Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Psikoloji Anabilim Dalı Klinik Psikoloji Bilim Dalı ÇOCUKLUK ÇAĞI TRAVMALARI İLE OBSESİF KOMPULSİF BELİRTİLER ARASINDAKİ İLİŞKİDE DUYGU DÜZENLEME GÜÇLÜĞÜNÜN VE OBSESİF İNANÇLARIN ARACI ROLÜNÜN İNCELENMESİ Senem KAYMAZ Yüksek Lisans Tezi Ankara, 2023 ÇOCUKLUK ÇAĞI TRAVMALARI İLE OBSESİF KOMPULSİF BELİRTİLER ARASINDAKİ İLİŞKİDE DUYGU DÜZENLEME GÜÇLÜĞÜNÜN VE OBSESİF İNANÇLARIN ARACI ROLÜNÜN İNCELENMESİ Senem KAYMAZ Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Psikoloji Anabilim Dalı Klinik Psikoloji Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi Ankara, 2023 KABUL VE ONAY Senem Kaymaz tarafından hazırlanan “Çocukluk Çağı Travmaları ile Obsesif Kompulsif Belirtiler Arasındaki İlişkide Duygu Düzenleme Güçlüğünün ve Obsesif İnançların Aracı Rolünün İncelenmesi” başlıklı bu çalışma, 16/06/2023 tarihinde yapılan savunma sınavı sonucunda başarılı bulunarak jürimiz tarafından Yüksek Lisans Tezi olarak kabul edilmiştir. Doç. Dr. Sait Uluç (Başkan) Doç. Dr. Zeynep Tüzün (Danışman) Dr. Öğr. Üyesi Burçin Akın Sarı (Üye) Yukarıdaki imzaların adı geçen öğretim üyelerine ait olduğunu onaylarım. Prof.Dr. Uğur ÖMÜRGÖNÜLŞEN Enstitü Müdürü YAYIMLAMA VE FİKRİ MÜLKİYET HAKLARI BEYANI Enstitü tarafından onaylanan lisansüstü tezimin tamamını veya herhangi bir kısmını, basılı (kağıt) ve elektronik formatta arşivleme ve aşağıda verilen koşullarla kullanıma açma iznini Hacettepe Üniversitesine verdiğimi bildiririm. Bu izinle Üniversiteye verilen kullanım hakları dışındaki tüm fikri mülkiyet haklarım bende kalacak, tezimin tamamının ya da bir bölümünün gelecekteki çalışmalarda (makale, kitap, lisans ve patent vb.) kullanım hakları bana ait olacaktır. Tezin kendi orijinal çalışmam olduğunu, başkalarının haklarını ihlal etmediğimi ve tezimin tek yetkili sahibi olduğumu beyan ve taahhüt ederim. Tezimde yer alan telif hakkı bulunan ve sahiplerinden yazılı izin alınarak kullanılması zorunlu metinleri yazılı izin alınarak kullandığımı ve istenildiğinde suretlerini Üniversiteye teslim etmeyi taahhüt ederim. Yükseköğretim Kurulu tarafından yayınlanan “Lisansüstü Tezlerin Elektronik Ortamda Toplanması, Düzenlenmesi ve Erişime Açılmasına İlişkin Yönerge” kapsamında tezim aşağıda belirtilen koşullar haricince YÖK Ulusal Tez Merkezi / H.Ü. Kütüphaneleri Açık Erişim Sisteminde erişime açılır. o Enstitü / Fakülte yönetim kurulu kararı ile tezimin erişime açılması mezuniyet tarihimden itibaren 2 yıl ertelenmiştir. (1) o Enstitü / Fakülte yönetim kurulunun gerekçeli kararı ile tezimin erişime açılması mezuniyet tarihimden itibaren ….. ay ertelenmiştir. (2) o Tezimle ilgili gizlilik kararı verilmiştir. (3) ……/………/…… Senem KAYMAZ 1“Lisansüstü Tezlerin Elektronik Ortamda Toplanması, Düzenlenmesi ve Erişime Açılmasına İlişkin Yönerge” (1) Madde 6. 1. Lisansüstü tezle ilgili patent başvurusu yapılması veya patent alma sürecinin devam etmesi durumunda, tez danışmanının önerisi ve enstitü anabilim dalının uygun görüşü üzerine enstitü veya fakülte yönetim kurulu iki yıl süre ile tezin erişime açılmasının ertelenmesine karar verebilir. (2) Madde 6. 2. Yeni teknik, materyal ve metotların kullanıldığı, henüz makaleye dönüşmemiş veya patent gibi yöntemlerle korunmamış ve internetten paylaşılması durumunda 3. şahıslara veya kurumlara haksız kazanç imkanı oluşturabilecek bilgi ve bulguları içeren tezler hakkında tez danışmanının önerisi ve enstitü anabilim dalının uygun görüşü üzerine enstitü veya fakülte yönetim kurulunun gerekçeli kararı ile altı ayı aşmamak üzere tezin erişime açılması engellenebilir. (3) Madde 7. 1. Ulusal çıkarları veya güvenliği ilgilendiren, emniyet, istihbarat, savunma ve güvenlik, sağlık vb. konulara ilişkin lisansüstü tezlerle ilgili gizlilik kararı, tezin yapıldığı kurum tarafından verilir *. Kurum ve kuruluşlarla yapılan işbirliği protokolü çerçevesinde hazırlanan lisansüstü tezlere ilişkin gizlilik kararı ise, ilgili kurum ve kuruluşun önerisi ile enstitü veya fakültenin uygun görüşü üzerine üniversite yönetim kurulu tarafından verilir. Gizlilik kararı verilen tezler Yükseköğretim Kuruluna bildirilir. Madde 7.2. Gizlilik kararı verilen tezler gizlilik süresince enstitü veya fakülte tarafından gizlilik kuralları çerçevesinde muhafaza edilir, gizlilik kararının kaldırılması halinde Tez Otomasyon Sistemine yüklenir. * Tez danışmanının önerisi ve enstitü anabilim dalının uygun görüşü üzerine enstitü veya fakülte yönetim kurulu tarafından karar verilir. ETİK BEYAN Bu çalışmadaki bütün bilgi ve belgeleri akademik kurallar çerçevesinde elde ettiğimi, görsel, işitsel ve yazılı tüm bilgi ve sonuçları bilimsel ahlak kurallarına uygun olarak sunduğumu, kullandığım verilerde herhangi bir tahrifat yapmadığımı, yararlandığım kaynaklara bilimsel normlara uygun olarak atıfta bulunduğumu, tezimin kaynak gösterilen durumlar dışında özgün olduğunu, Doç. Dr. Zeynep TÜZÜN danışmanlığında tarafımdan üretildiğini ve Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tez Yazım Yönergesine göre yazıldığını beyan ederim. Senem KAYMAZ iv TEŞEKKÜR Öncelikle tez sürecimin her aşamasında desteklerini esirgemeyen ve yol göstericim olan, anlayış ve özverileriyle zaman ayıran, geri bildirimleri ve önerileriyle tezime büyük katkılarda bulunan değerli tez danışmanım Doç Dr. Zeynep TÜZÜN’e tüm içtenliğimle teşekkür ederim. Bu zorlu süreci sizin danışmanlığınızda tamamladığım ve sizinle çalıştığım için kendimi çok şanslı hissediyorum. Sizinle çalışmak çok keyifliydi, emekleriniz için size minnettarım. Tez jürimde yer alan ve kendisinden süpervizyon alma şansına sahip olduğum Doç. Dr. Sait ULUÇ’a hem eğitim sürecimde bana kattığı değerli bilgi ve deneyimle, yaklaşım ve yorumlama tarzıyla hayata ve alana bakışımı zenginleştirdiği için hem de tezimle ilgili değerli yorumları ve katkıları için çok teşekkür ederim. Tez jürimde yer almayı kabul eden Dr. Öğr. Üyesi Burçin AKIN SARI’ya enerjisiyle, değerli öneri ve yorumları ile tezimi geliştirmeme katkıda bulunduğu için çok teşekkür ederim. Lisans ve yüksek lisans hayatım boyunca bilgi ve deneyimleriyle, mesleki ve akademik yaklaşımlarıyla rol model olarak benimsediğim değerli hocalarımın hepsine sonsuz teşekkürlerimi sunarım. Araştırma motivasyonu ve azmi ile tez konumu belirlerken örnek aldığım Müjgan İNÖZÜ MERMERKAYA’ya, büyük bir keyif ve heyecanla dinlediğim her dersinde farklı bakış açıları edindiğim Doç. Dr. Sedat IŞIKLI’ya, kendisiyle tanışma ve ders alma şansına sahip olduğum ve zevkle koşulduğunda yorulmadığımızı hatırlatan Prof. Dr. Ferhunde ÖKTEM’e, akademik birikimiyle yol gösteren Prof. Dr. İhsan DAĞ’a ve istatistik alanındaki tüm bilgisini büyük bir çaba ile bize aktaran Doç. Dr. Pınar BIÇAKSIZ’a en içten teşekkürlerimi sunarım. Etik duruşlarını ve kendilerini geliştirme motivasyonlarını örnek aldığım, hayatımdaki diğer süreçlerde olduğu gibi bu süreçte de desteklerini hissettiğim çok kıymetli ekip arkadaşlarım Nilay EVİRGEN ARGIN’a, Nuriye ÜLKGÜN’e, Sinem DUMAN’a, Damla DELİBAY’a Gözde TEKER ATAŞ’a ve Sezer SOLMAZ’a çok teşekkür ederim. Mesleki kimliğimin oluşmasındaki katkılarının yanı sıra hayata dair görüşlerimi genişleten, kendime güvenmemi sağlayan Çağdaş YALÇIN’a mesleki deneyimini bana aktarma tutkusu ve gayreti için, tüm kaygılarıma rağmen kapsayıcı yaklaşımıyla hep yanımda olduğu için çok teşekkür ederim. v Lise yıllarından başlayarak güzel anılar biriktirdiğimiz, karşılaştığımız engelleri birlikte aşarak büyüdüğümüz, sevgisini her zaman hissettiğim değerli yol arkadaşım Hilal AYDIN’a varlığı ve destekleri için çok teşekkür ederim. Mesafelere rağmen her zaman yanımda hissettiğim Yeliz DÖNMEZ’e, lisans hayatımda tanıdığım ve vakit geçirmekten keyif aldığım Aytül Yüksel DÜDÜK’e ve İmre TUNUĞ’a, daha sonradan tanıma fırsatı bulduğum Dilara SARNIÇ’a hem veri toplama sürecindeki büyük katkıları için hem de desteklerini bu süreçte de esirgemedikleri için çok teşekkür ederim. Lisans yıllarımızdan bu yana her duyguyu ve yaşantıyı paylaşabildiğim, samimiyetleriyle güven ortamını sağlayan, eğlenirken hayatın her türlü zorluklarına da birlikte göğüs gerdiğimiz çok değerli dostlarım Eda YALÇIN’a, Büşra GÜNAY’a ve Merve CAN’a hem akademik hem bireysel yaşantımdaki katkı ve destekleri için, fikirlerimi büyük bir heyecanla dinleyip bana inandıkları için tüm içtenliğimle teşekkür ederim. Var olduklarını bilmenin rahatlığını yaşadığım için çok şanslıyım. Yüksek lisans sürecinde fiziki olarak aynı sınıfta bulunamasak da desteklerini hep hissettiğim sınıf arkadaşlarım Hazal NEVRUZ’a, Sinem AYDIN’a, Elif Beyza YALVAÇ’a, Miyase Büşra BAKIRCI’ya, Kadir Mert DURNA’ya, Kaan Alp KARAMANLI’ya ve Baver Merih MERMERTAŞ’a bu zorlu süreci keyiflendirdikleri için teşekkür ederim. Lisans eğitimimiz sırasında yollarımızın kesiştiği ancak yüksek lisans sürecinde tanıma fırsatı bulduğum ve sonrasında ekip arkadaşım olan Dilara İNCİ’ye paylaşımlarımız ve destekleri için çok teşekkür ederim. Hayatımın her döneminde benimle birlikte emek veren, hem başarılarımda hem de başarısızlıklarımda yanımda olan, her koşulda ve her kararımda beni destekleyen, bana güvenen, inanan ve bugün olduğum kişi olmamda en büyük katkısı olan annem Münevver KALIR’a ne kadar teşekkür etsem azdır. Desteğini hep hissettiğim anneannem Gülümser KALIR’a, bana şefkatle yaklaşan ve cesaretlendiren geniş ailemin diğer üyeleri Aysel GÜMÜŞ’e ve Mustafa GÜMÜŞ’e, ablası olmaktan gurur duyduğum biricik kardeşim Melih GÜMÜŞ’e çok teşekkür ederim. Hepiniz iyi ki varsınız, varlığınızla bana güç veriyorsunuz. Son olarak bu zorlu süreci aynı evde benimle yaşayan, yaşadığım her duyguda bana eşlik eden, neye ihtiyacım olduğunu hep bilen, her konuda bana benden çok inanan, hayata dair vi duruşu ve görüşleriyle gurur duyduğum sevgili eşim Muhsin GÜMÜŞ’e hayatı birlikte paylaştığımız için, bana güvendiği ve koşulsuz olarak yanımda olduğu için, pes etmememi sağladığı ve beni hep ileriye taşıdığı için çok teşekkür ederim. Lise sıralarında başlayan yolculuğumuzda attığım her adımda yanımda olduğu için çok şanslıyım. Bu yolculukta bazı hayallerimizi gerçekleştirebildik bazılarını gerçekleştiremedik ama yolculuğumuz daha çok uzun ve bu yolu birlikte geçirmek çok keyifli ve heyecanlı. İyi ki varsın… vii ÖZET KAYMAZ, Senem. Çocukluk Çağı Travmaları ile Obsesif Kompulsif Belirtiler Arasındaki İlişkide Duygu Düzenleme Güçlüğünün ve Obsesif İnançların Aracı Rolünün İncelenmesi, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2023. Bu çalışmada çocukluk çağı travmatik yaşantılarının obsesif kompulsif belirtiler ile olan ilişkisinde obsesif inançların ve duygu düzenleme güçlüğünün aracı rollerinin incelenmesi hedeflenmiştir. Çalışmanın örneklemi Türkiye’deki farklı illerden gönüllü katılım sağlayan 18-35 yaş arasındaki 421 katılımcıdan oluşmaktadır. Katılımcılara elektronik ortamda hazırlanan veri seti sunulmuştur. Oluşturulan veri setinde ilk olarak Gönüllü Katılım Formu’nu onaylayan katılımcılara, çalışmanın hedefleri doğrultusunda sırasıyla Sosyodemografik Bilgi Formu, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği, Obsesif İnanışlar Envanteri, Vancouver Obsesif-Kompulsif Envanteri ve Duygu Düzenlemede Güçlükler Ölçeği uygulanmıştır. Çalışmada yer alan değişkenlerin ilişkilerin incelenmesi için Pearson Momentler Çarpımı Korelasyon Katsayısı Analizi, aracı değişkenlerin rollerinin değerlendirilmesi için Paralel Çoklu Aracı Değişken Analizi yapılmıştır. Analizler sonucunda çocukluk çağı travmalarının obsesif kompulsif belirtiler ile olan ilişkisinde duygu düzenleme güçlüğünün ve obsesif inançların aracılık rolünün anlamlı olduğu bulunmuştur. Bununla birlikte aracı değişkenlerin rolleri karşılaştırıldığında ise duygu düzenleme güçlüğünün ve obsesif inançların aracı rolleri arasında anlamlı bir fark olmadığı tespit edilmiştir. Çalışmada elde edilen bulgular ilgili alan yazın ışığında tartışılmıştır ve çalışmanın klinik doğurgularına, sınırlılıklarına ve yeni çalışmalar için önerilere yer verilmiştir. Anahtar Sözcükler Çocukluk Çağı Travmaları, Obsesif Kompulsif Belirtiler, Duygu Düzenleme Güçlüğü, Obsesif İnançlar viii ABSTRACT KAYMAZ, Senem. Investigation of the Mediating Role of