören 24 Ocak Kararlarının uygulanabilmesi için müsait değildir. Darbenin ardından, sivil örgütlenmeler engellenmiş, grevler yasaklanmış, tüm siyasi partiler kapatılarak muhalefet edebilecek tüm odaklar, özellikle sol-muhalefet susturulmuştur. Böylece 24 Ocak kararlarıyla uluslararası sermayeye entegrasyon sürecinin önündeki engellemeler kaldırılmıştır. Dışa açılma ve ihracata dayalı büyümeyi teşvik eden, sermaye lehinde dolayısıyla emek aleyhinde iktisat programı yürürlüğe girmiştir (Boratav, 2006). Yeni ekonomi modeli, üretimde ve tüketimde ithal malı kullanımını teşvik etmekte, işgücünü kuralsızlaştırarak, ucuz emeği ve taşeronlaşmayı desteklemektedir. Hak ve özgürlükler anlamında, özellikle ücretli alt kesimin kayıpları dramatik derecededir (Boratav, 2006). Üretimi koruyan ikameci politikaların terkedilmesi, üretim yapan birimleri çökertirken, finans piyasalarının önünü açmaktadır. Böylece giderek büyüyen sermaye grupları finansal bir burjuvazi oluşturmuşlardır. Serbestleşen ticaretin eşliğinde kamu, ekonomik alandan çekilmeye başlamış, kamu hizmetleri tedrici bir şekilde özelleştirilerek yerli veya yabancı sermayeye devredilmiştir. 1990’lara gelindiğinde, uluslararası finans kurumlarının yörüngesinde, yabancı sermaye girişini ekonominin merkezine yerleştiren piyasa ekonomisi başat bir hale gelmiştir. Ekonominin uluslararası sermayeye katılım süreci, Cumhuriyet tarihinin en büyük bütçe açıklarına sahip, hassas bir ekonomi yaratmıştır (Bahçe ve Eres, 35 2012: 57). Serbest piyasa diye adlandırılan bu yeni sistemin dinamiği, girişimciliği, bireyciliği ve tüketimi merkeze alan bir ideolojinin üzerinde şekillenmektedir. 12 Eylül sonrası sürdürülen hakim politika, yeni sağ hegemonyanın sağlanmasına yöneliktir. Dönemin başbakanı Özal, İslami muhafazakar kesim ve burjuvazi ile yakın ilişkiler içinde olmuş, diğer yandan, ekonomiyi merkeze alan bir söylem kullanmıştır. Nihayetinde, otoriterlik, muhafazakarlık, milliyetçilik ve liberalizmle sentezlenen bir iktidar biçimi merkez sağın içinde tesis edilmiştir. Sağ hegemonyanın diğer hattı, Özal iktidarının İslami tarikat ve cemaatlerle kurdukları ittifak eks