Emotion Regulation Difficulties and Obsessive Beliefs on the Relationship of Childhood Trauma and Obsessive Compulsive Symptoms, Master’s Thesis, Ankara, 2023. The aim of the current study is to investigate the mediating roles of obsessive beliefs and emotion regulation difficulties in the relationship of childhood traumas with obsessive compulsive symptoms. The sample of this study consisted of 421 participants between the ages of 18-35 who participated voluntarily from different provinces in Turkey. The data set prepared electronically was presented to the participants. Sociodemographic Information Form, Childhood Trauma Questionnaire, Obsessive Beliefs Questionnaire, Vancouver Obsessive-Compulsive Inventory and Difficulties in Emotion Regulation Scale were applied to the participants who first approved the Voluntary Participation Form in the created data set, in line with the objectives of the study, respectively. Pearson Product-Moment Correlation Coefficient Analysis was used to examine the relationships of the variables in the study, and Parallel Multiple Mediator Analysis was used to evaluate the roles of mediating variables. As a result of the analyzes, it was found that the mediating role of emotion regulation difficulties and obsessive beliefs were significant in the relationship between childhood traumas and obsessive compulsive symptoms. In addition, when the roles of mediating variables were compared, it was found that there was no significant difference between the mediating roles of emotion regulation difficulties and obsessive beliefs. The findings obtained in the study were discussed in the light of the relevant literature and the clinical implications, limitations of the study and suggestions for new studies were included. Keywords Childhood Trauma, Obsessive Compulsive Symptoms, Emotion Regulation Difficulties, Obsessive Beliefs ix İÇİNDEKİLER KABUL VE ONAY ........................................................................................................... i YAYIMLAMA VE FİKRİ MÜLKİYET HAKLARI BEYANI ................................... ii ETİK BEYAN ................................................................................................................. iii TEŞEKKÜR ................................................................................................................... iv ÖZET .............................................................................................................................. vii ABSTRACT .................................................................................................................. viii İÇİNDEKİLER .............................................................................................................. ix TABLOLAR DİZİNİ ...................................................................................................... x ŞEKİLLER DİZİNİ ....................................................................................................... xi GİRİŞ ............................................................................................................................... 1 1. BÖLÜM: KURAMSAL ÇERÇEVE ......................................................................... 3 1.1. ÇOCUKLUK ÇAĞI TRAVMALARI ................................................................ 3 1.1.1. Çocukluk Çağı İhmal ve İstismarları ............................................................... 4 1.1.1.1. Fiziksel İstismar ........................................................................................ 4 1.1.1.2. Cinsel İstismar ........................................................................................... 4 1.1.1.3. Duygusal İstismar...................................................................................... 5 1.1.1.4. Duygusal İhmal ......................................................................................... 6 1.1.1.5. Fiziksel İhmal ............................................................................................ 6 1.1.2. Çocukluk Çağı Travmatik Yaşantılarının Yaygınlığı ...................................... 6 1.1.3. Çocukluk Çağı Travmalarının Uzun Dönem Etkileri ...................................... 9 1.2. OBSESİF KOMPULSİF BELİRTİLER .......................................................... 12 1.2.1. Obsesif Kompulsif Bozukluk’un Bilişsel Modelleri ..................................... 13 1.2.1.1. Abartılı Sorumluluk Algısı Modeli ......................................................... 14 x 1.2.1.2. İstem Dışı Düşüncelerinin Hatalı Yorumu Modeli ................................. 15 1.2.1.3. Düşünce Kontrolü Modeli ....................................................................... 15 1.2.2. Obsesif Kompulsif Belirtiler ve Obsesif İnançların İlişkisi........................... 16 1.2.3. Obsesif Kompulsif Bozukluk Bilişsel Modelinde Yaşam Olayları ............... 23 1.2.4. Obsesif Kompulsif Belirtiler, Obsesif İnançlar ve Çocukluk Çağı Travmaları ................................................................................................................................. 24 1.3. DUYGU DÜZENLEME GÜÇLÜĞÜ ............................................................... 28 1.3.1. Duygu Düzenleme Güçlüğü ve Çocukluk Çağı Travmaları .......................... 32 1.3.2. Duygu Düzenleme Güçlüğü ve Obsesif Kompulsif Belirtiler ....................... 34 1.4. ARAŞTIRMANIN ÖNEMİ VE AMACI ......................................................... 37 2. BÖLÜM: YÖNTEM ................................................................................................. 41 2.1. ÖRNEKLEM ...................................................................................................... 41 2.2. VERİ TOPLAMA ARAÇLARI ........................................................................ 43 2.2.1. Sosyodemografik Bilgi Formu ...................................................................... 44 2.2.2. Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (ÇÇTÖ)................................................... 44 2.2.3. Obsesif İnanışlar Envanteri (OİE) ................................................................. 45 2.2.4. Vancouver Obsesif-Kompulsif Envanteri (VOKE) ....................................... 46 2.2.5. Duygu Düzenlemede Güçlükler Ölçeği (DDGÖ) .......................................... 46 2.3. İŞLEM ................................................................................................................. 47 2.4. VERİLERİN ANALİZİ ..................................................................................... 47 3. BÖLÜM: BULGULAR ............................................................................................. 49 3.1. VERİLERİN ÖN ANALİZİ .............................................................................. 49 3.2. ARAŞTIRMADAKİ DEĞİŞKENLERİN BETİMLEYİCİ ÖZELLİKLERİ ..................................................................................................................................... 50 xi 3.3. ARAŞTIRMADAKİ DEĞİŞKENLER ARASINDAKİ İLİŞKİLERE YÖNELİK KORELASYON ANALİZİNİN SONUÇLARI .................................. 51 3.4. PARALEL ÇOKLU ARACI DEĞİŞKEN ANALİZİ SONUÇLARI ............ 56 3.4.1. Çocukluk Çağı Travmalarının Obsesif Kompulsif Belirtiler ile İlişkisinde Obsesif İnançların ve Duygu Düzenleme Güçlüğünün Aracı Rolünün İncelenmesine İlişkin Analiz Sonuçları ........................................................................................... 56 4. BÖLÜM: TARTIŞMA .............................................................................................. 61 4.1. DEĞİŞKENLER ARASINDAKİ İLİŞKİLERİN DEĞERLENDİRİLMESİ ..................................................................................................................................... 61 4.1.1. Çocukluk Çağı Travmaları ile Obsesif Kompulsif Belirtiler Arasındaki İlişkinin Değerlendirilmesi ...................................................................................... 61 4.1.2. Çocukluk Çağı Travmaları ile Obsesif İnançlar Arasındaki İlişkinin Değerlendirilmesi..................................................................................................... 63 4.1.3. Obsesif İnançlar ile Obsesif Kompulsif Belirtiler Arasındaki İlişkinin Değerlendirilmesi..................................................................................................... 64 4.1.4. Çocukluk Çağı Travmaları ile Duygu Düzenleme Güçlüğünün Arasındaki İlişkinin Değerlendirilmesi ...................................................................................... 65 4.1.5. Duygu Düzenleme Güçlüğünün ile Obsesif Kompulsif Belirtiler Arasındaki İlişkinin Değerlendirilmesi ...................................................................................... 66 4.2. ÇALIŞMADAKİ DEĞİŞKENLERİN ARACI ROLLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ ......................................................................................... 66 4.2.1. Çocukluk Çağı Travmalarının Obsesif Kompulsif Belirtiler ile İlişkisinde Obsesif İnançların Aracı Rolü ................................................................................. 67 4.2.2. Çocukluk Çağı Travmalarının Obsesif Kompulsif Belirtiler ile İlişkisinde Duygu Düzenleme Güçlüğünün Aracı Rolü ............................................................ 68 4.3. ÇALIŞMANIN KLİNİK DOĞURGULARI .................................................... 70 4.4. ÇALIŞMANIN SINIRLILIKLARI VE YENİ ÇALIŞMALAR İÇİN ÖNERİLER ................................................................................................................ 72 xii SONUÇ ........................................................................................................................... 76 KAYNAKÇA ................................................................................................................. 78 EK 1. SOSYODEMOGRAFİK BİLGİ FORMU ..................................................... 109 EK 2. ÇOCUKLUK ÇAĞI TRAVMALARI ÖLÇEĞİ (ÇÇTÖ) ............................ 111 EK 3. OBSESİF İNANIŞLAR ENVANTERİ (OİE) ................................................ 114 EK 4. VANCOUVER OBSESİF-KOMPULSİF ENVANTERİ (VOKE) .............. 117 EK 5. DUYGU DÜZENLEMEDE GÜÇLÜKLER ÖLÇEĞİ (DDGÖ) ................. 122 EK 6. GÖNÜLLÜ KATILIM FORMU .................................................................... 127 EK 7. ETİK KOMİSYON İZNİ ................................................................................. 129 EK 8. ORİJİNALLİK RAPORU ........................... Hata! Yer işareti tanımlanmamış. xiii TABLOLAR DİZİNİ Tablo 1. Katılımcıların Sosyodemografik Özelliklerine Ait Bilgiler ............................. 41 Tablo 2. Ana Ölçek Değişkenlerinin Betimleyici Analiz Sonuçları .............................. 50 Tablo 3. Ana Ölçek Değişkenleri Arasındaki İlişkilere Dair Pearson Korelasyon Katsayıları ....................................................................................................................... 51 Tablo 4. Ana Ölçek Değişkenlerinin Alt Boyutları Arasındaki İlişkilere Dair Pearson Korelasyon Katsayıları .................................................................................................... 53 Tablo 5. Çocukluk Çağı Travmalarının Obsesif Kompulsif Belirtiler Üzerindeki Dolaylı Etkileri ............................................................................................................................. 60 xiv ŞEKİLLER DİZİNİ Şekil 1. Araştırma Modeli ............................................................................................... 39 Şekil 2. Çocukluk Çağı Travmalarının Obsesif Kompulsif Belirtiler ile İlişkisinde Obsesif İnançların ve Duygu Düzenleme Güçlüğünün Aracı Rolünün İncelenmesine İlişkin Analiz Sonuçları .............................................................................................................. 59 1 GİRİŞ Çocuğa yönelik kötü muamele kapsamındaki ihmal ve istismar davranışları, çocukluk çağındaki travmatik yaşantıları oluşturmaktadır (WHO, 1999; 2006; 2022). Çocukluk çağında yaygın görülen bu travmalar, dünyada milyonlarca insanı etkileyen küresel bir olgudur (Stoltenborgh ve ark., 2015). Çocukluk döneminde travmatik yaşantılara maruz kalmanın hem çocukluk hem yetişkinlik dönemi boyunca sürebilecek fiziksel, zihinsel, psikolojik ve duygusal açıdan olumsuz sonuçları olabilmektedir (Dye, 2018). Çocukluk çağındaki travmatik yaşantılarının uzun dönem etkileri incelendiğinde, yetişkinlik dönemindeki psikolojik belirtilerin en güçlü belirleyicilerinden biri olduğuna işaret edilmektedir (Hogg ve ark., 2022; Kessler ve ark., 2010). Obsesif kompulsif belirtiler, çocukluk çağındaki travmatik yaşantılarının sonuçlarından biri olarak görülmektedir (Boger ve ark., 2020; Carpenter ve Chung, 2011). Obsesif kompulsif belirtiler; istenmeden zorla gelen, belirgin bir kaygı ve sıkıntı oluşturan tekrarlayıcı düşünceler, dürtüler ya da imgeler olarak tanımlanan obsesyonlardan ve obsesyonlara tepki olarak ortaya çıkan, bireyin yapmaktan kendini alıkoyamadığı davranışlar veya zihinsel eylemler olarak tanımlanan kompulsiyonlardan oluşmaktadır (Amerikan Psikiyatri Birliği, 2014). Erken dönemdeki ihmal ve istismarı kapsayan çocukluk çağı travmatik yaşantıları, obsesif kompulsif belirtilerin ortaya çıkmasına yatkınlık oluşturan bir risk faktörü olarak dikkate alınmaktadır (Rosso ve ark., 2012). Çocukluk çağı travmatik yaşantılarının obsesif kompulsif belirtiler ile olan ilişkisini destekleyen çalışmalar olmakla birlikte (Grisham ve ark., 2011; Tibi ve ark., 2020), bu ilişkinin daha iyi anlaşılmasına yönelik hangi değişkenlerin etkili olabileceğine dair çalışmalar yeterli sayıda değildir (Hofer ve ark., 2020). Obsesif kompulsif belirtilerin ortaya çıkması ve sürdürülmesindeki merkezi rolü vurgulanan obsesif inançların geliştirilmesinde yaşamın erken dönemindeki stresli ve travmatik olaylarının önemine yapılan vurgunun (Clark, 2004; Rachman, 1997; Salkovskis, 1985), çocukluk çağı travmatik yaşantıları ile obsesif kompulsif belirtiler arasındaki ilişkiyi açıklayabileceği düşünülmektedir. Ayrıca çocukluk dönemindeki travmatik yaşantılar duygu düzenleme süreçlerini sekteye uğratarak yetişkinlik döneminde duygu düzenlemede güçlükler 2 yaşanmasında etkili olabilmektedir (Kim ve Cicchetti, 2010; Thompson ve ark., 2014). Bu kapsamda obsesif kompulsif belirtilerinin şiddetini ve sıklığını artıran faktörlerden biri olarak görülen (Fergus ve Bardeen, 2014; Stern ve ark., 2014) duygu düzenleme güçlüklerinin de çocukluk çağı travmatik yaşantıları ile obsesif kompulsif belirtiler arasındaki süreçlerin anlaşılmasında önemli bir değişken olabileceği düşünülmektedir. Bu bilgiler ışığında mevcut çalışmada çocukluk çağı travmatik yaşantıları ve obsesif kompulsif belirtiler arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğünün ve obsesif inançların aracı rolünün incelenmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda ilerleyen bölümlerde öncelikle çocukluk çağı travmaları ve uzun dönemdeki etkileri, daha sonra bu etkilerden biri olan obsesif kompulsif belirtilere ilişkin bilgiler aktarılmaktadır. Sonrasında ise sırasıyla çocukluk çağı travmaları ile obsesif kompulsif belirtiler arasındaki ilişkide aracı rolü olduğu düşünülen değişkenler ve bu değişkenler arasındaki ilişkilere yer verilmektedir. Son olarak da araştırmanın önemi, amacı ve hipotezleri aktarılacaktır. 3 1. BÖLÜM KURAMSAL ÇERÇEVE 1.1. ÇOCUKLUK ÇAĞI TRAVMALARI Çocukluk çağı travmatik yaşantıları çocuğa yönelik kötü muamele kapsamında ele alınmaktadır. Çocuğa yönelik kötü muamele, tüm dünyada milyonlarca çocuğun hayatını etkileyen, yaygın ve küresel bir olgudur (Stoltenborgh ve ark., 2015). Dünya Sağlık Örgütü (WHO, 1999; 2006; 2022) tarafından çocuğa yönelik kötü muamele; anne-baba ve diğer aile üyeleri, çocuğa bakım veren diğer kişiler, herhangi bir tanıdığın veya yabancının olduğu ortamlarda oluşan; bir sorumluluk, güven veya güç ilişkisi bağlamında, çocuğun sağlığı, yaşamı, gelişmesi ve saygınlığı açısından, fiilen zararlı veya potansiyel olarak zararlı sonuçlar verebilecek her tür fiziksel ve/veya duygusal kötü muamele, cinsel istismar, ihmal veya ihmalkar davranış veya ticari amaçlı, ya da başka türlerde sömürülme olarak tanımlanmaktadır. Çocuğa yönelik kötü muamele, zarar verme niyeti olsun ya da olmasın hem istismarı hem de ihmali kapsar (Glaser, 2017). Aktarılan tanım doğrultusunda çocuğa yönelik kötü muamele istismar ve ihmal olarak iki ana gruba ayrılmaktadır (WHO, 1999; 2006). Çocuğun haklarını ihlal eden istismar, çocuğun sağlığını, hayatta kalmasını veya gelişmesini tehlikeye atan herhangi bir eylem veya eylemsizliktir (WHO, 1999). Bu eylem ya da eylemsizlikler; çocuğun fiziksel, ruhsal, cinsel ya da sosyal açıdan zarar görmesi, sağlık ve güvenliğinin tehlikeye girmesi ile sonuçlanmaktadır (Taner ve Gökler, 2004). İhmalde ise; sağlık, eğitim, barınma ve güvenli yaşam koşulları, beslenme ve duygusal gelişim gibi alanlarda; hem tekil olaylardan, hem de bir ebeveynin veya başka bir aile üyesinin, çocuğun gelişimi ve esenliği için yapılması gerekenleri yapmamasından söz edilmektedir (WHO, 1999; 2006; 2022). Bir başka ifadeyle, çocuğa yönelik istismar edici davranışlar aktif olarak sergilenip çocuğun gelişimini olumsuz yönde etkilerken, ihmal yaşantıları çocuğun sağlıklı gelişimi için gerekli olan ebeveynlik görevlerini yerine getirmemeyi içermektedir (Glaser, 2000). Yani, istismarın aktif, ihmalin ise pasif bir durum olması, ihmal ve istismar yaşantılarını birbirinden ayıran en temel farkı oluşturmaktadır (Kara ve ark., 2004). 4 Bu tanımlar kapsamında; çocuğa yönelik istismarın fiziksel, cinsel ve duygusal; ihmalin de fiziksel ve duygusal olmak üzere alt grupları bulunmaktadır (WHO, 1999; 2006). Çocukluk çağı travmatik yaşantıları ise bu doğrultuda; 20 yaş öncesini kapsayan fiziksel istismar, cinsel istismar, duygusal istismar, duygusal ihmal ve fiziksel ihmal olmak üzere beş alt boyutta incelenmektedir (Bernstein ve ark., 1994). 1.1.1. Çocukluk Çağı İhmal ve İstismarları 1.1.1.1. Fiziksel İstismar Fiziksel istismar; çocuğa karşı kasıtlı olarak kullanılan fiziksel güç sonucunda, çocuğun sağlığı, yaşamı, gelişmesi veya onuru açısından zararlı durumların ortaya çıkması veya çıkabilecek olması şeklinde tanımlanmaktadır (WHO, 1999). Genellikle çocuğu cezalandırmak amaçlı ortaya çıkan fiziksel istismarın kapsamında vurma, tekmeleme, sarsma, ısırma, boğazını sıkma, yaralama, yakma, zehirleme, boğma gibi eylemler yer almaktadır (WHO, 2006; 2022). Bununla birlikte fiziksel istismar kapsamına, çocuğun kaza dışı nedenlerle yaralanması veya ailesi tarafından yeterince gözetilmemesine bağlı olarak gelişen kazalar da girmektedir (Kara ve ark., 2004). Fiziksel istismar, ölüm veya yaralanmalarla sonuçlanabilmektedir (Glaser, 2017). Bebeklik dönemindeki fiziksel istismar, ebeveynin bebeğin talepleriyle başa çıkamaması ve kontrolü kaybetmesinden kaynaklanabilirken, çocukluk dönemindeki fiziksel istismar daha çok uygunsuz ve sert cezalarla ilişkilendirilmektedir (Glaser, 2017). 1.1.1.2. Cinsel İstismar Cinsel istismar çocuğun tam olarak kavrayamadığı, onay vermesi mümkün olamayacak veya gelişme düzeyi açısından hazır olmadığı, ya da toplumun verili yasalarını veya toplumsal tabularını ihlal eden bir cinsel etkinliğe dahil edilmesi olarak tanımlanmaktadır (WHO, 1999; 2006; 2022). Bir çocuğun yasa dışı herhangi bir cinsel faaliyette bulunmaya ikna edilmesi veya zorlanması, fuhuş, pornografi veya diğer yasa dışı cinsel uygulamalarda sömürülmesi cinsel istismarı oluşturan davranışlar arasındadır (WHO, 1999). Çocuklarda cinsel istismar genellikle istenmeyen ve uygunsuz bir şekilde yaşça 5 büyük birisi tarafından çocuğa uygulanan cinsel tacizi içermektedir (Andrews ve ark., 2004). Çocuklara yönelik cinsel istismar vakalarının yaklaşık %20 ile %25'i penetrasyon veya oral-genital teması içermektedir (Finkelhor, 1994). Cinsel istismar; çocuklar üzerinde yetki, otorite ve sorumluluk taşıyan bir yetişkin tarafından yapılabileceği gibi yaşıtı ve/ya diğer çocuklar tarafından da olabilir (WHO, 1999; 2006; 2022). Cinsel istismarın sık rastlanan ve genelde yıllarca süren bir yaşantı olmasına rağmen genelde gizli kaldığı belirtilmektedir (Taner ve Gökler, 2004). Çeşitli ülkelerden elde edilen bulgular, çocukluk çağı cinsel istismarının toplumlarda yaygın bir sorun olduğunu ve uluslararası bir problem olduğunu göstermektedir (Pereda ve ark., 2009). 1.1.1.3. Duygusal İstismar Bir diğer istismar türü olan duygusal istismar; hem tekil olaylarda, hem de bir ebeveynin veya bakıcının, bir süreç içinde, çocuğa gelişimi açısından uygun ve destekleyici bir ortam sağlamadaki başarısızlığı olarak tanımlanmaktadır (WHO, 1999; 2006; 2022). Bu sürecin içinde; hareket serbestinin kısıtlanması, küçük düşürme, suçlama, tehdit, korkutma, ayrımcılık yapma, alay etme, dışlama ve düşmanca veya reddedici yaklaşımın fiziksel güç içermeyen diğer biçimleri gibi eylemler yer almaktadır (WHO, 1999; 2006). Bu davranışlar çocuklara değersiz, kusurlu, sevilmeyen, istenmeyen, tehlikede veya yalnızca başka birinin ihtiyaçlarını karşıladıklarında değerli olduklarına dair bir inancı aktarabilir (APSAC, 1995). Bir başka ifadeyle; duygusal istismar, çocukların ve gençlerin, kendilerini etkileyen tutum ve davranışlara maruz kalarak veya gereksinim duydukları ilgi, sevgi ve bakımdan mahrum bırakılarak toplumsal ve bilimsel standartlara göre psikolojik hasara uğratılmasıdır (Kara ve ark., 2004). Amerikan Çocuk İstismarı İhtisas Birliği (American Professional Society on the Abuse of Children) (APSAC, 1995), altı duygusal istismar biçimi tanımlamıştır. Bunlar; sözlü veya sözsüz düşmanca reddetme/aşağılama, terörize edici davranışlar (çocuğu veya sevdiği nesneleri tehlikeye atan davranışlar), izole etme (çocuğun diğerleriyle iletişim kurma fırsatlarını reddetme), sömürme (çocuğu uygunsuz davranışlar geliştirmeye teşvik), duygusal tepki vermeyi reddetme (çocuğa olumlu duygu ifadesinde başarısızlık ve çocukla iletişiminde hiçbir duygu göstermeme) ve ruhsal/sağlık/tıbbi/eğitimsel ihmal olarak sıralanmaktadır. 6 1.1.1.4. Duygusal İhmal Duygusal ihmal, genellikle duygusal ve psikolojik olarak uygun olmayan, mesafeli, kaçınan ve çocuğun ihtiyaç ve isteklerine tepki vermeyen ebeveynler tarafından gerçekleştirilmektedir (Egeland, 2009). Çocuğa yeterli duygusal destek sağlayamamak, ilgi ve sevgi göstermemek ve çocuğun şiddetle karşılaşmasına izin vermek duygusal ihmal davranışlarını içermektedir (Glaser, 2002). En yaygın olarak tanınan duygusal ihmal biçimi, yeterli beslenmeye rağmen fiziksel olarak gelişememeyle sonuçlanan gelişme geriliğidir (Egeland, 2009). Duygusal ihmalde de tıpkı duygusal istismar gibi fiziksel temas gerektirmez ve bu davranışlar genellikle çocuğa birincil bakıcı veya bağlanma figürü tarafından gerçekleştirilir (Glaser, 2002). 1.1.1.5. Fiziksel İhmal Fiziksel ihmal, 18 yaşından küçük çocuk ya da gencin besleme, giyinme ve hijyen ihtiyaçlarının yetersiz derecede karşılanması veya karşılanmaması ya da bakım verme sonucunda zarara uğraması olarak tanımlanabilir (Kaplan ve ark.,1999). Büyüme ve gelişme geriliği olan çocuklarda ve kazalara bağlı oluşan yaralarda genellikle fiziksel ihmalden söz edilebilir (Kara ve ark., 2004). Fiziksel ihmalin tanımlamasının diğer ihmal türlerine göre çok daha soyut olmasından dolayı ölüm veya yaralanma ile sonuçlanmadıkça göz ardı edilme olasılığını artırmaktadır (Kara ve ark., 2004). Fiziksel ihmal, duygusal istismarda olduğu gibi genellikle erken dönemlerde başlar, çocukluk ve ergenlik dönemi boyunca kalıcı bakım ve iletişim yolu olarak ihmal davranışları devam eder (Glaser, 2017). 1.1.2. Çocukluk Çağı Travmatik Yaşantılarının Yaygınlığı Çocukluk çağı travmatik yaşantıların yaygınlığı ile ilgili yapılan çalışmalarda oranların %8 ve %36 arasında değiştiği bildirilmektedir (WHO, 2022). Pereda ve arkadaşlarına (2009) göre çalışma desenleri, ihmal ve istismarın tanımı, yaş farkı, örneklem seçimi, veri toplama tekniklerindeki farklılıklar gibi değişkenler bu farkın oluşmasında etken 7 olmaktadır. Dolayısıyla bu oranların, çocukluk çağı ihmal ve istismar yaşantılarının gerçek yaygınlığının oldukça altında olduğu tartışılmaktadır (Glaser, 2017). Bununla birlikte dünya genelinde yaygınlık oranlarının benzer olduğunu vurgulayan Stoltenborgh ve arkadaşları (2015), dünya genelindeki çocukluk çağı ihmal ve istismar yaşantılarının yaygınlığını araştırmak amacıyla 244 çalışma ve 551 yaygınlık oranı dahil olmak üzere çeşitli meta-analiz çalışmalarını incelemişlerdir. Bu derlemenin sonuçlarına göre çocukluk çağı travmatik yaşantılarının yaygınlık oranları; fiziksel istismar için %22.6, duygusal istismar için %36.3, fiziksel ihmal için %16.3, duygusal ihmal için %18.4 ve kızlara yönelik cinsel istismar için %18, erkeklere yönelik için ise %7.6’dır. Diğer çalışmalara bakıldığında Birleşik Krallık'ta çocuklar ve genç yetişkinlerden oluşan geniş çaplı bir örneklemde, genç yetişkinlerin %25.3'ü tarafından ömür boyu ciddi ihmal ve istismar yaşantılarının rapor edildiği belirtilmiştir (Radford ve ark., 2011). Türkiye’de 143 anne ile yapılan bir çalışmada annelerin %87.4’ünün çocuklarına fiziksel ihmal ve istismarda bulundukları, %93’ünün ise duygusal ihmal ve istismarda bulundukları gözlenmiştir (Güler ve ark., 2002). Türkiye’de klinik örneklemde 183 hastayla yapılan ve çocukluk çağında ihmal ve istismara uğrama sıklığının araştırıldığı diğer bir çalışmada; katılımcıların %65.7’sinin çocukluk çağında duygusal, fiziksel ve cinsel istismar yaşantılarından en az birine; %6.1’inin üç tür istismara da maruz kaldığı saptanmıştır (Örsel ve ark., 2011). Aynı çalışmada duygusal ihmalin %81.6, fiziksel ihmalin ise %72.1 olduğu görülmüştür. Korkmazlar-Oral ve arkadaşları (2010) tarafından UNICEF iş birliği ile yürütülen ve yaklaşık 2000 çocuk ve aileleriyle yapılan bir araştırmada da çocukların % 25’inin ihmale, % 51’inin duygusal istismara, % 45’inin fiziksel istismara ve % 3’ünün cinsel istismara maruz kaldığını belirtmiştir. Çocukluk çağında ihmal ve istismar yaşantılarının tek türüne maruz kalınabileceği gibi birden fazlasının da bir arada görülebileceği aktarılmaktadır (Finkelhor ve ark., 2007). Örneğin, duygusal istismar ve ihmal, cinsel ve fiziksel istismar veya ihmale eşlik edebileceği gibi tek başına da görülebilmektedir (Kara ve ark., 2004). Buna ek olarak, duygusal istismar, fiziksel istismar ve fiziksel ihmalin birlikte görülme olasılığı en yüksek olan çocukluk çağı ihmal ve istismar türleri olduğu bilinmektedir (Scher ve ark., 2004). Örneğin bir çalışmada, duygusal istismar yaşadığı saptanan çocukların çoğunun fiziksel 8 istismar (%63) ve/veya ihmal yaşantılarına (%76) da maruz kaldığı saptanmıştır (Trickett ve ark., 2009). Benzer sonucu destekleyen bir diğer çalışmada ise, ihmal edilmiş olarak sınıflandırılan çocukların %95’inin diğer istismar türlerine de maruz kaldığı görülmüştür (Mennen ve ark., 2010). Bir diğer çalışmada ise fiziksel istismar ve ihmale uğramış çocukların %90’nında duygusal istismar da saptanmış ve çocukların gelişim bozukluklarında fiziksel istismara göre daha güçlü yordayıcı gücü olduğu belirtilmiştir (Claussen ve Crittenden, 1991). Duygusal ihmal ve istismarın; görülme sıklığı en fazla olan ihmal ve istismar türü olduğu düşünülse de (Taner ve Gökler, 2004) duygusal ihmal ve istismar yaşantılarının fark edilmesinde, tanımlanmasında, anlaşılmasında ve yasal olarak kanıtlanmasında zorluklar yaşanmaktadır (Glaser, 2002). Bu durumun olası bir nedeni, birçok farklı ebeveyn davranışı ve ebeveyn-çocuk etkileşiminin olmasından kaynaklı kapsamlı bir davranış listesi oluşturmanın ve tanımlamanın mümkün olmamasıdır (Glaser, 2002). Buna ek olarak, duygusal ihmal ve istismarın sonuçlarının diğer ihmal ve istismar yaşantılarına göre belirgin olmaması ve toplumun bu konudaki farkındalığının düşük olması, fiziksel ve cinsel istismar kadar ilgi görmemesiyle sonuçlanmaktadır (Egeland, 2009). Fiziksel istismar göz önüne alındığında cinsiyetler arasında belirgin bir fark görülememektedir (Taner ve Gökler, 2004). Bununla birlikte ergenlik çağındaki kızlar erkeklere göre daha fazla fiziksel istismarla karşılaşabilmektedir (Powers ve ark., 1990). Cinsel istismar göz önüne alındığında ise erkek çocuk olmanın, cinsel istismarın tekrarlanma riskini büyük ölçüde azalttığı belirtilmektedir (Bae ve ark., 2007). Bir başka çalışmada ise çocuğun yaşı ve cinsiyetinin ihmal ve istismar yaşantılarıyla ilişkili olmadığı saptanmıştır (Stith ve ark., 2009). Her yaştan çocuk ihmal ve istismar yaşantılarına maruz kaldığı bildirilmektedir (Glaser, 2017). Cinsel istismara maruz kalma açısından çocuğun savunmasızlığının en yüksek olduğu yaş 7-13 yaş aralığı olarak görülmektedir (Finkelhor, 1994). İhmal ve istismar yaşantılarının görülme sıklığının herhangi bir sosyodemografik grupla ilişkili olmadığı ve her sosyoekonomik düzeyde görülebileceği bildirilmiştir (Hedin, 2000; Sedlak ve ark., 2010). Bununla birlikte, sosyoekonomik olarak dezavantaja sahip ailelerin, ihmal ve istismarın zararlı sonuçlarını artırabilecek olumsuz sosyal koşullarda 9 yaşama olasılığı daha yüksektir. (Sidebotham ve ark., 2006). Aile, çocukların en çok güvende hissettikleri yer olmakla birlikte ihmal ve istismar yaşantıları için en çok risk altında oldukları yerdir (Güler ve ark., 2002). Çoğu ihmal ve istismar yaşantıları ebeveynler ya da birincil bakım verenler tarafından gerçekleştirilmektedir (Pinheiro, 2006). Bu bağlamda yaşanan ihmal ve istismar deneyimleri çocuğun benlik algısını, başkalarına güvenini ve dünya algısını değiştirebilmektedir (Dye, 2018). Bu nedenle bir sonraki bölümde çocukluk çağındaki travmatik yaşantılarının uzun dönemdeki etkileri ilgili alan yazın bulguları kapsamında aktarılacaktır. 1.1.3. Çocukluk Çağı Travmalarının Uzun Dönem Etkileri Çocukluk çağı ihmal ve istismar yaşantılarının, kısa ve uzun vadeli sonuçları olan bir halk sağlığı sorunu olduğu bilinmekte (Kaplan ve ark., 1999; WHO, 1999) ve yetişkinlikteki psikopatolojilerin en güçlü belirleyicilerinden biri olduğu belirtilmektedir (Kessler ve ark., 2010). Çocukluk döneminde travmatik yaşantılara maruz kalmak gelişimsel süreçleri kesintiye uğratabilir ve yaşam boyu sürecek fiziksel, zihinsel, psikolojik ve duygusal problemlere neden olabilir (Dye, 2018). Çocukluk çağı travmatik yaşantıları özellikle depresyon ve kaygı belirtilerinin gelişimiyle ilişkilendirilmiştir (Chapman ve ark., 2004; Hovens ve ark., 2010; Sachs-Ericsson ve ark., 2006). Çocuk ihmalinin özellikle çocukların bilişsel, sosyo-duygusal ve davranışsal gelişimi üzerinde kısa ve uzun vadeli ciddi ve zararlı etkileri olabileceğini gözlemleyen Hilyard ve Wolfe (2002) çalışmalarında fiziksel istismara uğramış çocuklara kıyasla, ihmal edilmiş çocukların daha ciddi bilişsel ve akademik eksiklikleri, sosyal geri çekilmeleri, sınırlı akran etkileşimleri ve içselleştirme sorunları olduğu saptamıştır. Green (1993); kaygı, depresyon, dissosiyasyon ve anormal cinsel davranış gibi çeşitli belirtilerin, cinsel istismar sonrası görülen temel belirtiler olduğunu, çocukluk, ergenlik ve yetişkinlik döneminde de devam edebileceğini aynı zamanda madde kullanımı, somatizasyon, yeme bozuklukları, sınırda kişilik bozukluğu gibi yeni belirtilerin de ortaya çıkabileceğine dikkat çekmiştir. Çocukluk çağındaki ihmal ve istismar yaşantılar ile uzun vadeli bilişsel sonuçlar arasındaki ilişkiyi inceleyen boylamsal bir çalışmada (Mills ve ark., 2011) ise bu yaşantıların çocuğun bilişsel gelişimi üzerinde, özellikle de düşük okuma düzeyi ve 10 zayıf algısal muhakemeye neden olduğu gösterilmiştir. Buna ek olarak; yaşamın erken dönemindeki bu yaşantıların ortaya çıkardığı stres faktörlerine maruz kalmak, hem çocuklarda hem de yetişkinlerde psikopatoloji riskini artıran nörobiyolojik değişikliklere yol açabilmektedir (Nemeroff, 2004). Stresli deneyimleri işleyen ve ileten duyusal sistemlerdeki gelişimin değişmesi, hipokampüs hacminin azalması (Teicher ve ark., 2016) bir dizi kritik bilişsel ve duygusal süreci (yürütücü işlevler, duygu düzenleme ve algısal farkındalık) etkileyebilmektedir (Cross ve ark., 2017). Duygusal ihmal ve istismarın psikolojik işlevsellik üzerindeki uzun dönem etkisinin diğer istismar ve ihmallerden daha fazla olduğu belirtilmektedir (Kaplan ve ark.,1999; Mandelli ve ark., 2015). Duygusal istismara maruz kalan çocuklarda aileden uzaklaşma, gergin olma, bağımlı kişilik, değersizlik duyguları, uyumsuzluk ve saldırgan davranışlar sık görülebilmektedir (Kara ve ark., 2004). McGee ve arkadaşları (1997), bir çalışmalarında düşmanlık ve reddedilme gibi duygusal ihmal ve istismarın çocuklarda özellikle de kızlarda, depresyon ve diğer içselleştirme problemleriyle ilişkili olduğunu saptamışlardır. Çocukluk çağındaki travmatik yaşantıların uzun vadeli sonuçlarını araştıran yakın tarihli bir çalışmada ise (Dye, 2020), duygusal istismarın kaygı, depresyon, stres ve nevrotik kişilikle ilişkili olduğu bulunmuştur. Aynı çalışmada cinsel istismara, fiziksel istismara ve bu iki istismarın ikisine birden maruz kalanlara kıyasla duygusal istismara maruz kalan bireylerde bu ilişki düzeyinin daha yüksek olduğu görülmüştür. Bununla birlikte Cohen ve arkadaşları (2017) tarafından yapılan boylamsal bir çalışmada çocukluk çağında maruz kalınan fiziksel ve duygusal ihmalin zaman içinde artan travma sonrası stres bozukluğu, yasadışı madde kullanımı, depresyon ve sigara kullanımıyla ilişkili olduğu bulunmuştur. Bir başka çalışmada ise erken dönem maruz kalınan duygusal ihmal artan duygusal işlev bozukluğu ve yüksek aleksitimik özelliklerle ilişkili bulunmuştur (Aust ve ark., 2013). Çocukluk çağında ebeveynleri tarafından duygusal ihmal ve istismar yaşantılarına maruz kalan genç yetişkinlerle yapılan bir diğer çalışmada, bu yaşantıların daha sonraki kaygı ve depresyon belirtileri ile ilişkili olduğu görülmüştür (Wright ve ark., 2009). Cinsel istismar, istenilmeyen hamilelikler ve cinsel yolla bulaşan hastalıklarla birlikte travma sonrası olgularla sonuçlanabilmektedir (Glaser, 2017). Fiziksel istismar ise saldırgan davranışlar ve düşük benlik saygısı ile ilişkili bulunmuştur (Glaser, 2017). Çocukluk 11 çağında cinsel ve fiziksel istismara maruz kalan yetişkinlerde yüksek düzeyde depresyon, kaygı ve stres bildirilmektedir (Lindert ve ark., 2014). Çocukluk çağı travmatik yaşantılarını psikolojik belirtiler genelinde tanılar üstü bir risk faktörü olarak inceleyen Hogg ve arkadaşları (2022), 8 meta-analiz ve 6 sistematik derleme çalışmasını değerlendirmişlerdir. Bu çalışmalarında; çocukluk çağındaki travmatik yaşantıların hayatın sonraki dönemlerinde psikolojik bozukluğa sahip olma riskini yaklaşık üç kat artırdığı, sınırda kişilik bozukluğu için ise bu riskin 15 kat daha fazla olduğu, fiziksel istismarın kaygı bozuklukları, obsesif kompulsif bozukluk (OKB) ve sınır kişilik ile, cinsel istismarın kaygı bozuklukları, sınır kişilik bozukluğu, psikoz ve OKB ile ve duygusal istismarın kaygı bozuklukları ile ilişkili olduğunu saptamışlardır. Sonuç olarak alan yazındaki araştırmalar, bireylerin çocukluk çağında travmatik yaşantılara maruz kalmasının, yetişkin dönemde farklı psikopatolojilerin ortaya çıkması ile ilişkili olduğunu göstermiştir (Adams ve ark., 2018; Johnson, 2004). Çocukluk çağındaki travmatik yaşantılar; travma sonrası stres bozukluğu (Adams ve ark., 2018; Dominquex ve ark., 2002; Lilly ve ark., 2014), majör depresif bozukluk (Felitti ve ark., 1998; Norman ve ark., 2012), duygudurum bozuklukları (Örsel ve ark., 2011; Palmier- Claus ve ark., 2016), kaygı bozuklukları (Kuo ve ark., 2011; Van Nierop ve ark., 2014), alkol veya madde kötüye kullanımı (Norman ve ark., 2012), kendine zarar verme davranışı veya intihar düşüncesi ve girişimi (Zoroğlu ve ark., 2001), yeme bozuklukları (Afifi ve ark., 2017; Kong ve Bernstein, 2009; Moulton ve ark., 2015), psikotik belirtiler (Varese ve ark., 2012), kişilik bozuklukları (Gaher ve ark., 2013; Lev-Wiesel, 2005; Tyrka ve arkadaşları, 2009; Van Dijke ve ark., 2018), dissosiyatif belirtiler (Coons, 1994; Zoroğlu ve ark., 2001), benlik saygısında ve yaşam memnuniyetinde azalma (Fergusson ve ark., 2013), riskli cinsel davranışlar ve cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar (Felitti ve ark., 1998; Norman ve ark., 2012), artan fiziksel sağlık sorunları (Felitti ve ark., 1998; 2013; Johnson, 2004) ve beyinde tehdide duyarlı bir özellik olarak ortaya çıkan kalıcı nörobiyolojik değişiklikler (Thompson ve ark., 2014) gibi birçok sorunun ortaya çıkmasında rol oynamaktadır. Çocukluk çağındaki travmatik yaşantıların ayrıca duygu düzenleme güçlüklerinin (Briere ve Rickards, 2007; Burns ve ark., 2010; Kim ve Cicchetti, 2010; Lilly ve ark., 2014; Thompson ve ark., 2014), obsesif inançların 12 (Alsancak-Akbulut ve Barışkın, 2020; Berman ve ark., 2013) ve obsesif kompulsif belirtilerin (Boger ve ark., 2020; Carpenter ve Chung, 2011; Grisham ve ark., 2011; Lochner ve ark., 2002; Mathews ve ark., 2008; Tibi ve ark., 2020) ortaya çıkmasında da bir risk faktörü olduğunu gösteren çalışmalar bulunmaktadır. Araştırmalar çocukluk çağındaki travmatik yaşantıların yetişkin psikopatolojisiyle ilişkili olduğunu kanıtlasa da yeni araştırmalar kapsamında daha geniş çerçeveden bakmak, henüz belirlenmemiş aracı değişkenlerin varlığına işaret etmektedir (Kessler ve ark., 2010). Bu bilgiler ışığında bu araştırma kapsamında çocukluk çağı travmatik yaşantılarının obsesif kompulsif belirtilerle olan ilişkisini açıklamak amacıyla obsesif inançların ve duygu düzenleme güçlüklerinin aracı rolüne odaklanılmıştır. Bu nedenle sonraki bölümde obsesif kompulsif belirtiler bilişsel yaklaşım çerçevesinde açıklanacaktır. 1.2. OBSESİF KOMPULSİF BELİRTİLER Çocukluk çağı travmatik yaşantılarının sonuçlarından biri olarak düşünülen obsesif kompulsif belirtiler, obsesyon ve/veya kompulsiyonlarla karakterize olan Obsesif Kompulsif Bozukluk (OKB) kapsamında ele alınmaktadır. Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı Beşinci Baskısı (DSM 5) tanı kriterlerine göre; OKB kişilerde belirgin bir sıkıntıya sebep olan, günlük işlerdeki ve ilişkilerdeki işlevselliği belirgin bir şekilde bozan, zaman alıcı (örneğin, bir saatten fazla) ve tekrarlayıcı obsesyonlar veya kompulsiyonların varlığını içermektedir (Amerikan Psikiyatri Birliği, 2014). Obsesyonlar; istenmeden zorla gelen ve belirgin bir kaygı ya da sıkıntıya neden olan, tekrarlayıcı düşünceler, dürtüler ya da imgeler olarak tanımlanmakta ve kişi, obsesyonları baskılamaya veya başka bir düşünce ya da eylemle onları etkisizleştirmeye çalışmaktadır (Amerikan Psikiyatri Birliği, 2014). DSM 5’e (Amerikan Psikiyatri Birliği, 2014) göre kompulsiyonlar ise; obsesyonlara tepki olarak, kişinin yapmaktan kendini alıkoyamadığı davranışlar veya zihinsel eylemler olarak tanımlanır ve obsesyonun yarattığı sıkıntıyı azaltmak amacıyla ortaya çıksa da genellikle durumla ilişkili değildir ve oldukça aşırıdır. Obsesif kompulsif bozukluk, birkaç temel belirti boyutuna sahip heterojen bir bozukluktur (Calamari ve ark., 2006; Cordeiro ve ark., 2015; Mataix-Cols ve ark., 2005). 13 Belirti alt tipi yaklaşımının, belirtilerin zaman içerisinde değişiklik gösterebileceğini ve belirtilerin gelişimindeki etiyolojiyi göz ardı ettiği öne sürülmektedir. Bu nedenle belirti boyutları yaklaşımının bozukluğu daha iyi açıkladığı belirtilmektedir (Clark, 2004). Bu kapsamda Clark (2004) sekiz farklı obsesyon tipi (kirlenme/bulaştırma, zarar verme, patolojik şüphe, kabul edilemeyen cinsellik, simetri/düzenleme, dinsel, somatik/sağlık endişeleri ve biriktirme) tanımlamaktadır. Ruscio ve arkadaşları (2010) tarafından yürütülen epidemiyolojik çalışmada OKB tanısı alan bireylerin en sık bildirdiği belirtilerin sırasıyla kontrol, istifçilik, düzen, ahlaki, cinsel/dini, kirlenme, zarar verme, hastalık olduğu saptanmıştır. Kadınlarda erkeklere göre daha fazla görülen OKB’nin başlangıç yaşı ergenliğin sonlarından 30’lu yaşların başına kadar olmakta ve 40 yaşından sonraki başlangıcın yüzde 5’ten az olduğu belirtilmektedir (Rasmussen ve Eisen, 1992). Klinik örneklemde karşılaşılan obsesyon ve kompulsiyonlar benzer içerik ve şekilde klinik olmayan normal örneklemde de görülebilmektedir (Clark, 2004; Rachman ve de Silva, 1978). Örneğin, 13 ülkede üniversite öğrencileri ile yapılan bir çalışmada (Radomsky ve ark., 2014), katılımcıların %93.6’sı son üç ayda en az bir girici düşüncenin (istem dışı düşünce, imge ve dürtü) varlığını bildirmiştir. Ancak epidemiyolojik çalışmalar sadece % 2.3’ün OKB geliştirdiğini göstermektedir (Ruscio ve ark., 2010). Bu doğrultuda girici düşüncelerin nasıl klinik obsesyonlara dönüştüğü alan yazında araştırılan konulardandır (Julien ve ark. 2007). Girici düşüncelerin nasıl klinik obsesyonlara dönüştüğünü açıklamak için öne sürülmüş olan bilişsel-davranışçı modeller (Clark, 2004; Rachman, 1997; Salkovskis, 1985), girici düşüncelerin yaşanmasının normal olduğunu, bu düşüncelerin klinik obsesyonlara dönüşmesinde belirleyici olan unsurun işlevsel olmayan inançlar ve yorumlama süreçleri olduğunu öne sürmektedir. Ayrıca Rachman (1997) bu deneyimlerin benliğe yabancı olarak algılanmasının (egodistonik) da klinik obsesyonları normal obsesyonlardan ayırdığına işaret etmiştir. OKB’nin oluşumu ve sürdürülmesindeki mekanizmaları açıklayan birçok yaklaşım bulunmaktadır. Bir sonraki bölümde, bu araştırmanın da kuramsal olarak temel aldığı OKB’nin Bilişsel Modelleri üzerinde durulacaktır. 1.2.1. Obsesif Kompulsif Bozukluk’un Bilişsel Modelleri 14 Beck (1995) psikopatolojinin ortaya çıkmasında yaşanan bir olaydan ziyade o olaya ilişkin algıların, çarpıtılmış ve işlevsel olmayan düşüncelerin etkisi olduğunu belirtmektedir. Bu doğrultuda obsesif ve kompulsif belirtilerin ortaya çıkmasına ve sürdürülmesine ilişkin faktörleri araştıran çalışmalarda farklı bilişsel süreçleri odağına alan modeller önerilmiştir. Bireyin normal olarak ortaya çıkan girici düşüncelerine, imge ya da dürtülerine ilişkin inançlarının ve yorumlamalarının obsesif ve kompulsif belirtilerin oluşmasına ve sürdürülmesinde merkezi bir rolü olduğu düşünülmektedir (Salkovskis, 1985). Bir başka deyişle bireylerin olaylara, durumlara ve nesnelere yönelik hatalı değerlendirmelerine ve işlevsel olmayan inançlarına verilen önem bu modellerin ortak noktasını oluşturmaktadır (Clark, 2004). Bu kapsamda önerilen modeller arasında Salkovskis’in (1985) Abartılı Sorumluluk Algısı, Rachman’ın (1997) İstem Dışı Düşüncelerinin Hatalı Yorumu ve Clark’ın (2004) Düşünce Kontrolü modelleri en çok kabul gören ve desteklenen modeller olarak görülmektedir. 1.2.1.1. Abartılı Sorumluluk Algısı Modeli Salkovskis’in (1985; 1999) bilişsel modelinde, OKB’ye özgü olduğu düşünülen ve girici düşüncelerin erken dönemdeki yaşantılarla bağlantılı olarak (işlevsel olmayan sorumluluk şeması) obsesyonlara dönüşmesinde önemli olan abartılı sorumluluk algısı vurgulanmaktadır. Salkovskis’e (1985) göre istenmeyen girici bir düşüncenin içeriğinden çok düşüncenin nasıl yorumlandığı ve değerlendirildiğine dair işlevsel olmayan inançlar önemlidir. Bu bilişsel modele göre girici düşüncelerin bir tehlikeye yol açma ihtimalinin ve tehlikeyi önlemeye ilişkin sorumluluğun abartılması bulunmaktadır. Birey için nötr olan uyaranlar girici düşünceleri tetikleyerek tehdit oluşturmakta ve birey bu girici düşünceleri kendisinin veya bir başkasının başına gelebilecek bir zarar olarak değerlendirmektedir. Bu zarara neden olmak veya zararı önlemek ile ilgili sorumluluk hissedildiğinde girici düşünceye daha fazla dikkat çekilir, kaygı ve sıkıntı artar. Birey bu sıkıntıdan ve kaygıdan kurtulmak, artmış sorumluluk duygusunu azaltmak amacıyla nötrleştirme veya kompulsif davranışlarda bulunur. Sonuç olarak ortaya çıkan nötrleştirme ve kompulsiyon davranışları sıkıntıyı azalttığı yanılgısıyla tekrarlanmakta, dolayısıyla girici düşünce ve sonuçlarıyla yüzleşmeyi engelleyerek obsesyon- 15 kompulsiyon döngüsünün oluşmasına katkı sağlamaktadır (Salkovskis, 1985; 1999; Salkovskis ve Campbell, 1994). 1.2.1.2. İstem Dışı Düşüncelerinin Hatalı Yorumu Modeli Rachman (1997) girici düşüncelerin ve olası sonuçlarının hatalı yorumlanmasının obsesyon-kompulsiyon döngüsünün oluşmasına katkı sağladığını belirtmektedir. Rachman’a (1997; 1998) göre herkes tarafından deneyimlenebilecek girici düşüncelerin obsesyona dönüşmesini sağlayan faktörlerden biri, normal olan girici düşüncelere kişisel önem atfedilmesi ve bu deneyimlere felaketleştirmeye yönelik anlamlar yükleyerek tehdit edici olarak yorumlanmasıdır. Bu modelde girici düşüncenin akla gelmesi ahlak dışı, günah, delilik olarak yorumlanabilir, kişiliğin kontrol edilemeyen gizli kalmış bir parçasının göstergesi yani benliğe yabancı olarak da görülebilir. Dolayısıyla nötr uyaranlar tetikleyici bir rol üstelenerek, düşünce ve sonuçlarının hatalı yorumlanmasını artıracaktır (Rachman, 1997; 1998). Bu süreçte, sorumluluk algısı, bir şey düşünmenin düşünülen şeyi yapmakla aynı olması ya da girici düşüncenin zihne gelmesinin korkulan bir şeyin gerçekleşme olasılığını artırması inancı (düşünce eylem kaynaşması) da etkili olmaktadır. Dolayısıyla kişiler tehlikeli olarak algılanan bu hatalı yorumlamalar sonucunda kaygı ve sıkıntıdan kurtulmak için ilgili uyaranlardan kaçınma veya nötralize etme çabasına girmektir. Diğer taraftan bu çabalar obsesyonel düşüncenin felaketle sonuçlanmayacağını görmeyi engellediği için obsesif kompulsif belirtilerin pekiştirilmesine yardımcı olmaktadır (Rachman, 1997; 1998). 1.2.1.3. Düşünce Kontrolü Modeli Clark (2004) yukarıda bahsedilen bilişsel süreçleri kabul ederken OKB belirtilerini açıklamada yeterli olmadığını ek olarak düşünceleri kontrol etme çabasının da önemli bir yerde durduğunu söyleyen Düşünce Kontrolü modelini önermiştir. Modele göre, OKB tanısı alan kişilerin tam ve mutlak bir düşünce kontrolünün olması gerektiğine dair inançları vardır. Bu durum mümkün olmadığından düşünceleri kontrol etmedeki herhangi bir başarısızlık yapılan hatalı değerlendirmeleri artıracak ve bir kısır döngünün oluşmasını sağlayacaktır. Bu kapsamda Clark (2004) modelinde iki aşamalı 16 değerlendirme süreci olduğunun altını çizer. Birincil değerlendirme süreci, girici düşüncelerin tehdit olarak algılanması, tehlikenin ve sorumluluğun abartılması gibi hatalı yorumları içermektedir. Bu süreç bireylerde belirgin bir sıkıntıya yol açmakta ve girici düşünceler tehdit edici ve benliğe yabancı olarak algılandığından, bireyler bu girici düşünceleri zihinden uzaklaştırarak kontrol etmeye veya tamamen ortadan kaldırmaya yönelik güçlü bir çaba harcamaktadır. Ancak mükemmel kontrol çoğu zaman imkansız olduğu için bu çabaların başarısızlıkla sonuçlanması kaçınılmazdır (Clark, 2004). İkincil değerlendirme sürecinde ise bu kontrol çabalarındaki başarısızlık, birey tarafından birincil süreçteki hatalı yorumlamaları pekiştirecek şekilde değerlendirilir. Bu süreçte kontrol etmeye/edememeye yüklenen anlam ve önem ile girici düşüncelere aşırı odaklanılması ve kontrol etmedeki başarısızlığın hatalı yorumlanması (‘zihnime giren tüm düşünceleri kontrol etmeliyim’ gibi) kontrol çabalarının artmasıyla sonuçlanacaktır (Clark, 2004). Bununla birlikte, düşünceleri bastırma çabasının o düşüncenin sıklığını artırma gibi paradoksal bir etkisinin olduğu da bilinmektedir (Wegner ve Zanakos, 1994). OKB’ye özgü bilişsel faktörleri incelemek, kavramsal bir uzlaşma sağlamak ve bilişsel süreçlere ilişkin ölçüm araçları geliştirmek amacıyla kurulan Obsesif Kompulsif Bilişsel Çalışma Grubu (OKBÇG, 1997), obsesif kompulsif belirtilerin ortaya çıkmasında ve sürdürülmesinde etkili olan obsesif inanç alanlarını araştırmışlardır. Sonraki bölümde söz konusu inanç alanlarının özellikleri ve OKB ile olan ilişkileri aktarılacaktır. 1.2.2. Obsesif Kompulsif Belirtiler ve Obsesif İnançların İlişkisi Hatalı değerlendirmeleri ve inançları inceleyerek başlangıçta 19 inanç alanı belirleyen OKBÇG (1997), klinik gözlem ve görgül araştırmalar sonucunda OKB’ye özgü olanları ayrıştırarak girici düşüncelerin obsesyonlara dönüşmesinde rol oynayan 6 temel inanç alanı tanımlamışlardır. Bu inanç alanları; abartılı sorumluluk algısı, abartılı tehdit algısı düşüncelerin aşırı önemi, düşünce kontrolünün önemi, belirsizliğe tahammülsüzlük ve mükemmeliyetçilik olarak belirtilmektedir. OKBÇG (2001; 2005) tarafından yürütülen sonraki çalışmalar, OKB tanısı alan bireylerde bu alandaki seçilmiş inançların diğer kaygı bozuklukları ve kontrol grubundan anlamlı şekilde daha yüksek olduğunu bulmuştur. 17 Sırasıyla bu inanç alanları ile ilgili tanımlamalar ve obsesif kompulsif belirtilerle olan ilişkisi aşağıda açıklanmaktadır: 1) Abartılı sorumluluk algısı: Girici düşüncelerin obsesyona dönüşmesinde önemli olan abartılı sorumluluk algısı (Salkovskis, 1989), bireyin olumsuz sonuçların ortaya çıkmasında veya olumsuz sonuçları önlemesinde gücü olduğuna dair inançları içermektedir (OKBÇG, 1997). Bir başka ifadeyle, bireyin gelecekteki olası bir zararla ilgili girici düşüncelerden kaynaklı ortaya çıkabilecek her türlü olumsuzluğun ve tehlikenin önlenmesine dair sorumluluğun kendisinde olduğu şeklinde değerlendirmesidir (OKBÇG, 1997; Salkovskis, 1989). Klinik ve klinik olmayan örneklemlerle yapılan araştırmalarda, abartılı sorumluluk algısının OKB belirtileriyle olan ilişkisini destekleyen birçok çalışma vardır (Mitchell ve ark., 2020; Shafran, 1997; Salkovskis ve ark., 2000; Tolin ve ark., 2003). Bununla birlikte Lopatka ve Rachman’ın (1995) deneysel bir çalışmasında abartılı sorumluluk algısındaki düşüşün ardından OKB belirtilerinin azaldığı görülmüştür. 2) Abartılı tehdit algısı: Bu inanca sahip bireyler, tehlikenin/tehdidin korkulan olumsuz sonuçları açısından zarar verme/görme olasılığını ve bunların şiddetini abartılı şekilde değerlendirme eğilimindedirler (OKBÇG, 1997). İçsel (düşünce, imge, dürtü, duygu ve duyum) ya da dışsal uyarıcıların hatalı yorumlanması bu eğilimi artırmaktadır ve birey bu eğilimden kaynaklı kaygı ve tehdidi azaltmak için nötralizasyon, kaçınma veya kompulsiyonlar gibi işlevsel olmayan bilişsel ve davranışsal yöntemlere başvurarak paradoksal bir döngünün oluşmasını sağlamaktadır (Sookman ve Pinard, 2002). Bu döngüdeki tehdidin/tehlikenin abartılı yorumlanması kaygı bozukluklarının baskın bir özelliği olsa da OKB’de merkezi bir özelliğe sahiptir (Sookman ve Pinard, 2002). 3) Düşüncelerin aşırı önemi: Girici düşüncenin varlığı ve akla gelmesinin o düşüncenin önemli olduğuna ve gerçekleşme olasılığını artırdığına dair inançlar olarak tanımlanmaktadır (OKBÇG, 1997). Bu düşüncelerin aşırı önemsenmesinin nedeni; bireyin kendi benliği hakkında (kötü, anormal gibi) önemli bir gösterge, olumsuz girici düşünceler gerçekleşmese bile zaten önemli olduğu için akla geldiği ve olumsuz girici düşüncelere sahip olmak kötü şeylerin olma riskini artırmaktadır gibi yorumlanmalarıdır (Thordarson ve Shafran, 2002). Düşüncelerin aşırı önemsenmesi inancının bir özelliği 18 olarak belirli davranış ve düşüncenin sonucu etkileyeceği algısı da büyüsel düşünce (magical thinking) olarak tanımlanmaktadır (Thordarson ve Shafran, 2002). Düşüncelerin aşırı önemsenmesi inançlarının bir diğer özelliği olarak Düşünce-Eylem Kaynaşması’ndan (DEK) da söz edilmektedir. DEK, ahlaki boyut ve olasılık boyutu olmak üzere iki boyutlu olarak tanımlanmaktadır (Shafran ve ark., 1996). DEK-ahlaki boyutu, kabul edilemez bir düşünceye sahip olmanın, ahlaki olarak kabul edilemez veya rahatsız edici bir eylemi gerçekleştirmekle eşdeğer olduğuna dair inançları içerirken; DEK-olasılık boyutu, kabul edilemez veya rahatsız edici bir olay hakkında düşünmenin, onun gerçekleşme olasılığını artırdığına dair inançları kapsamaktadır (Shafran ve ark., 1996). Rachman (1997), DEK’in sorumluluk algısını artırdığına ve abartılı sorumluluk algısı inançlarına sahip bireylerde DEK’in daha fazla kaygıya neden olabileceğine işaret etmiştir. Sonraki çalışmalarda da benzer şekilde, DEK’in bireylerin sorumluluk algısını, bununla ilgili kaygı ve sıkıntısını, olası zararla ilgili suçluluk duygularını yoğunlaştırdığını ve bu sıkıntıları azaltmak amacıyla nötralizasyon çabalarının arttığını göstermektedir (Shafran ve Rachman, 2004). Bununla birlikte, Türkiye’de yapılan bir çalışmada (Altın ve Gençöz, 2011), DEK-ahlak boyutunun abartılı sorumluluk algısıyla, DEK-olasılık boyutunun ise düşünce bastırma çabalarıyla pozitif yönde ilişkili olduğu ve bu faktörlerin de obsesif kompulsif belirtilerini artırdığı bulunmuştur. 4) Düşünce kontrolünün önemi: Clark’ın (2004) bilişsel modelinde de vurguladığı düşünce kontrolünün önemine dair inançlar, obsesyonlar üzerinde tam kontrol sağlamanın abartılı önemine ve bunun mümkün olduğuna dair inançları içermektedir (OKBÇG, 1997). Düşüncelerin kontrolü, dört alt inanç alanı üzerinden tanımlanmıştır: zihinsel olayları izlemenin ve bunlarla ilgili aşırı dikkat; düşünceleri kontrol etmemenin ahlaki sonuçları; düşünceleri kontrol etmedeki başarısızlığın psikolojik ve davranışsal sonuçları; ve kontrolün etkililiği (örn., düşünce kontrolünün mümkün olduğuna dair inançlar) (OKBÇG, 1997). Bireylerin girici düşünceleri, hatalı inançları ve onların ortaya çıkardığı kaygı ve sıkıntıyı ortadan kaldırmak amacıyla; fiziksel eylem (dikkati dağıtma), kendine güvence verme (düşüncenin önemli olmadığına kendini ikna etme), düşünce değiştirme, başka biriyle konuşma (bir dikkat dağıtma biçimi), hiçbir şey yapmamak, düşünceyi analiz etmek (düşünceyi anlamaya çalışmak) ve düşünceyi 19 durdurmak/bastırmak gibi çeşitli işlevsel olmayan kontrol yöntemleri kullandıkları gözlenmiştir (Abramowit ve ark. 2003; Freeston ve Ladouceur, 1997). Ancak bu aşırı kontrol çabaları paradoksal bir etkiyle obsesif kompulsif belirtilerde artışa neden olabilmektedir (Clark ve Purdon, 1993; Rachman, 1997; Salkovskis, 1985; Wells, 1997). Düşünceler üzerinde algılanan kontrol kaybı ve buna ilişkin yorumlamalar birçok psikopatolojide gözlenebilirken de OKB’de kritik bir değer taşımaktadır (Purdon ve Clark, 2002). OKB hastalarının uyumsuz düşünce kontrol yöntemlerini kullanmalarının bir açıklaması, düşüncelerinin önemini abartma eğiliminde olmaları veya onları kontrol etmek için daha büyük bir ihtiyaç algılamalarıdır (Tolin ve ark., 2007). Bununla birlikte kontrol yöntemleri, kısa vadede geçici bir rahatlama sağlamakta, ancak uzun vadede belirtileri şiddetlendirebilecekleri ve daha sonra başarısızlık olarak değerlendirilecekleri düşünüldüğü için etkili değildir (Tolin ve ark., 2002). 5) Mükemmeliyetçilik: Her soruna mükemmel bir çözüm bulmaya ve bir şeyi mükemmel/hatasız yapmanın mümkün ve gerekli olduğuna, küçük hataların bile ciddi sonuçlara neden olabileceğine ilişkin inançlar olarak tanımlanmaktadır (OKBÇG, 1997). Frost ve arkadaşları (2002) OKB'deki mükemmeliyetçiliğin baskın temasının, hoş olmayan bir şeyden (eleştiri, felaket, belirsizlik, kontrol eksikliği) kaçınma girişimlerini temsil ettiğinin altını çizmektedirler. Bu noktada hedeflere ulaşmaktan ziyade hatalardan kaçınma merkezi roldedir. OKB'nin sürdürülmesinde mükemmeliyetçiliğin rolünü değerlendiren bir derleme çalışmasında (Pinto ve ark., 2017), mükemmeliyetçiliğin tanılar üstü bir süreç olduğu sonucuna ulaşmışlardır. Bununla birlikte aynı çalışmada; başarılı OKB tedavisinin mükemmeliyetçi düşünceyi azalttığı, ancak mükemmeliyetçiliği azaltmanın OKB belirtilerindeki azalmaya aracılık edip etmediğine dair verilerin karmaşık olduğu gözlenmiştir. Öte yandan birçok araştırma mükemmeliyetçiliğin OKB belirtilerini yordadığını desteklemektedir (Taylor ve ark., 2005; Taylor ve Jang, 2011). Örneğin; Rhéaume ve arkadaşları (2000), işlevsel olmayan mükemmeliyetçiliğin artmasıyla bireylerin daha yüksek obsesif kompulsif belirtileri gösterdiğine, bireylerin bir görevi tamamlamak için önemli ölçüde daha fazla zaman harcadıklarına ve belirsizlikle karşılaştıklarında kararlarını hızlandırdıklarına işaret etmişlerdir. Buna ek olarak OKB’deki mükemmeliyetçiliğin “tam doğru değil” obsesyonlarıyla, yani bir görevin tamamlanmadığı veya deneyimin olumlu bir algısal tamamlanma hissine sahip olmaması 20 ile pozitif yönde ilişkili olduğunu gösteren çalışmalar bulunmaktadır (Coles ve ark., 2003; Moretz ve McKay, 2009). Farklı OKB belirtileri içerisinde kontrol etme belirtilerinin mükemmeliyetçilik inancı ile en güçlü düzeyde ilişkili gösterdiği bilinmektedir (Moretz ve Mckay, 2009). 6) Belirsizliğe tahammülsüzlük: Kesin olmanın gerekliliğine, öngörülemeyen değişikliklerle baş edilemeyeceğine ve belirsiz durumlarda yeterli işlevselliği koruyamayacaklarına dair inançları ve kararsızlığı ifade etmektedir (OKBÇG, 1997). Belirsizliğe tahammülü olmayan bireyler, çeşitli muğlak durumları tehdit olarak algılamak için daha düşük bir eşiğe sahip olabilir (Sookman ve Pinard, 2002). Belirsizliğe tahammülsüzlük, özellikle yaygın kaygı bozukluğu olmak üzere OKB dışındaki bozuklukların da bir özelliğidir (Dugas ve ark., 1998; Gentes ve Ruscio, 2011). Obsesif kompulsif kişilik bozukluğu ve bağımlı kişilik bozukluğu gibi kişilik bozukluklarında da bulunabilir (Steketee ve ark., 1998). Bununla birlikte artan görgül kanıtlar, belirsizliğe tahammülsüzlüğün OKB ile de ilişkili olduğunu göstermektedir (Sookman ve Pinard, 2002). Obsesif Kompulsif Bilişsel Çalışma Grubu (2001; 2003; 2005) ilerleyen çalışmalarında bu altı obsesif inanç alanını üç boyutta (sorumluluk/abartılı tehdit algısı, düşüncenin önemi/kontrolü, mükemmeliyetçilik/kesinlik) birleştirerek daha etkin ifade edildiğini belirtmiştir. Taylor ve arkadaşları (2010) üç tür inanç alanının, birbiriyle güçlü bir şekilde ilişkili olduğunu, bir inanç türünün diğerini etkilediği ve bunun da obsesif kompulsif belirtileri artırdığını saptamışlardır. OKB’nin bilişsel modelleri (Clark, 2004; Rachman, 1997; Salkovskis, 1985), obsesif inançların, OKB tanısı alan bireyleri diğer bireylerden ayıran merkezi bir rolü olduğunun altını çizerek bu inançların OKB’ye özgü olduğunu vurgulamaktadır. Bu görüşü destekleyecek şekilde farklı psikopatolojilerin obsesif inançlar açısından karşılaştırıldığı bir çalışmada (Wu ve Carter, 2008); obsesif inançların, panik bozukluk veya majör depresif bozukluk tanısı alan gruba göre OKB tasını alan bireylerde anlamlı olarak daha yüksek olduğu görülmüştür. Benzer şekilde, kaygı bozuklukları tanısı alan gruba ve 21 kontrol grubuna göre obsesif inançların OKB tanısı alan bireylerde daha yüksek olduğuna dair bulgular da vardır (Julien ve ark., 2008; Taylor ve ark., 2010). Bununla birlikte ilgili alan yazında obsesif inançların OKB’ye özgü olmadığını, her OKB vakasında her zaman görülmediğini ve diğer psikopatolojilerde de görülebileceğini gösteren çalışmalar da bulunmaktadır (Hezel ve McNally, 2016; Kim ve ark., 2022; Mantz ve Abbott, 2017; Viar ve ark., 2011). McKay ve arkadaşları (2014), abartılı sorumluluk algısının OKB tanısı alan bireylerde önemli bir inanç olmasına rağmen bunun özgül bir ilişki olmadığını; bunun yerine, düşünce kontrolünün OKB'ye özgü bir inanç olabileceğini tespit etmişlerdir. Benzer şekilde Türkiye’de İnözü ve arkadaşlarının (2022) çalışmasında; düşüncelerin önemi/kontrolü dışındaki obsesif inançların, farklı psikopatolojilerin ortaya çıkmasında ve sürdürülmesinde tanılar üstü bir role sahip olabileceğine işaret edilmiştir. Kaygı bozukluğuna sahip bireyler ile OKB tanısı alan bireylerin obsesif inançlar açısından karşılaştırıldığı diğer çalışmada da (Tolin ve ark., 2006a) depresyon ve kaygı kontrol edildikten sonra düşünce kontrolü inancı dışında iki grup arasında fark olmadığı gözlenmiştir. Benzer şekilde, OKB tanısı alan bireylerin obsesif inançlar açısında depresyon ve kaygı bozukluğu gruplarından farklılaşmadığını gösteren çalışmalar da bulunmaktadır (Belloch ve ark., 2010; Fergus ve Wu, 2010; 2011; Fergus ve Carmin, 2014). Klinik olmayan örneklemlerde, daha yüksek obsesif kompulsif belirtileri olan bireylerde obsesif inançların daha fazla görüldüğü bildirilmektedir (Abramowitz ve ark., 2009; Coles ve ark., 2014). Türkiye’de klinik örneklemle yapılan bir çalışmada (Tümkaya ve ark., 2015), OKB tanısı alan bireylerin kontrollere göre obsesif inançların tüm alt boyutlarında anlamlı olarak daha fazla olduğu saptanmıştır. Bunu destekleyen bir diğer çalışmada (Faull ve ark., 2004) kaygı ve depresyon kontrol edildikten sonra da bu ilişki anlamlı kalmıştır. Türkiye’de üniversite öğrencileriyle yapılan bir diğer çalışmada (İnözü ve ark., 2012a) da obsesif inançların OKB'nin tüm belirti boyutlarıyla orta ila güçlü düzeyde anlamlı düzeyde pozitif ilişki gösterdiği belirtilmiştir. Alan yazın incelendiğinde belirli OKB boyutlarının belirli obsesif inançlarla birlikte görüldüğüne dair çalışmaların olduğu görülmektedir. İnanç alanları, OKB belirti alt 22 boyutlarının tanımlanmasında rol oynayabilmektedir (McKay ve ark., 2004). Örneğin; Wheaton ve arkadaşları (2010) tarafından yürütülen çalışmada, bulaşma boyutu abartılı sorumluluk/tehdit tahmini inançlarını, simetri boyutu mükemmeliyetçilik/kesinlik inançlarını ve zarardan sorumlu olma ile ilgili belirtiler sorumluluk/tehdit tahmin inançlarını yordamaktadır. Bir diğer çalışmada; simetri/düzen belirtileri artan mükemmeliyetçilik/belirsizliğe tahammülsüzlük ile, şüphe/kontrol belirtileri artan sorumluluk/tehdit tahmini ile ilişkilendirilmiştir (Brakoulias ve ark., 2014). Buna karşın Tolin ve arkadaşlarının (2008) çalışmasında kontrol/şüphe belirti boyutunu herhangi bir inanç alanıyla ilişkili bulmazken, yıkamanın sorumluluk/tehdit tahmini inançları tarafından yordandığı gözlenmiştir. Bununla birlikte, Tolin ve arkadaşlarının (2003) bir diğer çalışmasında da yıkama belirtilerinin, abartılı tehdit tahmini inançları tarafından yordandığı görülmektedir. Buna ek olarak OKBÇG (2005) çalışmasında bulaşma endişeleri, sorumluluk/tehdit inançları ve mükemmeliyetçilik/kesinlik inançları ile anlamlı şekilde ilişkilendirilmiştir. Bir başka çalışmada (Cordeiro ve ark., 2015) mükemmeliyetçilik hem saldırganlık hem de simetri boyutlarını yordarken, sorumluluk inançları cinsel ve dini boyutları yordamıştır. OKB belirtilerinden nötralizasyon bir çalışmada (Tolin ve ark., 2008) sorumluluk/tehdit tahmini ile ilişkili bulunurken bir diğer çalışmada (Tolin ve ark., 2003) düşüncelerin aşırı önemi bu belirtiyi yordamıştır. Genel olarak, araştırma bulguları belirli inanç alanlarının, belirli OKB belirti türleri ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir (Coles ve Horng, 2006; Taylor ve ark., 2006). Bununla birlikte belirti boyutlarını inanç alanlarıyla eşleştirmekten ziyade, belirti şiddetinin işlevsel olmayan inançların rolünü anlamada daha etkili bir araç olabileceğini vurgulanmaktadır (Kim ve ark., 2016). Özetle obsesif inançlar ve OKB belirtileri arasındaki belirli ilişkilere ilişkin araştırma bulgularında tutarsızlıklar olduğu görülmektedir. Bununla birlikte obsesif inançların OKB’ye özgüllüğü ile ilgili araştırmaların devam ettiği de görülmektedir. Bu kapsamda obsesif kompulsif belirtileriyle obsesif inançlar arasındaki ilişkilerin anlaşılmasına yönelik daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğu düşünülmektedir. Bu araştırma kapsamında bu ilişki çocukluk çağı travmatik yaşantılarının obsesif belirtiler ile olan ilişkisinde obsesif inançların aracı rolü çerçevesinde incelenmiştir. Çocukluk çağı travmatik yaşantıları erken dönem stresli ve travmatik yaşam olaylarıdır. Bilişsel yaklaşım, hatalı 23 değerlendirmeler ve inançlar dışında OKB’nin ortaya çıkmasında ve sürdürülmesinde travmatik yaşantıları içeren yaşam olaylarına da odaklanmaktadır (Clark, 2004). 1.2.3. Obsesif Kompulsif Bozukluk Bilişsel Modelinde Yaşam Olayları Araştırmacılar OKB’nin başlangıcı için belirli bir tetikleyici bildiremese de (Rasmussen ve Tsuang, 1986) OKB'nin başlangıcının aşamalı olabileceği gibi bir yaşam olayına bağlı olarak da ortaya çıkabileceği belirtilmektedir (Clark, 2004). Olumsuz yaşam olayları (hastalık, yas süreci, taşınma vb.), OKB belirtilerinin hem sıklığını hem de bunlarla ilişkili sıkıntı düzeyini yordamaktadır (Coles ve ark., 2008). Hamilelik veya doğum gibi önemli gelişimsel değişiklikler (Abramowitz ve ark., 2003), doğum ve doğum sonrasındaki komplikasyonlar (Geller ve ark., 2008; Forray ve ark., 2010), prenatal kayıplar (Gold ve ark., 2014), aile büyüklüğü (Heyman ve ark., 2001) ve ebeveyn yetiştirme biçimleri (aşırı korumacı, reddedici, umursamaz ve duygusal sıcaklık eksiliği vb.) (Brander ve ark., 2016) gibi faktörler OKB için olası yatkınlaştırıcı risk faktörleri olarak işaret edilmektedir. Stresli yaşam olayları da (McKeon ve ark., 1984; Brander ve ark., 2016) OKB’nin ortaya çıkmasında önemli görülmektedir. Örneğin OKB tanısı almış klinik örneklemle yapılan bir çalışmada (Real ve ark., 2011) OKB’nin ortaya çıkmasından önce travmatik olmayan stresli yaşam olayı bildiren ve bildirmeyen iki grup karşılaştırılmıştır. Bu çalışmanın bulgularına göre iki grup farklı klinik görünümler sergilemektedir. Stresli yaşam olayından sonra OKB başlangıcı bildiren bireylerde bozukluğun daha geç başladığı, doğum sırasında komplikasyonlar olduğu, ailede daha az OKB öyküsünün ve bulaşma/temizlik belirtilerinin varlığı görülmüştür. En sık bildirilen olay türleri ise sırasıyla aile/sosyal ilişkiler, sağlık, eğitim ve iş sorunlarıdır. OKB'nin bilişsel modelleri de stresin önemli bir rolü olduğunu önermektedir. Örneğin, Salkovskis (1985), kompulsif davranışların stresle başa çıkmanın bir yolu olarak geliştiğini ve kompulsiyonların kullanılmasının paradoksal olarak nötralizasyon olasılığını artırdığının altını çizmektedir. Benzer şekilde Rachman (1997), stresin girici düşünceleri artırdığı bir geri bildirim döngüsü önererek stresin rolünü vurgulamaktadır. 24 Rachman’a (1997) göre girici düşüncelerin önemli olarak yorumlanmasını, obsesyonların oluşma sıklığını ve devamlılığını etkileyen faktörlerden biri stresli durumlarla karşılaşılmasıdır. Bir başka ifadeyle bireylerin stresli durumlara maruz kalması obsesif kompulsif belirtiler için yatkınlaştırıcı bir risk faktörüdür. Bununla birlikte; doğrudan OKB ile ilgili olan travmatik bir olay, hatalı değerlendirmeleri geliştirerek OKB’yi tetikleyebilir (Pinciotti ve Fisher, 2022; Rhéaume ve ark., 1998). De Silva ve Marks (1999)’a göre travmatik yaşantılarla ilgili girici düşünceler bir süre sonra klinik obsesyonlara dönüşebilmektedir. Örneğin travmatik bir trafik kazasının ardından OKB tanısı alan bir birey şanslı bir sayı olarak 42 rakamını seçip otoyolda saatte 42 mil hızla gidebilir. Bu durum kişi için tekrar şanssız olacağına ilişkin korkuları nötralize edebilir, kişide kontrol hissi uyandırabilir ve trafik kazasına ilişkin tetikleyici anılardan kaçınmasına yardımcı olabilir (Wadsworth ve ark., 2023). Stresli ve travmatik etki yaratan yaşam olayı olan çocukluk çağı travmatik yaşantıları da obsesif kompulsif belirtilerinin ortaya çıkmasında yatkınlaştırıcı bir risk faktörü olarak ele alınmaktadır (Carpenter ve Chung, 2011; Mathews ve ark., 2008; Lochner ve ark., 2002; Rosso ve ark., 2012). 1.2.4. Obsesif Kompulsif Belirtiler, Obsesif İnançlar ve Çocukluk Çağı Travmaları Salkovskis ve arkadaşları (1999), katı davranış ve görev kurallarına maruz kalma gibi belirli erken yaşam deneyimlerinin obsesif inançlara yol açabileceğine işaret etmişlerdir. Salkovskis’e (1985) göre psikopatolojinin temelinde çocukluk deneyimleri ile pekiştirilen işlevsel olmayan sorumluluk şeması yatmaktadır, bu şema stresli veya travmatik bir yaşam olayı tarafından aktif hale getirilmektedir. Buna ek olarak bilişsel modeller (Clark, 2004; Rachman, 1997; Salkovskis, 1985), olumsuz erken çocukluk deneyimlerinin, kişisel sorumluluk hakkında varsayımlara ve genel inançlara yol açtığını ve bu doğrultuda ilerleyen dönemlerde normal olarak ortaya çıkan girici düşüncelerin hatalı yorumlanmalarına neden olabildiğini vurgulamaktadırlar. Bu hatalı yorumlamalar, düşünce bastırma, kontrol etme, yıkama veya sayma gibi olumsuz sonuçların oluşmasını 25 önlemeyi amaçlayan nötralize edici tepkiler de dahil olmak üzere bir dizi davranışsal sonuca yol açmaktadır (Clark, 2004; Rachman, 1997; Salkovskis, 1985). Mevcut bilişsel davranışçı yaklaşım, OKB tanısı alan bireylerin girici düşüncelerine yönelik işlevsel olmayan değerlendirmelerin kökeninin, erken deneyimlerin sorunlu yönleriyle başa çıkma yolları olarak şekillenen öğrenilmiş varsayımlar ve inançlara dayandığını öne sürmektedir (Salkovskis ve Forrester, 2002). Ayrıca, bu varsayımların ve inançların, özellikle kritik olaylar tarafından harekete geçirildiğinde, OKB’yi tetikleyebileceği varsayılmaktadır (Salkovskis ve Forrester, 2002). Bununla birlikte, bu varsayımlar ve inançlar genellikle başladıkları dönemde yararlı olduğu yanılgısıyla daha uzun ömürlü olmakta dolayısıyla koruyucu faktörlerden kırılganlık faktörlerine dönüşmektedir (Salkovskis ve Forrester, 2002). İhmal ve istismara maruz kalan çocuklar, travmatik yaşantıyla ilgili anılardan veya durumlardan kaçınmak ve/veya duygularını uyuşturmak veya kısıtlamak için önemli miktarda enerji harcayabilirler ve zamanla bu başa çıkma kaynakları ek stres faktörlerinin daha büyük bir etkiye sahip olacağı şekilde tükenebilir (Cortes ve ark., 2005). Buna ek olarak ihmal ve istismar yaşantıları çocuk ve ergenlerin hem çevrelerini hem de onlara verdikleri tepkileri nasıl algıladıklarını da değiştirebilir (Stein ve ark., 1996). Erken dönemdeki bu ihmal ve istismar yaşantıları, aşırı uyanıklığa ve tehdidin abartılmasına; aşırı suçlama, suçluluk ve cezalandırma abartılı sorumluluk duygusuna yol açabilmektedir (Salkovskis ve ark., 1999; Sookman ve Pinard, 2002; Stein ve ark., 1996). Sookman ve arkadaşları (1994), erken bağlanma ve öğrenme deneyimlerinin, OKB'nin gelişimi ile ilgili olan çoklu bilişsel şemalara yol açabileceğini öne sürmektedir. Bu yazarlar ayrıca, tehlikeye karşı algılanan kırılganlık, öngörülemezlik, yenilik ve değişim ile ilgili zorluk, güçlü duygularla ilgili zorluk ve aşırı kontrol ihtiyacı ile ilgili bilişsel şemaların OKB gelişiminin temelini oluşturabileceğini varsaymışlardır. Duygusal istismar ve ihmalin obsesif kompulsif belirtileriyle olan ilişkisini destekleyen bir çalışmada (Kadivari ve ark., 2023) da bu ilişkiye bilişsel kaçınma ve deneyimsel kaçınma süreçlerinin aracılık ettiği gözlenmiştir. Bu doğrultuda stresli deneyimlerden kaçmaya veya kaçınmaya ya da hoş olmayan olaylardan ve onların duygularından uzaklaşmaya ya da duyguların ifadesini bastırmaya yönelik stratejik girişimler, deneyimsel kaçınmanın bileşen süreçleri olarak kabul edilmektedir (Kashdan ve ark., 2006). 26 Özetle ihmal ve istismar yaşantılarını içeren çocukluk çağı travmatik deneyimleri obsesif inançları geliştirerek OKB belirtilerin ortaya çıkmasına katkı sağlamaktadır. Bu açıdan değerlendirildiğinde obsesif inançların bu ilişkide aracı rolü olduğunu destekleyen araştırmalar bulunmaktadır. Örneğin, cinsel istismarın bulaşma boyutuyla ilişki olduğunu gösteren bir çalışmada (Pinciotti ve ark., 2021) abartılı sorumluluk algısının bu ilişkide aracı rolü olduğu ifade edilmiştir. Lisans öğrencileriyle yürütülen bir çalışmada (Despotes ve ark., 2021) istismar yaşantılarının obsesif kompulsif belirti boyutlarından girici düşünceler ve simetri/tamamla ile pozitif yönde ilişkili olduğu, obsesif inançların ise bu ilişkide aracı rolünün olduğu belirtilmiştir. Buna ek olarak çocukluk çağı travmatik yaşantılarının obsesif inançlarla ilişkili olduğunu destekleyen bir başka çalışmada (Berman ve ark., 2013) duygusal istismar ve fiziksel ihmalin DEK'in olasılık yanlılığını, fiziksel istismarın ise ahlaki yanlılığı yordadığı saptanmıştır. Sistematik bir derleme çalışmasında (Destrée ve ark., 2021) tek tür çocukluk travmasından ziyade birden fazla çocukluk çağı travmasının OKB ile ilişkili olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Örneğin; klinik olmayan yetişkin örneklemle yapılan bir çalışmada (Park ve ark., 2014) çocuklukta birden fazla travmatik olaya maruz kalan bireylerin, çocuklukta tek tür travmatik yaşantıya maruz kalan bireylere oranla yetişkinlikte obsesif kompulsif belirti geliştirme riskinin daha fazla olduğu gözlenmiştir. Bununla birlikte tek tür çocukluk travmasının OKB ile ilişkili olduğunu gösteren çalışmalar da vardır. Örneğin; cinsel istismar (Badour ve ark., 2023; Caspi ve ark., 2008;), fiziksel istismar (Grisham ve ark., 2011) ve duygusal istismarın (Mathews ve ark., 2008) yetişkinlik dönemindeki obsesif kompulsif belirtilerle pozitif yönde ilişkili olduğu görülmektedir. Buna ek olarak klinik ve klinik olmayan örneklemlerde çocukluk çağı travmatik yaşantıları ile obsesif kompulsif belirtiler arasındaki ilişkiyi destekleyen çalışmalarda duygusal ihmal ve istismar yaşantılarının daha önemli olduğu görülmektedir (Demirci, 2016; Lochner ve ark., 2002).Bununla birlikte hangi çocukluk çağı travmatik yaşantının hangi OKB belirti boyutuyla ilişkili olduğunu araştıran çalışmalar olsa da iki kavramın da heterojen olması bu ilişkileri tanımlamayı zorlaştırıyor görünmektedir. Örneğin; klinik olmayan bir örneklemde yürütülen bir çalışmada (Kehoe ve Egan, 2019) duygusal istismar ve fiziksel ihmalin, biriktirme boyutunu yordadığı bulunmuştur. Bir meta-analiz çalışmasında (Ou ve ark., 2021) ise duygusal istismar ve cinsel istismarın, sırasıyla 27 obsesif kompulsif belirtilerin ve obsesyonun şiddeti ile pozitif yönde ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Belirli bir travmatik yaşantının herkeste aynı belirtileri ve sonuçları ortaya çıkarmaması bu ilişkileri açıklayabilecek başka faktörlerin olduğunu göstermektedir ve alan yazında bu ilişkilere aracılık edebilecek faktörleri araştırılmıştır. Örneğin, ruminasyonun ve travma sonrası stres belirtilerinin (Boger ve ark., 2020), travma sonrası bilişlerin (Despotes ve ark., 2021), bağlanma stillerinin (Carpenter ve Chung, 2011; Tibi ve ark., 2020), ebeveyn yaklaşımlarının (Hofer ve ark., 2020) bu ilişkiye aracılık ettiği belirtilmiştir. Buna ek olarak bu çalışma kapsamında odaklanılan ve OKB belirtilerini yordayan obsesif inançların da (Wheaton ve ark., 2010; Vatan, 2014) çocukluk çağı travmaları ile OKB belirtileri arasındaki ilişkiye aracılık ettiği bilinmektedir (Alsancak- Akbulut ve Barışkın, 2020). Alan yazında çocukluk çağı travmatik yaşantılar ile OKB belirtileri arasındaki ilişkiyi destekleyen çok sayıda çalışma olsa da ilişkili olmadığını ya da bu ilişkinin OKB’ye özgü olmadığını gösteren çalışmalar da bulunmaktadır (Caspi ve ark., 2008). Örneğin, Miller ve Brock (2017) tarafından yapılan bir inceleme çalışmasında, çocukluk çağı travmasının özellikle kompulsiyonlarla ilişkili olduğu, ancak obsesyonlarla ilgili olmadığı sonucuna ulaşılmıştır. Visser ve arkadaşlarına (2014) ise OKB'nin travmatik yaşantılar ile ilişkili olduğuna dair sonuçların, eş tanının varlığından kaynaklanabildiğini bildirmişlerdir. Briggs ve Price (2009) ise olumsuz çocukluk deneyiminin OKB belirtileri ve inançları ile güçlü bir şekilde ilişkili olduğunu, ancak kaygı ve depresyon kontrol edildikten sonra OKB belirtileri ile ilişkinin önemsiz hale geldiğini ve OKB inançları ile yalnızca zayıf bir ilişki kaldığını bulmuşlardır. Bu kapsamda çocukluk çağı travmasının obsesif kompulsif belirtilerin ortaya çıkmasında ve klinik OKB’ye ilerlemesi üzerindeki etkileri belirsizliğini korumaktadır ve bu alanda daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğu görülmektedir. Var olan bilgilerin ışığında bu çalışmada çocukluk çağı travması ile obsesif kompulsif belirtiler arasındaki ilişkinin anlaşılması için obsesif inançlar ve duygu düzenleme süreçlerinin aracı rolünün de incelenmesi hedeflenmektedir. Bir sonraki bölümde önce duygu düzenleme güçlüğüne 28 yönelik alan yazından bilgiler verilmiş, sonrasında sırasıyla çocukluk çağı travmatik yaşantılar ile duygu düzenleme güçlükleriyle ilişkisine değinilmiştir. 1.3. DUYGU DÜZENLEME GÜÇLÜĞÜ Duygu; fizyolojik uyarılma, nörolojik aktivasyon, bilişsel değerlendirme, dikkat süreçleri ve tepki eğilimlerini içeren çok yönlü bir olgu olmasından dolayı duygu düzenlemenin kavramsallaştırması güçtür (Thompson, 1994). Bu kapsamda duygu düzenleme, duyguya verilen bilişsel, davranışsal ve fizyolojik tepkileri yönetmek için geniş bir stratejiler kümesini ifade etmekte (Cole ve ark., 2004) ve duygusal deneyimlerin farkındalığı, anlaşılması ve kabulü dahil olmak üzere bir dizi bileşeni kapsamaktadır (Gratz ve Roemer, 2004). Buradaki düzenleme terimi duygunun dinamik bir şekilde düzenlenmesini ve çevrenin getirdiklerine dair uyumsal tepkiler verebilme kapasitesini ifade eder (Cole ve ark., 1994). Bu açıdan “düzenlenen ne?” sorusuna Thompson (1994) farklı yollar aracılığıyla cevap vermiştir. Bu yollar kısmen, yaşamın erken dönemlerinde ortaya çıkar ve sonraki yıllarda daha karmaşık duygu düzenleme süreçleri için temel oluşturur. İlki, duygusal uyarılmanın ve düzenlemenin altında yatan nörofizyolojik süreçlerdir. Bir diğeri, duygusal olarak uyarıcı bilgilerin alımını kapsayan dikkat süreçlerinin yönetilmesidir. Bu durumda düzenlenen, dikkatin odaklanması ve kişinin duygusal durumunu etkileyen bilgilerin alınmasıdır. Bir diğer düzenleme, bireyin duygusal olarak anlamlı bilgileri yorumlaması, yani duygusal olarak uyarıcı bilgilerin alımını kısıtlamak yerine, bireyin bu bilgilere ilişkin yorumlarını değiştirerek duygusal olarak kendi kendilerini düzenlemesidir. Bir başka yol ise duygusal ipuçlarını kodlamaktır. Başka bir deyişle, duygusal uyarılma, yalnızca duyguyu ortaya çıkaran koşulları yeniden yorumlayarak değil, aynı zamanda hızlı kalp atış hızı, artan nefes hızı veya nefes darlığı, terleme ve duygusal uyarılmaya eşlik eden diğer bileşenler gibi duygusal uyarılmanın içsel göstergelerini yeniden yorumlayarak yönetilir. Duygusal uyarılmayı yönetmenin bir diğer yolu ise bireyin başa çıkma kaynaklarına erişimi artırması ve dışsal desteğin varlığıdır. Bir diğer yol ise birey için tanıdık olan ortamların duygusal gereksinimlerini tahmin etmesi ve onları kontrol etmeyi içermesi nedeniyle bireyin yönetilebilir duygusal gereksinimleri olan yaşam 29 koşullarını seçmesi veya o koşulları yaratması yoluyla duygunun düzenlenmesidir. Son olarak bireyin durumla ilgili hedefleriyle uyumlu olacak şekilde duygusunu ifade edebilmesi yoluyla düzenlenmesidir (Thompson, 1994). Thompson’a (1994) göre duygu düzenleme, bireyin hedeflerine ulaşmak amacıyla duygusal tepkilerini izleme, değerlendirme, özellikle yoğun ve geçici özellikteki duygusal tepkileri değiştirmede kullanılan bilişlerini, dikkatini değiştirmesini ve fizyolojik tepkilerini yönetmesi gibi içsel süreçler ya da ebeveynlerin davranışlarıyla çocuğunu sakinleştirmesi gibi dışsal etkenlerin olduğu tepki süreçlerinden oluşmaktadır (Thompson, 1994). Bununla birlikte yetişkinlerde içsel duygu düzenlemenin, çocuklarda ise dışsal duygu düzenlemenin daha çok çalışıldığı bildirilmiştir (Gross, 2014; 2015). Gross’a (1998; 2014) göre ise duygu düzenleme; kişilerin hangi duygulara ne zaman sahip olduklarını, bu duyguları nasıl deneyimlediklerini ve nasıl ifade ettiklerini şekillendiren süreçler olarak tanımlanmaktadır. Bu süreçte bireyler, olumsuz veya olumlu duygunun büyüklüğünü veya süresini azaltma veya artırma çabaları içinde olabilirler (Gross, 2014). Bununla birlikte duygu düzenleme süreçleri otomatik veya kontrollü olmaya, bilinçli veya bilinçdışı olmaya doğru boyutsal bir özellik taşır (Gross ve Thompson, 2007). Buna ek olarak duygu düzenleme süreçlerinin bağlama göre etkileri farklılık gösterebileceğinden kullanılan sürecin uygun/yararlı/iyi olması veya olmaması önceden belirlenmemektedir (Gross ve Thompson, 2007). Duygu düzenlemesinin kavramsallaştırılmasının zorluğu dikkate alındığında Gross’un (1998) Duygu Düzenlemenin Süreç Modeli duygu düzenleme süreçleri açısından kapsamlı, bütünleştirici ve esnek bir model olarak görülmektedir. Modele göre bireylerin duygularını düzenleyebilecekleri beş noktası vardır ve duygu düzenleme süreçlerinin beş ailesini temsil etmektedir: durum seçimi, durum değiştirme, dikkat yayılması, bilişsel değişim ve tepki düzenleme (Gross, 1998; Gross ve Thompson, 2007). Durum seçimi süreci, bireyin istediği veya istemediği duygulara yol açacak bir durumda olma olasılığını artıran veya azaltan eylemlerde bulunmasıdır (Gross ve Thompson, 2007). Yani birey, duygusunu düzenlemek için belirli insanlara, yerlere veya nesnelere yaklaşmak veya bunlardan kaçınmak için harekete geçer (Gross, 2002). Bu noktada 30 duygu düzenlemenin kısa vadeli faydalarının, uzun vadeli zararlarına göre ağır sonuçları olması etkili duygu seçimini engeller (Gross ve Thompson, 2007). Örneğin, utangaç bir birey kısa vadeli rahatlama için sosyal ortamlardan kaçınarak kaygıyı azaltmaya yönelik çabalara başvurabilir ve bu durum uzun vadede sosyal izolasyonla sonuçlanabilir (Gross, 2002). Durum değiştirme, duygusal etkilerini değiştirmek için bir durumu doğrudan değiştirmek anlamına gelmektedir (Gross, 2014). Durum değiştirme, fiziksel dış çevreyi değiştirmek için eyleme geçilmesidir (Gross ve Thompson, 2007). Dikkat yayılması dikkati bireyin duygularını etkilemek için belirli bir durumda dikkati yönlendirmeyi ifade eder (Gross, 2014). Dikkat yayılması bireyin kulakları kapatmak gibi fiziksel olarak dikkatini engellemesi, dikkatini başka bir şeye yönlendirme ya da odaklanma gibi içsel olarak dikkatini yönlendirmesi ya da dışsal olarak başka biri tarafından dikkatinin başka yöne çekilmesini içerebilir (Gross ve Thompson, 2007). Bu süreç, özellikle durumu değiştirmek mümkün olmadığında durumun dışsal özelliklerini değiştirmeye çalışmaktansa dikkati duygusal uyaranlardan başka yere çekmeyi hedefler. (Gross ve Thompson, 2007). Bilişsel değişim bir durumun anlamını yani durumun ortaya çıkardığı duygusal önemin değişmesi sürecidir (Gross, 2014). Bir başka ifadeyle bilişsel değişim bireyin bir durumun duygusal etkisini değiştirmek için, durum veya durumu yönetebilme kapasitesi hakkındaki düşüncesini değiştirmesi sürecidir (Gross ve Thompson, 2007). Dolayısıyla bu süreç içsel deneyimi değiştirmeyi kapsamaktadır (Gross ve Thompson, 2007). Bilişsel değişimin etkili çalışılmış biçimi bilişsel yeniden değerlendirmedir (Gross, 2014; 2015). Tepki düzenleme süreci, tepki eğilimleri başladıktan sonra gerçekleştiği için diğer duygu düzenleme süreçlerinden ayrılmaktadır (Gross ve Thompson, 2007). Tepki düzenleme, duygusal tepki ortaya çıktıktan sonra bu tepkinin fizyolojik, davranışsal ya da deneyimsel etkilerini düzenlemek amacıyla kullanılması sürecidir (Gross, 2014). Bu kapsamda tepki düzenleme, duygu ortaya çıktıktan sonra bu duyguyu düzenlemeye yönelik çeşitli çabaları içerir (Gross ve Thompson, 2007). Duygusal tepkinin etkilerini değiştirmek amaçlı; alkol, sigara ve madde kullanımı, yemek yeme ve egzersiz yapma ortaya çıkan çabalar arasında olabilir (Gross, 2014; 2015). Bireyin duygularını engellemeye yönelik devam eden çabalarını içeren duygu ifadesini bastırma sıklıkla kullanılan tepki düzenleme stratejisidir ve işlevsel olmayan bir strateji olarak düşünülmektedir (Gross, 2014; 2015). 31 Bu kavramsallaştırmalar doğrultusunda, duygu düzenleme süreçlerini kapsayan duyguların bilincinde olup duyguları anlama ve duygusal tepkiyi kabul etme, dürtü kontrolünün olması ve amaca yönelik hareket edebilme, duruma ve hedeflere uygun duygu düzenleme stratejilerini kullanabilme becerilerinden birinde sorun yaşanması veya bu becerilerinin olmaması ise duygu düzenleme güçlüğü olarak tanımlanmaktadır (Gratz ve Roamer, 2004). Cole ve arkadaşlarına (1994) göre bu güçlükler, duygu düzenleme çabalarının aşırı veya yetersiz olması durumunda veya duygusal bir tepkinin esnekliğini kaybetmesiyle ortaya çıkabilmektedir. Bu örüntüler duygusal repertuarın bir parçası olarak kalmaya devam edip gelişimi ve uyumu tehlikeye atması bu örüntünün psikopatolojiye dönüşme olasılığı artırmaktadır (Cole ve ark., 1994). Gross’a (1998) göre, başarılı duygu düzenleme psikolojik sağlıklılığın en temel boyutlarındandır. Başarılı duygu düzenleme, tipik olarak kısmen ebeveynler ve diğer bakım veren destekleyici yetişkinlerle etkileşim yoluyla gelişmektedir (Bariola ve ark., 2011). Bakım veren önceleri, bebeğin duygusunu düzenlemesinde dışsal bir faktörken zamanla bebek kendi duygularını düzenleyebilecek davranışlarda bulunabilir (Kopp, 1989). Bu kapsamda başarılı duygu düzenleme, erken çocukluktaki temel gelişim görevlerinden biridir ve birincil bakım verenlerle olan etkileşimler tarafından belirlenmektedir (Cicchetti ve Toth, 1995; Kopp, 1989). Ebeveynlik tarzı, bağlanma ilişkisi, aile dışavurumculuğu ve evlilik ilişkisi yoluyla ailenin duygusal iklimindeki olumsuzluklar örneğin evde şiddet ve kaosun olması, başarılı duygu düzenleme süreçlerini sekteye uğratmaktadır (Morris ve ark., 2007). Bu kapsamda, çocukluk çağındaki travmatik yaşantılar duygu düzenleme becerilerinin gelişimini tehdit etmektedir ve yaşamın erken dönemlerinde duygu düzenlemede yaşanan zorluklar sonraki dönemlerde görülen duygu düzenleme güçlükleri için de zemin hazırlamaktadır (Cicchetti ve Toth, 2005). Gelişim sürecinde, duygu düzenleme kapasitesi ve stratejilerindeki bireysel farklılıklar ve çevresel faktörler arasındaki